Teke Tek

Fatih ALTAYLI

Suriye'yi sıkıştırmanın tam zamanı

Suriye ile Türkiye arasındaki gerginlik tırmanıyor.

Güney komşumuzla çatışmanın eşiğindeyiz.

Dışişleri ise gerginliği azaltmak için çabalıyor.

Beyhude bir çaba. Tavşan pisliği politikasından Türkiye'nin bugüne dek bir kazancı olmadı. Dışişleri ise bu tip politikadan yana.

Kokteyl ve davetlerde boy göstermeyi Türkiye'yi temsil etmek zannedenlerle daha iyisi zaten olmaz.

Komşularla gerginlik hoş değil, ama Suriye'nin başka bir dilden anlamadığı da ortada.

Türkiye'nin dost mesajlarına bile yanıt verme tenezzülünde bulunmuyorlar.

Ve Suriye ile ilişkileri germek için mükemmel bir zamanlama...

Çünkü Suriye diken üstünde. Hafız Esad hasta. Altında kıyasıya bir iktidar mücadelesi var. Ülke karışıklığın eşiğinde.

Dünyanın bu en büyük teröristi, şimdi iç sorunlarıyla uğraşıyor.

Türkiye, başına PKK belasını saran bu ülke ile didişmek için en güzel zamanı seçti.

İsrail alttan, Türkiye üstten bastırırsa, hem Türkiye'nin hem de Ortadoğu'nun baş belası, kendi başındaki beladan başkasıyla uğraşamaz olacak.

Dozu iyi ayarlanmış bir baskı, bölgenin en alçak diktatoryasında çalkantıya sebep verir.

Bundan da kimse rahatsız olmaz.

Top şimdi Ulusoy'da

ACZMENDİLER'in avukatlığını ve radikal İslam'ın bayraktarlığını yapan bir kişinin sahip olduğu şirkete SSK'nın nasıl taşıma ihalesi verdiğini sormuştum dün.

SSK Genel Müdürü Kemal Kılıçdaroğlu hemen aradı.

‘‘Henüz ihale sonuçlanmadı’’ dedi.

İhale sonuçlanmamış ama teklifler alınmış.

Ve buna göre dün yazımda adı geçen Hilal Tur, ilk aşamada en düşük teklifi verdiği için öne geçmiş.

Onu takip eden şirket ise Ulusoy.

Hilal Tur'un teklifi 29 milyon lira, Ulusoy'un teklifi 35 milyon lira.

Genel Müdür Kılıçdaroğlu, en düşük teklif veren üç firmayı açık eksiltmeye çağıracak.

Ve iş orada bitecek.

Bundan sonra Kılıçdaroğlu'nun yapabileceği bir şey yok, çünkü onu yasalar bağlıyor.

Ancak Ulusoy Turizm teklifini daha iyi hale getirerek bu işi kaparsa, adına yakışır bir iş yapmış olacak.

Yani işi bitirse bitirse Ulusoy yönetimi bitirecek.

Bu arada SSK çalışanlarından gelen fakslarda, Hilal Tur'un döküntü otobüslerle personel taşıdığı belirtiliyor.

Bu yüzden daha düşük fiyat veriyor olabilirler.

İhalede buna da dikkat edilmesi gerekiyor.

Vehbi ve Şükrü

İSTANBUL'un en tanınmış erkek berberlerinden Vehbi ve yeni neslin en iyi berberlerinden Şükrü uzun zamandır Hyatt Otel'in altındaki dükkânlarında müşterilerine hizmet veriyorlardı.

Şimdi Levent'te muhteşem bir berber salonu açmışlar ki, dünyada eşi benzeri az bulunur desem yeridir.

Milyarlar harcayarak üç katlı bir villayı erkek güzellik merkezi haline getirmişler.

Solarium, cilt bakımı, masaj ve tabii tıraş.

İnanılmaz bir yer. Berberistanın başkenti sanki.

Vehbi'ye ‘‘Bu kadar para harcamışsınız. Tek tek saç kesmekle, üstelik de erkek tıraşıyla bu para çıkar mı?’’ diye sordum.

‘‘Varsın çıkmasın. Bu işten yıllarca ekmek yedik. Burayı yapacak parayı kazandık. Şimdi hem bizi bugüne getiren müşterilere borcumuzu ödemiş oluyoruz, hem de genç berberler için örnek olacak bir mekân yaptık’’ dedi.

Böyle berber mi olur demek için bile görülmesi gereken bir yer.

Kerem'in caz barı

İDEALİST insanlar güzel şeyler yapıyorlar Türkiye'de.

Bugün iki örnek vereceğim.

Biri Kerem Görsev. Türkiye'nin en iyi üç caz piyanistinden biri.

Önce varını yoğunu ortaya koydu, yıllarca uğraşarak her parçasını tek tek toplayıp yaptığı antika Buick'ini satıp caz CD'leri doldurdu.

Türkiye'de yapılmış en iyi eseri ortaya çıkardı.

Şimdi de akıl almaz güzellikte bir caz kulübü açtı.

Kerem Görsev Caz Kulüp.

Önceki akşam gittim. İnanamadım. Bu kalitede caz kulüpler bir Amerika'da var: New Orleans'ta, New York'ta ve tabii Chicago'da.

Kerem'in kulübü bana Chicago'dakileri anımsattı.

Muhteşem bir müzik sistemi kurmuş içeriye. Öyle ki, önemli sanatçılar geldiğinde CD dijital kayıt yapıp burada albüm çıkarmak bile olası. Sanki stüdyo.

Kendine de süper bir grand konser piyanosu almış.

Ambians harika. Müşteri kaliteli. Ve açılışı da iki caz ustasıyla yapıyor Kerem. Bugünlerde basta Steve Kirby, davulda ise genç yetenek Keith Hall var.

Her ikisi de dünyanın en iyi cazcıları ile çalışmış, pek çok ödül almış isimler. Şimdi Kerem'le beraberler.

Ekim ayı içinde Ricardo Moyana Altılısı, Eric Revis, J.D. Allen, Jason Jakcson da gelip Kerem Görsev Caz Bar'da çalacaklar.

İstanbul'da iyi müzik dinlemek için gidilecek ikinci bir yer var artık.

Q Caz Bar birincisiydi. Kerem, Türk müzikseverine cazı getiren Q'ya güzel bir alternatif olarak geldi.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Düşenin dostu olduğu zaman.



X

Veda etmek de var mıydı!

<B>SEVGİLİ </B>okurlar, tam 11 yıldır Hürriyet’te beraberiz. 11 yılda neler yaşadık. Kaç iktidar, kaç başbakan, kaç cumhurbaşkanı gördük. Türkiye’nin çok farklı bir döneminde birlikte olduk.

11 yıl boyunca hiç yılmadan mücadele ettik.

Hırsızının, uğursuzunun, hortumcusunun peşine düştük.

Hiçbir şeyden korkmadık. Hakaretlere, suçlamalara aldırmadık.

İnanmadığımız, güvenmediğimiz her şeye karşı dururken, yanımızda, önümüzde, arkamızda hep sizin varlığınızı hissettik.

Ama arkamda, yanımda, içimde hissettiğim bir güç daha vardı.

Hürriyet’in gücü, sizin Hürriyet’e kazandırdığınız güç.

Bu gücü de bu ülke için kullandık.

Çünkü Hürriyet bu ülkenin gazetesiydi.

Ve bu gazetenin sahibi de bunu çok iyi biliyordu.

Türk basınının duayen patronu Aydın Doğan 11 yıl boyunca bir tek kez bile, şunu yazmayın, bunu yazmayın, şunu yazın, bunu yazın demedi. Zaman zaman yazımı beğendiğinde kutlamak için aradı. Zaman zaman da zorlu anlarda cesaret vermek için.

Bizim başlattığımız kavgalarda hedef oldu. Gıkını çıkarmadı. Tek sorduğu yazdıklarımızın doğru olup olmadığıydı. Doğru olduğumuz her yerde kendini bize siper etti.

Onun doğruluğunu, büyük adamlığını kalemimizde hissettik.

Genel Yayın Yönetmenim, sevgili ağabeyim Ertuğrul Özkök de bu köşeyi yazmaya başladığım günden bugüne en büyük destekçimdi.

30 yaşında başlattığım bu köşede hep önümü açtı. Ağabeyce uyarılar yaptı. Hatalarımızı engellemeye çalıştı. Hep dostluğunu, hep büyüklüğünü gördüm. Komplekssiz bir gazetecinin ne demek olduğunu onda anladım.

Vuslat Doğan Sabancı aramıza sonra katıldı. Ama o da bir gazeteci yöneticisi, patronu olabilmenin bütün özelliklerini genç yaşına rağmen başarıyla taşıdı.

Çalışma arkadaşlarım da Türkiye’nin en iyi gazetecileriydi. Dostluklarını, yardımlarını hep yanımda buldum. Yazı işlerindeki adlarını saymakla bitiremeyeceğim dostlarımdan çaycımız Mustafa’ya, Hasan’a kadar hepsi. Hürriyet’i Hürriyet yapan, Hürriyet’in vitrininde oturan bizleri biz yapan onlar oldu.

Gazeteciliğimin en mutlu 11 yılını bu çatı altında, bu sayfalarda yaşadım.

Çok değil 1 ay önce birisi bana ‘Hürriyet’te bir veda yazısı yazacaksın’ deseydi gülerdim.

Çünkü bir gün nasip olursa torunlarımın bile beni Hürriyet’te okumasını istiyordum.

Ama olamadı.

Bazen hiç istemeseniz bile ayrılıklar kaçınılmaz oluyor.

Nedenini, nasılını anlayamadığınız ve anlatamayacağınız bir biçimde yollar ayrılıyor.

Beni ben yapan Hürriyet’e, Hürriyet’i Hürriyet yapan sizlere veda etmek çok zor.

Ama galiba artık kaçınılmaz.

Hürriyet’e, Hürriyet’teki dostlarıma, bize 11 yıl boyunca bu ‘muhteşem gazetecilik ortamını’ sağlayanlara ve en fazla da siz Hürriyet okurlarına bu güzel 11 yıl için teşekkür ediyorum.

İyi ki varsınız...

Hoşçakalın.
Yazının Devamını Oku

Rıdvan: Beni kumar oynarken gören varsa söylesin

<B>DÜN </B>sabah saat 09.00’da Kanal D’deki ofisime gittim. <B>Rıdvan Dilmen </B>kapının önünde oturuyor. Rıdvan’la 20 yıllık bir dostluğumuz var. Öyle ki, Sarıyer Sporlu Rıdvan’ın Galatasaray’a transfer olduğu basına yansıdığı gün halı sahada maçımız var. ‘Galatasaraylısın diye sert girmiyorum’ diye gırgır yapıyorum. Ama o bir gün sonra Fener’e gidiyor. Rıdvan ha Fenerli, ha Galatasaraylı fark etmez. Dostumuz. O gün bugündür sevgimiz, saygımız sonsuz.

Hemen odaya girdik. Sabah çaylarımızı beraber içtik.

Rıdvan dertli.

‘Abi beni kaç yıldır tanıyorsun’ diyor.

En az 18.

‘Peki hiç kumar oynadığımı gördün mü?’ diyor.

Asla görmedim. Bir dönem at yarışına meraklıydı. Onu hatırlatıyorum.

‘Ata hálá meraklıyım. Hálá atlarım var. Gazi Koşusu’na katılan atım da var. Eliyeşiller’in de atı var, ayıp mı?’ diyor ve ekliyor: ‘Bir kişi çıksın desin ki, ben Rıdvan’ı kahvede gördüm káğıt oynuyordu, casino’da gördüm kumar oynuyordu. Bir kişi çıksın. Atım var ama at yarışını bile arkadaşlarım oynarsa 20 milyon, 50 milyon ortak olup oynuyorum. Varsa gören, seni arasın ‘Gördüm’ desin.’

Rıdvan
dertli dertli anlatıyor:

‘Fatih Hocam benim dostum. Haftada bir iki defa konuşmasam hasta olurum. Milli Takım’ın başına geçince beni aradı. Gittim konuştuk. ‘Ümit Milli Takım hocası yapacaksan gelirim. Yoksa beni affet’ dedim. Anlaştık. Ne olduysa sonra vazgeçti. Ama yine de benimle çalışmak istedi.

Son gün basın toplantısının başlayacağı ana kadar beni yanında görmek istediğini, başka görev vereceğini söyledi. Ama ben kabul etmedim. Parayı beğenmediğimi bile yazdılar. Para pul konuşmadık bile. Futbol söz konusu olunca ben para konuşmam. Hele hele Fatih Hoca ile hiç konuşmam. Bilirim ki, bizim kafamızdan bir geçiyorsa, Fatih Hoca iki verir. Ama parayı mesele ettiğimi bile yazdılar.’

Federasyonun gerçek Başkanı Hasan Doğan ile aralarında bir sorun olup olmadığını sordum.

‘Tanımam. Bir kere Kaşıbeyaz’da gördüm o kadar’ dedi.

Ancak bir de bilgi verdi.

Rıdvan, Fenerbahçe Kulübü Başkanı Aziz Yıldırım’dan bir bilgi almış. Buna göre Şansal Büyüka, Hasan Doğan’a ‘Rıdvan’ı Milli Takım için düşünmeyin’ demiş. Hasan Doğan da bunu Aziz Yıldırım’a söylemiş. Yıldırım da Rıdvan’a aktarmış.

Bu arada Terim ile de konuştum. Fatih Hoca, ‘Rıdvan benim canım ciğerim. Bugün olmaz yarın olur. Türk futbolunun ona ihtiyacı var’ dedi.

Gerçekten de Türk futbolunun hem Aykut’a, hem Rıdvan’a ve de Fatih Terim’in kafasına ihtiyacı var.

Bora’dan İKSV’ye yanıt

HEM Fatih Terim’
in evinin rengi, hem de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı ile yaşadığı problemden dolayı iki gündür köşeme konuk olan Berna Bora’dan bir mektup geldi.

Bora, ‘Bodrum’da imzamı taşıyan konut projesiyle ilgili yazdığınız yazıya yanıt yollamayı hiç düşünmedim. Çünkü yazınızı, bir tasarımcı olarak cephesini doğal ahşap malzemeyle kaplamayı seçtiğim bir bina konusunda farklı bir yorum, bir eleştiri olarak değerlendirdim ve saygıyla karşıladım’ diyor.

Ancak Şakir Eczacıbaşı’nın yakınmalarıyla ilgili olarak ‘ciddi’ itirazları var.

Bora itirazlarını şöyle sıralıyor:

‘Halen oturduğum apartman dairesini 1994 yılında İKSV’den kiraladım. On bir yıldır her şubat ayında kontrat yenilenmektedir. Yeni kontratın süresi, iddianın aksine şubat ayında dolmakta ve içeriğine göre yeniden uzatma hakkım mevcut.

İKSV, kiracısı olduğum apartman dairesini satmaya karar verdi.

Siz de takdir edersiniz ki, yaşamımı sürdürdüğüm daire konutta, mal sahibinin dilediği her saat alıcılara evi gezdirmesine izin vermem mümkün olamaz.

Hukuka ve hakka hayatım boyunca saygı gösterdim. Bu nedenle mal sahibi olarak İKSV’nin hukuki hakları varsa, kiracı olarak benim de hukuki haklarım var. İlişkilerimizi bu hukuki haklar çerçevesinde avukatlar yürütüyor.

Hukuka karşı bir davranış içinde olsam, İKSV’nin gerekeni yapacağı tabiidir. İKSV yöneticilerinin hukuk çerçevesinde sonuçlandırılacak ilişkileri gazete köşelerinde ismimi ve kişiliğimi karalayan biçimde çözmeye çalışması beni çok üzdü. Üzüntümü size duyurmak için yazıyorum.’

Berna Bora
böyle diyor.

Umarım sorun karşılıklı anlayış içinde çözülür.

Medya doğru tavrı almayı başardı

4 Mayıs Çarşamba günü ‘PKK C-4 Sevk Ediyor’ başlığı altında PKK’nın Türkiye’ye çok miktarda C-4 patlayıcı soktuğunu, bunu turistik bölgelerde kullanmayı amaçladığını yazdım.

