Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

Nazarköy, İzmir’in Kemalpaşa İlçesi’ne bağlı 29 köyden biri. İlçe merkezine sadece 6 km uzaklıkta. Eski ismi Kurudere olan ve yaklaşık 60 yıldır en büyük geçimini boncuk imalatı ve kiraz yetiştiriciliğinden kazanan bu köyün kaderi; bundan 4 yıl önce bir köy muhtarının girişimci ruhu ile değişmiş.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

Mucize Muhtar Mehmet Yiğit
Emekli olduktan sonra Kemalpaşalı olan eşinin ısrarı ile bu köye yerleşen cabbar muhtar, küçücük bir köyün bile isterse neler başarabileceğinin canlı kanıtı. İşe köyün Kurudere olan adını Nazarköy olarak değiştirmekle başlayan muhtar, kurduğu Esnaf Sanatkar Kooperatifi, ahşap satış stantları ve 4 yıldan bu yana yaptığı Nazar Köy Boncuk Festivali ile köylüyü de arkasına alarak ciddi ciddi bir pazarlama harekatı gerçekleştirmiş.
Üstelik bununla da kalmamış, pek çok siyasetçinin kapısını aşındırmış, isteklerini sıralamış. Türkiye’nin en önemli turizm fuarlarına katılmış. Köylüyü örgütlemiş. İçeride ve dışarıda satış alanları yaratmış. Köye gelen ziyaretçileri hemen her gün, bayram, pazar demeden çakı gibi takım elbisesi ile karşılayıp bizzat gezdirmiş.
Kadınları çalışmaya, boncuk üretmeye hatta ve hatta beraber kurdukları el sanatları kooperatifinde yönetime katılmaya ikna etmiş. Yazarken ben yoruldum. Ama bu adam yorulmamış.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

 

Bu pazar yolunuzu Nazarköy’den geçirin
Bir Ege köyünden ne beklediğiniz ile doğru orantılı Nazarköy’e bakış açınız. Yemyeşil bir doğa, mis gibi hava, güler yüzlü insanlar, boncuklarla süslü asırlık ağaçlar, otlu–peynirli gözleme ve tazecik bir çaysa tüm beklentiniz; kesinlikle doğru yerdesiniz. Bir de tüm bu güzelliğin üzerine, birbirinden güzel boncuk stantlarını ekleyin. İşte NAZARKÖY’desiniz.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

1200 derece ateşin karşısında...
Köy merkezindeki nazar boncuğu ocaklarından birine giriyorum. Karşımda boncuk ustası Engin Şahin. 21 yıldır 1200 derece ateşin önünde cama şekil verdiklerini ve yüksek derecedeki sıcaklığa zorlukla direndiklerini anlatıyor:
“Ocağımızda, samanla karıştırılmış kuru çam odunu kullanıyoruz. 1200 derece sıcaklığa ulaşan fırının haznelerinde bulanan camlara eriterek şekil veriyoruz. İki adet demirin kullanıldığı bu teknikte kalın olan demire boncuğun ana zeminini sarıyor, ince demirle ise ana zemin üzerine diğer renkleri ekliyoruz. Ezme yöntemiyle de boncukları şekillendiriyoruz. Bunu her gün, 1200 derece ateşin karşısında, bıkmadan, usanmadan yapıyoruz.”
Gerçekten de nazar boncukları, ustadan ustaya, karışımdan karışıma değişen renk tonlamalarıyla da ayrı bir ilgi odağı.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

Nasıl gidilir?
İzmir Bornova üzerinden Kemalpaşa’ya doğru devam edip Kemalpaşa İlçe Merkezi’nin içinden devam edin. Sağdan Torbalı’ya ayrılın. Dümdüz ilerleyin. 5. km’de sağ kolda kocaman bir NAZARKÖY tabelası göreceksiniz. Oradan içeri girip yolu izleyin. 3 dakika sonra bu şirin köydesiniz.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

Ajandanıza not edin:
12 Mayıs Nazarköy Boncuk Şenliği
Kemalpaşa Belediyesi ve Nazarköy Muhtarlığı tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen “Boncuk Şenliği” 12 Mayıs Pazar günü köy meydanında yapılacak. ‘En iyi ocak’, ‘en başarılı usta’ ve ‘en güzel takı tasarımı’ yarışmalarını da kapsayacak olan şenlik, köylülerin geleneksel ikramları ile renklenecek. Güzel bir mayıs sabahını Nazarköy’de tazecik bir kahvaltı ve şenlikle karşılamanızda fayda var.

Talihini değiştirenlerin köyü: NAZARKÖY

X

Köşe bucak Kuzey Ege... Kazdağları’nın kucağındaki köyler

Ne zaman bunalsam, kendimi dinlemek, ağaçlara sarılmak ve oksijene doymak için soluğu Kuzey Ege’de alırım. Dünyada benzeri olmayan birçok bitki türünü görmek, içimi yeniden doğayla doldurmak, ‘göknar’ı, ‘Kazdağları orkidesi’ni yerinde görmek için yolum hep aynı yere çıkar… Bu yazıda, Bergama’dan Gökçeada’ya kadar uzanan hat üzerindeki en güzel ve özünü korumuş köyleri bulacaksınız.

Antikçağdan günümüze
Adatepe Köyü - Ayvacık/Çanakkale

Çam ormanının eteklerinde, zeytin ağaçlarıyla bezeli, girişindeki vadide Zeus Altarı’nın olduğu 208 haneli bir köy düşünün. Adatepe’desiniz... ‘İlyada Destanı’nda ‘Gargaros’ olarak adı geçen bölge Truva, Leleg, Midilli, Pers, Atina, Roma, Selçuklu, Osmanlı izlerini taşıyor. Büyük şehir hayatını sıfırlayarak yerleşenler ve köy halkı buraya gözü gibi bakıyor. 1989’da sit alanı ilan edilmiş. Tüm restorasyonlar bittiğinde 400 haneye ulaşacak ve büyümesi duracak. Adatepe’yi bir günde rahatlıkla gezebilir; tepeye tırmanıp Zeytin Sanat Evi’nde zeytin sütlü ılık profiterol tadabilir, köy meydanındaki çınar altında bir kahveyle soluklanıp zeytin sütü, zeytinyağı, zeytin kolonyası alabilirsiniz.



