GeriSedat ERGİN Suriye konusundaki büyük yalnızlığımız
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye konusundaki büyük yalnızlığımız

‘Öyle gözüküyor ki, beklentilerim konusunda hatalıymışım...’

Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu, geçen perşembe günü Suriye’deki mültecilerin durumunu görüşmek üzere toplanan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne hitabının girişinde, yaşamakta olduğu büyük hayal kırıklığını bu sözlerle ifade ediyor ve devam ediyor:

“Konsey’in bu insanlık trajedisini durdurmak için ortak bir tutum ortaya koyamayacağını anlıyorum. Bu toplantı, kuvvetli bir karar alınması bir tarafa, Başkanlık açıklaması ya da bir basın açıklamasıyla da sonuçlanmayacaktır.”

Bununla bitmiyor. Davutoğlu, toplantıda Güvenlik Konseyi üyelerinin tümünün Dışişleri Bakanları düzeyinde temsil edilmemesine de sitem ediyor:

Katılmamış olmalarını üzüntüyle karşılarken, bu durumun Suriye’deki gelişmeler karşısındaki ilgi ve kaygılarının düzeyinin bir ifadesi olmadığına inanmak isterim...”

BM sistemi harekete geçemiyor

Davutoğlu’nun Güvenlik Konseyi’ndeki konuşması birçok açıdan önem taşıyor. Konuşma, BM sisteminin Suriye’de olan bitenler karşısındaki çaresizliğini gerçekten de çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor.

Şöyle soruyor Dışişleri Bakanı:

“1990’ların hatalarını tekrarlayacak mıyız? Ertelemenin, sürüncemede bırakmanın bedelini çok iyi biliyoruz. Srebrenica, Halepçe ve Gazze...”    
Davutuoğlu
’nun konuşmasına hâkim olan dramatik ton, uluslararası camianın hareketsiz kaldığı, Türkiye’nin beklentilerinin, taleplerinin karşılıksız bırakıldığı gibi gerçekleri değiştirmiyor.

Türkiye’nin Güvenlik Konseyi’nden en önemli talebi, mültecilerin sayısındaki artışla birlikte göçün Suriye sınırları içinde tampon bölgeler kurulması suretiyle kesilmesiydi.    

Soruna çözüm bulmak amacıyla getirilen her plan BM sistemine takıldığı gibi, bu öneri de sonuçsuz kaldı. Bunun en önemli nedeni, Konsey’in iki daimi üyesi Çin ve Rusya’nın açık bir şekilde Beşar Esad’a destek veriyor olmasıdır. ABD ise özellikle yaklaşan kasım ayındaki başkanlık seçimi nedeniyle tam bir hareketsizlik içindedir.

Mali destek de gelmiyor

Davutoğlu’nun konuşmasının düşündürücü bir başka yönü, tampon bölgeler bir tarafa, Türkiye’nin mülteci kamplarını kurarak üstlendiği mali külfetin paylaşılması konusunda da uluslararası alanda genel bir kayıtsızlığın olmasıdır.

Dışişleri Bakanı, Türk hükümetinin bugüne dek Suriyeli mülteciler için 300 milyon dolar harcadığını ve bu bedelin her gün artmakta olduğunu belirtiyor Güvenlik Konseyi’nde. Ancak kendisinin ifadesine göre, bu yükün hafifletilmesi için uluslararası camiadan yapılan katkılar Türkiye’nin beklentisinin “çok altında kalmıştır.”    

BM Mülteciler Komiserliği’nin Suriyeli mülteciler için açıkladığı “Bölgesel Plan” için talep ettiği 193 milyon dolarlık fona uluslararası camiadan yalnızca 65 milyon dolar katkı gelmiştir. Bu miktar, BM’nin talebinin ancak yüzde 34’ünü karşılıyor. Bu durumda halen 80 bin mülteci ağırlamakta olan Türkiye’nin üstlendiği yükün BM üzerinden hafifletilmesini beklemek gerçekçi değildir. Bu noktada, Irak, Lübnan ve Ürdün’ün de mülteci kabul ettiği dikkate alınmalıdır.    

Bu bağlamda konuşmasının belki de en çarpıcı ifadelerinden biri Davutoğlu’nun şu sözlerinde karşımıza çıkıyor:

“Suriye’deki trajedi o kadar büyük boyutlar kazanmaktadır ki, Türkiye bunun beraberinde getirdiği sorunlarla tek başına baş edebilmekte artan ölçüde zorlanmaktadır
.”

Felaket senaryolarına hazır olalım

Bakan, ayrıca BM’nin Suriye sınavında başarısız kalması ihtimali konusunda “Bölgesel sonuçları felaket olur” diye konuşuyor.

Davutoğlu’nun bu sözleri, Türkiye’nin önümüzdeki günlerde özellikle kışın da gelmesiyle birlikte mülteciler de dahil olmak üzere her anlamda daha ciddi sorunlarla karşı karşıya kalacağına işaret ediyor. O zaman Türkiye’nin bugünkünden çok daha ağır felaket senaryolarına şimdiden hazırlanması gerekiyor.

BM’de yaşanan yalnızlık ve artık Davutoğlu’nun söyleminde de belirmeye başlayan hayal kırıklığı ve kötümser ton başlı başına anlamlıdır ve Türkiye’nin
Suriye konusunda yeni bir muhasebe yapmasını gerekli kılmaktadır.

Öyle anlaşılıyor ki, -Suriye’deki trajedi ve mülteciler konusunda insani mülahazalardan hiçbir ödün vermemek koşuluyla- hamaseti, heyecanlı nutukları, büyük iddiaları bir tarafa bırakıp ayakları yere basan, daha gerçekçi, daha kontrollü bir politikaya yönelmenin zamanı gelmiştir. Geçen haftaki BM Güvenlik Konseyi oturumundan çıkartılması gereken sonuç ortada.

 

X

60 yıl önce bugün... Fatin Rüştü idam sehpasında sandalyeyi kendisi itti

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi... Yassıada’daki yargılamalarda haklarında idam cezası verilen hükümlüler hücrelerinde infaz anını bekliyordu. Saat 03.00 sularında önce Hasan Polatkan hakkındaki idam kararı infaz edildi. Sıra Fatin Rüştü Zorlu’ya gelmişti. Önce son mektubunu yazdı. Sonra etrafına bakındı. Kravatını arıyordu. İdam sehpasına kol düğmelerinin yanı sıra kravatıyla da çıkacaktı. Birden gülümseyerek “Sahi hatırladım, onu gelirken bizden almışlardı” dedi...

ÖNCE Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edildi. İmralı Cezaevi’nde Polatkan’ın asılmasına tanıklık eden Yassıada Komutanı Albay Tarık Güryay, o anı şöyle anlatıyor:

Tek kelimeyle bitikti. Bütün reflekslerini kaybetmiş bulunan vücudu, ancak kollarındaki gardiyanların desteği ile ayakta durmaktaydı. Okunan kararı dinlemiş, anlamış olduğunu hiç sanmıyorum. Biraz sonra hocanın yapmış olduğu telkini çok zor tekrarladı. Yüzü bir ölününkinden de sarıydı. Gömlek giydirildi. Elleri arkadan kelepçelendi. Gardiyanların kolunda sehpaya kadar götürüldü ve hüküm infaz edildi.”

Tarihin sayfaları bundan tam 60 yıl önce bugünü gösteriyordu, 16 Eylül 1961. Yer, Marmara Denizi’nde İmralı Adası’ndaki cezaevi...


Fatin Rüştü Zorlu, heyecandan eli titreyen cellada, “Oğlum ne titreyip duruyorsun. İlmik senin değil benim boynuma geçecek” dedi.