Yazımı da şöyle noktaladım:

‘PKK birileri tarafından diriltilmeye çalışılıyor. Bu yüzden yapılması planlanan eylemler çok önemli. Örgüt bu yolla yeniden militan toplamayı amaçlıyor. Medyanın çok dikkatli olması, PKK’nın propaganda malzemesi haline gelmemesi şart.’

Geçen süre beni haklı çıkardı.

İlk bir iki eylemde aymazlık içinde olan medyayı, birkaç kez bu sütundan uyardım. Çeşme’deki son olayda hemen herkesin gerekli dersi almış olduğunu görmek sevindirici.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gerçekten ağır olan taşların her yerde ağır olduğunu anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Berna Bora’dan İKSV de şikáyetçi

<B>İÇ </B>mimar <B>Berna Bora’</B>nın Türkbükü’ndeki görüntüyü nasıl bozduğunu yazınca dertli bir isim aradı: <B>Şakir Eczacıbaşı.</B> ‘Ah Fatih Bey ah, biz de bu hanımefendiden çok çekiyoruz’ dedi.

Ve anlattı.

İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın elinde pek çok gayrimenkul var. Vakıf bu gayrimenkullerin geliriyle İstanbul’un dünya kültür kentlerinden birisi olması için yıllardır çabalıyor.

Bu gayrimenkullerden biri İstanbul Rumelihisarı’ndaki bir daire.

Dairenin kiracısı ise Berna Bora.

Bora’
nın kira sözleşmesi bitince, İKSV daireyi satma kararı alıyor. Uzun uğraşlar sonunda Vakıflar Genel Müdürlüğü engeli aşılarak satış için izin alınıyor ve daire satışa çıkarılıyor.

Ancak bu kez Berna Bora engeline takılınıyor.

Berna Bora daireyi görmeye gelen müşterileri içeri sokmuyor, daireyi göstermiyor ve satışı engelliyor.

Bunun üzerine İKSV mahkeme kararı alıyor. Ancak Berna Bora takmıyor.

Şakir Bey dertli, ‘Onay çıktı. Bu satışı yapmak zorundayız. Yapmazsak kanun karşısında zor duruma düşeceğiz ama Berna Hanım takmıyor. Üstelik bu satışa ihtiyacımız da var’ diyor.

‘Peki Şakir Bey ben yapabilirim’ diye soruyorum.

‘Yazın lütfen, belki utanır da, daireyi satmamıza engel olmaktan vazgeçer’ diyor.

Gülüyorum. İlk kez birisi benden Asliye Mahkemesi görevi yapmamı bekliyor.

Ama Şakir Eczacıbaşı’nı da kıramıyorum. Onun bunca yıldır Türkiye için yaptıklarından sonra.

Rıdvan milli takıma niye yakışmadı

TÜRK
futbolunun ‘şeytanı’ Rıdvan Dilmen, geçtiğimiz hafta bir yazı yazarak, milli takımda göreve çağrıldığını ancak son anda ne olup bittiyse devre dışı bırakıldığını aktardı.

Ve dedi ki: ‘Ne olup bittiğini bilmiyorum. Kimse bana bir açıklama yapmadı.’

Rıdvan’
a ve futbol kamuoyuna ne olup bittiğini ben açıklayayım.

Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim göreve getirildiği zaman, çalışmak istediği kadroyu oluşturdu. Bunu kafasındaki isimlerle, yakın çevresiyle ve bazı spor yazarları ile paylaştı.

Terim’in kafasındaki kadroda ‘çok güvendiği’ ve ‘çok önemsediği’ iki isim vardı.

Bunlardan biri Fenerbahçeli Rıdvan Dilmen, diğeri ise yine Fenerbahçeli Aykut Kocaman’dı.

Açıkçası her ikisi de ‘doğru’ isimlerdi. Aykut hem iyi insan hem iyi teknik adamdı. Rıdvan ise futbol camiasının sevdiği, Türkiye’nin en iyi futbol analizcisi idi.

Terim, Aykut’u Genç Milli Takım’ın başına geçirecekti. Rıdvan ise kendi yardımcısı olacaktı.

Önce Aykut işi yattı. Aykut, Konyaspor ile anlaşmıştı. Federasyon Başkanı’nın kulüpler üzerinde etkisi ‘sıfır’ olduğu için, Aykut alınamadı.

Rıdvan’da ise sorun son gece çıktı.

Federasyonun gerçek başkanı Hasan Doğan, Fatih Terim’in çalışmak istediği isimlerden bir tek Rıdvan’a karşı çıktı. Terim’le buluşan Doğan, ‘Rıdvan’a itirazımız var. Olmaz’ dedi. Terim gerekçesini sordu. Hasan Doğan, ‘Yakışmaz’ dedi. Terim ‘yakışmama gerekçesini’ öğrenmek istedi.

Hasan Doğan açıkladı: ‘Rıdvan’ın adı etrafında yıllardır çeşitli spekülasyonlar yapılıyor. Yok kumarbazlığı, yok özel hayatı, yok at yarışı merakı. Bunlar milli takıma gelecek bir adamda olması gereken özellikler değil. Bizi rahatsız eder’ dedi.

Terim bunların özel hayat olduğunu, dedikodu olduğunu söylemeye çalıştı ama Hasan Doğan ‘Nuh’ dedi, ‘peygamber’ demedi.

Hasan Doğan ile Terim bu konuyu tartışırken, Terim’in halkla ilişkilerini yürüten Ali Saydam’ın Bersay Ajansı da basın toplantısında yapılacak sunumu hazırlıyordu. Toplantıda bütün kadro tek tek dev ekrana yansıtılacak ve özellikleri anlatılacaktı.

Program hazırlanmıştı. Hasan Doğan’la toplantıdan çıkan Terim, hemen Bersaycılara Rıdvan’ın adının sunumdan çıkarılması talimatını verdi.

Son saniye operasyonuyla Rıdvan’ın adı barkovizyon tanıtımından çıkarıldı. Rıdvan’ın ‘Ne oldu anlamadım’ dediği gelişme bundan ibaret.

Umarım şimdi ‘anlamıştır’.

El Kaide terörist, PKK milis

‘TARAFSIZLIĞI ’ ile ünlü İngiliz yayın kuruluşu BBC Londra’daki bombalama olaylarının ardından eylemi ve eylemcileri tanımlarken sürekli olarak ‘terör’ ve ‘teröristler’ ifadesini kullandı.

Haklıydı da. Fakat tam aynı günlerde PKK’lı teröristler Türkiye’de bazı eylemler yaptılar. Bu eylemler sırasında pek çok şehit verdik. BBC bu haberi de kullandı. Ancak konu Türkiye olunca PKK için ‘teröristler’ ifadesi kullanılmadı. ‘Tarafsız’ BBC için İngiltere’de bomba patlatanlar ‘teröristti’, ama Türkiye’de bomba patlatan PKK’lılar terörist değil, ‘ayrılıkçı Kürt milislerdi’.

Madem öyle ben de bundan böyle El Kaide için ‘terörist’ ifadesini kullanmayacağım.

PKK’lılar ayrılıkçı Kürt milis ise, El Kaideciler de ‘anti-emperyalist Müslüman milis’.

Acaba bu tanımlama Batılı dostlarımızın hoşlarına gider mi?

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

İdarecilikle yöneticiliğin aynı anlama gelmediğini anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Terim’in evi ve mimarı

<B>REHA Muhtar, </B>Sabah’taki köşesinde <B>Fatih Terim’</B>in Türkbükü’ndeki evini yazdı. Evin bulunduğu ortama uyumsuzluğunu, Türkbükü’ndeki evlerin tümünün beyaz veya doğaya uygun renklerde boyanmış olmasına karşın Terim’in evinin kırmızı renginin sırıttığını ve Türkbükü’nde yaşayanların bundan duyduğu rahatsızlığı aktardı.

Terim’in evi kırmızı değil. Hafif taba veya kavuniçiye kaçan koyu sarı. Türkbükü sakinlerinin evden duyduğu rahatsızlık ise yeni değil. Terim, evini bundan 4 yıl kadar önce satın aldı.

Aslında Terim’in evi birbirinin aynı iki villadan biriydi. Her iki ev de, Türkbükü’nde doğayla uyumlu ne varsa altında imzası olan Mimar Emre Kunt tarafından yapılmış taş evlerdi.

Evlerden birini Akın Öngör, diğerini ise Fatih Terim satın aldı.

Öngör evin aslını hiç bozmadı. Terim ise evi dekore etmesi için İç Mimar Berna Bora ile anlaştı. Berna Bora evin içini yaparken, dışına da el attı. Güzelim taş evin dışını ahşap bir malzemeyle kapladı ve onu da koyu bir sarıya boyadı. Ev birdenbire ‘sırıtır’ hale geldi.

Evin mimarı olarak ‘telif hakkı’ sahibi olan Emre Kunt, yapılanın yanlış olduğunu bildirdi ve düzeltilmesini istedi.

Ancak Berna Bora oralı almadı.

Kunt bunun üzerine, binanın mimarı olmanın kendisine tanıdığı yasal hakla Berna Bora’yı eserini bozduğu gerekçesiyle dava etti.

Ardından araya Fatih Terim girdi ve binayı boyayacağını söyleyerek Kunt’u davayı geri çekmeye ikna etti. Terim ve Kunt, sarı ahşapların nefti bir yeşile boyanarak doğaya uyumlu hale getirilmesi konusunda anlaştılar.

Ancak Terim nedense binayı boyatmadı.

Yaz başında Terim’le yaptığım bir sohbette bu konudaki rahatsızlığı bir kez de ben aktardım.

O da eleştirileri haklı bulduğunu ve binanın çevresine birtakım sarıcı bitkiler diktiğini, birkaç ay içinde binanın görünmez hale geleceğini söyledi.

Ancak değişen bir şey olmadı. Hemen yanında Akın Öngör’e ait olan ve orijinal hali bozulmayan ev, doğanın içinde kaybolup varlığı bile belli olmazken, Terim’in evi sarı boyasıyla Türkbükü’nde sırıtmaya devam etti. Ve öyle anlaşılıyor ki, sırıtmaya da devam edecek.

Afrika’da NGO soygunu

LIVE
8 konserlerini izleyince Afrika için içim sızladı. Geçen kış Başbakan’la birlikte gittiğim ‘aç, yoksul ve hasta’ Afrika’da NGO rezaletine tanık oldum. Korkum, bu gibi organizasyonlardan elde edilen gelirlerin, bu rezaletin sürmesine katkı sağlayacak olması. Afrika’ya yardım için gelen NGO’lar, yani sivil toplum kuruluşları, aslında Afrika’ya değil, kendilerine yardım ediyorlar.

Çünkü bunların içinde işe yarayanı yok denecek kadar az. Bazıları ‘non governmental’ adı altında faaliyet gösterseler de, aslında ülkelerinin gizli servislerinin ve gizli amaçlarının kontrolünde çalışıyorlar. Bazıları ise Avrupalı işsiz güçsüz takımının ‘ekmek kapısı’.

Etiyopya’ya da yerel yetkililerden edindiğim bilgilere göre, NGO’lar birer KİT’e dönüşmüş.

Topladıkları paranın büyük bölümünü yardım amacıyla gittikleri ülkeye değil, kendi organizasyonlarına harcıyorlar.

Çok sayıda çalışanları var ve bunların büyük bölümü Avrupalı. Çalışan sözde gönüllüler, birkaç bin dolar seviyesinde maaş alıyorlar. İdari giderleri çok yüksek.

Bütçelerinin yaklaşık yüzde 70’i, kendi içlerinde maaşlar ve idari giderlerde eriyor.

Geri kalan yüzde otuzu, yardım edilen ülkeye aktarılıyor. Ancak orada da sorun var. Çok yüksek maliyetli iş yapıyorlar. Yerel imkánlarla 10 liraya yapılacak işi, NGO’lar 100 liraya mal ediyorlar.

Basit, yerel çözümler yerine faydası sınırlı Avrupai çözümler üretmeye çalışıyorlar; ancak kültürel farklılıklar nedeniyle bu çözümleri hayata geçiremiyor ve çok zaman kaybediyorlar.

Ve giderek sömürü düzeninin bir parçası haline geliyorlar.

Afrikalı yerel yöneticiler, NGO’lardan memnun değil, hatta şikáyetçi; ancak seslerini çıkaramıyorlar. Başbakan Erdoğan’ın Özal’dan esinlenerek söylediği gibi NGO’lar, Afrika’ya balık tutmayı öğretmiyor, balık veriyorlar.

Bu arada büyük balığı da kendileri yiyorlar.

Özel üniversitelerde türban yeni öneri değil

BAŞBAKAN’ın, ABD yolunda genel yayın yönetmenlerine üniversitelerdeki türban sorunuyla ilgili olarak getirdiği bir öneri vardı. ‘Özel üniversiteler veya vakıf üniversiteleri, türbanlı öğrencilere kapısını açabilir.’ Bu fikir aslında yeni değil.

Tam bir yıllık.

2004 yılının temmuz ayında, yani tam bir yıl önce Başbakan Erdoğan’la Beylerbeyi Sarayı’nda yaptığımız bir Teke Tek röportajı sırasında bu öneriyi ben getirdim. Devlet üniversitelerinin kurallar nedeniyle türbanlı öğrencilere kapı açmamasının geçerli yasal nedenleri olabilir.

Deniz Baykal’ın, ‘Bizi okuttunuz, şimdi niye iş vermiyorsunuz’ diyerek, türbanlılara kamuda çalışmanın yolunu açma konusunda devlet üniversitelerinin kullanıldığı tezi doğrudur.

Ancak türbanlıların ya da başı kapalıların özel sektörde çalışmalarının önünde bir engel yok.

Bu durumda özel üniversitelerde okumalarının önündeki engel de kaldırılabilir diye düşünmüş ve bu öneriyi getirmiştim.

Başbakan Erdoğan da o gün, ‘Böyle bir çözüm düşünülebilir’ demişti.

Anlaşılan aradan geçen bir yıl içinde Başbakan Erdoğan bu çözümü içine sindirmiş ve genel yayın yönetmenlerine aktarmış.

Ancak burada da dikkatli olmakta fayda var.

‘Bazı’ tarikat bağlantılı vakıf üniversitelerinin türbanı özendirir bir tavır almasını, türban takmanın burslarla özendirilmesini engellemek gerek. Tabii bundan bir adım sonra, kız ve erkek öğrencilerin ‘harem-selamlık’ ayrı dersliklerde okutulmasını da...

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Mimarlığın doğaya ve çevreye karşı koyma değil, saygı duyma mesleği olduğunu unutmadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Şükür’den hocasına teşekkür röportajı

Hakan Şükür’ün ‘yakışıksız’ röportajı gündemde kaynayıp gitti. Şükür, röportajında 'Fethullah Hoca’yı severim’ diyor.<br><img src=/images/kirmizinokta.gif border=0 align=middle><a href=http://www.hurriyetim.com.tr/yazarlar/yazar/0,,authorid~131@sid~9@nvid~602626,00.asp class=hurhaberlink> İmam-hatipliler hangi takımı tutar - Ahmet Hakan &nbsp&nbsp <font class=hurkirmizisaat>YORUM</a> Aslında ‘malumu ilam’, ama önemli.

Çünkü Şükür sıradan bir futbolcu değil. Bir dönem milli takım kaptanı.

Ve o kadar ‘sağlam arkalı’ ki, milli takım teknik direktörünü yiyebilecek kadar güçlü.

Ersun Yanal’ın görevden gitmesinde ‘Hakan Şükür’ etkisi çok büyük.

Yanal’ın Şükür’ü milli takıma almaması hata ama Hakan Şükür için Yanal’ın yenmesi ’azımsanacak’ bir olay değil.

Yanal’ın görevden alınmasından bir süre önce, Federasyon Başkanı Hasan Doğan (Levent Bıçakcı sadece görüntüde başkan, asıl Başkan Hasan Doğan), Ersun Yanal’ı ‘Tike kebapçısında’ yemeğe götürdü.