Yazının Devamını Oku

Mavi tura giderken yanımıza ne alalım?

İlk kez mavi tura katılacaklar için en önemli soru: Valize neler koyayım? Yiyecek-içecek bir şekilde çözülür, ben size hayatınızı kolaylaştıracak başka ipuçları vereceğim...

İlk mavi turumu yaptığımda, üniversiteyi yeni bitirmiş bir beyaz yakalıydım. Maaşımızdan biriktirip 10 arkadaş, Fethiye’den çıkıp Marmaris rotasını izlemiştik... Ülkemin kıyılarına âşık olmuştum. Deniz beni büyüledi ve bir daha hiç kopamadım. Yelken öğrendim, beş yıldan bu yana Uluslararası Bodrum Cup’a katılıyorum. Denizin insana kattıkları paha biçilemez. Bu keyfi ilk kez yaşayacaklar için  bir rehber hazırladım.

Üçlü - beşli priz: Tekneye sizinle birlikte gelecek herkes telefonunu, tabletini, bilgisayarını da getirecek. Tıpkı sizin gibi. Bineceğiniz teknede priz sayısının yeterli olmaması riskine karşı yanınızda mutlaka uzatma kablolu priz bulundurun.

Basit ve sade düşünün: Kesinlikle tekerlekli, büyük valiz, içine de onlarca kıyafet, kozmetik almayın. Yumuşak, hafif, kolay taşınabilen, gerektiğinde sırta takılabilen, az yer kaplayan bir valiz hayat kurtarır.

Altı kaymayan deniz ayakkabısı: Hem sizi teknede rahat ettirecek hem de karaya çıkıp kayalıklarına tırmanmak isteyeceğiniz nefis koylarda en büyük yardımcınız olacak.

Yazının Devamını Oku

14 adımda Çukurcuma

Keşfetmeyi, seyahat etmeyi, tarihi, kültürü, daracık sokakları, gizli çıkmazları, kahvecileri, antikacıları, esnaf lokantalarını sevenler için elimizin altında 3 bin yıllık koca bir şehir var. İSTANBUL… Üstelik giriş vizesiz ve cebimizdeki parayı altı ile çarpmamız gerekmiyor. Bu kez dünyayı keşfetmek bir yana dursun, yaşadığımız şehri keşfedelim dedik ve Cihangir-Çukurcuma hattında düştük yollara. Güneş biraz yüzünü gösterince, sizin de kendinizi İstanbul sokaklarına vurmanız için bir mini rehber hazırladık.

Tarihi Özkonak Lokantası: Cihangir Akarsu Yokuşu’ndan Çukurcuma’ya doğru inerken sağda. 1962 yılından beri aynı adreste semtin gözbebeği. Etli sarması, karnıyarığı, çömlek yoğurdu ama en çok da kazandibi efsane. Pazar hariç her gün 10.00-17.00 arası açık.

Asri Turşucu: 1913 yılında Fatih’te açılıyor. Ağa Hamam Caddesi’ndeki Cihangir şubesi ise 1936 yılında... İstanbul’da turşu denince akla gelen ilk isim.

Tarihi Çukurcuma Hamamı: 1831’de Valide Sultan için yaptırılan, 1997 yılında Ferzan Özpetek’in ‘Hamam’ filmini çektiği, 2007’de işletmeye kapanan Tarihi Çukurcuma Hamamı, başarılı bir restorasyon ile yeniden açıldı.

Rezervasyon sistemi ile pazartesiden pazara saat 08.30 – 22.00 arası hizmet veriyor. Tel: (212) 243 64 80.

Yazının Devamını Oku

Isparta nasıl Instagram üssü oldu? Mor ve çok ötesi: INSPARTA!

Mayıstan haziran sonuna dek ‘cemiyet hayatının ünlü simaları’ kamyonet kasalarına doluşup şapkalarına taktıkları güllerle gülümsüyor, pembe yaprakların ortasına yatıp ‘Amerikan Güzeli’ pozları veriyor. Sonra da ağustos başına kadar hasır şapkalı ve sepetli ziyaretçileriyle, Fransa’nın lavanta tarlalarıyla ünlü bölgesi Provence’ın minyatürü oluveriyor. Instagram’ın Türkiye’den son gözdesi açık ara Isparta. Peki treni kaçırmamak için ne yapmalı?



Önce Alaçatı’da taş evler ve mavi kapılar, sonra yemyeşil Ayder Yaylası vardı. Gerisi çorap söküğü gibi geldi. Dar Mardin sokakları, ot ve enginar festivalleri, Doğu Ekspresi, Cappadox, Salda Gölü derken görenlere iç çektiren Instagram karelerinin son adresi Isparta oluverdi. Yani sosyal medya tutkunları için, hele de euro alıp başını gitmişken, dermanı uzaklarda aramaya gerek kalmadı. Ne de olsa salıncaktan ahşap kapıya, sepetten hasır şapkaya, lavanta balyalarından üzerinize gül yaprakları yağdırılan çekim platformlarına kadar her şey burada mevcut. Minyatür Provence’ımız tüm sosyal medya camiasına hayırlı uğurlu olsun. Artık Instagram merkez, Isparta’da hasatta herkes!

Nasıl başladı?

Isparta, Türkiye’nin gül bahçesi. Neredeyse 150 yıldır süren zahmetli üretim, şehrin ve ülkemizin en değerli ihracat kalemlerinden biri. Kozmetik sektörünün en değerli hammaddelerinden biri olan gülyağında dünya üretiminin neredeyse yüzde 65’ini tek başına Keçiborlu ilçesi karşılıyor. Gül hasadı da hem üreticiler hem de orta ölçekli tur operatörleri tarafından, tıpkı Rize’de çay toplama turları gibi epeydir yapılıyor.

Ama ne oluyorsa 2014 yılında oluyor. Sosyal medyanın Türkiye’deki önlenemez yükselişini fark eden gül üreticilerinin, hasada davet ettikleri sosyal medya fenomenlerinin üzerine gül yağdırdıkları videolar bir anda çığ gibi bir etki yaratıyor. Hal böyle olunca, Sam Mendes’in 1999 yapımı kült filmi ‘Amerikan Güzeli’nde üzerine gül yaprakları dökülen güzeller güzeli aktris Mena Suvari görüntüleriyle büyüyen bir kuşak, soluğu Isparta’da almaya başlıyor. Olay kısa sürede bu çarpıcı kareleri fenomenler dünyasından görüp etkilenen tüm sosyal medya kullanıcılarına yayılıyor.