TEK KİŞİLİK HÜCREDE ÖLÜMÜ BEKLERKEN

Yassıada’da görülen yargılamalar sonunda, darbeci subayların bir araya geldiği Milli Birlik Komitesi’nin kararıyla oluşturulan özel yetkili mahkeme, kararını bir gün önce, 15 Eylül 1961 tarihinde açıklamıştı.

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan yanı başımızdaki İdlib realitesine geçiş yapmak

Haftalardır kaygı içinde Afganistan’daki krize ilişkin gelişmeleri izlerken, geçen cumartesi günü İdlib’de meydana gelen bir saldırıda üç askerimizin şehit edilmesi, birden dikkatlerimizi Hatay sınırının hemen karşısındaki sorunlu bir coğrafyaya çevirmemize yol açtı.

Burada, aslında küçük ölçekte de olsa Afganistan’la pek çok alanda benzerlik gösteren bir realite Türkiye’yi bekliyor.

İdlib bölgesi, 34 Türk askerinin 28 Şubat 2020 tarihinde Rus ve Suriye savaş uçaklarının ortak hava saldırısında şehit edilmesinin ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Rusya lideri Vladimir Putin arasında 5 Mart 2020 tarihinde varılan mutabakat sonrasında önemli ölçüde sakin bir şekilde seyretti.

Buna karşılık son haftalarda Rus ve Suriye savaş uçaklarının İdlib’deki hedeflere yönelen hava saldırılarının ciddi ölçülerde yoğunlaşması, bu ortamın biraz değişmeye başladığına işaret ediyor.

SON SALDIRIYI KİM YAPTI?

Geçen bir buçuk yılı aşkın süre içinde İdlib’de Türk askerlerinin hayatını kaybettiği iki saldırı oldu. Birincisinde, 19 Mart 2020 tarihinde M-4 otoyolu üzerinde düzenlenen bir saldırıda iki asker şehit olurken, bütün şüpheler o dönemde El Kaide çizgisindeki Huras El Din örgütü üzerinde toplandı. Ayrıca, geçen 10 Mayıs’ta yine İdlib’de intikal halindeki bir TSK konvoyuna düzenlenen saldırıda bir asker ölmüştü.

Peki geçen cumartesi günü M-4 otoyolunun biraz kuzeyindeki İdlib şehir merkezi ile 7-8 kilometre kuzey doğusundaki Binniş yerleşimi arasındaki yolda arama-tarama görevinden dönmekte olan TSK unsurlarını kim hedef aldı?

Olaydan sonra sosyal medya hesaplarında yapılan bir paylaşımda, saldırıyı “Ebu Bekir Sıddık’ın Yardımcıları Seriyyesi” isimli bir örgüt üstlendi. Bir önceki 10 Mayıs saldırısını da aynı grup üstlenmişti. Bu, İdlib’de adı yeni yeni duyulmakta olan ve DEAŞ’a yakın çizgide olduğu değerlendirilen bir örgüt.

Bununla birlikte, saldırıyı söz konusu örgütün üstlenmiş olması, eylemin muhakkak onlar tarafından gerçekleştirildiği anlamına da gelmiyor. Bu aşamada saldırının failinin kim olduğu sorusunun yanıtının Ankara cephesinde henüz tam olarak netleşmediği anlaşılıyor.

Yazının Devamını Oku

Almanya’dan Türkiye’ye adı konmamış silah ambargosu

"Türkiye’nin alacağı bazı askeri malzemelerin ihraç izinleriyle ilgili sorunlar çıkabiliyor. Bu, Almanya’nın iç siyasetindeki bazı olumsuz tutumlardan kaynaklanıyor. Yüzlerce askeri malzeme söz konusu, tank motorları, obüs bataryalarının motorları da dahil olmak üzere...” diyerek, sorunun varlığını gizlememişti Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar.

Akar bu açıklamasını, geçen 2 Şubat tarihinde Berlin ziyareti sırasında Alman mevkidaşı Annegret Kramp-Karrenbauer ile görüşmesinden tam dört gün sonrasına rastlayan mülakatımız sırasında bir sorumuz üzerine yapmıştı.

Berlin ziyaretinin kritik bir başlığında Türkiye’nin Almanya’dan askeri alımlarda karşılaştığı sıkıntıların aşılması talebi yer alıyordu. Milli Savunma Bakanı, görüşmeler sırasında Alman muhatabına ihraç izinlerinde sıkıntı yaşanan silah ve askeri malzemenin bir listesini de iletmişti.

Kramp-Karrenbauer de buluşmadan sonra yaptığı açıklamada “bazı zor konuların görüşüldüğünü” söylemişti. Alman Savunma Bakanı’nın geçen haziran ayındaki Türkiye ziyaretinde bu dosya bir kez daha gündeme gelmişti.

Milli Savunma Bakanı Akar’la perşembe günkü sohbetim sırasında Almanya ile silah ve askeri malzeme alımında yaşanan sorunların aşılması konusunda bir gelişme olup olmadığını sorduğumda şu yanıtı aldım:

Maalesef hiçbir değişiklik yok. Almanya Savunma Bakanı Kramp-Karrenbauer geçen yaz başında geldiğinde de kendisiyle aynı konuları konuşmaya devam ettik. Maalesef adı konmamış bir tutum, ambargo var Türkiye’ye karşı. Biz de kendilerine her vesileyle bunun sadece Türkiye’ye değil aynı zamanda NATO ittifakına da zarar verdiğini söylüyoruz.”

DENİZALTILAR AMBARGO KAPSAMI DIŞINDA

Burada ilginç bir nokta, Alman hükümetinin Türkiye’ye uyguladığı adı konmamış ambargoda Kara ve Deniz Kuvvetleri arasında ayrım yaparak hareket etmesidir. Kara Kuvvetleri’nin kullanacağı sistemler için ihraç izinleri verilmezken, özellikle yeni sınıf denizaltıların üretimine dönük Türkiye ile daha önceden başlatılmış olan kapsamlı işbirliği projesi bu tasarrufların dışında tutuluyor.

Almanya da bu ayrımı yaptığını gizlemiyor. Almanya’nın Dışişleri Bakanı

Yazının Devamını Oku

 ‘Amerika, Amerika gibi hareket etmeli’

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile geçen perşembe günü gerçekleştirdiği İzmir ziyareti sırasında bir mülakat yaptım. Kendisiyle bir önceki sohbetimiz 6 Şubat tarihinde İstanbul’da olmuştu. Aradan yedi ay geçmiş. Mülakat sırasında kendisine Afganistan’daki gelişmelerin yanı sıra özellikle Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin geçen bu süre zarfındaki seyrine ilişkin bir dizi soru yönelttim.

Sorulardan biri şuydu: “Geçen süre içinde Türk-ABD ilişkileri nereye geldi? Yerinde saydığını söyleyebilir miyiz?”

Kısa bir yanıt geldi bu soruya. “Şöyle diyelim...” diye söze girdi Akar: “Kötüleşmedi hiç olmazsa...”

ABD İLE BAŞA MI DÖNDÜK?

Şimdi geçen yedi ayın dökümüne bakalım. Bu süre zarfında ilişkilerin gündemini kaplayan en önemli konulardan biri, ABD’nin Afganistan’dan çekilme süreci içinde Kabil Havalimanı’nın işletilmesinin Türkiye’ye bırakılması meselesiydi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın geçen 14 Haziran tarihinde Brüksel’de yaptıkları görüşmenin de -açıklandığı kadarıyla- en önemli gündem maddesi bu dosya olmuştu.