Yemeğin tek bir gündemi vardı: Hakan Şükür.

Doğan, Yanal’ı Hakan Şükür’ü milli takıma yeniden alması konusunda ikna etmeye çalıştı.

Çünkü Hakan milli takımı istiyordu, tarikat çevreleri de Hakan’ın bu isteğinin yerine getirilmesini.

Yanal Nuh dedi peygamber demedi.

Ve kendi ipini çekti.

Yanal görevden alındı, yerine bir gün öncesine kadar ‘görevi kabul etmesinin mümkün olmadığını’ söyleyen Fatih Terim getirildi.

Hakan’a da milli takımın kapısı aralandı.

Hemen ardından Şükür kardeşimiz röportajı patlattı: ‘Fethullah Hoca’yı severim.’

Topluma, gençlere örnek olacak bir futbolcu, bir tarikat önderine bağlılığını ilan ediyordu.

Ne zaman...

Milli takım operasyonunun hemen ardından. Sanki teşekkür edermişçesine.

O günden beri bekliyorum, ‘Batı’ya açılan pencere’ Galatasaray’ın yöneticileri ne diyecek diye.

Çıt çıkmıyor.

Belki onlar da Fethullah Hoca’yı seviyorlardır.

Belki Asya Finans Özhan Canaydın’a yüz milyon dolar dış kredi bulma sözü vermiştir.

Kim bilir...

Mümtaz Hoca’ya haksızlık eden AKP’liler

TÜRK Telekom’un 1990’ların ortasında yaklaşık 30 milyar dolara yaklaşan bir bedelle özelleştirilememesinin faturasını nedense hep Mümtaz Soysal’a çıkarıyoruz.

Açıkçası bunu, bu şekilde ilk gündeme getiren yazar olarak bir miktar rahatsızlık duymuyor değilim.

Çünkü Mümtaz Hoca, Türk Telekom’un özelleştirmesini engellerken tek başına değildi.

Türk Telekom’un özelleştirilmesine ilişkin kararı Anayasa Mahkemesi’ne götüren 2.8.1994 tarih ve 965 numaralı başvurunun altında, hálá pek çoğu siyasetin içinde olan 90 imza vardı.

Bu imza sahiplerinin bir bölümü hálá o gün durdukları noktada duruyorlar.

Yani Türk Telekom’un ve daha pek çok tesisin özelleştirilmesine hálá karşılar.

Fakat bugün Türk Telekom başta olmak üzere özelleştirmeye karşı çıkanları ‘ihanetle’ suçlayan Başbakan Erdoğan’ın pek çok ‘yakın çalışma arkadaşı’, Türk Telekom’un özelleştirilmesini engelleyen yolu açan 2.8.1994 tarihli başvurunun altına imzalarını koymuşlar.

Yani o dönemde 30 milyar dolara yakın bir fiyat bulan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç borç stokunu ortadan kaldıracak bir paranın Hazine’ye girmesini sağlayacak olan satışı engelleyenlerin bir bölümü, bugün aynı Türk Telekom’un 12 milyar dolara satışını canı gönülden destekliyorlar.

Bu isimler öyle ‘sıradan’ AKP milletvekilleri de değil.

Kimler mi?

Sayayım.

Mesela Abdüllatif Şener. Bugün AKP’nin en güçlü 3 adamından biri. Ekonominin 3 sorumlusunun siyaseten en güçlü olanı.

Bir diğeri daha da etkili bir isim. Partinin Genel Başkan Yardımcısı, hükümetin Başbakan Yardımcısı, AKP’nin 2 numaralı adamı Abdullah Gül.

Yetmedi mi? Bir tane daha. Salih Kapusuz. AKP’nin grup sözcüsü.

O tarihte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı değil de, Refah Partisi milletvekili olsaydı, büyük olasılıkla Recep Tayyip Erdoğan’ın da adı bu listede yer alacaktı.

Bugün döne döne Mümtaz Soysal’ı suçluyoruz.

Ya o başvuruda imzası olan diğerleri.

Onları unutmalı mıyız?

Yoksa bazıları gibi ‘hatadan döndükleri’ için, bu hata Türkiye’ye çok pahalıya mal olmuş olsa da kutlamalı mıyız!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Paranoyak olmak için elimize yeterince sebep verilmediği zaman.
Yazının Devamını Oku

Şükür’den hocasına teşekkür röportajı

<B>HAKAN Şükür’</B>ün <B>‘yakışıksız’</B> röportajı gündemde kaynayıp gitti. <br><br><B>Şükür,</B> röportajında <B>‘Fethullah Hoca’yı severim’</B> diyor. Aslında ‘malumu ilam’, ama önemli.

Çünkü Şükür sıradan bir futbolcu değil. Bir dönem milli takım kaptanı.

Ve o kadar ‘sağlam arkalı’ ki, milli takım teknik direktörünü yiyebilecek kadar güçlü.

Ersun Yanal’ın görevden gitmesinde ‘Hakan Şükür’ etkisi çok büyük.

Yanal’ın Şükür’ü milli takıma almaması hata ama Hakan Şükür için Yanal’ın yenmesi ’azımsanacak’ bir olay değil.

Yanal’ın görevden alınmasından bir süre önce, Federasyon Başkanı Hasan Doğan (Levent Bıçakcı sadece görüntüde başkan, asıl Başkan Hasan Doğan), Ersun Yanal’ı ‘Tike kebapçısında’ yemeğe götürdü.

Yemeğin tek bir gündemi vardı: Hakan Şükür.

Doğan, Yanal’ı Hakan Şükür’ü milli takıma yeniden alması konusunda ikna etmeye çalıştı.

Çünkü Hakan milli takımı istiyordu, tarikat çevreleri de Hakan’ın bu isteğinin yerine getirilmesini.

Yanal Nuh dedi peygamber demedi.

Ve kendi ipini çekti.

Yanal görevden alındı, yerine bir gün öncesine kadar ‘görevi kabul etmesinin mümkün olmadığını’ söyleyen Fatih Terim getirildi.

Hakan’a da milli takımın kapısı aralandı.

Hemen ardından Şükür kardeşimiz röportajı patlattı: ‘Fethullah Hoca’yı severim.’

Topluma, gençlere örnek olacak bir futbolcu, bir tarikat önderine bağlılığını ilan ediyordu.

Ne zaman...

Milli takım operasyonunun hemen ardından. Sanki teşekkür edermişçesine.

O günden beri bekliyorum, ‘Batı’ya açılan pencere’ Galatasaray’ın yöneticileri ne diyecek diye.

Çıt çıkmıyor.

Belki onlar da Fethullah Hoca’yı seviyorlardır.

Belki Asya Finans Özhan Canaydın’a yüz milyon dolar dış kredi bulma sözü vermiştir.

Kim bilir...

Mümtaz Hoca’ya haksızlık eden AKP’liler

TÜRK Telekom’un 1990’ların ortasında yaklaşık 30 milyar dolara yaklaşan bir bedelle özelleştirilememesinin faturasını nedense hep Mümtaz Soysal’a çıkarıyoruz.

Açıkçası bunu, bu şekilde ilk gündeme getiren yazar olarak bir miktar rahatsızlık duymuyor değilim.

Çünkü Mümtaz Hoca, Türk Telekom’un özelleştirmesini engellerken tek başına değildi.

Türk Telekom’un özelleştirilmesine ilişkin kararı Anayasa Mahkemesi’ne götüren 2.8.1994 tarih ve 965 numaralı başvurunun altında, hálá pek çoğu siyasetin içinde olan 90 imza vardı.

Bu imza sahiplerinin bir bölümü hálá o gün durdukları noktada duruyorlar.

Yani Türk Telekom’un ve daha pek çok tesisin özelleştirilmesine hálá karşılar.

Fakat bugün Türk Telekom başta olmak üzere özelleştirmeye karşı çıkanları ‘ihanetle’ suçlayan Başbakan Erdoğan’ın pek çok ‘yakın çalışma arkadaşı’, Türk Telekom’un özelleştirilmesini engelleyen yolu açan 2.8.1994 tarihli başvurunun altına imzalarını koymuşlar.

Yani o dönemde 30 milyar dolara yakın bir fiyat bulan ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin iç borç stokunu ortadan kaldıracak bir paranın Hazine’ye girmesini sağlayacak olan satışı engelleyenlerin bir bölümü, bugün aynı Türk Telekom’un 12 milyar dolara satışını canı gönülden destekliyorlar.

Bu isimler öyle ‘sıradan’ AKP milletvekilleri de değil.

Kimler mi?

Sayayım.

Mesela Abdüllatif Şener. Bugün AKP’nin en güçlü 3 adamından biri. Ekonominin 3 sorumlusunun siyaseten en güçlü olanı.

Bir diğeri daha da etkili bir isim. Partinin Genel Başkan Yardımcısı, hükümetin Başbakan Yardımcısı, AKP’nin 2 numaralı adamı Abdullah Gül.

Yetmedi mi? Bir tane daha. Salih Kapusuz. AKP’nin grup sözcüsü.

O tarihte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı değil de, Refah Partisi milletvekili olsaydı, büyük olasılıkla Recep Tayyip Erdoğan’ın da adı bu listede yer alacaktı.

Bugün döne döne Mümtaz Soysal’ı suçluyoruz.

Ya o başvuruda imzası olan diğerleri.

Onları unutmalı mıyız?

Yoksa bazıları gibi ‘hatadan döndükleri’ için, bu hata Türkiye’ye çok pahalıya mal olmuş olsa da kutlamalı mıyız!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Paranoyak olmak için elimize yeterince sebep verilmediği zaman.
Yazının Devamını Oku

Yapmak suç, peki ya yapmamak!

<B>BU </B>yazdığıma çok benzer bir yazıyı geçmişte de yazdığımı söyleyenleriniz olacaktır kuşkusuz. <br><br>Ama ben bunda hiçbir mahzur görmüyorum. Türk Telekom, yaklaşık 10 yıllık bir gecikmeyle özelleştirildi.

1990’ların ortasında 20 ila 30 milyar dolar değer biçilen şirket, geçen hafta 12 milyar dolar değer üzerinden hisselerinin bir bölümünü devretti.

1990’ların ortasında 20 milyar dolarlık fiyattan satılabilseydi, elde edilen para Türkiye’nin toplam dış borcunu sıfırlayabiliyordu.

Şimdi elde edilen para ise Türkiye’nin toplam dış borcunun yaklaşık yüzde 3’ü.

Nereden nereye...

Türk Telekom’un geciken özelleştirmesinin ardından bir isim yine sahneye çıktı.

Mümtaz Soysal.

Satışı yine engellemeye çalışıyor. Aynen yaklaşık 10 yıl önce yaptığı gibi.

Engelleyebilecek mi, engelleyemeyecek mi bilmiyorum.

Çünkü Soysal’ın bugün yaptığı, 10 yıl önce yaptığının yanında çocuk oyuncağı.

O satış, o zaman yapılabilseydi bugün belki de Türkiye’nin bütün görünümü farklı olabilecekti.

Kimbilir, belki dış borçlar o zaman kapatılsaydı, Türkiye faiz sarmalına sokulmamış, peş peşe krizler yaşamamış olacaktı.

Elimizde bu dinamik sürecin nasıl gelişmiş olabileceği hakkında bir tablo çıkaracak ‘tarihi olasılıklar’ cetveli yok.

Ancak verilen zararın büyüklüğü net ortada. Mümtaz Soysal’ın ülkeye tek başına verdiği zararın miktarı en az 10 milyar dolar.

Bunun ekonomik etkileri hesaba katıldığı zaman belki de bunun on misli.

Peki bugün bizim Yüce Divan’da yargıladığımız siyasilerin hepsinin toplam zararı bundan fazla mı? Hiç zannetmiyorum.

Ama onlar yaptıkları için yargı karşısında hesap veriyorlar. Mümtaz Soysal ise ortalıkta geziyor.

Hem de ‘namus abidesi’ olarak.

Biz bu ülkeye yaptıklarıyla zarar verenlerden hesap sorabiliyoruz.

Peki ya ‘yapmadıklarıyla’ ve ‘yaptırtmadıklarıyla’ zarar verenlere ne yapıyoruz?

Hiç! Kocaman bir ‘hiç’!

O yüzden de bu ülkede en uzun siyasi yaşamlar, ‘hiçbir şey yapmayanların’ oluyor.

Bir şey yapmayanlardan da hesap soramadığımız müddetçe, hiçbir şey yapamayacağız.

Hıncal Abi, sen telif hakkı diye bir şey duydun mu?

HINCAL Uluç Abimin Fikret Şeneş’le atışmasını gülerek izliyorum.

Hıncal Abimiz dün iyice ‘dağıttı’.

Önce kendini ‘hukukçu’ ilan etti.

Benim bildiğim Hıncal Abimiz Ankara Hukuk değil, Ankara Siyasal, yani Mekteb-i Mülkiye mezunudur.

Ardından pek çok ‘hit’ şarkının söz yazarı olduğunu söyledi. Benim bildiğim Hıncal Abi’nin yazdığı bir şarkı cümlesi var. Sezen Aksu’nun bir şarkısında yer alan ‘Ne olur gerçek olsa masallar, ya da biz masal olsak’ cümlelerini yazdığını söyler. Gerçi Sezen Aksu bunu da yalanlar ama Hıncal Abimiz bunu yıllardır söyler.

Neyse konumuz o değil.

Konumuz Hıncal Abi’nin ‘Siyasal Bilgiler mezunu bir hukukçu’ olarak yaptığı ‘hukuki’ hatalar.

Öncelikle bir ‘aydın’ olarak Hıncal Abimiz, telif haklarının ne demek olduğunu bilmeliydi.

5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun 8. ve 18. maddeleri, ‘Bir eserin sahibi onu meydana getirendir. Mali hakları kullanma yetkisi münhasıran eser sahibine aittir. Bir eserin yapımcısı veya yayıncısı ancak eserin sahibi ile yapacağı sözleşmeye göre mali hakları kullanabilir’ der. Yani bu haklar ölümünden sonra bile eser sahibinindir. Bir eser, miras olarak bırakılabilir. Gelirini mirasçıları alır. Ölümünün üzerinden 70 yıl geçince bu eser ‘public domaine’, yani bir anlamda ‘telif haklarından muaf’ haline gelir ama kimse çıkıp da bu eser benim diyemez.

Bu hukuk dili.

Ancak hukukçu olduğunu söyleyen Hıncal Abimiz, bu dili anlamamış.

Hemen basit bir örnek vereyim.

Diyelim ki Chopin, dönemin krallarından biri için bir eser yazdı. Ve bunun için bir para aldı.

Aradan yüz yıllar geçti. Bu eser kimin? Parasını veren kralın mı, yoksa Chopin’in mi?

Bu yüzden Ajda Pekkan’ın söylediği Fikret Şeneş şarkılarının sahibi Fikret Şeneş’tir.

Hıncal Abi’ye hak verdiğim tek nokta, bu işin tadının kaçtığıdır. Biz Ajda Pekkan’ın seslendirdiği o şarkıları seviyoruz.

Kavgasız gürültüsüz dinlemek istiyoruz.

NOT: Hıncal Abi, senin gazeteye yazdığın yazıları kitap haline getirip tekrar sattığını biliyoruz. Senin mantığına göre bu yazıların sahibi gazete. O kitapları gazetenin sahibi çıkarabilir. Kitapların gelirini de o alır. Sen değil.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Köşe yazarları, sanatçılara boş gezenin boş kalfası demedikleri zaman.
Yazının Devamını Oku

Yasalar Genel Kurul’da değil komisyonlarda hazırlanır

<B>VATAN </B>Gazetesi önceki gün TBMM’den hızla geçen yasaları konu almış ve eleştirel bir manşet atmıştı. <br><br>Vatan’a göre yasanın her bir maddesi için yaklaşık yarım dakikalık bir süre ayrılmıştı. Gazete, Genel Kurul Salonu’nda oturan ‘bezgin ve yorgun’ milletvekillerinin fotoğrafını da sayfasına taşımıştı.