Yazının Devamını Oku

Uykusunda bile uyumayan şehir: Beyrut

Hayatı boyunca hiç uyumamış bir şehir düşünün. Kimi zaman göz kamaştıran eğlencenin ışıklarından, kimi zaman acının göz yaşartan nöbetlerinden. Bazen de savaşın ortasında bile yaşamaya devam etmek için çalan sazların ve darbukanın sesinden. Orta Doğu’nun nazlı dilberi Beyrut, geçmişteki sükseli günlerine her geçen yıl biraz daha kavuşuyor.

İsminde bile tuhaf bir aura olduğunu düşündüğüm Beyrut’un arka mahallelerinden birinde, sarı-eski bir apartmanın üzerinde gördüğüm ¨the food dealer¨ tabelasının peşine düşmüş yürüyorum. Daha önce defalarca geldiğim Beyrut, her seferinde bir kaç tasarım dükkanı, restore edilmiş tarihi bir konak, stilize restoranlar, kütüphane – tasarımhane karışımı 3. nesil kahvehaneler, yeni açılan küçük ve tematik bir müze ile şaşırtmaya devam ediyor beni.

İşte yine aynı şey. Yine bu şehirdeki tuhaf büyünün peşinde, bu kez Eşrefiye mahallesindeki yokuşlardan birini tırmanıyorum. İstanbul’dan Güney Doğu’ya doğru indikçe değişen kokular, tatlar, renkler, dokular ve o şahane mistisizm, Beyrut’ta doruğa ulaşıyor. Üstelik şehrin kendi doğasında var olan tasarım gustosuna karışarak...

Küllerinden doğan şehir

Lübnan tarihinin en yıkıcı trajedisi 1975 ile 1990 arasında yaşanan iç savaş.

1975 yılında başlayan, 1990'a dek tam 15 yıl süren, 230 bin insanın ölümüne, 350 bin insanın yaralanmasına, 1 milyondan fazla insanın da ülkesini terk etmesine neden olan iç savaşın izlerini halen Beyrut'un tüm sokaklarında görüyorsun.

Duvarlar bu acıları resmeden grafitlilerle dolu. Yeniden yaratılıyor Beyrut. Her taraf inşaat. Eski ile yeninin birleşimi o kadar uyumlu ki, küllerinden doğan nefis bir kent var gözlerimin karşısında… Ve Beyrut şehir merkezinde itina ile bırakılmış 1 bina, (Holiday Inn Oteli) üzerindeki tüm şarapnel parçaları, kurşun izleri ve acılar ile orada öyle dikiliyor. Yürek burkan bir iç savaş anıtı gibi. Lübnanlılar baktıkça birbirlerine neler yaptıklarını hatırlasınlar diye.

Ateşkes yapıldıktan sonra Refik Hariri isminde multi-milyarder bir vatansever ortaya çıkıyor. 1992’de başbakanlık koltuğuna oturduktan sonra, Lübnan’ı bir şirket gibi halka açıyor ve topladığı fonlarla şehri ve ülkeyi adeta baştan yaratıyor. Hatta yapılan imar çalışmalarından sonra Beyrut kimilerince Haririgrad olarak anılmaya başlıyor. Gerek dünyanın en zengin adamlarından biri olması nedeniyle, gerek ailevi ilişkileri nedeniyle Lübnan’a çok büyük yabancı yatırımlar da çekiyor. Ancak başbakanlığı bıraktıktan sonra 1 yıl sonra, 2005 yılında, tam da favori olduğu genel seçimlerden önce Beyrut’ta 1 Ton TNT ile aşırı sağcı milislerce, trajik bir suikaste kurban gidiyor.

Yazının Devamını Oku

Güzel yaz havadisleri

YAZ en sevdiğimiz mevsim. Hele Ege’deysen, her bir köşesi ayrı cennet. Tüm Türkiye’de yaz mevsimini en çok hissettiğin yer. Hal böyleyken size güzel memleketimden 3 güzel tavsiyem var. Hafta sonunuz, yazınız güzel geçsin, yaz hiç bitmesin.

Fethiye değil, Özdere! Club Marvy
Son bir kaç yıldır beni en çok şaşırtan otel oldu Club Marvy... Mutfağı (cidden çok iyi), çocuk kabul etmeyen plajı Boho, 180 dönümlük araziye yayılmış az sayıdaki doğa ile uyumlu bungolovu, spor aktiviteleri, çocuklar için özel aktiviteler ve İstanbul’dan gelen ünlü DJ’lerle düzenlediği akşamüstü plaj perküsyon partileri ile tamamen başka bir kafada... Üç gün yalnız kalıp yoga yapıp başını da dinleyebiliyorsun, ailenle son derece eğlenceli çoluk çocuk tatili de yapabiliyorsun. Özdere’de bu yaz başı açılan Club Marvy, Ege için yepyeni bir konsept...

Hacı Memiş’te bir sushi barı; Miniq
Ben henüz gidemedim ama gidenler çok başarılı olduğunu söylüyor. İzmirli genç işletmeci Murat Alpiskender’in yeni numarası Miniq, enteresan sushi çeşitleriyle “Sushi Bar” olarak kapılarını açmış. Miniq’te, saat 11.00’den sonra tanınmış DJ’ler eşliğinde limon ağaçlarının süslediği yeşillikler arasında içkinizi yudumlarken, eğlencenin ve tatilinizin tadını çıkarabiliyorsunuz. Pazartesi akşamları da antika pazarı kuruluyormuş güzel bahçelerinde.

Ata Demirer Gazinosu bu akşam Marmaris’te
Ata Demirer, ‘tek kişilik’ gösterisi ve gazinosuyla bu akşam Marmaris Amfitiyatro sahnesinde. Nefis sesiyle gerçekten çok keyifli bir akşam geçirtiyor. Biletler Biletix’de.

Yazının Devamını Oku

İzmir’e dünyaca ünlü bir opera yapmak ne demek?