Ankara ile Washington arasındaki ilişkinin önümüzdeki dönemde nasıl bir görüntü kazanacağı, bir anlamda Kabil Havalimanı’ndaki işbirliğine ilişkin müzakerelerin sonucu ile ilişkilendiriliyordu. Tabii müzakere edilen mutabakat metni, Kabil’deki Batı destekli hükümetin daha gözle görülebilir bir süre iş başında kalacağı varsayımına dayanıyordu. Taliban’ın tahminleri altüst ederek kısa zamanda ülkeye ve Kabil’e hâkim olması, Afgan ordusunun dağılması, ABD ile müzakere edilen anlaşmayı, bu çerçevede Türkiye-ABD ilişkilerindeki bu beklentileri gündemden düşürdü.

Ben de Akar’a “Kabil Havalimanı gündemden çıkınca ABD ile ilişkiler ne olacak? Başa mı döndük?” diye sordum.

ABD ORTADOĞU’DA BULUNACAKSA BİZİMLE İŞBİRLİĞİ YAPMALI

Akar

Yazının Devamını Oku

'Bunu beklemiyorduk...'

Milli Savunma Bakanı asker gözüyle Afganistan’daki faciayı değerlendirdi

Afganistan’da yaşanmakta olan krizin en çok yanıt aranan sorularından biri, ABD’nin geçen yirmi yıl içinde büyük kaynaklar tahsis ederek sıfırdan inşa ettiği Afgan ordusunun, Taliban karşısında hiçbir direnç gösteremeden kısa zamanda dağılmış olmasını konu alıyor.

Taliban’ın kısa zamanda ülkeye hâkim olup, Kabil’e bütün tahminleri altüst eden bir şekilde süratle girebilmesi, Amerikalıların Afgan ordusunun bu örgüte karşı belli bir direnç göstereceği yolundaki istihbarat analizlerini olduğu gibi boşlukta bıraktı.

Peki Afgan ordusu neden bu kadar çabuk çözüldü? Ordunun bu şekilde dağılmasından çıkartılacak sonuç nedir?

Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile önceki gün Dokuz Eylül Üniversitesi ile Başkent Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri Türk-Yunan ilişkileri konulu sempozyuma hitap etmek üzere gittiği İzmir ziyareti sırasında yaptığımız mülakatta bu soruları da yönelttik.



Yazının Devamını Oku

Dikkat, salgında ölüm sayıları sonbahardaki ikinci dalganın üzerine çıktı

Koronavirüs salgınının 2020 mart ayında patlak vermesinden sonra geçen bir buçuk yıl içinde pandeminin ülkemizdeki seyrini bu köşede grafiklerin de yardımıyla belli aralıklarla değerlendirmeye çalıştım. Buna karşılık, geçen mart ve nisan aylarında yaşanan üçüncü dalganın mayıs ayından itibaren sönümlenmeye başlaması ve aşılamanın hız kazanması sonucu salgının gidişatını geride bıraktığımız yaz aylarında kısmen uzaktan izledim.

Yazın ilk yarısında salgının seyrindeki düşme eğilimi önemli ölçüde devam etti. Gelgelelim, temmuz ayının ikinci yarısından, özellikle de kurban bayramından sonra vakaların bir kez daha yükselmesiyle birlikte, salgının yeni bir dalgası kendisini göstermeye başladı.

Sağlık Bakanlığı’nın açıklamakta olduğu günlük veriler üzerinden salgının seyrindeki yönelişlerle ilgili şu gözlemleri belirtebiliriz.

VAKA SAYISI İKİNCİ DALGANIN BİRAZ ALTINDA

Aşılamada kat edilen bütün mesafeye karşılık, salgın vaka ve  vefat sayıları itibarıyla geçen kasım-aralık aylarında yaşadığımız ikinci dalganın pik yaptığı düzeyin bazı noktalarda altında, bazı noktalarda üstünde bir hatta seyrediyor. Bu, kuşkusuz kaygı verici bir durum.

Bu genel saptamayı rakamlarla göstermeye çalışalım ve önce vaka sayılarına bakalım. Geçen temmuz ayının ortasından bu yana vakalarda gözlenen belirgin artışa karşılık, rakamlar yine de geçen kasım-aralık döneminin biraz altında görünüyor.

İkinci dalgada en yüksek haftalık vaka toplamı 30 Kasım-6 Aralık arasında 220 bin 667 olarak ortaya çıkmıştı. Geçen 2-8 Ağustos haftasında toplam vaka sayısı 170 bin 605’e geldikten sonra haftalık 130 bin sayısına doğru inişe geçti. Ancak vaka sayıları geçen hafta yeniden yükselmeye başladı ve toplam 151 bin 173’e çıktı.

ANCAK ÖLÜM SAYILARI GEÇEN İKİNCİ DALGANIN ÜSTÜNDE

Yazının Devamını Oku

Diyanet İşleri Başkanlığı siyasi tartışmaların dışında kalmalı

Öyle anlaşılıyor ki önüne geçilmediği takdirde, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı daha sık tartışacağımız bir döneme giriyoruz önümüzdeki günlerde.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Erbaş’ın yüksek bir profille kamuoyunun karşısına çıkmasının ve aynı zamanda yaptığı bazı beyanların siyaset çevrelerinde, medyada, genelde kamuoyunda tetiklediği tartışmaların, polemiklerin alanı giderek genişliyor.

Prof. Erbaş’ın geçen hafta yeni Yargıtay binasının hizmete girmesi nedeniyle düzenlenen ve aynı zamanda yeni adli yılın açılışıyla birleştirilen törene katılarak, burada dua okuması hararetli bir tartışmayı tetikledi. Ardından kendisinin dinin ticaret, adalet ve siyaset alanlarına yansıması gerektiği anlamına gelen ifadeleri bu tartışmaları iyice alevlendirdi.

Hatırlanacaktır, geçen yıl da Ayasofya’nın cami olarak ibadete açılması dolayısıyla düzenlenen törende minbere eski bir geleneğin devamı şeklinde bir kılıç ile çıkması ve okuduğu hutbede yer verdiği bazı ifadeler, yine kamuoyunun bazı kesimlerinde tepkilere neden olmuştu.

*

Kabul edelim ki Diyanet İşleri Başkanı’nın bu kadar yoğun bir tartışmanın ayrılmaz bir parçası haline gelmesi, her gün köşe yazılarına geçmesi, sosyal medya hesaplarında lehte ve da aleyhte esen paylaşımlar üzerinden beliren dalgalanmaların konusu olması, geçmiş dönemlerde çok sık karşılaştığımız bir durum değil.

Diyanet İşleri Başkanları, geçmişte genellikle bu gibi tartışmaların dışında kalmak konusunda özel bir dikkat sarf ederlerdi. Toplumun büyük çoğunluğu da makamı bu gibi çekişmelerin dışında tutmak konusunda belli bir özenle davranırdı. Yakın zamanlardan Prof. Ali Bardakoğlu’nun başkanlığı bu açıdan örnek dönemlerden biri olarak gösterilebilir.

*

Geçmişte yerleşmiş olan bu geleneğin aslında kuvvetli bir mantığı var. Buradaki mantık, Diyanet’in siyaset rüzgârlarının uzağında tutulmasının anlaşılabilir gerekleriyle yakından ilgilidir. Siyaset, son tahlilde politikacılar arasında iktidar hedefine ulaşmak üzere rekabet koşulları içinde, hatta kendine özgü birtakım esneklikler de taşıyabilen kurallar üzerinden yürütülen bir egzersizdir.

Yazının Devamını Oku

Şansölye Merkel dönemi kapanırken

Almanya’da bu ayın sonuna doğru yapılacak seçimlerin muhtemel sonuçları uluslararası politikanın merceği altına girmeye başladı.