Vatan’ın manşeti aslında kamuoyunun genel bir fikrini yansıtıyor. ‘Milletvekilleri Meclis’te yeterince çalışmıyor.’

Açıkçası bu haklı bir görüş değil. Çünkü Meclis’in asıl çalışma yeri Genel Kurul Salonu değil.

Orası sadece çalışmaların sonuçlarının alındığı yer.

Gerçek çalışma ise komisyonlarda yürütülüyor.

Asıl faaliyet, asıl yasama orada yapılıyor. Meclis’te 30 saniyede geçen bir yasanın 30 saniyede Meclis Genel Kurulu’ndan geçebilmesi için öncesinde çok ciddi bir hazırlık, çok ciddi tartışmalar yapılıyor.

Benzetme yerindeyse, yemek komisyonlarda pişiyor, Meclis’te yeniyor. de bu.

ABD’de de durum farklı değil, diğer parlamenter sistemlerde de.

Yasalar üzerindeki asıl tartışma komisyonlarda oluyor.

Mesela ABD’de bir yasa bazen Temsilciler Meclisi’ne gelmiyor bile. Komisyonda görüşülüyor, askıya çıkarılıyor. İtirazlar toplanıyor. Sonrasında yasa meclise geliyor. Komisyonda hazır hale gelmemişse meclise zaten gelmiyor. Gelse de kolay kolay geçemiyor. İş yürümüyor.

Bu yüzden yasaların geçme hızına ve Genel Kurul’daki duruma bakarak Meclis hakkında hüküm vermek yanlış.

Büyümek değil güzelleşmek lazım

TATİLE gidince tatille ilgili yazmak gazeteciliğin şanındandır. Ben de öyle yapayım. Gerçi bu yıl henüz gitmedim ama Türkiye’nin yaz aylarında en favori yerlerinden biri Türkbükü. Daha doğrusu son birkaç yıldaki adıyla Göltürkbükü.

Türkbükü küçük bir köyken, son yıllarda yıldızı parlayan bir yer haline geldi.

Sahil iskelelerle doldu, arkasında onlarca otel, yukarıda milyon dolarlık evler.

Gelişme müthiş.

Ancak tipik bir Türk hatası yapılıyor. Göltürkbükü ‘büyümeye’ çalışıyor.

Göltürkbükü’nü yönetenler bilmiyor ki, büyümek her zaman iyi sonuç vermiyor.

Büyümeden, özünü koruyarak gelişmek lazım.

Ancak Türkiye’de özellikle yazlık beldelerin belediyeleri bunun farkında değil.

Hemen büyümek, bulvarlar yapmak, meydanlar inşa etmek istiyorlar. Oysa dünyadaki hiçbir örnek böyle değil.

St. Tropez büyüyor mu? Ya Portofino!

Küçük kalıyorlar. Çünkü biliyorlar ki, küçük kalmaları değerlerini artırıyor.

Küçük, düşük kapasiteli. İstenilen ama ulaşılamayan.

Öyle kalınca değerli oluyorlar. Emlak fiyatları yükseliyor, otel fiyatları artıyor, restoranlar pahalılaşıyor, rant artıyor. Türk turizminin ihtiyacı da bu. Şık, bozulmamış; pahalı yerler. Göltürkbükü korunursa yıllar içinde dünyanın en paralı turistlerinin gelmek istediği ve geldiğine pişman olmadığı bir yer olacak.

Yok eğer korunmazsa, aynen daha önce Kuşadası’nda ve hatta Bodrum’un içinde olduğu gibi giderek değerini yitiren, beton ve insan yığınlarına teslim olmuş bir yer haline gelecek.

Göltürkbükü belediyesi tercihini doğru yönde yapmalı.

Büyümeyi değil, olduğu gibi kalıp temizleşmeyi, güzelleşmeyi ön plana çıkarmalı.

Göcek’te niye gümrük yok

GÖCEK
Türkiye’nin yat turizmindeki en önemli merkezlerinden biri.

Belki de birincisi.

Her yaz Göcek koylarını binlerce yat dolduruyor.

Dünyanın en önemli zenginlerinin tekneleri koylarda demirliyor.

Pek çok yatçı da, yollarına Göcek’ten başlıyorlar.

Ancak her ne hikmetse, Göcek’te bir gümrük

idaresi yok.

Bu nedenle de bu yatların ne Göcek’ten Türkiye’ye giriş yapması mümkün, ne de Göcek’ten Yunan adalarına doğru yola çıkmak.

İlle ya saatlerce yol yapıp Fethiye’ye gideceksin, ya da Bodrum’a.

Özal döneminde popüler olup, hızla gelişen Göcek’e acilen bir gümrük kapısı lazım.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Yılın en sıcak haftası deyip çuvallayan meteorolojinin yüzü kızardığı zaman.
Yazının Devamını Oku

Kadın ticareti turistik unsur olabilir mi?

<B>TÜRKİYE’</B>deki Rus kadın ticaretinin mafyalaşmasıyla ilgili yazım üzerine yüzlerce faks, e-mail ve telefon aldım. En ilginci, bir işadamının telefonuydu. Anlattıklarını aynen aktarıyorum: ‘Fatih Bey, yazınızın içeriğine katılmıyorum. Bu iş Türkiye’nin ve özellikle İstanbul’un turizm potansiyelini olumlu etkiliyor. Size başımdan geçen bir olayı aktarmak istiyorum. Geçenlerde yurtdışından bir müşterim geldi. Adamı gezdirdim, İstanbul’un en şık mekánlarında ağırladım. Gece oteline bırakırken kendisine bir bayan arkadaş bulup bulamayacağımı sordu. Bu işlerden hiç anlamadığım için konuya hakim bir arkadaşımı aradım. Bana Aksaray’da Bacardi adlı bir kulübün adresini verdi. Kalktık gittik. Epey aradık ama bulamadık. Sonunda oradaki bir polis otosuna sorduk. Gösterdiler. Gittik. Aynı Moskova’daki meşhur gece kulübü. İçeride her tipten yüzlerce kadın. Oradaki görevliyle konuştuk. Müşteri kendisine getirilen kadınlardan biriyle anlaştı ve alıp oteline gitti.

Ertesi gün son derece memnundu. İstanbul’a daha sık geleceğini, Avrupa’da hiçbir ülkede böyle bir servis görmediğini söyledi. Nitekim Bacardi adlı gece kulübünde çok sayıda turist vardı.

Durum bana Amsterdam’ı anımsattı. Orada da Red Light District diye bir bölge var ve Amsterdam’ın en büyük turistik merkezi. Amsterdam rehberlerinde bile burası ballandırıla ballandırıla anlatılıyor. Orada da Rus kadınlar çoğunlukta. Avrupa’nın göbeğinde ve en modern kentinde bu olurken, siz İstanbul ve Antalya’dan ne istiyorsunuz. Tam aksine bunu bir tanıtım unsuru, bir çekim merkezi olarak kullanabiliriz.’

Değerli okurlar, bu farklı görüş açısını size yansıtmak istedim.

Katılır mısınız?

Pasaportlarınızı yurtdışında uzatın

BİR okurum ABD gezisi sırasında pasaportunun süresinin dolmak üzere olduğunu fark eder ve bulunduğu yerdeki konsolosluğa giderek pasaportunun süresini beş yıl uzattırmak için gerekli işlemleri yaptırır.

Türkiye’de hayli el alan işlemlerin toplamı, konsoloslukta 20 dakika sürer. Ama asıl sürpriz sürede değildir.

Pasaportun 5 yıllık uzatması karşılığında okurumdan 56 dolar harç parası istenir. Okurum şaşırır.

Çünkü 56 doların Türk Lirası olarak karşılığı 76 milyon liradır.

Oysa aynı 5 yıllık pasaport uzatmanın bedeli Türkiye’de 394 milyon Türk Lirası’dır.

Aynı işlem için Türkiye Cumhuriyeti Devleti, yurtdışında 76 milyon lira, yurtiçinde ise 394 milyon lira talep etmektedir.

Bunun adı ayıp değilse, nedir!

HAMAS liderlerini öldüren uçaklar Türkiye’de

BAŞBAKAN Erdoğan’
ın çıkışları nedeniyle Türk-İsrail ilişkilerinin bir dönem kriz yaşadığı ve bu krizin son dönemde çözüldüğünü biliyorsunuz.

Bozulan ilişkiler nedeniyle, İsrail’le son 10 yıldır giderek artan askeri alandaki işbirliğinin de sekteye uğradığı, ortak pek çok projenin askıya alındığı iddiaları son dönemlerde ortalıkta dolaşır olmuştu.

Herkesin aklına gelen, ‘Acaba, İsrail ile stratejik ilişkilere soğuk bakan Başbakan Erdoğan’ın ardından askeri kanat da aynı yönde adımlara mı hazırlanıyor?’ sorusuydu.

Ancak gerçek tablo haberlerde iddia edilenin tam aksi.

Yani, İsrail ile işbirliğinin azalması bir yana, birbirinden kritik ve hassas projeler bir yandan sürerken, diğer yandan da yeni projeler için imzalar atılıyor.

Gözden kaçan ama bunun en son çarpıcı örneklerinden biri olan projeyi bu köşeden açıklayalım: Türkiye, İsrail’den tam 108 adet insansız hava saldırı uçağı aldı.

Akla hemen, son Savunma Sanayii İcra Komiteleri’ndeki bir karar çerçevesinde alınması düşünülen insansız hava gözlem uçakları gelebilir.

Ama bahsettiğimiz tamamen farklı bir proje. Yani, bunu kesinlikle Türkiye’nin gözlem amaçlı insansız hava uçağı projesiyle karıştırmamak gerekiyor. Çünkü alınan uçaklar ‘keşif’ uçağı değil, ‘saldırı’ uçağı.

Bu küçük uçaklar, bombalar ve mühimmatla yüklenip hedefe, merkezdeki harekát karargáhından radyo sinyalleriyle yönlendiriliyor. Yani, taarruz amaçlı yüksek teknoloji ürünü bu uçaklar, radara bile yakalanmadan istenilen her tür hedefe gönderilebiliyor.

İsrail bu tip uçaklarla Filistin’de pek çok saldırı düzenledi ve HAMAS’ın üst düzey yöneticilerinden birçoğunu bu uçaklarla ortadan kaldırdı.

76 milyon dolarlık bu projeye iki yıl önce start verilmişti ve teslimatlar tamamlandı.

Şimdi iki taraf da projeyi bir ileri safhaya aktarmak amacıyla görüşüyor ve bu uçakların yeni geliştirilen üst modellerinin alımı için pazarlıklar sürüyor.

Bana müsaade

SEVGİLİ
okurlar, 10 günlük bir izne çıkıyorum.

Gerçi bilgisayarımı yanımda götürüyorum. Turkcell’in veya Avea’nın hizmet verdiği yerlerde yazmaya devam edeceğim ama yazamazsam da, 10 gün sonra görüşürüz.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Aklımızla hırsımızı dengelemeyi becerebildiğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku

Şerefli görevler leke kaldırmaz

<B>İZMİR </B>Valisi, hakkındaki haberlerden sonra çeşitli açıklamalar yaptı. <br><br>Benim yazdığım gerçekleri de doğrulayarak, biletinin <B>Halis Toprak </B>tarafından alındığını kabul etti. Ve Toprak’ın çok eski dostu olduğunu, bir bilet almasının bir anlamı olmadığını ve namuslu, haysiyetli bir bürokrat olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini söyledi.

İzmir Valisi Göksu’ya kimse ‘haysiyetsiz’ demedi.

Ben hiç demedim. Ben sadece olayın bir tesadüf olduğu yolundaki açıklamasının gerçeği yansıtmadığını göstermek için bileti Halis Toprak’ın aldığını yazdım.

Ama Vali Bey’in yaptığı yanlış.

Bazı görevler vardır ki, en küçük bir lekeyi kaldırmaz ve aşırı bir özen gerektirir.

Valilik de böyle bir görev.

Bir vali, en yakın arkadaşından bile ‘hediye bilet’ almaz.

Hele hele o arkadaşı devlete yüz milyonlarca dolar borçluysa, hakkında türlü iddia varsa, hiç almaz.

Batı’daki örneklerini görmüyor mu, koca bakanlar, başbakanlar bir uçak bileti, bir gezi yüzünden koltuklarından oluyorlar.

Çünkü bazı görevler bu tip işleri kaldırmıyor.

Vali diyor ki: ‘Halis Toprak arkadaşım.’

O zaman oturup çay içsinler, sohbet etsinler. Ama ötesi olmaz.

Oldu mu, ayıp olur, leke bırakır.

Elbette ki, ben de biliyorum koca valinin bir bilete satın alınamayacağını.

Ama ‘Bir bilete tamah eden...’ cümlesi de akıllara gelmiyor değil.

Ama Sayın Valim merak etmesin. Burası Türkiye.

Bu işler yakında unutulur.

Ülker uluslararası olmak istiyor

ÜLKER ’
in patronu Murat Ülker bir mektup yollamış.

Ülker’in Galatasaray Basketbol Takımı’na sponsor olarak adını veren markasının ‘Cafe Krem’ değil, ‘Cafe Crown’ olduğunu hatırlatıyor.

Hata için özür dilerim.

Bu arada Galatasaray’ın uluslararası bir marka olan Coca Cola ile kalması gerektiği yolundaki görüşüme de bir yanıt veriyor.

Murat Ülker, uluslararası markaların bir günde var olmadıklarını, uzun bir süreçten geçtiklerini ve bu sürecin sonunda uluslararası hale geldiklerini vurguluyor ve Ülker’in de bu süreci yaşamakta olduğunu belirtiyor.

Uluslararası marka olmaya çalıştıklarını, bu alanda büyük mesafeler katettiklerini ve Galatasaray Futbol Takımı’yla işbirliği yaparak bu uluslararasılığı bir adım daha öteye götürmek ve perçinlemek istediklerini vurguluyor.

Murat Ülker’in söylediklerini mantıklı buluyor ve saygıyla karşılıyorum ama birkaç yıl önce Fransa’da yaşadıkları faciayı da hatırlıyorum.

Uluslararası marka olabilmek için ‘özgün olmanın’ gerekliliğini unutmamak gerek.

Ajda ile Hülya aynı hamurdan

ÖNCEKİ akşam Hürriyet’in taşra baskısı eve geldiğinde gözüme Hülya Avşar’ın fotoğrafları takıldı.

Bir aralar kilo alan, yağlarıyla, selülitleriyle gündeme gelen Hülya Avşar yeniden bir ‘Genç kız’ görünümüne bürünmüştü.

Hemen eşime gösterdim. ‘Helal olsun’ dedik.

Gerçekten de, Hülya Avşar ve Ajda Pekkan, bu ülkede kendilerine ‘Helal olsun’ dememizi hak eden iki ‘star’.

Aralarında ciddi bir yaş farkı elbette var ama ikisi de benzer ‘star hamurundan’.

Sürekli kendilerini yenileyen, bittiler diye düşünülen her seferinde yeniden küllerinden doğan iki ‘yıldız’.

Peki ortak yönleri ne?

Kendilerine ve işlerine olan saygıları.

Hülya Avşar’la işle ilgili randevunuz mu var, hiç merak etmeyin, 10 dakika erken gelir.

Filmde bir sahne yüz kere tekrar mı çekilecek, hiç sızlanmadan yüz kere tekrar çeker.

Aynı durum Ajda Pekkan için de geçerli.

Kanal D’de program yaparken anlama fırsatım oldu.

Yeniyetme sunucular, biraz palazlandıkları zaman programın çekim saatinden iki saat sonra gelip binbir kapris yaparken, Ajda Pekkan program saatinden beş saat önce stüdyoya gelip hazırlanmaya başlar.

Her bir detayı tek tek kontrol eder.

Önce kendilerine, sonra mesleklerine ve ikisinin bir bütünü olarak kendilerini izleyip dinleyenlere saygıları vardır.