ŞİMDİİİ, öncelikle şu haberi bir verelim, şöyle koca koca puntolarla: Türkiye’nin “opera sanatına özel olarak yapılan” ilk binası olacak İzmir Opera Binası’nın ihalesini, Sidney, Londra, Berlin gibi şehirlerin opera binalarında imzası bulunan Waagner-Biro’nun da yer aldığı konsorsiyum kazandı.

Ve böylece, 2009 yılından bu yana “ha yapıldı, yapılacak, ay tamam bu sefer yapıyoruz” diye heyecan yaptığımız İzmir Opera Binası fısıltıları yine alevlendi.
Sekiz yıl önce Aziz Kocaoğlu tarafından müjdelenen bina, ne olduysa epey bir askıya alınmıştı. 2010’da tekrar gündeme gelmiş ve 2012’de yapımına başlandığı duyurulmuştu. Ocak 2017’de ise bu ihaleye başvuran beş teklifin de beğenilmemesi üzerine yeniden ihale açılacağı açıklanmıştı.
Gel zaman git zaman aradan geçen 8 yılın sonunda İzmir Büyükşehir Belediyesi, “Türkiye’nin opera sanatına özel” olacak ilk binasının ihalesini sonuçlandırdı. (Bu işler kolay değil, hele bir şehre yıllarca konuşulacak bir eser kazandırmayı hedefliyorsanız).


DÜNYADA İMZASI VAR
Avrupa’nın sayılı opera binalarından olması hedeflenen bina için konsorsiyumu kim kazandı biliyor musunuz? Aralık ayında ve bu yıl içinde yapılan iki ihaleyle projeyi kazanan isim Çağdan Mühendislik Müteahhitlik Sananayi ve Ticaret A.Ş. & Waagner-Biro Austria Stage Systems AG Konsorsiyumu...

Yazının Devamını Oku

2017’nin en güzel yurt içi ve yurt dışı balayı rotaları

Romantizmden adrenaline, sıcak kumlardan karlı zirvelere, dünyanın ve Türkiye’nin en romantik ve heyecan verici balayı rotalarını sizin için derledik. Biletlerinizi şimdiden alın, planınızı yapın, aşkınızın elinden tutun ve kendinizi bize bırakın. Çünkü hayatta hep olmak istediğiniz o yere gidiyoruz… Balayına! İşte o adresler...
Yazının Devamını Oku

Festival gibisin, katılmak istiyorum İZMİR!

15 yaşımdan beri bağlasan durmaz bir bünyem var benim.

Önce harçlıklarımdan sırt çantasıyla “interrail” (gençler için ucuza trenle Avrupa turu) ardından üniversiteden mezun olup çalışmaya başlayınca maaşımla ucuz uçak bileti peşinde koştum hep. Ne uçak bulduysam uçtum, ne hostel (Avrupa’da öğrencilerin ucuza konaklayabilmesi için öğrenci yurtlarına benzer bir sistemle çalışan pansiyonlar, ama şimdi artık her yaştan insan konaklayabiliyor) bulduysam kaldım.
Belki bir küçük ev ya da bir araba parası harcadım bu 20 yıl içinde seyahate. Hala bir evim yok. Ama hiç pişman olmadım. Asla olmayacağım. Tüm bunları yaparken dünyayı görmek dışında bir amacım daha vardı. “Dünyadaki festivalleri görmek”. Ya festival bulup gittim ya da gideceğim şehirlerde o ara ne festival var diye araştırdım. Torino Çikolata Festivali’nden tutun da Hong Kong Film Festivali’ne kadar pek çok etkinliği, yerinde yaşama şansı verdi bana hayat.


Sonra geçtiğimiz hafta ulusal bir seyahat dergisi röportaj yaptı benimle, temmuz sayısı için. Sorulardan biri, “dünyada en sevdiğiniz festival hangileri”ydi. Bir anda ağzımdan hem de hiç planlamadan Uluslararası İzmir Festivali çıkıverdi.
Röportajı yapan da belli ki, dünyanın çok havalı bir şehrinden cevap bekliyor olmalıydı ki şaşırdı. “Evet ya” dedim kendi kendime. Dünyadaki en sevdiğim sanat festivallerinden biri, Uluslararası İzmir Festivali benim.
Düşünsenize, dünyanın en ünlü müzisyenlerini, orkestralarını, bale temsillerini bu şehirde izledim ben İKSEV sayesinde. Omara Portuanda’yı Çeşme Kalesi’nde, New York Flormoni Orkestrası’nı Adnan Saygun’da, Paris’te parasızlıktan, New York’ta bilet bulamamaktan gidemediğim Martha Graham Dans Company’yi evimin dibindeki Kültürpark Açık Hava Tiyatrosu’nda izledim. Hayatta daha büyük zenginlik olabilir mi?

Yazının Devamını Oku

Bana enginarlarla gel İzmir!

YA da dur ben sana geleyim... Zaten o kadar özledim, o kadar özledim ki, burnumun direği sızlıyor ha bire.

Baha gelmiştir Kordon’una, Konak Pier’ine, Balçova’na, dağlarına, denizine, insanına şimdi... Hele Urla, hele enginar festivali. 26 Nisan’da önce Hürriyet yazarları #İzmiriKeşfet sloganı ile şehrin altını üzerine getirecek, sonra da ben soluğu Urla’nın çarşılarında ve enginar pazarlarında alacağım. Bakın festivalde bu yıl neler var...

Şifa kaynağı enginar, uluslararası Michelin Yıldızlı şeflerin elinde dünya mutfağı lezzetine dönüşecek. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Urla Belediyesi, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Reseau Delice Dünya Gurme Şehirler Birliği tarafından bu yıl 28 - 30 Nisan arasında 3’üncüsü gerçekleştirilecek Uluslararası Urla Enginar Festivali’ne dünyanın 10 farklı kentinden 25 ünlü şef, Ege’nin vazgeçilmez lezzeti enginarı yeniden yorumlayacak.
Urla Cumhuriyet ile Malgaca meydanlarında kurulacak atölyelerde, Paris, İtalya, Beyrut, Belçika, Tunus, Girit, İtalya, İsveç ve Türkiye’den ünlü şefler, vücut hücrelerini yenileyen, kolesterolü düşüren, romatizma şikâyetlerini azaltan, sindirim sistemine katkıda bulunan enginarı tariflerine katacak. Türkiye’nin En İyi Festivali ödülüne layık bulunan etkinlikte, Urla yüz binlerce kişiyi ağırlayacak.