Bu seçimler Almanya’da 16 yıla yayılan Angela Merkel döneminin sonuna gelindiğini gösteriyor.

Merkel’in liderliğinin Almanya’nın yakın tarihindeki en istikrarlı dönemlerinden birini temsil ettiği hususunda bir şüphe yok. Gerçekten de 16 yıl süren başbakanlığı, Almanya açısından içte genel hatlarıyla bir istikrar ve ekonomik büyüme dönemi oldu.

Bu, aynı zamanda Almanya’nın Avrupa politikasındaki ağırlığının somut bir şekilde güçlendiği bir zaman kesitiydi. Birleşik Krallık Brexit süreciyle Avrupa Birliği denkleminin dışına çıkar ve Fransa birbirini izleyen iktidar değişiklikleri ve yönetim sorunlarıyla içte savrulurken, Merkel’in liderliğindeki Almanya Avrupa’nın başat gücü olarak sivrildi. Almanya AB politikalarında büyük ölçüde belirleyici olurken, Merkel de Avrupa’nın en önemli siyasi aktörü konumuna geldi.

Gelgelelim Almanya’nın kazandığı bütün zemine karşılık, geçen bu yılları AB’nin küresel bir güç kimliğiyle dünya politikasında tescil edildiği bir dönem olarak nitelendirebilmek güç. AB, uluslararası krizlere tuğrasını vurabilen bir küresel oyuncu olamıyor.

Zaten Merkel’in dış politikasına yöneltilen temel eleştirilerden biri, içte başarılı bulunsa da Avrupa açısından kuvvetli bir gelecek vizyonu ortaya koyamamış olmasıdır.

TÜRKİYE’NİN TAM ÜYELİĞİNE HEP MESAFELİ DURDU

Bu yönünün yansımalarından biri, Merkel’in Türkiye’nin tam üyelik hedefinde icra ettiği olumsuz etkide görülebilir. Türkiye’nin AB’ye tam üyelik adaylığının resmen kabul edilmesi ve ardından müzakerelerin başlaması Almanya cephesinde önemli ölçüde sosyal demokratların iş başında olduğu bir konjonktürün türevidir.

Merkel

Yazının Devamını Oku

Afganistan’dan çekilen ABD, Suriyeli Kürtlere “Bölgede kalacağız” güvencesini veriyor

ABD’nin Afganistan’dan kaotik bir şekilde çıkmasının yol açtığı büyük sarsıntı Biden yönetiminin güvenilirliği üzerinde önemli bir tartışmayı başlattı.

Bu tartışmanın odaklandığı soruların uzandığı, en sıcak bir şekilde yankılandığı yerlerden biri de Suriye ve Irak’ın Kürt bölgeleri.

Son günlerde ABD’nin önde gelen yayın organlarında çıkan haberler, Afganistan’da tanık olunan görüntülerden sonra “ABD buradan da çıkar mı?” sorusunun, bu coğrafyada şimdiden zihinlere yerleştiğini gösteriyor.

Örneğin, ABD’nin saygın gazetelerinden Wall Street Journal gazetesinin Suriye’nin Fırat’ın doğusunda Kürt özerk yönetimi altındaki bölgesini dolaşan muhabiri Jared Malsin, sahada devriye gezen ABD’li askerlerin, köylülerin “(Burada) Kalacak mısınız?” sorusuyla karşılaştıklarını yazıyor.

Keza Washington Post’un Beyrut Bürosu Şefi Louisa Loveluck, yine aynı bölgeye gittikten sonra kaleme aldığı Haseke mahreçli yazısında, ABD’nin Kuzey Suriye’deki müttefiklerinin Afganistan’daki çekilme sürecini ve Kabil’deki hükümetin çöküşünü “tetikte izlediklerini” ve “kendi geleceklerinin farklı olacağını ümit ettiklerini” aktarıyor.

TRUMP’IN SURİYE’DEN ÇEKİLME PLANI DA SARSINTI YARATMIŞTI

Suriye’deki Kürt grupların duyduğu tedirginliğin gerisinde, Afganistan’da yaşanan çekilme karambolünün çok daha küçük ölçekteki bir benzerini 2018 ve 2019 yıllarında bizzat kendilerinin yaşamış olması da yatıyor.

Taliban’la müzakere masasına oturarak ABD’nin Afganistan’dan çıkmasına ilişkin anlaşmayı 2020 Şubat ayında yapan önceki ABD Başkanı Donald Trump, bu mutabakatın öncesinde Suriye’deki ABD birliklerini de çekmeyi kafasına koymuş, hatta bu yönde somut bazı adımlar da atmıştı.

Trump

Yazının Devamını Oku

İslam dünyası ve Afganistan’dan Türkiye’ye uzanan çizgi

Önümüzdeki dönemde Afganistan’dan gelecek haberlere hâkim olacak temalar şimdiden az çok şekilleniyor. Kabil’e giden meslektaşlarımız Fevzi Kızılkoyun ile Selçuk Şamiloğlu’nun dün Hürriyet’in birinci sayfasında “Taliban kararttı” başlığıyla manşetten yayımlanan haberleri, herkesi Afganistan’da bekleyen yeni dönemi oldukça çarpıcı bir şekilde anlatıyordu.

ABD’nin çekilmesinin ardından tümüyle Taliban’ın kontrolüne giren Kabil’de hayatın seyrinin köklü bir şekilde değiştiğini, kızlı erkekli gençlerin gittiği kafelerin kapandığını, müziğin sustuğunu, televizyonda aşk ve macera dizilerinin yasaklandığını, Batı tarzı giyimin yerini geleneksel giyime bıraktığını okuyoruz bu haberde.

Gelen başka haberlerde, Kandahar vilayetinde televizyon ve radyo kanallarında müzik ve kadın sesinin yasaklandığı da bildiriliyordu. Bir başka haberde, yeni dönemde Afgan kadınların üniversiteye gidebilecekleri, ancak erkeklerle birlikte aynı sınıflarda bulunamayacakları, erkek hocalardan ders alamayacakları belirtiliyordu.

Ya aynı dersi verecek kadın hocalar yoksa? Yanıt, herhalde “öğrenmesinler” olacaktır.

*

Afganistan’ın muhtelif vilayetlerinden birbiri ardına gelen bu yöndeki haberlerin yoğunluğunun önümüzdeki günlerde daha da artacağına tanıklık etmeye hazır olalım. Özetle, renklerin karardığı, müziğin sesinin kısıldığı bir hayat yerleşiyor Afganistan’da.

Kabil’e hâkim olan zihniyet, aynı zamanda kadının yaşamını büyük ölçüde eviyle sınırlamakta, daha doğrusu hayatı ona yasaklamaktadır. Kadının toplum içindeki rolünün, enerjisinin, özetle var olma hakkının zorbalıkla baskılandığı bir hayatı dayatıyor Taliban felsefesi.

Sonuçta, çok eski asırlarda kalmış olması gereken katı bir şeriat yorumunun dokuduğu kalın bir perde ağır ağır Afganistan’da bütün toplumun üzerini kaplamaya başlamıştır.

*

Yazının Devamını Oku

Afganistan’da parantez daha yeni açılıyor

ABD, El Kaide’nin 11 Eylül 2001 tarihinde New York’taki İkiz Kuleler’e düzenlediği saldırı üzerine bu örgüte ve onu himaye eden Taliban’a karşı Afganistan topraklarında açtığı savaşı tam yirmi yıl sürdürdükten sonra önceki gün ülkeyi Taliban yönetimine bırakıp terk etti.