Bunun için yıllar boyunca yüzlercesi gelir geçer ama onlar kalır.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Başkalarının huzurunu bozmak uğruna kendi huzurumuzu bozmadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Zaman en iyi hakemdir

<B>YILLAR </B>önce <B>Uzan </B>Grubu ile <B>‘kıyasıya’</B> bir mücadele içinde olduğum dönemde yazılarımdan birine <B>Ali İhsan Karacan </B>konu olmuştu. Gerçekten onurlu bir bürokrat olan Karacan SPK Başkanlığı yaptığı dönemde Uzanlar’ın ‘bildikleri gibi at oynatmalarına’ izin vermeyen bir tutum içine girmişti.

Bunun üzerine Uzanlar, Karacan’ı bezdirmek için her şeyi yapmış, peşine kameralar takmış, özel hayatına kadar girmiş ve taciz etmişlerdi.

Karacan’ın ardından SPK Başkanı olan Muhsin Mengitürk de benzer tehditlerle karşılaşmıştı.

Ama hepsi de temiz adamlar oldukları için ortaya bir şey çıkmamıştı. Ben de yazılarımdan birinde, Uzanlar’ın bir dönem uyguladığı bu ‘baskılardan’ söz etmiş, Ali İhsan Karacan’ı da örnek vermiştim.

Yazım üzerine Ali İhsan Karacan beni yalanlamıştı.

Ben de bu yalanlamayı sütunuma koymuştum.

Aradan yıllar geçti.

Uzanlar’ın ‘defteri dürüldü’.

Yaptıkları yanlarına kár kalmadı.

Şimdi ailenin büyük bölümü kaçak. Burada kalan ise mahkeme mahkeme hesap veriyor.

Ve yine benim bir yazımda ‘Bunun askerliği de sahte’ diye yazmam üzerine başlatılan soruşturma sonucunda yazdığımın doğru çıkması nedeniyle yakında silah altına alınacak.

Ve o gün beni yalanlayan Ali İhsan Karacan şimdi beni doğruluyor. Hürriyet’in gündeminde gördüğüm bir habere göre Karacan, ‘Uzanlar benim için tetikçi getirtti’ demiş.

Yani durum benim yazdığımdan da vahimmiş.

Şimdi zannediyorum Ali İhsan Bey’in bana ve okurlarıma bir özür borcu var.

Doğru olmayan yalanlaması için.

Bardaklar dönecek vapurlar değişmeyecek

ŞEHİR Hatları vapurlarındaki cam bardak sorunu ile ilgili yazım üzerine İDO Genel Müdürü Ahmet Paksoy aradı.

‘Bardaklar konusunda haklısınız. İstanbullular böyle bir geleneği sürdürmek istiyorlar’ dedi.

Cam bardaklar, işletmenin el değiştirmesinden sonra İDO’nun buradaki büfeleri ‘daha temiz’ hale getirme girişiminin sonucu olarak kaldırılmış.

Paksoy, ‘Merak etmeyin yine cam bardağa döneceğiz’ dedi. Ancak hijyen gerekçesiyle bir süre daha plastik bardakla içeceğiz.

‘Çok sirkülasyon olduğu için gerçek bir temizlik mümkün olmuyordu. Binlerce bardak, elde yeterince temiz yıkanamıyordu. Bu yüzden geçici bir süre için plastik veya karton bardaklara geçtik. Şimdi vapurlara birer bulaşık makinesi koyacağız. Bunlar yerleştirilir yerleştirilmez tekrar cam bardak keyfi başlayacak’ dedi.

Bu arada ben de Genel Müdür’ü yakalamışken, ‘Bu vapurlar İstanbul’un simgesi. Kaldırıp yerine modern vapurlar koyacakmışsınız. İstanbullular buna tepki gösteriyor, umarım böyle bir şey yapmayı düşünmüyorsunuz’ dedim.

İstanbulluların korkusunu giderecek anahtar cümleyi söyledi:

‘Merak etmeyin, onu yapmayacağız.’

İDO Genel Müdürü de İstanbullularla aynı fikirdeydi. ‘İstanbul deyince akla bu vapurlar geliyor. Dünyanın her yerinde İstanbul’un simgeleri camilerin silueti, Kız Kulesi ve bu vapurlar. Ben bu vapurları martıların yareni olarak değerlendiriyorum. Kaldırılmaları söz konusu değil. Elbette elden geçireceğiz. Pırıl pırıl hale getireceğiz ama bu görüntüyü yok etmeyeceğiz. Bu görüntü İstanbul demek, değiştirmeyi aklımızdan bile geçirmeyiz.’

Doğrusunu söylemek gerekirse benim duyumlarım bu vapurların yeni modern gemilerle değiştirileceği yönündeydi ve kaygılıydım.

Hafta sonunda sevgili dostum Mağara Levent’in balkonunda otururken, ‘Şu vapurlara doyasıya bakın, yakında göremeyeceğiz’ demiştim.

Genel Müdür Ahmet Paksoy’un sözleri bana müjdeyi verdi. Ben de bu müjdeyi İstanbullularla paylaşmak istedim.

Ben kurt değilim

KURTLAR
Vadisi adlı dizi Kanal D’ye transfer olunca, dün okur faksları, mail’leri yağdı.
‘Fatih Bey bu dizi hakkında söylediklerinizden sonra bunu nasıl yaparsınız?’ diyenler çoğunluktaydı.

Mail’ler ilk bakışta haklı gibi duruyor. Ancak durum tam da öyle değil. Okurların ve izleyicilerin beni yaklaşık 10 yıldır çalıştığım ve yakın zamana kadar yöneticilerinden biri olduğum Kanal D ile özdeşleştirdiklerinin farkındayım.

Ne var ki, ben haziran ayı başından bu yana Kanal D’de yöneticilik yapmıyorum.

Yöneticilik yaptığım dönemde de programlardan değil, haberlerden sorumluydum ama artık haberlerden de sorumlu değilim. Şu anda hálá Kanal D Haber’de bulunmamın tek nedeni, benim yerime getirilen Mehmet Ali Birand tatilini bitirip işbaşı yapıncaya kadar haberlerin devamını sağlamak. Bu nedenle Kurtlar Vadisi’nin Kanal D’ye transfer olduğunu ben de önceki gün akşam saatlerinde öğrendim.

Dizi ile ilgili fikirlerime gelince. Hele bir yayınlanmaya başlasın ve izleyelim. O zaman yine paylaşırız. Bana hálá kızacaksanız, o zaman kızarsınız.

Tamam mı!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Kişileri sorumlusu olmadıkları gelişmelerden ötürü suçlamadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Valinin bileti Halis Ağa’dan

<B>İZMİR </B>Valisi <B>Yusuf Ziya Göksu,</B> <B>‘skandal’</B> seyahatiyle ilgili olarak <B>‘çelişkili’</B> bilgiler veriyordu. <B>Halis Toprak’</B>ın eşiyle birlikte gittiği Londra seyahatiyle ilgili olarak <B>‘tesadüf’</B> dedi. Sonra rezervasyonun birlikte yapıldığı ortaya çıktı. Üstelik de maaşı, geliri belli valiyi Londra’da yarım trilyonluk Bentley otomobil karşıladı. Vali hálá aldırmaz tavrını sergilemeye devam etti.

Ancak benim elime ulaşan bilgiler, Vali Göksu’nun seyahatinin başından sonuna Halis Toprak tarafından ‘finanse’ ve ‘organize’ edildiğini gösteriyor.

Halis Toprak, eşinin İzmir Valisi ile birlikte gideceği Londra seyahatinin biletlerini 14 Haziran günü, Türk Hava Yolları’nın Taksim Bürosu’ndan ayırtmış.

Toprak, biletler için bir ödeme yapmamış. Biletlerin bedeli Halis Toprak’ın yaptığı seyahatler veya bağlı kredi kartından yaptığı harcamalar sonucu ‘300333508’ numaralı Miles&Miles kartında biriken millerden karşılanmış.

Yani işin özü Vali Yusuf Ziya Göksu’yu Londra’ya Halis Toprak yollamış.

Bu durum bir valiye yakışır mı, yakışmaz mı siz karar verin!

MGK’da casus belli krizi

GEÇEN hafta yapılan Milli Güvenlik Kurulu toplantısından çıkması beklenen yeni Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin onayının neden bir sonraki toplantıya ertelendiği ile ilgili günlerdir yapılan spekülasyonlar bir türlü bitmiyor.

En çok konuşulan ‘gerekçe’ iç güvenlikle ilgili yaklaşımlardan dolayı belgenin hazırlanmasının ertelendiği. Yani asker taraf ile hükümet tarafı arasında iç tehditlerin içeriği ile ilgili sorunlar yaşandığı iddia ediliyor.

Oysa Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni kilitleyen unsur bu değil.

Güvenilir kaynakların verdiği bilgiye göre, perde arkasında yaşanan irili ufaklı tartışmalar bir yana, kurulda asıl anlaşmazlık, Yunanistan’la ilişkiler üzerinde yaşandı.

MGK’ya ilk gelen taslakta, daha önceki TBMM kararı çerçevesinde, Yunanistan’ın karasularını 6 milden 12 mile çıkarması savaş sebebi (casus belli) sayılıyordu.

Askerler, bu konudaki hassasiyetlerini korudular ve ‘Bunun değişmesi Türkiye’nin Ege’de nefes bile alamamasının ve uluslararası hukuk paralelinde bile kendi haklarımızdan vazgeçmemizin yolunu açar’ diyerek, mevcut durumun korunmasını istediler.

Ancak askerlerin bu tavrına hükümet kanadından ‘sürpriz’ bir itiraz geldi.

Bu maddenin yumuşatılmasını isteyen hükümet temsilcileri, ‘AB ile başlatacağımız müzakerelerin çerçevesinin açıklanacağı günlerde Yunanistan’a şu veya bu nedenle savaş açabileceğimizi kayda geçirmek bizi zor duruma sokar. Bu bir yana 3 Ekim öncesi ortamı gerginleştirmek, AB üyesi bir komşumuz ile savaş tehdidi bildirmek Türkiye’nin lehine olmaz, tepki çeker’ görüşünü dile getirdiler.

Ne var ki, asker kanat ikna olmadı ve 12 mili savaş sebebi saymamız gerektiğinde ‘ısrar’ etti.

Anlaşmazlık üzerine Cumhurbaşkanı Sezer, Orgeneral Özkök ve Başbakan Erdoğan ile ayrı bir odada bir süre görüştü. Cumhurbaşkanı, toplantıda hiçbir yorum yapmadan siyaset belgesini iki ay sonrasına bırakmanın en doğru karar olacağını söyledi.

Taraflar birbirini ikna edemeyince Milli Güvenlik Siyaset Belgesi üzerinde mutabakat sağlanamadı ve kriz Cumhurbaşkanı’nın önerisi doğrultusunda ‘dondurularak’ nihai onay iki ay sonrasına bırakıldı.

Yani, yine AB merkezli bir kriz, bu kez devletin en kritik belgesini kilitledi. AB üyesi Yunanistan’a savaş ilan edilmeli mi, edilmemeli mi?

Biz bunu en üst noktada tartışıyoruz ama Yunanistan 12 mil ısrarından vazgeçmeyi nedense hiç tartışmıyor.

TMSF ve Demirel

TÜRK
halkı yıllarca müflis işadamlarından dert yandı. Kağıt üzerinde iflas ettiği halde, binlerce işçisini, yüzlerce alacaklısını kapının önünde bıraktığı halde hálá ‘zengin kalan’ sözde müflislere lanet ettik. İşi batan ama kendi dimdik ayakta duran, yatlarda, yurtdışı seyahatlerde gününü gün eden işadamlarına ve bunu sağlayan sisteme öfkelendik.

5020 sayılı yasa bunu değiştirdi. Şirketini batırıp, sağa sola ve devlete milyonlarca dolar yük olan ama batmadan önce mallarını eşinin dostunun üzerine geçirip herkesi kazıklayanların üzerine ‘kábus’ gibi çöktü.

Namussuzun kábusu ama kamuoyu vicdanının bekçisi oldu.

Şimdi Türkiye’nin eski cumhurbaşkanlarından biri, Süleyman Demirel, işin ucu kendi ‘biraderine’ dayanınca vicdanları rahatlatan bu yasaya ve bu yasayı büyük bir kararlılıkla uygulayan TMSF’ye yükleniyor.

Peki kim bu Demirel.

Herhalde 14 Ağustos 1999 tarihli fotoğrafı hatırlıyorsunuz.

‘Ailem’ dediği kişilerle çektirdiği fotoğrafı. Bayındırbank’ı batıran Kamuran Çörtük ve Interbank’ı batıran Cavit Çağlar o fotoğrafta yer alan ‘manevi aile’ fertleriydi. Egebank’ı batıran Murat Demirel ise ‘kan bağıyla’ ailedendi. Demirel bu yüzden TMSF’ye kızgın.

Ama bu ülkenin ‘gariban’ halkı TMSF’yi çok seviyor.

Çünkü ‘dinsizin hakkından’ diye başlayan atasözünü iyi uyguluyorlar.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Devlet adamı olmaktan daha zor olanın adam olmak olduğunu anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Türkiye, kadın pazarı olmaktan memnun mu?

<B>NEW </B>York Times muhabiri <B>Craig Smith, </B>Türkiye’ye gelmiş ve bir araştırma yapmış. <br><br>Araştırmanın sonucu Türkiye adına müthiş: <br><br><B>‘Türkiye’de pazar kurulup kadın satılıyor.’</B> Türkiye’de hepimizin bildiği bir gerçeği, benim defalarca yazıp hiçbir sonuç alamadığım bir rezaleti, New York Times Amerika’dan gözümüze soktu.

Türkiye ne yazık ki, ‘perestroika’ ile birlikte bir kadın pazarına dönüştü.

Ufak ufak başlayan olay bir sektöre dönüşürken, son yıllarda tam bir ‘köle ticareti’ şeklini aldı.

En ücra Anadolu kentlerine kadar ulaşan fuhuş sektörü, bazı kentleri tümüyle ele geçirdi.

Bu kentlerin başında Trabzon, İstanbul ve Antalya geliyor.

İstanbul’da iş iyice zıvanadan çıkmış durumda.

Rus kadınların pazarlandığı gece kulüpleri dolup dolup taşıyor.

Gece kulübü tabii ‘resmi’ adı.

Aslında bunlar birer randevuevi.

En meşhurları İstanbul, Aksaray civarında. Hatta biri Emniyet Müdürlüğü’ne 50 metre mesafede.

‘Nasıl oluyor da olabiliyor?’ diye sorunca müstehzi gülümsemelerle karşılaşıyoruz.

Bağımsız Devletler Topluluğu ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden getirilen kızlar toplu olarak evlerde barındırılıyor ve çalıştırılıyor. Kızların kazancı son derece düşük. Asıl parayı, bunları buraya getirip çalıştıran çeteler kazanıyor.

Antalya’da durum farklı değil. Lara’daki Örnekköy neredeyse bu çetelerin işgali altında. İyi iş yapan kızlar alınıp satılıyor. Hatta fuhuş çetelerinden kız kaçırıp bir başka çeteye satan gruplar türemiş. Örnekköy’de her gece silahlar patlıyor. İşin komiği, burada da polis karakolu 100 metre mesafede.

Trabzon’daki durum zaten bölge kadınlarının toplu eylem yapmasına neden olacak kadar berbat.

Peki bütün bunlar olurken Emniyet Genel Müdürlüğü ne yapıyor?

Benim görebildiğim kadarıyla bir hiç.

Üç beş palavra operasyon dışında kocaman bir hiç.

Alan memnun, satan memnun diyeceğim ama değil.

Çünkü olay tam bir köle ticaretine dönüşmüş.

İntihar eden, öldürülen kızlar ve yerle bir olan Türkiye imajı.

Eğer bu ülkeyi yönetenler ‘kadın pazarlayan ülke’ imajından memnunlarsa bir diyeceğim yok.

Ama ben değilim.