ÜÇ GÜNLÜK FESTİVAL
İEÜ Mutfak Sanatları ve Yönetimi Bölümü Koordinatörü, Uluslararası Enginar Festivali Direktörü, Reseau Delice İzmir Temsilcisi Sırma Güven, Urla sokaklarında birbirinden lezzetli enginar yemeklerinin dünyaca ünlü eğitmen şefler tarafından yapılacağını belirterek, “Festival boyunca Urla’nın bütün sokakları atölyeler, mutfak sohbetleri, müzik dinletileri ile şenlenecek. Üç gün boyunca 65 atölye ve sanat çalışmaları olacak. Dünya Gurme Şehirler Ağı’na üye olan kentimizde festival süresince Fransa, Fas, Belçika, Tunus, Stockholm’den gelecek şeflerle Türk şeflerimiz sakız enginara kendi yorumlarını getirecek” dedi.

Yazının Devamını Oku

Dolomit Alpleri'nde Spa macerası

Bir aralık günü, Milano’da yaşayan üç İtalyan kız arkadaşımın peşine takıldım ve ömrümde gördüğüm en güzel vadiye ve köylere ayak bastım. İtalya’nın Kuzey Doğu’sunda, UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne kayıtlı Dolomitler’in eteklerindeki Gardenia Vadisi’nin SPA’larıyla ünlü mücevher köyü Ortisei’ye...

Milano’dan araba ile yaklaşık 3.5 saat sürecek yolculuğa çıkarken hâlâ söyleniyordum, “’Ben kar görmemiş, sahil şehrinde büyümüş insanım (İzmir); ne işim var sizinle kayak tatilinde?” “Boş versene” dedi Carla, “Biz sana öğretiriz, kayağı düşünme, otelin spa’sı muhteşem” dedi diğeri... Aslında plana, Milano’ya bir son dakika bileti bulup dahil olmuştum, bacağını kırdığı için gelemeyen dördüncü kişinin yerine... Otel zaten ödenmişti ve tek yapmam gereken bir Milano bileti alıp arkadaşlarıma katılmaktı, öyle de yaptım. 



Dolomitler’in cennet vadisi
İtalya‘nın kuzeydoğusundaki bir sıradağ sistemi olan ‘The Dolomites’ (Dolomitler) adını bir nevi volkanik bir kaya oluşumu olan ‘dolomit’ taşından alıyor. İçinde enfes bir milli park ve pek çok kayak merkezi bulunduran tepeler, doğa sporlarından hoşlananların uğrak noktası. Ama bölgeyi dağ köyleri ve vadilerden ayıran en önemli özelliği, termal şifalı suya sahip, bünyede “Öldüm cennete geldim” hissi yaratan wellness otelleri... 

Yazının Devamını Oku

Eylül’de adalı olmanın ilk adımı: Gökçeada

Eylül, bu dünyanın en güzel mevsimiyse; bu mevsimde dünyanın en güzel yeri de Ege! Yapraklar yeşilden sarıya dönerken, tek renk geçişi doğada değil. Bünye kendini ufaktan yeni bir iklime hazırlarken, ruhlarımız da bu güzel eylül sayesinde yumuşacık bir geçiş yapıyor yerleşik düzene. Hâlâ sonbaharda Ege’nin büyüsüne adım atmayanlardansanız, yola Gökçeada ile başlayın derim. Adalı olmanın hazzını, bu güzel, yeşil ve kısmen bakir adayla keşfedin. Rüzgarında kite yapın, soğuk suyuna teninizi bandırın, köylerinde soluklanın, daha da çok şey görmek ve deneyimlemek isterseniz; aşağıdaki yazıya bir göz atın…

Nasıl gidelim?
Yolu sandığımdan daha kolaymış. İstanbul üzerinden gelirsen Kabatepe’ye kadar üç buçuk saatte inip oradan kalkan feribotla 1 saat 15 dakikada adadasın. İzmir üzerinden gelirsen Çanakkale’den Kilitbahir’e, oradan da kara yolu ile yine Kabatepe’den kalkan feribota geçmen gerekiyor. Ada içi ulaşımda aracınızın olması şart!

Nerede kalalım?
Nerede kalalım? Anemos: Kaleköy’de manzarası güzel, otel güzel, mimar bir çiftin tasarladığı otelde konaklamak her mevsim keyifli Kayabalı Otel: 2 yıl önce, merkeze 2 daika mesafede, tatlı bir köyün içine açılmış. Kahvaltısı güzel, temiz pak, Kuş sesleri ile uyandığınız, geceyi cırcır böceklerinin sesiyle bitirdiğiniz bir yer. Son Vapur: Eski Bademli’nin girişinde yer alan ismine vurulduğum konuk evi. Antikalar ile özene bezene döşemişler.

Nereleri görelim?
Adanın iskan köyleri malesef şekilsiz binalarla betonlaşmış. Ancak Türkiye’nin ilk Rum & Türk köyü Dereköy, Madamın dibek kahvesi ile ünlü, nefis taş evleri ile Zeytinliköy (Nassos’un krem karamelini denemeden dönmeyin), olağan üstü gün batımı ile Kaleköy ve yalnız ama güzel Tepeköy; görmeniz gereken köyler arasında.

Nerede yüzelim?

Yazının Devamını Oku

Kars başardı, İzmir de başarabilir

GEÇTİĞİMİZ hafta düştüm Kars yollarına. Önce Ermenistan sınırındaki olağanüstü güzellikteki Ani Harabelerini fotoğrafladım, ertesi gün de soluğu Boğatepe Köyü’ndeki Peynir Müzesi’nde ve hemen bitişiğinde yer alan Kars Kaşarı ve Kars Gravyeri mandıralarında aldım.

Boğatepe’deki değerli peynir üstadı İlhan Koçulu’nun mütevazı köy evinde kurulmuş olan sofrada, ailesiyle birlikte, olağanüstü güzellikte bir kahvaltı ettim.