Washington, trilyonlarca dolar kaynak akıttığı, çoğu Afgan vatandaşı olmak üzere on binlerce insanın öldüğü bu savaştan -doğru dürüst bir çıkış stratejisi bile oluşturmadan- çekilirken, önceki gün Kabil Havalimanı’ndan havalanan son askeri nakliye uçağı ABD’nin Afganistan’daki yenilgisini simgeliyordu.

NEREDE HATA YAPILDI?

Kuşkusuz, Afganistan’da yaşanan yalnızca ABD değil, bütün bir Batı dünyasının da yenilgisidir. Batı, bir büyük ittifak halinde Afganistan’a gitmiştir. Örneğin NATO, doğrudan kurumsal kimliğiyle bu savaşa angaje olmuştur. Dolayısıyla, yirmi yıl süreyle sergilenen çabanın nafile bir şekilde sonuçlanmasının nedenlerini yalnızca ABD değil, bütün Batı dünyası da değerlendirmek, bunun üzerinde fikir imal etmek durumundadır.

Zaten daha şimdiden Washington D.C.’den Avrupa başkentlerine kadar yayılan düşünce kuruluşlarında, dış politika çevrelerinde “Nerede hata yapıldı?” sorusu üzerinde kuvvetli bir tartışma başlamış bulunuyor. Önümüzdeki aylarda, yıllarda bu tartışmanın çok daha canlı bir şekilde süreceğinden emin olabiliriz.

Galiba yaşanan tecrübenin ışığında meselenin şu kısmını görebilmek için dış politika ya da siyaset bilimi uzmanı olmak gerekmiyor. Yabancı bir ülkede askeri gücün üstünlüğüne dayanan kısa süreli başarılar sağlansa bile, sahadaki bu kazanımları uzun vadede koruyabilmek, aynı zamanda ülkeyi, kurumlarını köklü bir şekilde dönüştürmeye kalkışmak pek mümkün olmuyor.

MODERN TOPLUM İNŞA HEDEFİ GERÇEKÇİ MİYDİ?

Pek çok farklı etnik aidiyetin bir arada var olduğu, uluslaşma sürecini tamamlayamamış, okuma yazma oranının nüfusun yarısından az (yüzde 43) olduğu, geleneksel aşiret yapılarının gücünü koruduğu, on yıllardır süren savaşlar ve terör hadiseleri içinde savrulmuş bir ülkeden söz ediyoruz.

İşte böyle bir ortamda elinizde sihirli bir değneğin olduğunu varsayarak kısa bir zaman içinde modern toplum kurumları inşa edebilmek zannedildiği kadar kolay değilmiş.

Yazının Devamını Oku

2021 YAŞ KARARLARI (2) - Kurmay subaylara mesafeli duruş sürdü

2016 yılındaki FETÖ darbe girişiminden sonra düzenlenen Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantılarına hâkim olan önemli bir yöneliş, generalliğe terfi aşamasında kullanılan tercihlerde kurmay subayların ağırlığının belirgin bir şekilde azalmakta oluşudur. Geçen ağustos ayının başında yapılan YAŞ toplantısı da bu açıdan sürpriz olmamış, özellikle Kara ve Hava Kuvvetleri’nde bu yönelişi iyice yerleştiren bir şekilde sonuçlanmıştır.

Bu tespitimizi önce Kara Kuvvetleri’nde rakamlarla göstermeye çalışalım. Bu yılki YAŞ’ta toplam 37 albay tuğgenerallik rütbesine terfi etmiştir. Bunlar içinde kurmay kadrosundaki subayların sayısı 6 ile sınırlı kalmıştır. Terfi alan diğer 31 albay, kurmaylık sisteminden geçmemiş olan piyade, tank, istihkam gibi muhtelif sınıflardan gelen subaylardır.

Oranladığımızda, bu YAŞ devresinde Kara’da kurmay kökenli olan yeni tuğgenerallerin oranı toplam içinde yaklaşık altıda birdir. Geçen yılki şurada Kara Kuvvetleri’nde toplam 32 albay generalliğe terfi ederken, bunlar arasında kurmay olanların sayısı 5’ti. Bu yılkine yakın bir oran söz konusuydu.

Biraz geriye dönüp baktığımızda şöyle bir tablo karşımıza çıkıyor: 2016 YAŞ’ında tuğgeneralliğe yükselen 57 albay içinde 24’ü, 2017 YAŞ’ında aynı terfiyi alan 37 albay içinde 17’si kurmay kökenliydiler. 2018 yılında generalliğe terfi eden 24 albay içinde kurmayların sayısı 8’de kalırken, 2019 yılında 23 albay içinde bu sayı 2’ye düşmüştü.

Bütün bu rakamlar, Kara Kuvvetleri’nde 2016 sonrası dönemde tuğgeneralliğe yükselen subaylar içinde kurmayların ağırlığının düzenli bir şekilde küçülmekte olduğunu, terfilerde bu rütbede çoğunluğun kurmay olmayan sınıf subaylarına geçtiğini anlatıyor.

ESKİDEN TAM TERSİYDİ

Neyin değiştiğini anlayabilmek için 2016 öncesini kısaca hatırlamak gerekiyor. Bu döneme baktığımızda, oynamalar olmakla birlikte, her yıl YAŞ’ta Kara Kuvvetleri’nde 24-25 kadar albayın generalliğe terfi etmesi, bu toplamın genellikle 21-22’sinin kurmaylardan, kalan kadroların sınıf subaylarından, ayrıca askeri hekim ve hukukçulardan seçilmesi genel bir teamüldü.

Sistem, bu şekilde Kara Kuvvetleri’nde ve aynı zamanda TSK’nın bütününde üst komuta kademesinin özel bir eğitimden geçmiş olan kurmay subaylardan oluşturulması şeklinde işlemekteydi.

Ancak bugünkü tabloya bakıldığında, en azından tuğgeneral kademesinde bu sistemin artık majör bir şekilde değiştiğini söylemek mümkündür. Darbe girişimin meydana geldiği 2016’dan son 4 Ağustos’ta yapılan toplantıya kadar geçen toplam altı YAŞ’ta tuğgeneralliğe terfi eden toplam 210 karacı albayın 148’i sınıf subayı kökenliyken, yalnızca 62’si kurmaylık sisteminden gelmiştir.

Yazının Devamını Oku

2021 Yaş Kararları (1)- 2021 YAŞ sürecinin bir sürprizi Birinci Ordu Komutanlığı oldu

Türk Silahlı Kuvvetleri’nde terfilerin görüşüldüğü bu yılki Yüksek Askeri Şura (YAŞ) toplantısı geçen 4 Ağustos’ta yapıldı.

Toplantıdan hemen sonra açıklanan Orgeneral Musa Avsever’in Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirilmesi kararı hariç, YAŞ terfileri çerçevesinde yapılan yeni görevlendirmeleri içeren atama kararının Resmi Gazete’de yayımlanması bu yıl bir hayli gecikti.

Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nda 85, Deniz Kuvvetleri’nde 26 ve Hava Kuvvetleri’nde 30 olmak üzere toplam 141 general/amirali kapsayan 24 Ağustos 2021 tarihli Cumhurbaşkanlığı kararı Resmi Gazete’de geçen hafta 25 Ağustos Çarşamba günü yayımlandı. YAŞ toplantısı ile görevlendirme listesinin çıkması arasında tam üç hafta geçmişti.

Geçen yılki YAŞ, her zamanki ağustos başı olan toplanma tarihinden bir hafta kadar önce 23 Temmuz’da yapılmış, görevlendirmelere ilişkin Cumhurbaşkanlığı kararı da 5 Ağustos 2020 tarihinde yayımlanmıştı. Geçen yılki takvim dikkate alındığında, bu yıl göze çarpan bir gecikmenin yaşandığını söylemek mümkün.