Yönetim kötüyse teknik direktör başarılı olamaz

AKŞAM
Gazetesi, bir gazete gibi değil, medya eleştirileri yayınlayan bir internet sitesi gibi.

Böyle olunca da, gazetenin hiçbir ağırlığı olamıyor.

Gazete, manşetten sürekli olarak başka gazetelerin yayın politikalarını eleştiriyor, yayın yönetmeni sürekli başka gazetelerin yazarlarını, yöneticilerini konu alan yazılar yazıyor. (Tabii organ yazmadığı zamanlarda.)

Fatih Terim Milli Takım Teknik Direktörlüğü’nü kabul edince de, ‘Büyüka şah, Altaylı mat’ demişler.

Benim, ‘Terim kabul etmez’ başlıklı yazıma atıfta bulunmuşlar.

İyi güzel de, ben Terim’le yaptığım bir sohbeti aktardım ve o sohbetten çıkardığım sonucu yazdım. ‘Kabul etmemeli’ demedim ki.

Hatta tam aksine, o yazıya konu olan sohbet boyunca görevi kabul etmesi gerektiğini söyledim.

Etmesine de sevindim. Çünkü, Türk Milli Takımı’na bir kimlik gerekiyor.

O kimlik Fatih’te fazlasıyla var.

Bir yazar, Terim’in yanlış seçim olduğunu, hiçbir başarısının bulunmadığını, hep miraslara konduğunu yazmış.

Hiç ama hiç katılmıyorum.

Terim, Türkiye’de hiçbir teknik direktörün elde edemediği başarıların altında imzası olan adamdır.

Doğruları, yanlışlarından çok daha fazladır.

Galatasaray’daki son döneminde başarısız olmasını örnek gösterenler var. Bu örnek, ancak işi bilmeyenlerce verilecek bir örnektir. Çünkü teknik direktör, bir takımın başarısında yüzde 25 faktördür. Gerisi oyuncular ve yönetimdir.

Futbol Federasyonu iyi yönetilir ve Terim’le uyumlu olursa, oyuncu konusunda bir sıkıntı yaşamayacak olan Terim yüzde yüz başarılı olur.

Ama Dünya Kupası’nda; ama bir sonraki Avrupa Şampiyonası’nda...

İran’ın seçimi Türkiye’nin lehine

İRAN’
da cumhurbaşkanlığı seçimlerini İran için bile ‘aşırı muhafazakár’ bulunan Ahmedinecad kazandı.

İran’ın Humeyni rejiminden giderek uzaklaşacağını umanlar, normalleşme sürecine gireceğini düşünenler yanıldılar.

Açıkçası ben, İran’da muhafazakárların kazanmasını Türkiye’nin lehine bir gelişme olarak yorumluyorum.

Çünkü Türkiye ne yazık ki, politika üreten, bölgede ürettiği politikalarla etkin olmayı becerebilen bir ülke değil.

Türkiye’nin uluslararası alanda pazarladığı tek malı, stratejik konumu.

İran, Irak, Suriye arasında tek demokrasi ve tek Batılı devlet.

Türkiye bu nedenle bütün yönetim hatalarına rağmen önemini koruyor.

İran’ın normalleşmesi, bir demokrasi haline gelmesi ve modern dünyayla ilişkilerini normalleştirmesi halinde, konum olarak Türkiye’den daha avantajlı durumda bulunmasının da katkısıyla Türkiye’nin ‘stratejik önemi’ azalacak, hatta ortadan kalkacaktı.

Ancak İran ileriye değil, geriye doğru bir hamle yaparak Türkiye’ye büyük bir katkıda bulundu.

İranlı seçmenlere müteşekkir olmalıyız.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

VIP salonları, halkın vicdanını sızlatma aracı olmadığı zaman.
Yazının Devamını Oku

Baykal: Eğitimi dinileştiriyorlar

<B>ADALET </B>Bakanı <B>Cemil Çiçek, ‘CHP’nin tavrı laikliğe zarar veriyor’</B> deyince, CHP Genel Başkanı <B>Deniz Baykal </B>hemen aradı. Avusturya’da yoldaydı.

‘Laikliğe kimin zarar verdiği ortada’ dedi. Baykal, AKP’nin eğitimi giderek ‘dinileştirdiği’ kanaatindeydi ve Kuran kurslarının küçük yaşlara kadar indirilmesinin ‘büyük oyunun bir parçası’ olduğunu düşünüyordu.

‘Bakın Fatih Bey, bunlar milli eğitimi giderek dini eğitim haline getirmek istiyorlar. Her şeyi de adım adım planlamışlar. Makro oyuna bakmak lazım’ dedi ve anlattı:

‘Üç koldan hareket ediyorlar. Önce imam hatiplilere, üniversitede bütün branşların önünü açacak değişikliği mesleki eğitime destek kılıfına sokup yapacaklar. Böylece imam hatiplilerin üniversiteye girmekteki zorlukları nedeniyle düşen cazibesi tekrar kazandırılmış olacak. Ardından küçük yaşta çocuklara dini eğitim verilmesinin önünü açarak imam hatiplere talebi artıracaklar. Çünkü ilköğretim öncesi Kuran kurslarında dini eğitime alıştırılacak çocuklar, imam hatip okullarına yönlenecekler.

Bunun sonucunda üniversitelerde imam hatip mezunu yoğunluğu artacak. İmam hatipler kız öğrenci de kabul ettiği için bu durum üniversitedeki türban baskısını artıracak. Üniversiteler düdüklü tencere gibi olacak. Sonunda türbanlılara üniversite eğitimi açılacak.’

Burada lafa girip, ‘Açılması gerekmiyor mu sizce?’ diye soruyorum.

Deniz Baykal, ‘Bakın olayın bir sonraki boyutunu da aktarayım’ diyor ve şunları söylüyor:

‘Türbanlı kızlar üniversiteyi bitirecekler. Sonrasında kamu kurumlarında çalışmak için başvuracaklar. Ancak mevcut yönetmelikler, yasalar belli. Giremeyecekler. Haydi bu sefer yeni bir kampanya başlayacak. Türbanlılara kamuda iş. Bizi madem çalıştırmayacaktınız, niye okuttunuz diyecekler. Bu bir uzun vadeli plandır. Bu planı uygulamaya koyanlar, elbette CHP’den rahatsız olacaklardır.’

Baykal’a göre Anayasa’nın laiklik ilkesinin altı yavaş yavaş oyuluyor.

‘Söyleyin bana, Türkiye’de inancını yaşamakta zorlanan kimse var mı? Halkın yüzde 99’u durumdan memnun. Suni bir memnuniyetsizlik yaratmanın ne anlamı var. Bunun kime ne faydası var’ diye soruyor Baykal.

Acaba kime faydası var!

Yanal, Fenerbahçe’nin başına geçsin

MİLLİ Takımımızın ‘başarısız’ teknik direktörü Ersun Yanal’ın görevden alınmasına bir tek kişi karşı çıktı. Fenerbahçe 2. Başkanı Nihat Özdemir. Konu kendilerini hangi açıdan ilgilendiriyor bilmiyorum ama hemen kulüp adına bir açıklama yaparak Ersun Yanal’ın görevde kalması gerektiğini söyledi. Bu bile Ersun Yanal hakkında bugüne kadar ortaya atılan iddiaların ne kadar doğru olduğunu, Yanal’ın Milli Takım’dan çok kimin hizmetinde bulunduğunu göstermesi açısından önemli. Nihat Özdemir’e tavsiyem, kulüp olarak Ersun Yanal’a bu kadar meraklılarsa, alıp Fenerbahçe’nin başına geçirmeleri. Bence Daum’dan daha iyi olur, o ayrı...

Danışman olmak

GEÇMİŞTE
bu köşede ‘danışman gazetecilere hayır’ diyen birçok yazım çıktı. Çünkü bana göre bir köşe yazarının, gazetecilikle ilgisi olmayan başka işlerden para kazanması, hele hele diğer işlerinden elde ettiği gelirin gazetecilikten elde ettiği gelirden fazla olması, meslek açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Üstelik de köşe yazarlığının etkinliği, diğer taraflarda kullanılabilir, kullanılmasa bile yanlış anlamalara, dedikodulara neden olabilirdi.

Bu yüzden defalarca danışman gazetecilere ve yazarlara ‘hayır’ dedim.

Elbette ki, uzman kişiler kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili olarak düzenli olmayan yazılar yazabilirlerdi; ama yaptıkları diğer işlerin açık biçimde okurla paylaşılması şartıyla.

Önceki gün Faruk Süren’in anlattığı, danışmanlarla ilgili bir fıkrayı bu vesileyle aktarmak isterim.

Çiftlikte koçlar meraya yayılmış otluyorlar. O sırada çiftlik sahibi, koyunları da meranın diğer tarafına getiriyor. Koçlar hemen koyunların yanına gidip biraz keyif yapmak istiyorlar. Ancak iki merayı dikenli bir tel ayırıyor. Koçlar telin üzerinden atlayarak koyunların yanına gitmeyi kararlaştırıyorlar. Koçların hepsi tellerin üzerinden atlayarak koyunların yanına ulaşıyor. Ancak içlerinden biri kederli.

‘Ne oldu, koyunlara kavuştuk sen pek kederlisin’ diye soruyorlar.

Kederli koç, ‘Dikenli tellerin üzerinden atlarken alt tarafı tellere taktım. Artık koyunlarla bir şey yapacak durumum yok’ diyor.

Yaşlı koç teselli ediyor: ‘Üzüldüğün şeye bak. Sen de artık danışman olursun.’

İDO, cam bardağımızı geri ver

İSTANBUL’
un simgesi haline gelmiş şehir hatları vapurları, İstanbul Deniz Otobüsleri işletmesine devredildi. Bu devrin neler getireceği henüz belli değil. Çeşitli projeler var. Ancak uygulamadaki ilk ‘olumsuzluk’ ortaya çıktı. Devirden önce şehir hatları vapurlarında, denize karşı cam bardakta demli çay içme keyfimiz vardı. Artık yok. Vapurlarla beraber büfeler de el değiştirdiği için artık porselen tabaklı cam bardakların yerine plastik bardaklar aldı. Gemilerin müdavimleri bu uygulamadan çok şikáyetçiler. Herkes cam bardağını geri istiyor.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

İstenmediğimiz yerde durmakta ısrar etmenin, onursuzluk olduğunu anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Çiçek: CHP’nin tavrı laikliğe zarar veriyor

<B>DÜN</B> sabahın erken saatlerinde Adalet Bakanı Cemil Çiçek aradı. Kaçak Kuran kurslarıyla ilgili yazımı okumuş ve her zaman olduğu gibi hemen bir yanıt verme ihtiyacı hissetmişti. <br><br>‘Fatih Bey, ortada dağ gibi bir sorun var. Bu sorunu görmezden gelemeyiz’ dedi. Ve öncelikle CHP’nin tavrını eleştirdi:

‘CHP, biz dine saygılıyız, diyor. İyi hoş da, ne demek dine saygılı olmak. Bu bir söylemdir; ama bir çözüm değildir. Dine saygılısınız da, inanç hürriyeti için ne yapıyorsunuz demek lazım.’

Cemil Çiçek, sorunların tespitinin yeterli olmadığını, bu sorunlara çözüm bulmak gerektiğini söyledi. ‘CHP dine saygılıyız diyor. Bu ne demek? Biz vatandaşların dinle ilgili taleplerini devlet eliyle karşılamak için hangi adımı atsak önümüze dağ gibi çıkıyorlar. Laiklik elden gidiyor kıyameti koparıyorlar. Laikliğe en büyük zararı bu tavır veriyor. Farkında değiller’ diyen Çiçek bir de örnek veriyor:

‘Geçmişte Diyanet, Almanya’daki Türklerin dini ihtiyaçlarını karşılamak için oraya din görevlileri yolluyordu. Daha sonra buna son verildi. Ne oldu, bu ihtiyacı başkaları karşılamaya başladı. Birtakım gruplar, cemaatler ortaya çıktı. Bir boşluk bıraktık, orayı birileri doldurdu. Vatandaş bunlara çok mu bayılıyordu? Hayır. Ama bir ihtiyaç vardı. Karşılamadık, birileri bunu değerlendirdi. Sonra biz öfkelendik. O vatandaşlarımızı, ‘Vay şu cemaatin adamı, bu tarikatın bilmem nesi’ diye tu kaka ilan ettik. Nerede hata yaptık diye düşünmedik. Oradaki bazı yanlış unsurlar böyle ortaya çıktı.’

Bunları söyleyen Çiçek son durumla da bağlantı kurdu:

‘Şimdi aynı şey burada. 15 yaşından önce din eğitimi vermek mümkün değil. Diyanetin yaz kursları için de alt sınır 12 yaş. Ama vatandaş çocuğuna din eğitimini verdirmek istiyor. Devletten aradığını bulamayınca kaçak maçak demeden kurslara yöneliyor. Devlet verse, Diyanet verse ona gelecek. Ama vermeyince bulduğuna gidiyor.’

‘Peki Sayın Bakanım, kaçağı cezasız bırakmak doğru mu? Sizin söylemeniz tartışılabilir makul bir söylem. Niye bu eksende tartışmıyoruz?’ diye soruyorum.

‘Tartışamıyoruz. CHP laiklik yaygarası koparıyor. Kardeşim, Fransa laik değil mi? Orada kiliseye gidecek çocuğun yaşına mı bakılıyor? Ben diyorum ki, bu iş devlet eliyle olmalı. Kontrollü olmalı. Onun bunun eline bırakılmamalı; ama nasıl olacak. Diyanet’e kadro açıyoruz, kıyamet kopuyor. Peki Diyanet kadrosuz bu işi nasıl yapacak? Ben diyorum ki, bu işi devlet kontrolünde yasal hale getirelim. Sonra da kaçak olanın cezasını 10 kat artıralım. Ama önce vatandaşa doğrusunu, iyisini sunalım. Sonra cezasını verelim. Ben vatandaşa ‘Bu kötü’ diyorum, ‘İyi o zaman iyisini ver’ diyor vermiyorum.’

Adalet Bakanı’na bu konuda ısrarcı olmasını öneriyorum. ‘Olacağım’ diyor: ‘Haftaya bu iş Meclis’e geldiği zaman bu düşüncelerimi orada da söyleyeceğim. Ama CHP’den de yapıcı bir tavır bekliyorum. Gelsinler destek olsunlar, bu işi çözelim.’

Galatasaray’a Cafe Krem iyi olmuş

GALATASARAY ve Beşiktaş çok doğru bir iş yaptılar. Bu doğru işin diğer ucunda ise Ülker var.

İki kulübümüzün basketbol takımları, artık Avrupa’daki benzerleri gibi sahaya sponsorun adıyla çıkacaklar. Bu sponsor Ülker. Takımlara da sahip olduğu ürünlerin adını verecek. Galatasaray, Cafe Krem oluyor. Beşiktaş’ınkini bilmiyorum; ama o da yine bir Ülker ürünü olacak. Büyük kulüpler arasındaki aşırı rekabet nedeniyle yıllardır kimsenin yapmaya cesaret edemediğini Ülker yaptı. Yönetimler de, çok doğru bir kararla bu sözleşmeye imza attılar. Ancak yönetimlerin buradan gelen parayı basketbol şubeleri için değerlendirmeleri şart. Yoksa her iki markaya da yazık.

NOT: Basketbol’da Ülker’le anlaşmak ne kadar doğruysa, Galatasaray futbol takımının, Coca Cola’yı bırakıp Cola Turka ile anlaşması o kadar yanlış. Galatasaray vizyonunda bir futbol takımında, uluslararası markaların sponsor olarak bulunması çok önemli. Coca Cola korunduğu gibi yanına bir Siemens, bir Mercedes katılmalı.

‘Stent, by-pass’tan pahalı olabilir’

TÜRK
Kalp Damar Cerrahisi Derneği Yönetim Kurulu, önceki gün ziyaretime geldi.

Benim başlattığı ‘Stent mi, by-pass mı’ tartışmasında, by-pass ameliyatlarını yapanların da söz hakkı vardı. Geldiler, anlattılar.