Çünkü biliyor musunuz, bu topraklarda bu olağanüstü peynirlerin yapımı 1924’te başlamış ve burası hala bir mahrumiyet bölgesi.
Doğa üstü şartlarda, geleneksel yöntemlere birebir sadık kalarak, dünyanın en lezzetli kaşarını, gravyerini ve balını üretiyor Kars!
Ve çok gurur duyduğum, buraları görüp hikayesini dinleyince gözlerimi dolduran bir başarı:


KARS KAŞARI DÜNYANIN HER YERİNDE GEÇERLİ BİR COĞRAFİ İŞARET BELGESİ ALDI!

Yazının Devamını Oku

Bodrum’a da yerleşsen, bu ülke arkandan gelecektir

INSTAGRAM hesabımda bile adımın altında ‘göçebe’ yazdığına göre, koskoca 1 yılı devirdiğim İstanbul’dan, bu kez de Bodrum’a yerleşmeyi düşünebilirim! (Hoş şu siyasi ortamda Barcelona’ya yerleşmeyi daha uygun buluyorum ama öyle bir param yok)

Geçtiğimiz haftalarda uzun zaman sonra ilk kez sonbaharda gittiğim Bodrum’a alıcı gözle baktım! 35’lerine gelmiş dayanmış (kadınlar için 20’ler, 30’lar ve 35’ler vardır; o 40’lar gelmez hiç) bir birey olarak, şunu sordum kendime; bir gün gelip de Bodrum’a da (evet Bodrum’a ‘da’) yerleşir miyim?

Cevaplara bakalım; 1) Hava lokum. İstanbul’da kar yağarken, Bodrum’da paçaları dize sıvayıp güneşleniyorsun (İskandinav olsan bikini giyersin) 2) Meyve-sebze-semt pazarı bol 3) Deniz var, deniz bol, üstelik Temmuz- Ağustos harici hiç bir denize para ödemek zorunda değilsin 4) Kışın da açık olan pek güzel lokanta var (aşağıda değindim) 5) Yazın bana fena halde batan, Bodrum’u büyük şehire çeviren zincir marketler, kışın batmıyor, sonuçta meşgale lazım 6) Yaz aylarındaki o çılgın trafik yok 7) Eş dost tanıdık var 8) O aynı eş dost tanıdıktan bir süre sonra fenalık gelebilir 9) Muhtemelen gıybet bol 10) Uzun yürüyüşler, doğa, yoga, kendinle kalmalar var 11) Düşündükçe şimdiden Bodrumlu deyimiyle ‘içlerim şişti’ 12) Herkes yerinde güzel (daha Bodrum yaşım gelmemiş) 13) Zaten nereye gidersen git, bu ülke peşinden gelecek, o nedenle sessizce dağılalım beyler.

Bodrum’dan 3 güzel kış lokantası

Orfoz: Zeki Müren Müzesi bitişiğindeki Orfoz, gerçek bir kabuklu deniz ürünü lokantası. Balıkçı değil. Balık da yok zaten. Bölgede çıkan en taze kabuklu ne varsa, usulüne göre pişirip masaya koyuyor iki kardeş. Zeytinyağı baş tacı. Çağlar ve Çağrı, nam-ı diğer Orfoz Kardeşler. İkisi de İTÜ mezunu.

Bodrum’a ve yaptıkları işe tutkuyla bağlılar. Kabuklu yakalamak ve pişirmek; önce Saroz Körfezi, ardından Bozburun’daki Orfoz’a dayanan bir anne-baba mesleği. Tek bir iş yapıyorlar; onu da güzel yapıyorlar. Kış boyunca Bodrum’da yaşayanlarla tanışmak için farklı tadım mönüleri ve geceleri düzenliyorlar, sosyal medya hesaplarını takip edin derim. Rezervasyon: +90 (544) 316 4285

Yazının Devamını Oku

Bir tatlı su yelkencisinin seyir defteri

SİZ bu yazıyı okurken, ben bu yıl 28 yaşına basan Bodrum Cup’tan yeni dönmüş olacağım.

Yelken kariyerimin ilk macerası; çeşitli kusmalar, kafamı yelken direğine geçirmeler, dalga yemeler, açıkta demirli teknenin merdivenine, altımda fışır fışır hareket eden lastik bottan sebep bir türlü tırmanamamalar, denize düşmeye ramak kalmalar, üşümeler, üşütmeler ile böylelikle tamamlanmış olacak.

7 milletten 1500 yelkenci, 125 tekneye nasıl sığar
Siz benim beceriksizliklerime bakmayın, Era Bodrum Yelken Kulübü çatısı altında düzenlenen 28. The Bodrum Cup Uluslararası Deniz Festivali ve Regatta, tahminimin çok ötesinde bir organizasyonmuş meğer. Geçtiğimiz yıllara dek, kendi halinde ama kesintisiz gerçekleşen, kendi yağı ile kavrulan organizasyon; bu yıl Palmarina, TAV, Nef, Bodrum Belediyesi, Türk Hava Yolları gibi sponsorların katılımı ile uluslararası bir boyuta ulaştı ve diplomasinin bile beceremeyeceği bir işe imza attı. 7 milletten insanı Ege Denizi’nde buluşturmak! Hollanda, İsrail, İsveç, İtalya, Yunanistan, Türkiye ve daha sayamadığım pek çok ülkeden 1499 yelkenci ve Türkiye’den katılan tek tatlı su yelkencisi ben, 5 gün boyunca inanılmaz bir yolculuk yaptık ve diplomasinin asla beceremediği bir şey başardık, kardeş olduk.

5 gün 5 etap; buna can mı dayanır
Yarışların ilk etabı, 18 Ekim günü Bodrum – Gümüşlük arası gerçekleşti ve ben hem fotoğraf, hem video çekmek üzere kendimi deli gibi rüzgarda giden, dört bir yandan rüzgar ve su yiyen bir zodyak botunun içinde buldum. Dört bir yanım yelkenliler, teknelerin içinde oradan oraya koşturan yelkenciler ve bir yandan da olan biteni görüntülemek üzere fotoğraf açısı kollayan habercilerle dolu. İkinci gün Gümüşlük’ten Yunanistan’ın Leros Adası’na doğru yelken açtık ve 2 gün boyunca orada iki farklı etap gerçekleşti. Neyse ki, hava biraz olsun sakinledi de benim gibi acemiler derin bir nefes aldı.