1. ORDU KOMUTANI KARA KUVVETLERİ’NE GİDİNCE

Bu yılki YAŞ sürecinin en önemli sonuçlarından biri, 2013 yılından bu yana orgeneral rütbesinde görev yapan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ümit Dündar’ın yaş haddinden emekli olup, yerine Birinci Ordu Komutanı Musa Avsever’in getirilmesiydi. YAŞ toplantısından sonra yanıtı merakla beklenen konulardan biri, Kara Kuvvetleri’ndeki en önemli görevlerden biri olan Birinci Ordu Komutanlığı’na Avsever’den sonra kimin atanacağı sorusuydu.

Yeni Birinci Ordu Komutanı, bu yılki YAŞ’ta orgeneralliğe terfi eden generallerden biri olabilir miydi?

Bu yıl “

Yazının Devamını Oku

Taliban ile diyalog yürütmenin sınırları

Önceki gün TV ekranlarında Afganistan’la ilgili iki ayrı görüntü izledik.

Birincisinde, Kabil Havalimanı’nda yürüttüğü görevini tamamlayarak yurda dönen Türk askeri birliğinin Esenboğa Havalimanı’nda karşılanmasına tanıklık ettik.

Gece yaklaşırken görüntü değişti. Askerlerimizin yeni ayrıldığı Kabil Havalimanı’nın kapılarından birinin önünde ve yakın çevresinde DEAŞ’ın patlattığı bombalar sonucu ölen insanların görüntüleri geçiyordu ekranlarımızdan.

Birbiri ardına bu sahnelere bakmak, muhtemeldir ki çoğumuza, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Kabil’den zamanlı bir şekilde çıkarak, yayılmakta olan kaos ortamının dışında kalmasının ne kadar isabetli olduğunu düşündürmüştür.

ABD İLE HAVALİMANI MÜZAKERELERİ BOŞA GİTTİ

Uydudan çekilmiş görüntüleri neredeyse zihinlerimize yerleşmiş olan Kabil Havalimanı, çok yakın bir zamana kadar Türkiye ile ABD arasında yürütülen çetin pazarlıkların da konusuydu. Üzerinde çalışılan plan, Türkiye’nin havalimanının işletilmesinin sorumluluğunu üstlenmesi, TSK’nın da güvenliği sağlamak üzere burada kalmasıydı.

Türkiye’nin bu rolü üstlenmesi halinde uygulamanın nasıl finanse edileceği, güvenlik düzenlemelerinin nasıl yapılacağı gibi bir dizi çetrefil başlık Türkiye ile ABD arasında müzakere ediliyordu.

Aslında bu görüşmelerin sonuçları, Kabil dışında Türkiye-ABD ilişkilerini de çok yakından ilgilendiriyordu. İki ülke el sıkıştığı takdirde, bu proje yokuş aşağı giden Türkiye-ABD ilişkilerine yeniden nefes aldıracak bir sihirli kurtarıcı gibi değerlendiriliyordu; en azından Ankara cephesinde...

Böylelikle Türkiye, stratejik kimliğini sınırları dışındaki coğrafyada üstleneceği askeri bir rol üzerinden tanımlayarak, ABD ve genelde Batı karşısındaki önemini, vazgeçilmezliğini bir kez daha tescil ettirmiş olacaktı.

Yazının Devamını Oku

BM raporlarına bakılırsa Afganistan’da dünyayı büyük bir terör dalgası bekliyor

Önceki gün Kabil’deki ABD Büyükelçiliği’nin -bir istihbarat üzerine- havalimanının çevresindeki bütün ABD vatandaşlarına buradan derhal uzaklaşmaları uyarısında bulunması,  ardından birçok Avrupa ülkesinin havalimanından tahliye faaliyetini durdurması ve dün akşam patlayan bombalar, ölenler, yaralananlar... Terörün kanlı örtüsü yeni dönemde daha şimdiden Afganistan’ın üzerini kaplamaya başlamış bulunuyor.

Bu arada, Kabil Havalimanı’nda altı yıldır görev yapmakta olan Türk Silahlı Kuvvetleri birliğinin önceki gün Türkiye’ye dönmesi kararının açıklanıp tahliyenin başlaması da bu haberlerle aynı zamanlamaya denk düşmüştür.

ABD’nin Afganistan’dan apar topar çekilmesi ve ülkede iplerin Taliban’a geçmesiyle birlikte beliren temel kaygılardan biri, yıllardır bu ülkede faaliyet göstermekte olan uluslararası terör örgütlerinin eskiye kıyasla kendilerine çok daha rahat bir yaşam alanı bulmaları ihtimalidir.

Önümüzdeki kritik soru, ülkenin yeni patronu Taliban’ın söz konusu örgütlerin hareket alanını ne ölçüde sınırlamaya çalışacağı ya da sınırlayabileceğidir. Bu sorunun yanıtı, Afganistan’da bulunan en önemli terör aktörleri El Kaide ve DEAŞ (IŞİD) açısından farklı istikamette şekillenebilir.

Dünkü yazımızda belirttiğimiz üzere, yanıtları Birleşmiş Milletler’in Afganistan’da sahadaki gelişmeleri konu alan son dönemdeki bazı raporları üzerinden bulmaya çalışalım.

EL KAİDE’NİN LİDER KADROLARI AFGANİSTAN’DA

İlk ele alacağımız rapor, BM Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) Afganistan’la ilgili muhtelif kararları çerçevesinde ülkede sahadaki durumu düzenli bir şekilde izleyip Konsey’e rapor eden BM uzmanlarının oluşturduğu “Analitik Destek ve Yaptırımları İzleme Ekibi”nin hazırladığı 1 Haziran 2021 tarihli rapor. Bu rapor “Afganistan’da Barış, İstikrar ve Güvenliğe Tehdit Oluşturan Taliban ile Diğer Bağlantılı Kişiler ve Oluşumlar” başlığını taşıyor. (S/2021/486 undocs.org) (*)

Yaz başında bir BMGK belgesi olarak sisteme girmiş olan bu rapor, ABD ile Taliban arasında yapılan Şubat 2020 barış anlaşmasının 2021 yılı içinde “nasıl bir duruma yol açacağını öngörmenin güç olduğunu” kaydederek başlıyor. Muhtemeldir ki, BM uzmanları da raporu kaleme alırken Taliban’ın 15 Ağustos tarihinde Kabil’i ele geçirebileceğini tahmin edemiyorlardı.

Rapordaki en kritik tespitlerden biri, küresel ölçekte en tehlikeli terör örgütlerinden biri olan El Kaide’nin lider kadrolarının önemli bir kesiminin Afganistan ile Pakistan arasındaki sınır bölgesinde yerleşik olduklarının belirtilmesidir.

Yazının Devamını Oku

Taliban Rusya’nın “terör örgütü” listesinde var ABD’nin listesinde yok

ABD’nin Afganistan’dan alelacele çıkmasının gündeme taşıdığı en önemli sorulardan biri, bu ülkenin uluslararası terör örgütlerine Taliban yönetimi altında yeni dönemde de ev sahipliği yapmaya devam edip etmeyeceğidir.

Sorunun yanıtı, terörün küresel ölçekteki seyri bakımından bütün dünyayı yakından ilgilendiriyor.

Tabii, ABD yönetimini özellikle ilgilendiriyor. Çünkü önceki Trump yönetiminin 29 Şubat 2020 tarihinde Taliban’la yaptığı anlaşmanın temel mantığı A) “ABD’nin ülkeden askerlerini çekmesi” karşılığında, B) “Taliban’ın Afganistan topraklarının ABD ve müttefiklerinin güvenliği aleyhine kullanılmayacağı” taahhüdünü içeriyor olmasıydı.