Dedikleri özetle şöyle:

‘ Elbette ki, her meslekte olduğu gibi cerrahlıkta da, ticari kaygılarla hareket eden ve meslek etiğini göz önünde bulundurmayan veya ikinci plana itenler vardır. Bunlar mesleğin büyük bölümünü bağlamaz.

Bir hastanın by-pass olacağına veya stent takılarak yollanacağına karar verenler kardiyologlardır. Bize hastayı onlar yönlendirir.

Bazı vakalarda stent yeterlidir; ama ileri düzeydeki vakalarda stent yeterli olmayabileceği gibi stent uygulaması by-pass’tan daha pahalıya mal olabilir.

Stent uygulamalarında genelde birkaç yıl içinde komplikasyonlar tekrar eder ve yeni bir stent veya by-pass operasyonu gerekir. Oysa by-pass’ta sonuçlar çok daha uzun süreli kalıcıdır.

Yazılarınızdan birine konu olan kalpteki deliğin onarılmasıyla ilgili operasyon Türkiye’de de yapılıyor. Ancak sosyal güvenlik kuruluşları ameliyat dışındaki operasyonlarda kullanılan kapatıcı parçanın parasını vermediği için hastalar ameliyatı tercih ediyor. Ayrıca deliğin çok büyük olduğu hallerde ameliyat şart. Ancak sizin verdiğiniz örnek haklı. Anjiyografik müdahaleyle kapatılabilecek bir deliğe ameliyat önermek büyük hata.

Biz kimseyi kesip biçmeye meraklı değiliz. Ama hastanın en doğru tedaviye sahip olma hakkı var.’ Söyledikleri özetle böyle.

Ama bu konuda daha yazacak çok şey var. Onları da önümüzdeki günlere saklıyorum.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Gözümüz yanımızdakinin değil, kendi tabağımızda olduğu zaman.
Yazının Devamını Oku

Cemil Çiçek hoş konuşuyor da...

<B>HÜKÜMET,</B> daha doğrusu iktidar partisi kaçak Kuran kurslarına <B>‘ceza vermeme’</B> konusunda ısrarlı. <br><br>Yasayı Meclis’ten bir kez daha aynen geçirecek ve Cumhurbaşkanı’nın elini kolunu bağlayacaklar. Sonraki tek sığınak Anayasa Mahkemesi. Ancak Anayasa’ya aykırılık iddiası nasıl yapılacak bir fikrim yok.

Hükümetin bu konudaki çelişkisine daha önce değinmiştim.

Hem Başbakan hem Adalet Bakanı, ayrı ayrı yaptığımız sohbetlerde din eğitiminin devlet kontrolünde yapılmasının gerekliliğinden söz etmiş, bunun bir ulusal güvenlik meselesi olduğunu söylemişlerdi.

Devletin din eğitimini kontrol etmemesi sonucu ‘Hizbullah mezarları, domuz bağları’ gibi görüntülerin ortaya çıktığını söylemişlerdi.

Ancak şimdi devletin kontrolü dışındaki din eğitimini neredeyse ‘serbest’ bırakıyor, ‘kaçağı’ özendiriyorlar.

Yaman bir çelişki.

Bu konuda hükümetten tek ‘tutarlı ve sağduyulu’ ses dün Adalet Bakanı Cemil Çiçek’ten geldi.

Çıkarılmaya çalışılan yasanın ‘yanlış’ olduğunu bilen Cemil Çiçek, ‘Doğru olan kontrolsüz din eğitimine izin vermek değil, 12 yaşın altındaki çocuklara da din eğitimi verilmesine imkan sağlayıp bunu da Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kontrolü altına sokmaktır’ mealinde konuştu.

Yani Çiçek demek istiyor ki: ‘Bu işi denetimsiz bırakmak doğru değil ama vatandaşlar din eğitimini küçük yaşta vermek istiyorlar. Biz buna izin vermediğimiz için kaçağa talep oluşuyor. Biz talebe yasal yanıt verirsek, kaçağa gerek kalmaz.’

Din eğitiminin çok küçük yaşta yapılıp yapılamayacağına ilişkin ahkám kesecek donanımda değilim.

Ancak 5 yaşındaki kızımın ‘Allah Baba’ konusundaki sorularından anlıyorum ki, bu kadar küçük bir çocuğa ‘soyut kavramlar’dan söz etmek zor. Tabii en iyisini pedagoglar, eğitimciler bilir.

Fakat bildiğim şu ki, Cemil Çiçek’in sözleri en azından hükümetin içinde bulunduğu çelişkiyi ortadan kaldırıyor.

Ama anlaşılan hükümetin çelişkiyi ortadan kaldırmak gibi bir niyeti yok.

Çiçek’in sözleri de sadece hoş bir seda.

Ereğli, kasasındaki para değerine satılır mı?

BİR süredir yazılarıma konu olan ve ‘ucuza gitmemesi’ için Başbakan’ı sürekli uyardığım Ereğli Demir Çelik’in bilançosu açıklandı.

Bilanço müthiş.

Şirketin toplam varlıkları 6 katrilyon 388 trilyon lira. Yani hemen hemen 4,5 milyar dolar.

Duran varlıklarının toplamı ise 3 katrilyon 885 trilyon. O da 2.7 milyar dolar.

Bunlar hikaye diyecek olanlar için devam ediyorum.

Kasasındaki mevcut miktar 808 trilyon. Elindeki menkul kıymetler toplamı 247 trilyon.

Vadesi son derece kısa olan ticari alacaklar 413 trilyon.

Stoklar ise 800 trilyon lira mertebesinde.

Bunların toplamı da 2 katrilyon 268 trilyon TL. Dolar cinsinden 1 milyar 620 milyon dolar.
Ve yabancı demir çelik devleri bu müthiş tabloyu 2 milyar dolardan kapatmaya çalışıyorlar.

Yani neredeyse kasasındaki parayla eşit bir miktara.

Bu mantıklı mı?

Bence değil.

Bu arada yabancı demir çelik firmalarının temsilcileri bana bilgi yolluyor ve bazı göz boyama rakamlarıyla ‘Bu şirketin değeri şu an maksimum noktada. İlerde hızla değer kaybedecek. Şimdi satılmazsa bir daha satılmaz’ havası yaratmaya çalışıyorlar.

Ben de onlara soruyorum: ‘Madem öyle, niye şimdi pahalıya alıyorsunuz. Bekleyin dediğiniz gibi değeri düşünce alın.’

Tabii buna verilecek yanıtları yok. Ve tabii ki, söylemleri de palavra. Ama aynı söylemlerle Başbakan’ın da kandırılmaya çalışıldığını biliyorum.

Umarım yutmaz.

Yutarsa hapı yuttuk.

Emekli Sandığı’ndan otel yanıtı

EMEKLİ
Sandığı Genel Müdürü Mehmet Ali Özyer aradı. Dün yazdığım üç otelle ve dünkü yazıma konu etmediğim Maçka Oteli ile ilgili bilgi verdi.

Yazıma konu olan otellerden Büyük Ankara ve Tarabya otellerinin bir İngiliz işletmeciye, Büyük Efes’in Swissotel’e, Ankara Stad ve İstanbul Maçka’nın ise Radisson’a kiralandığını belirtti.

Kira sözleşmelerine göre bu oteller kiracı işletmecilerin belirleyeceği standartlara göre ‘yenilenip tefriş edilecek’, daha sonra kiracılara teslim edilecekti.

Ancak bu işin maliyetinin 150 milyon doları aşması, hatta finansman giderleri ile birlikte 230 milyon doları bulması üzerine projeden vazgeçilmiş.

Hükümetin uygulamaya koyduğu tasarruf tedbirleri ve yeni özelleştirme planı ile bu otellerin özelleştirme yoluyla satışına karar verilmiş.

Şimdi bu oteller kira sözleşmeleriyle birlikte satışa çıkarılacak. İngiliz işletmeci, alıcı ile anlaşabilirse sözleşmeyi sürdürmeyi, anlaşamazsa bedelsiz feshi kabul etmiş. Swiss de benzer şartlarda uzlaşmış.

Sorun çıkaran bir tek Radisson kalmış.

Yani anlayacağınız, bu güzelim oteller daha uzunca bir süre mezbelelik olarak kalacaklar.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Fethetmek istemediğimiz ülkeler için savaşmak zorunda bırakılmadığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Kimmiş yalancı!

<B>BİRKAÇ </B>gün önce <B>‘Beyzbol sopasıyla fair play’</B> diye yazdım. Galatasaray Kulübü’nü temsilen Ribery’ye giden Galatasaray Sportif Direktörü Bülent Tulun, Özhan Canaydın’ın ortağı Hayım Fresko, beraberlerinde gelen eski menajer Picot’nun Ribery’e beyzbol sopasıyla saldırmasına engel olamamışlar ve büyük bir rezalet patlamıştı.

Vatan Gazetesi’nin spor sayfası da olayı yazmıştı.

Ben de oradan alıntı yaparak yönetimi eleştirmiştim.

Galatasaray yönetimi Vatan’ın haberine ve ondan daha fazla benim eleştirime bozulmuştu.

Başkan Canaydın, Vatan’ın spor müdürü İbrahim Seten’i aramış ve ‘Yalan yazıyorsunuz. Sonra Fatih Altaylı da bizi parçalıyor’ diyerek bizi yalancılıkla suçlamıştı.

Galatasaray’da üç yıldır yöneticilik yapan ama Başkan’ın şakşakçılığından başka iş yaptığı görülmeyen Şükrü Ergün ise Galatasaraylıların internet sitelerinde bana hakaretler yağdırmış, yalancı olduğumu söylemişti.

Allah tarafından Galatasaray kamuoyu kimin yalancı olduğunu biliyordu ama yine de ‘belgeli gerçekleri’, ‘gerçek yalancıların’ suratına vurmak şarttı.

Vatan Gazetesi spor müdür yardımcısını Fransa’ya yolladı. Gökmen Özdemir kardeşim Ribery ile konuştu.

Beyzbol sopalı saldırının Fransız jandarması tarafından kaleme alınmış tutanaklarını, Ribery’nin şikáyet dilekçesini aldı getirdi.

Gerçekler ‘gerçek yalancıların’ suratına tokat gibi patladı.

Bunca rezalet ve başarısızlıktan sonra Özhan Canaydın ve ‘ekibi’ o koltukta oturmayı hangi yüzle sürdürüyorlar, doğrusu merak ediyorum.

Fatih Terim kabul etmez

BEN bu satırları yazarken henüz görüşme gerçekleşmemişti ama dün Futbol Federasyonu Başkanı Levent Bıçakcı’nın Milli Takımlar Teknik Direktörü Ersun Yanal’ı görevden alacağı söyleniyordu.

Yerine düşünülen isim ise gazetelere göre ‘Fatih Terim’di.

Bence Terim tercihi son derece doğru. Milli takımların başına geçirilebilecek iki yerli hocadan biri Terim, diğeri ise Denizli.

Ancak bence Terim bu görevi kabul etmeyecek.

Çünkü ben bu konuyu Terim’le iki gün önce konuştum.

Aslına bakarsanız Federasyon Başkanı Bıçakcı, Terim’i çoktandır düşünüyor.

Göreve geldiği ilk günlerde Bıçakcı ile konuştuk. Yanal’ın bu işi götürecek kapasitede olmadığını söyledi. ‘Yerine kimi düşünüyorsun?’ diye sordum.

‘Terim’ dedi. Ancak kafasında değişik bir plan vardı.

Yanal’ı görevden almayacak ama üzerine Genel Koordinatör olarak Terim’i getirecekti.

‘Bunu Fatih Hoca ile bir konuşsana’ dedi.

Terim’i aradım ve düşünceyi aktardım. Güldü. ‘Komik olmasınlar. Olur mu böyle şey’ dedi.

Ancak bu teklif kendisine yine de yapıldı. Terim kabul etmedi.

Konu kapandı.

Ancak son 1 aydır Terim adı yine gündemdeydi.

Pazartesi akşamı Fatih Hoca ile buluştuk. ‘Milli takım için sana gelecekler. Ne yapacaksın?’ diye sordum.

‘Beni tanıyorsun. Prensibimi biliyorsun. Bir takımın başında bir hoca varken, ben o takımla konuşmam. Ersun Hoca orada olduğu müddetçe bu konuyu görüşmek için randevu bile vermem’ dedi.

‘Ersun Hoca’yı yolladıktan sonra gelirlerse görüşür müsün?’ diye sordum.

‘Bak adaş’ dedi, ‘Milli Takım’ın başına Ersun’u getirdikleri zaman da ben buradaydım. Kimse bizi düşünmedi. Hatta Haluk Ulusoy sonradan bir açıklama yapıp yukardan istemediler diyerek göndermelerde bulundu. O yukardaki kim bilmiyorum ama ben istenmediğim yerde hayatım boyunca olmadım. Allah’a şükür buna ihtiyacımız da yok.’

‘Ama bu milli görev’
diye ısrar ettim.

‘Benim ağzımdan söz bir kere çıkar’ dedi. ‘Hatırlıyor musun, Galatasaray’dan ayrılırken bir toplantı yaptım. Orada bir daha Türkiye’de takım çalıştırmam dedim. Bir muhabir arkadaş buna milli takım dahil mi diye sordu evet dedim. Ben sözümü yutmam’ diye ekledi.

‘Ama bu milli takım’ diye ısrar ettim.

‘Ben sana milli takımı çalıştıracak 50 hoca adı sayarım. Merak etme milli takım hocasız kalmaz’ dedi.

20 küsur yıldır tanıdığım Terim kararlıydı.

Ama bence milli takım için tek seçenek o.

Keşke bu kadar kararlı olmasaydı.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

İyi giden bir işe çomak sokmanın hiçbir zaman daha iyi bir gidişle sonuçlanmadığını anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Kentlerin simgesi olmuş üç otele yazık değil mi

<B>TURİZM </B>bu yıl iyi gidiyor. Gelen turist sayısında geçen yıla oranla yüzde 20 civarında bir artış var ki, bu bütün dünyayı kıskandıran bir oran. Bu yıl 20 milyon turist hedefi hayal olmayabilir.

Yatırımcılar, bulup buluşturup dev ve giderek lüksleşen tesisler açıyorlar.

Ancak bu tabloya yakışmayan gerçekler de gözümüzün önünde yükseliyor.

Türkiye’nin üç ‘sembol oteli’, yıllardır kendi kaderlerine terk edilmiş durumda.

Bunlardan biri İstanbul’un bir zamanlar en keyifli oteli olan Boğaz kıyısındaki ‘Tarabya Oteli’, diğeri bir dönem İzmir’in sembollerinden biri haline gelmiş ‘Efes Oteli’ ve sonuncusu da Ankara’da bir dönem siyasetin odak noktası haline gelmiş olan ‘Büyük Ankara Oteli’.

Üçü de yapıldıkları dönemin en lüks, en şık otelleri.

Sonrasında yatırım yapılmayınca zamana yenik düşüp köhneleşen ama bir restorasyonla eski günlerine kolaylıkla kavuşacak turizm abideleri.

Bu üç otel de yıllardır kapalı.

Yabancı yatırımcılara verilen bu otellere uzun zamandır çivi bile çakılmıyor.

Her üçü de, bir dönem simgesi haline geldikleri kentlerin en güzel yerlerinde birer ‘hayalet otel’, terk edilmiş madenci kasabaları gibi yükseliyorlar.

Ve ne yazık ki kimsenin bu manzaraya içi sıkılmıyor.

Yazık...

Yerel asgari ücret şart

DÜNYANIN
en pahalı kentleri sıralamasında bu yıl İstanbul yine yer aldı. 23. sırada. Türkiye’nin kişi başı ulusal gelirde dünya 23’üncülüğünden çok daha gerilerde olduğu göz önüne alınırsa, İstanbul Türkiye ortalamasına göre pahalı bir kent. Ancak bu pahalılığına rağmen her ne hikmetse Türkiye’nin en kalabalık kenti.

Çünkü Türkiye’nin üretiminin neredeyse yarısı İstanbul ve çevresinde gerçekleştiriliyor.