Hem Bodrum, hem Leros esnafı kazandı

Yazının Devamını Oku

İçim acıyor mahallesi, proje okul sokak

TAMAM, kabul ediyorum, bu ülkede eğitim sistemi, hiç bir zaman iyi olmadı.

Türkiye’nin yıldızı eğitimde hiç bir zaman parlamadı. Kız çocuklarının okutulmaması ya da büyük şehirde üniversite kazanıp maddi imkansızlıklardan okun değil fabrikaların yolunu tutan ya da sırf üniversite okumak uğruna başımıza büyük çorap ören o cemaatin pençesine düşen “yıldız zekalar” konusuna hiç girmiyorum bile.

Bu ülkenin 80 ve 90 kuşağı olarak, hep bir gün eğitim sisteminin düzeleceği vaadiyle büyütüldük biz. Hiç bir zaman düzelmedi. Sınıflarımız 50-60 kişinin altına düşmedi, beslenmemiz kantinde yediğimiz kuru kaşarlı tosttan ileri gitmedi, beden eğitiminde spordan, müzik dersinde blok flüt yüzünden müzikten soğuyarak büyüdük.

Ama en azından ekol okullarımız vardı bizim. Hepimiz o okullara girmek için deli gibi çalışır, o okullara girenleri biraz haset, biraz parmakla gösterir, mezun olunca kolayca iş bulur, geleceğimizi (nispeten) garanti altına alırdık. Diğerlerimiz de (ben dahil) ya vasat devlet okullarına gider ya ailemizin durumu az buçuk iyiyse biraz daha iyi eğitim veren kolejlere yazılır ve her iki durumda da hayatta el yordamı ile (ama ne yaparsak kendimiz yaparak) iyi kötü bir yerlere gelirdik.

Ama en azından ekol öğretmenlerimiz vardı bizim, bir çoğu hayat adamı olan. Derslerine girdiğinde sana biyoloji, fizik, kimya kadar hayattan, sanattan, edebiyattan ve insan olmaktan da bahseden... Algıları, zihni, dünyaya bakışı berrak, sana bakışı pırıl pırıl... Daha ilk bakışta, senin hamurunla ne pişireceğini anlayan.

Hiç unutmam, lise 1’de edebiyat öğretmenim babamı çağırıp “bu kızdan hukukçu filan olmaz hakim bey, bunun kalemi kuvvetli, verin güzel sanatlar fakültesine siz de rahat edin o da” demeseydi kim bilir şimdi, 3 yılda zorla kazandığım bir hukuk fakültesinden 10 yılda zorla mezun olmuş (ya da olamamış) nefret ettiğim bir işte çalışıyor olacaktım.

Kısacası yıllar yılı, bu ülkede eğitim sisteminin düzelmesini beklerken geldiğimiz nokta; PROJE OKULLAR! Nedir proje okul, bilen var mı? Anlatayım...

Sayıları 174 olan Proje Okullar listesinde önce Anadolu meslek ve imam hatip liseleri yer alıyordu. Son listede ise okulların sayısı 44 oldu. 20 ilden aralarında İstanbul (Erkek), Kabataş Erkek, Kadıköy Anadolu, Atatürk Fen gibi en yüksek puanlı okullar listede yer aldı. Proje okul ilan edilen, ülkenin en yüksek puanla giriş yapılan okullarına çok düşük puanlı öğrenciler yerleştirilmeye başlandı, projeye bakan yolu ile müdür atanmaya başlandı, çok sıkı elemelerden geçerek bu ekol okullarda çalışmaya başlanmış öğretmenler görevden alındı ve “eveet tüm liselerin imam hatip olma zamanı geldi” diyebilen müdür ve müdür yardımcıları kuralsızca bu okullara atandı.

Yazının Devamını Oku

Kafadan engelliler cumhuriyeti

BİZİZ o biz. Kaldırımlara tuhaf rampalar koyup, öylece bırakmayı engelli iletişiminden sayanlar. Semtlere, sokaklara, meydanlara yaptığımız umumi tuvaletlerin içine engelli kabini yapmayı aklımıza bile getirmeyenler.

Yok sayanlar, görmezden gelenler, görmemeyi tercih edenler. Peki, haberiniz var mı, Türkiye’de kaç milyon engelli yaşıyor? Ve bu insanlar her gün neler yaşıyor?

En iyimser tahmine göre Türkiye’de 2 milyona yakın engelli yaşıyor...
* Eğitimli olanlar dahil pek çoğu, aileleri tarafından genelde toplumsal yaşamdan uzak tutuluyorlar.
* Bizim kamuda yararlandığımız hakların hemen hiç birinden faydalanamıyorlar. (Örnek mi istiyorsun? Üst geçitler, alt geçitler, metro asansörlerini kullanan engelsizler)
* Gerekli altyapı çalışmaları yapılmadığında, insanlar, boğuştukları zorluklar dolayısıyla kendilerini daha küçük bir dünyaya hapsediyor.
* Bütün dünya sanki onların yokluğu üzerine inşa edilmiş gibi görünür.
* Herkes kendi konforunu ve hayatını düşünürken, engellilere öncelik tanınması gereken yerlerde bile bu durum kimsenin umurunda değil!

Yazının Devamını Oku

Toscana’yı boşver eylülde URLA’ya gel

URLA’da usul usul bir şeyler oluyor.

Tüm şarap üreticileri birleşip bağ yolu projesini kuruyor, Cordon Bleu’lu pastacılar butik pastaneler açıyor, festivaller yapılıyor, katmer – balık – enginar üçgenine, mübadele mutfağından yaratıcı tarifler ekleniyor, İtalyan bir çift kalkıp pizzacı açıyor. Toscana’ya gidecek vaktiniz ve nakdiniz yoksa sizi bağları, daracık sokakları, sanat sokağı ve sobaharda kızıla bürünen renkleri ile Urla’ya bekleriz. Üstelik her biri denenmiş bir rota da aşağıda...