Biden yönetimi ciddi bir itibar kaybına uğrama pahasına, selefi Donald Trump’ın yaptığı bu anlaşmayı uygulamayı göze aldı. Peki başkent Kabil’de ipleri eline almış olan Taliban, bu mutabakatta ABD’ye verdiği sözü tutup El Kaide gibi içli dışlı olduğu grupları himaye etme siyasetini terk edecek mi?

NORMALLEŞME İÇİN ÖN KOŞULLARDAN BİRİ

Kuşkusuz bu sorunun yanıtı, ABD’nin Taliban’la yaptığı anlaşmanın isabet derecesinin değerlendirilmesinde esas alınacak -başka göstergelerin yanı sıra- en kritik ölçütlerden biri olacaktır.

Eski düzenin Afganistan’da aynen devam etmesi, anlaşmanın zayıflığını göstereceği için ABD’yi bugün olduğundan daha da büyük bir prestij kaybına sokacaktır. Dahası, bu senaryonun geçerlik kazanması sonuçları bakımından dünyayı daha az emniyetli bir yer haline getirebilir.

Ancak uluslararası camianın önemli bir kesimi, Afganistan ile muhtemel bir normalleşme sürecinin yürüyebilmesi için diğer güvencelerin yanı sıra Taliban yönetiminden öncelikle terör alanındaki sicilini düzeltmesini isteyecektir.

Ülkeyi yönetme sorumluluğunu üstlenmesiyle birlikte ciddi derecede yabancı kaynağa ihtiyaç duyacak olan ve daha şimdiden geniş kapsamlı bir yaptırım sorunuyla karşı karşıya bulunan Taliban, bu anlamda üzerinde büyük bir baskı hissedecektir.

Yazının Devamını Oku

Biden Avrupa ile ilişkilerde de vazoyu çatlattı

NATO’ya üye ülkelerin liderleri geçen 14 Haziran’da ittifakın Brüksel’deki karargâhında zirve toplantısı için bir araya geldiklerinde, yeni ABD Başkanı Joe Biden’ın ülkesinin Afganistan’dan çekileceğine ilişkin 14 Nisan tarihli açıklamasını yapmasının üzerinden iki ay geçmişti.

Biden’ın kararı, selefi Donald Trump’ın daha önce Taliban’la vardığı anlaşmanın başkanlık seçimleri nedeniyle biraz gecikmeli şekilde hayata geçirilmesini öngörüyordu. Bu açıklamanın uygulanması daha sonra NATO içinde de görüşülmüş ve kaçınılmaz olarak ittifakın da Afganistan’dan çıkması kararını beraberinde getirmişti.

Bugün açık kaynaklardan öğrendiklerimiz, aslında Biden’ın nisan ayındaki çekilme açıklamasından sonra özellikle mayıs ayında Afganistan’da sahada önemli bir hareketliliğin ortaya çıktığını, Taliban’ın Kandahar dahil olmak üzere 7 bölgede saldırıya geçtiğini gösteriyor.

Buna karşılık Biden yönetimi, -en azından başlangıç döneminde- sahadan gelen işaretlere, yapılan uyarılara rağmen, her şeyin 2020 yılı şubat ayında Taliban’la varılan anlaşma çerçevesinde planlandığı gibi yürüyeceği hususunda kısmen iyimser bir değerlendirmeyle hareket etmiştir.

Geçen ilkbaharda ABD Başkanı’na iletilen istihbarat analizlerinde, Taliban’ın Afganistan’ın bütününde kontrolü en erken eline alabileceği süre -bir buçuk yıl- olarak öngörülmekteydi. Yaz başına gelindiğinde bu süre dokuz aya düşürüldü. İçinde bulunduğumuz ağustos ayının başında ise üç aya ve hemen ardından bir aya kadar çekildi. Bu arada istihbarat analizlerinde yeni bir revizyon yapılmasına zaman kalmadan Taliban zaten 15 Ağustos’ta Kabil’e girmişti bile...

NATO’DAN AFGANİSTAN'DAKİ KADIN VE ÇOCUKLARA MESAJ

Şimdi Kabil’in düştüğü 15 Ağustos tarihinin iki ay öncesine, Brüksel’de NATO zirvesinin toplandığı 14 Haziran’a dönelim. Taliban’ın mayıs ayında sahada askeri harekâtı başlatmasından sonra NATO zirvesinde bir araya gelen 30 müttefik ülkenin liderlerinin o gün onay verdikleri bildiriyi bugün yeniden okuduğumuzda, metinde Amerikan tarafının yaptığı değerlendirmelere dayanan büyük bir özgüven duygusunun hâkim olduğunu fark ediyoruz.

Örneğin, bildirinin 18’inci paragrafında şöyle deniliyor: “Yaklaşık yirmi yıl sonra NATO’nun Afganistan’daki askeri operasyonlarının sonuna gelinmektedir. Teröristlerin bize saldırı tasarlayabilecekleri emniyetli bir barınak bulabilmelerine izin vermedik. Afganistan’a kendi güvenlik kurumlarını inşa etmesinde yardımcı olduk. Afgan Ulusal Savunma ve Güvenlik Güçleri’ni eğittik, danışmanlık yaptık, destek verdik. Şimdi ülkelerinin güvenliğinin bütün sorumluluğunu üstleniyorlar.”

Bildirinin bir sonraki paragrafında “

Yazının Devamını Oku

Kendi yarattığın bir canavara yenilmek

Tanık olduğunuz büyük bir uluslararası krizi ya da siyasi türbülansı anlamaya çalışırken, olaya etki eden muhtelif koşulların, dinamiklerin tarihi bir perspektif içinde geriye doğru izini sürmek, sizi bazen sürpriz sonuçlarla karşı karşıya getirebilir. “Tarihin ironisi” olarak adlandırabileceğiniz durumlar belirebilir önünüzde.

Örneğin bir savaşta çatışan iki tarafın geçmişini incelediğinizde, kanlı bıçaklı olan aktörlerden birisinin aslında diğerinin yarattığı ya da ortaya çıkmasına yardım ettiği eski bir müttefiki olduğunu fark edebilirsiniz. Bazen de taraflardan birinin attığı bir adım, tetiklediği zincirleme sonuçlarıyla beklemediği bir anda gelip bizzat kendisini vurabilir.

Bugün ABD’nin Taliban karşısında Afganistan’dan bir bozgun ortamı içinde çekilmesini izlerken, aynı ABD’nin geçmişte bu ülkede Taliban zihniyetindeki cihatçı grupları Sovyetler Birliği’ne karşı CIA destekli programlarla silahlandırdığını hatırlamak tarihin ilginç paradokslarından birini gösterecektir.

Keza Afganistan ekseninde gelişen olayların itmesiyle ABD’nin daha sonra Irak’ta yaptığı vahim hataların sonuçları da çok düşündürücüdür. ABD’nin Irak’taki hatalarının köktendinci terör örgütlerinin Ortadoğu’da çok daha geniş bir coğrafyada güçlenmelerine yol açmasında yine benzer bir tarihsel örüntü şekilleniyor.

ABD MÜCAHİDİN’İ SAHAYA SÜRÜYOR

Afganistan’ın en büyük talihsizliği Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki acımasız mücadelede iki süper gücün kozlarını paylaştıkları jeopolitik arenalardan biri olmasıydı.

En özet anlatımla, Kabil’de dönemin Marksist yönetimi içinde çıkan çatışmalar üzerine Sovyetler Birliği’nin 1979 yılında ordusuyla Afganistan’a girmesi ve bu ülkede kendisine yakın yeni bir hükümet kurması, o tarihte Ortadoğu’dan Güney Asya’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada şiddetli bir stratejik depreme yol açtı.