Bu durumun iki sonucu var. Ya yüksek işçilik maliyeti, ya da sefalet. İstanbul’da sonuç belli: Sefalet. Asgari ücret Türkiye’nin her yerinde 350 milyon TL, yani 260 dolar. Yıllık 3120 dolar.

İstanbul’un kişi başına gelir ortalaması düşünüldüğünde bu miktar kent ortalamasının neredeyse yarısı. Ancak Muş, Ağrı gibi kişi başı gelirin 500 dolarlar seviyesinde olduğu kentlerde ortalama gelirin 6 katı. İstanbul’da sefalet demek olan asgari ücret, az gelişmiş kentlerde ‘iyi para’.

Ancak işveren, İstanbul’da da, Muş’ta da aynı asgari ücreti verdiği için yatırımını pazara yakın olan İstanbul’a yapıyor, istihdamı İstanbul’da yaratıyor.

Bu durum İstanbul’a ve yatırım alan diğer büyük kentlere göçü körüklüyor, sefaleti artırıyor.

Üretimi de pahalı hale getiriyor. Oysa daha önce de önerdiğim gibi ‘yerel asgari ücret’ uygulamasına geçilmesi halinde, özellikle emek yoğun sektörlerin İstanbul dışına kayması ve buralarda istihdam yaratılması mümkün olacak. Türk işadamları da, yüksek maliyetten kaçmak için mallarını, Çin’de, Vietnam’da ve hatta son zamanlarda Afrika’nın bazı ülkelerinde değil, kendi ülkelerinin az gelişmiş bölgelerinde yapmayı tercih edecekler.

Hükümetin başlattığı teşvik uygulaması, ‘yerel asgari ücretle’ desteklenmek zorunda.

Hatta bu konuda yerel yönetimlerin yetkilendirilmesi bile mümkün. Yatırımları çekmenin başka yolu yok.

NOT: Friedman’ın son kitabından çıkarılacak en önemli derslerden biri bence bu.

NOT 2: 260 dolarlık asgari ücretin işverene maliyeti 440 dolar.

Bu nasıl bir stratejikliktir

YABANCI yatırımcıların Türkiye’de televizyon sahibi olmasını serbest bırakan yasal düzenlemenin gerçekleştirilememiş olmasına hálá aklım ermiyor.

Neymiş efendim, ya Türk medyası yabancıların kontrolüne girerseymiş, medyanın stratejik önemi varmış.

Anlamadım. Medyanın stratejik önemi var da, finans kuruluşlarının yok mu?

Türkiye’de bütün bankacılık sektörünün yabancıların eline geçmesinin önünde hiçbir engel yok, ama bir medya kuruluşunun yabancı yatırımcılara satılması ‘yasak’.

Sizce hangisi daha stratejik. Her sektörün can damarını elinde tutan finans sektörü mü, yoksa medya mı?

Hadi onu geçelim.

Sermayesi yerli olsun, yabancı olsun televizyonları denetleyen kurumlar yok mu?

En başta yargı var.

Hadi Türkiye’de yargı iyi işlemiyor diyelim. RTÜK neci!

Görevini mi yapmıyor? Bence yapıyor. Hatta fazla bile yapıyor.

Yasasında eksikler mi var? O eksikler giderilsin.

Üstelik işin komik tarafı gazeteler için bir yasak yok. Yasak sadece televizyonlara.

‘Gelinim Olur musun’ gibi programların her tarafı stratejik olsa ne olur!

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Aşırı paranoyanın ciddi bir hastalık olduğunu anladığımız zaman.
Yazının Devamını Oku

Tıpta etik ve hukuk kuralları yerleşmeli

<B>EDİRNE’</B>de 7 bebek, hastane koşullarının bozukluğu nedeniyle hayatını kaybetti. <br><br>Bunlar bizim için bir sayı. Ama gelin siz bir de o ana babalara sorun. O bebeği 9 ay karnında taşıyan, odasını hazırlayan, giysilerini dolaplarına asan ve bebeğinin evine geleceği günü bekleyen ve hastanenin sorumsuzluğundan dolayı evlatlarını doğduğu gün kaybeden ana babaların hislerini anlamaya çalışın.Allah kimseye evlat acısı göstermesin. Hekimler de, hastaneler de hata yapabiliyor. Sonuçta onlar da insan. Hata yapıyorlar. Hatalarının sonuçları ise hayli vahim.

Bu hatalar ne yazık ki dünyanın her yerinde oluyor. Ama Türkiye’deki gibi olmuyor. Burada hata, yapanın yanına kár kalıyor.

Hatadan dolayı mağdur olan ise acısıyla baş başa bırakılıyor.

Son haftalarda başlattığım bir tartışma var. Bazı hekim ve hastanelerin daha fazla kazanç uğruna hastalara gereksiz tedaviler uygulamasıyla ilgili.

Hem bu ‘gereksiz’ tedaviler, hem de hekim hataları sonucu hastaların uğradığı kayıplarla ilgili Türkiye’de ne yazık ki, ne etik, ne de hukuki kurallar oturmuş. Hekimlere saygımız sonsuz. Müthiş bir insanlık görevi yapıyorlar. Ama ya bu görevi layıkıyla yapmayanlar.

Hastalarının sağlığıyla oynayanlar... Onlara karşı Türkiye’de yeterli yaptırım var mı sizce!

Ne ‘Tabipler Birliği’nin, ne ‘İl Sağlık Kurulları’nın bu konuda bir talebi var, ne de talepleri olsa bile ellerinde bir yaptırım gücü.

Hastane hatasından göz göre göre canını, organını kaybeden insanlar yıllarca mahkeme kapılarında sürünüyorlar. Sonunda alabilirse üç kuruş tazminat alıyor, bazen de borçlu çıkıyorlar.

Göz göre göre hata yapan, para hırsıyla gereksiz tedaviler uygulayan hekimlerin şikáyet edilebileceği doğru düzgün bir merci bile yok.

İlgili kurullar genelde hekimlerden oluşuyor ve onlar da birbirlerini ‘kolluyorlar’. Kollamasalar bile verebilecekleri bir ceza yok. Bir hekime meslekten men cezası vermek mümkün değil. En fazla 3 ay ceza verilebiliyor. Ki, bu ceza bile uygulanamıyor.

Hál böyle olunca dikkatsizlik, paragözlük geçerli oluyor.

Olan da hastalara, hasta yakınlarına, analara, babalara oluyor.

Canaydın gitsin diyenler parmak kaldırsın

GALATASARAY
Başkanı Özhan Canaydın, ilk başkanlığından önce bir ‘arama konferansı’ düzenledi. Burada Galatasaray’ın geleceği projelendirilecekti. Konferans tam bir ‘geyik muhabbetine’ dönüştü.

Çıkan sonuç, 10 yılda 7 şampiyonluk ve 300 milyon dolarlık bütçe olarak açıklandı.

Güldüm. Niye 10 yılda 10 şampiyonluk değil, niye 500 milyon dolarlık bütçe değil diye takıldım.

Öyle ya, buna nasıl ulaşılacağıyla ilgili tek bir satır yoktu. Açık tribün taraftarı beklentisi düzeyinde bir arama olmuştu.

Başkan Canaydın’ı kulübe ilk getiren ve yönetime ilk girişinde benimle birlikte Ali Tanrıyar’a Canaydın’ı takdim eden Levent Yücel şöyle demişti o gün:

‘Benim bildiğim Özhan, bu konferansın sonuçlarını bir dosya yapar ama hiç açmaz. Yönetimi devrederken yeni başkana verip bunları bekliyoruz der.’

Tam öyle oldu.

Canaydın kendi aramasının sonuçlarını yok farz edip, spor kulübünü mektep derneği mantığıyla yönetmeyi tercih etti.

Ama çuvalladı. O kendi kendine ‘Kulübe saygınlık kazandırdık’ diyor. Gelsin kazandırdı mı, kaybettirdi mi bizim gibi sokakta dolaşan, tribünde bağıran Galatasaraylılara sorsun.

Ve bence madem böyle arama tarama işlerine meraklı, bir de anket yaptırsın. ‘Başkan olarak kalmamı isteyen var mı?’ diye sordursun. Bu anketten çıkacak sonuca göre de istifasını verip gitsin.

Bu arada mali durum nedeniyle yönetime talip olmaktan korkan Galatasaraylılara bir sözüm var.

Yönetimi devralmadığınız her gün Galatasaray’ın sorunları büyüyor. Özhan Canaydın’ın kaldığı her gün açık büyüyor.

Ya şimdi duruma el koyulacak ya da çok geç olacak. Galatasaray, Canaydın’ın yaptığı tahribatı 2 yılda onarır, 3 yıl sonra yine Avrupa’nın devlerinden biri olur.

Bu fikri paylaşanların bir an önce bir araya gelmesi kaydıyla...

AB kendiyle de kavgalı

AB’
yi alfabenin ilk iki harfi zannettiği halde AB üzerine ahkám kesmeyi kendilerine hak görenler yıllarca ‘AB, Türkiye’yi bölmek istiyor. Bizden talep ettiklerini başkasından alamazlar. Böyle durmadan müzakere ve pazarlık mı olur’ diye söylenip durdular.

Ben ise o dönemde hep şunu yazdım:

‘AB ülkeleri bizim kadar birbirleriyle de mücadele ederler. AB içinde sürekli bir değişim ve sürekli bir pazarlık vardır. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda taleplerde bulunur. Bunlar sadece bize değil birbirlerine de sürekli zorluk çıkarırlar.’

İşte son zirve, bu yazdıklarımın doğruluğunun kanıtı oldu.

AET’nin kuruluş yıllarında olduğu gibi Fransa ve İngiltere bir kez daha karşı karşıya geldiler. De Gaulle döneminde yıllarca AB’ye alınmayan İngiltere, şimdi AB’den bir kez daha dışlanıyor.

Yine büyük pazarlıklar, yine para kavgaları, çıkar çatışmaları... Fransa, elinden gelse İngiltere’yi AB’den atacak. Bu arada İngiltere bir yandan Türkiye’nin üyeliğine büyük destek veriyor, diğer yandan yaptığı bütçe çıkışıyla Türkiye’nin üyelik görüşmelerine büyük darbe vuruyor.

Görüleceği üzere AB içinde herkes kendi çıkarlarının kavgasını veriyor ve kimse kimsenin umurunda değil. Son zirvede yaşananlar, Türkiye’deki bazı kafaların AB mantığını daha iyi anlaması için ciddi bir ‘tecrübedir’.

Tabii anlamak isteyene.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Otomobil kullanmayı bile beceremeyenlere TIR emanet etmediğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku

Başbakan evini bana bu şartlarla satar mı?

<B>BAŞBAKAN Erdoğan,</B> özelleştirme karşıtlarına vermiş veriştirmiş. <br><br>Bazı yerlerde çok da haksız değil. Devlete külfet olmaktan öte bir özelliği olmayan, mevcut yapısı değiştirilemeyen ve bu yüzden zarar eden işletmelerin satılması şart.

Yine Başbakan’ın dediği gibi eski Doğu Bloku ülkeleri bile bunu başardılar.

Ama Türkiye başaramıyor.

Çünkü kafalar almıyor.

Devletin malının peşkeş çekildiği söyleniyor.

Oysa bir satışta fiyat her zaman önemli değil.

Eğer satılacak şirket çağdışı kalmışsa, büyük yatırım ihtiyacı gerekiyorsa, uzun yıllardır zarar ediyorsa bazen ‘negatif fiyat’ bile oluşabilir.

Yani bırakın para almayı, malı alana açıktan destek bile verilebilir.

‘Sattırmam mantığı’ geçerli değildir. Önemli olan ‘değerine’ satıştır.

Bu değer bazen milyarlarca dolar da olabilir, bazen sıfır lira da olabilir.

Türkiye’yi sevenlerin bakması gereken satışın ‘piyasa kurallarına uygun’ yapılıp yapılmadığıdır.

Başbakan Erdoğan konuşmasında, aynen muhalefet gibi büyük yanılgıya düşmüş veya düşürülmüş.

O da bütün özelleştirmeleri ‘bir sepete’ koymuş.

Seydişehir Alüminyum, SEKA İzmit gibi kuruluşlardan söz ederken, araya Ereğli Demir Çelik’i de katmış.

İşte burada yanılmış ve bence muhalefetin eline de büyük bir ‘koz’ vermiş.

Özelleştirme kuyruğundaki diğer tesislerin pek çoğunun aksine, Erdemir kárlı bir şirket.

Büyüme potansiyeli olan, bu potansiyeli kendi kaynaklarını kullanarak becerebilen, her yıl ciro ve kárını artıran, kimsenin sırtına yük olmayan bir kuruluş.

Kárlı kuruluşlar satılamaz mı?

Satılır elbet. Çok da güzel satılır ama değerine satılır.

Erdemir’i diğer kuruluşlarla aynı kefeye koyan Başbakan Erdoğan’a sormak isterim, diyelim ki bir evi var. Bu ev yılda altı milyar lira kira getiriyor.

Sayın Başbakan bu evi üç yıllık kira bedelinden biraz fazla olan 20 milyar liraya satar mı?

Erdemir’de durum tam bu.

Hatta bir de fazlası var. Erdemir iki yıl içinde kapasitesini iki misline çıkaracak. Yani ev iki misli büyüyecek.

Satar mı?

Satarım diyorsa, ben Başbakan Erdoğan’ın evine bu şartlarla talibim.

Evini bana satarsa, Erdemir’i de satsın.

Üstelik ev kendi malı, Erdemir ise hepimizin.

Beyzbol sopasıyla fair play

İSTANBUL ’un en sevdiğim yerlerinin başında Kapalıçarşı gelir.

Cumartesi günü biraz keyif yapmak için Kapalıçarşı’daydım.

Çarşı baştan başa Fenerbahçe bayraklarıyla donatılmış.

Bir Galatasaraylı olarak altlarında dolaşmak ağırıma gitti doğrusu.

Ama yapacak bir şey yok. Şampiyon onlar.

Ancak Kapalıçarşı’da pek dolaşamadım. Çünkü adım başı Galatasaraylılar yolumu kesti.

Yönetime verip veriştiriyor, ‘Ne olacak bu Galatasaray’ın hali’ diyorlardı.

Sonunda dayanamayıp eve geldim.

Akşamüzeri fanatik Fenerbahçeli bir arkadaşımın tarafımdan ‘Galatasaraylı yapılmış’ oğlu uğradı.

‘Fatih Abi, acaba seni dinleyip hata mı ettim. Herkes dalga geçiyor’ dedi.

‘Sen onlara kulak asma. Bizim başarılarımıza ulaşsınlar sonra konuşsunlar’ dedim.

Ama dün sabah gazeteyi elime alınca utandım. Hayatımda ilk kez Galatasaraylı olmaktan utandım.

Kendi hatasından, kendi işbilmezliğinden en iyi oyuncusunu elinden kaçıran Galatasaray yönetiminden birkaç kişi Ribery’nin Fransa’daki evine gitmişler.

Sonra da yanlarında bulunan eski menajer beyzbol sopasıyla Ribery’e saldırmış.

Bu olabilecek ayıpların en büyüğü.

Burası Türkiye’nin en kaliteli kulübü mü, yoksa Rus mafyasının kontrolündeki bir kulüp mü?

Bu mu ‘en ananeci’ Özhan Canaydın’ın yönetimindeki Galatasaray.

Bu mu Özhan Canaydın’ın pek meraklı olduğu ‘Fair play’?

Özhan Canaydın
bu kulüpte üç yılda üç yüzyıllık tahribat yapmayı başaran başkan olarak tarihe geçti bile.

Biraz özsaygısı ve bir damla Galatasaray sevgisi var ise yarın istifa etmesi lazım.

Ama biliyorum ki etmeyecek.

Kim bilir, bir beyzbol sopalı adam da bana yollarlar.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?

Yapmak kadar yapamadığını itiraf edip çekilmenin de onurlu bir davranış olduğunu idrak ettiğimiz zaman.
Yazının Devamını Oku