 

GÖRÜN
Urla Bağ Yolu Urla’nın berrak, masmavi sularını, çam ormanlarını, birbirinden güzel ve renkli bitkilerle bezenmiş kırlarını, zeytinliklerini, bağlarla setlenmiş vadilerini, bakir plajlarını, bisiklet ve yürüyüş rotalarını keşfettikçe yöreye aşık olmamak elde değil. Urla Bağ Yolu, şarap üreticilerinin Ege Denizi’nin tam ortasına uzanan bu yarımadada en az 6 bin yıldır şarap yapmasından yola çıkarak geliştirdiği, İzmir Kalkınma Ajansı ve Büyük Şehir Belediyesi’nin desteklediği bir bağ yolu projesi. İnternet üzerinden www.urlabagyolu.net adresinde bulacağınız harita ile Urla Şarapçılık, Mozaik, Usça, Urliçe, Urla Bağevi, Limantepe, MMG gibi markaların bağlarını ziyaret edebilir, bölge üzümleri hakkında detaylı bilgi alabilirsiniz.

 

KALIN

Yazının Devamını Oku

Gülümse, bulutlar gitsin

ÇOK üzülerek uyandığım bir sabahtı ve kulağımda çalıyordu.

Yüzümü yıkamaya gittim, saçımı taradım, ne giydiğime bile bakmadan üstüme bir şey geçirdim. Yine oradaydı. Ona aldırış etmeden omuzlarımı daha da düşüre düşüre yürüdüm evin içinde. Kahvaltı etmesem de olurdu ve o bana “hadi gülümse” diyordu.

Gülümsemek için bir sebebi olmalı insanın diye düşündüm, benim o gün yoktu. Aslında o günlerde epey bir zaman olmadı. Beni bırakıp gitmişti dudağımdaki o iki kıvrım ki, çocukluğumdan beri benimle birlikte yaşarlardı.
Gıda boyalı, ama büyük mutluluk sebebi ilk pamuk helvamı yerken benimleydiler.
Karşı apartmanın bahçesinde babamdan ilk bisiklet dersi aldığımda oradaydılar.
Güzel sanatların yetenek sınavlarını kazandığımda, ilk kez aşık olduğumda, kendi paramla ilk arabamı aldığımda, ilk iş günümde, 50 metrekarelik ilk daireme taşındığımda, ilk yurt dışı seyahatimde, bazen hiç bir şey yokken ya da sokakta yıllardır görmediğim ve çok sevdiğim birini gördüğümde oradaydılar.
Çünkü normal insanlardık. Ve normal gündemlerimiz vardı. Dudaklarımızdaki iki kıvrım da bizimle birlikte yaşarlardı. Biz farkında olmadan gelir, biz üzüldüğümüzde giderlerdi. Her şey bizim kontrolümüz dışında gelişirdi ve ne zaman gülümseyeceğimize dışardaki dünya izin veriyordu.
Yanılmışım.

Yazının Devamını Oku

İki medeniyet arasındaki temel farkı bulunuz

BU yaşıma kadar uzak durdum Mikonos’tan. Bana göre değil dedim.

Çok gürültülü, çok havalı dedim. Aman aman çok pahalı dedim. Göz boyuyorlar, çorak adanın teki dedim. Dedim de dedim. Sonra bir grup arkadaşım tutturdu, çok uygun fiyata bilet bulduk, uygun fiyata ev de bulduk, hadi gel gidiyoruz diye. Tamam dedim, neymiş bakalım bu adanın alemet-i farikası... Bakın sıkılırsam evden dışarı çıkmam diye de ekledim.

Hayatımda gördüğüm en çorak ada
Borajet’ten aldığımız biletlerle atladık gittik, Mikonos’a. Uçak alçaldıkça bakıyorum, hayatımda gördüğüm en çorak ada! Öyle böyle değil, hem de. Bir tane ağaç olmaz mı? Dedim ki, heyhat bu mudur Mikonos? Havalanı avuç içi kadar bir yer. Adanın ortasında. İki dakika taksi ya da otobüs yolculuğu ile hop merkezdesin. Asıl olay da burada başlıyor zaten! O nasıl bir gustodur arkadaşım insan eliyle yaratılan? Bir ada bu kadar temiz, bu kadar beyaz, bu kadar çiçek gibi mi olur? O dükkanların, o lokantaların dekorasyonu, o sokaklardan gelen jazz tınıları... Yoksa bendeki Mikonos algısı yavaş yavaş bir hayranlığa mı bırakıyor?

Biiç’e giderken lüküs araba yok seversen, otobüs var binersen
Önceden rezervasyon yaptırdığımız aracımızı alıp evimize doğru yola koyuluyoruz. Araç dediysem, bildiğin araç yani. Otomobil değil. Muhtemelen 2005 model, düz vites ve ayağını sadece yerden kesiyor. Zaten adada 10 yaşından küçük kiralık araba yok. İşin güzel tarafı kimsenin de umurunda değil. Çünkü herkes ya atv tepesinde, ya motosiklet kiralamış ya da merkezden kalkan klimalı otobüslerle şen şakrak biiç’lere klab’lara akın etmekte. Bizim Bodrum’da, Çeşme’de o havalı plajlara otobüs kaldırsan, utancından kendini jiletler millet! Giriyoruz bize ısrarla önerilen plajlardan birine, kapıda badigard yok!! Giriyorsun içeri, şezlong mu kiralamak istiyorsun hay hay... Arka sıralar 2 şezlong 1 şemsiye 20 eu’dan başlıyor, denize doğru 80 eu’ya kadar yolu var. Şezlong şemsiye istemiyor musun? Buyur kardeşim cafe’de bir kahve iç arada denize gir çık ya da ser havlunu kumlara... Denizler hepimizin. Evet Mikonos ucuz değil, ama her şeyin fiyatı belli, sürpriz yok, sonradan karşına çıkarılan pavyon hesabı hiç yok. Hemen her plajda 17.00-19.00 arası happy hour saati; kokteyller 9.90! Eğlenmeden kasan yok, etrafı seyredip kendini Brunei Sultanı zanneden yok, herkes eğlenmeye gelmiş, dans etmeye gelmiş, kimsenin kimseyi taktığı ya da rahatsız ettiği yok. Tuhaf bir eşitlik duygusu geliyor Mikonos’ta üzerine.

Yazının Devamını Oku