ABD’nin komünizme karşı İslamcı grupların güçlendirilmesini amaçlayan ünlü “Yeşil Kuşak” teorisinin ortaya çıkışı büyük ölçüde bu konjonktürün bir türevidir. ABD’nin bu çerçevede Sovyetler Birliği’ne Afganistan’da verdiği yanıt, bu ülkede “Mücahidin” olarak adlandırılan cihatçı grupları desteklemek oldu. Bu hamle, CIA’nin sonradan filmlere de konu olan ünlü “Siklon Operasyonu” üzerinden yürütüldü. ABD, bu amaçla sonraki yıllar içinde muazzam bir kaynak tahsis etti. Yalnızca 1987 yılında Afganistan’daki bu gruplara aktarılan destek 630 milyon dolara çıkmıştı ve CIA’nın tarihinde yabancı bir ülkede gerçekleştirilen en yüksek bütçeli operasyonu gösteriyordu.

CIA STINGER

Yazının Devamını Oku

Türkiye’nin Kabil’deki rolü konusunda top Taliban’ın sahasında

Afganistan’daki krizin bütün hesapları altüst ederek erken bir Taliban zaferiyle sonuçlanması bir dizi kritik meseleyi Türkiye’nin dış politika gündemine yerleştirmiş bulunuyor.

Önce bu gelişmenin Türkiye-ABD ilişkilerine dönük muhtemel etkileri ve bu çerçevede Kabil Havalimanı’nın durumu ile başlayalım. Hatırlanacağı gibi, havalimanının işletilmesi dosyası son dönemde yokuş aşağı gitmekte olan Türkiye-ABD ilişkilerinin onarılması açısından önemli bir imkân olarak görülüyordu Ankara cephesinde. Bir bakıma, Türkiye’nin önemini ABD nezdinde yeniden tescil edecek stratejik bir anahtar gibi değerlendiriliyordu.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ABD Başkanı Joe Biden’ın geçen 14 Haziran’da NATO’da yaptıkları görüşmede Kabil Havalimanı’nın güvenliğinin sağlanmasında Türkiye’nin öncü bir rol oynaması konusunda ilke olarak anlaştıkları açıklanmıştı. Varılan mutabakat, beraberinde Türk ve ABD askeri makamları arasında bu görevin, finansal yönü ve güvenlik gibi unsurlarını içeren yoğun bir müzakere sürecini başlatmıştı.

Buna karşılık geçen pazar günü Kabil’de ortaya çıkan yeni durum, müzakerelerin yapıldığı çerçeveyi ciddi bir şekilde değiştirdi. Şöyle ki, Türkiye’nin bu rolü üstlenmesi düşüncesi, ABD Afganistan’dan çekilirken her şeyin planlandığı gibi gittiği, Afgan hükümetinin önce iş başında kalıp ardından bir geçiş dönemi yönetiminin şekilleneceği kısmen iyimser bir senaryo üzerine inşa edilmişti. Kabil’deki büyükelçiliklerin açık kalacağı ve havalimanının da Kabil’in dünyayla bağlantısını koruyacağı varsayımı geçerliydi.

Oysa son iki-üç hafta içinde Taliban’ın muazzam bir süratle sahada hâkimiyet kurması ve Afgan ordusunun çökmesiyle Kabil’in geçen pazar günü hiç hesapta olmayan şekilde düşmesi yepyeni bir durum yarattı. Kaos ortamında çok sayıda büyükelçilik güvenlik gerekçesiyle zaten kapatıldı.

Ortaya çıkan yeni koşulların ABD ile yürütülen müzakereleri belli ölçülerde etkilemesi kaçınılmazdır. Kabul edelim ki, artık Kabil’de kararları vermek konumunda olan otorite bizzat Taliban’ın kendisidir.

AKAR: AFGANİSTAN’IN TÜMÜNÜ KUCAKLIYORUZ

Burada önemli olan husus, sahadaki ani değişikliğe karşılık Ankara’nın Kabil Havalimanı’nın güvenliğini üstlenme konusundaki kararında herhangi bir değişikliğin olmamasıdır. Kabil’de ipler olduğu gibi Taliban’ın eline geçmiş olsa da, Ankara bu rolü oynama niyetinden vazgeçmiş değildir.

Ankara’nın yeni döneme bakışını Milli Savunma Bakanı

Yazının Devamını Oku

Kabil’in çöküşü Biden’ın büyük fiyaskosu

Geçen çarşamba günü bu köşede yayımlanan “ABD Afganistan’ı yüzüstü bırakıp giderken” başlıklı yazımızda ABD askeri makamları ve istihbarat çevrelerinin Kabil’in ne kadar zaman içinde düşebileceği konusundaki tahminlerini sürekli öne çektiklerine dikkat çekmiştik.

Gerçekten de yaz başında bu çevrelerde Taliban’ın Kabil’e girerek Afganistan’ın bütününde yönetime el koymasının -dokuz ayı bulabileceği- değerlendirmesi yapılmaktaydı. Buna karşılık son haftalarda örgütün sahadaki kazanımlarıyla birlikte bu süre -üç aya- indirilmişti. ABD basınına göre, geçen hafta Kabil’in -bir ay içinde- çökebileceği yolunda tahminlere de rastlanıyordu yönetim çevrelerinde.

Çöküş senaryosuna ilişkin hesaplar son olarak bir ay tahmini, yani eylül ayına dönük yapılırken, çarşamba günkü yazımızın çıkmasından sonraki dördüncü günde, yani önceki gün Taliban Kabil’deki Cumhurbaşkanlığı Sarayı’na yerleşmişti bile.

BIDEN’IN MUAZZAM BASİRETSİZLİĞİ

ABD’nin, Taliban’ın sahada bu kadar süratle ilerleyebileceğini öngöremeyerek Kabil’i bir bozgun havası içinde terk etmek durumunda kalması, neresinden bakılırsa bakılsın Biden yönetiminin işbaşı yaptığı geçen ocak ayından bu yana en büyük fiyaskosudur.

Kabil’in düşüşü”, yalnızca Biden yönetiminin değil, muhtemelen ABD tarihinin en büyük dış politika felaketlerinden biri olarak kayda geçecektir.

Evet, Taliban’la 2020 Şubat ayında çekilme anlaşmasını yapan bir önceki Cumhuriyetçi Başkan Donald Trump’ın kendisiydi. Demokrat Biden, bu anlaşmayı önünde buldu. Ancak ABD kamuoyundan gelen baskıların da etkisiyle anlaşmayı sahiplense bile, en azından Afganistan’dan çıkış stratejisini bir kaos yaratmadan, Kabil havaalanındaki o üzücü sahnelere yol açmadan düzgün bir şekilde kurgulayabilmesi gerekirdi.

Daha önemlisi, Biden’ın meseleyi aceleye getirmeyerek ABD’nin askerlerini çekmesini Afganistan’ın geleceğiyle ilgili bazı asgari güvencelere bağlaması da beklenirdi. Bu noktada muazzam bir basiretsizlikle hareket edildiği hususunda şüphe yoktur. Yaptığı açıklamalarla her halükârda çekileceğini önceden belli ederek, Taliban karşısındaki bütün pazarlık gücünü yok etmiş, sahayı köktendinci örgüte bırakmıştır.

Üstelik senatörlüğü döneminde uzun yıllar dış politika konuları üzerinde uzmanlaştığı, keza sekiz yıl süren başkan yardımcılığı sırasında yine bu alanda aktif bir rol oynadığı hesaba katıldığında, uluslararası ilişkiler

Yazının Devamını Oku