GeriYalçın BAYER Suriye’de kimler savaşıyor?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Suriye’de kimler savaşıyor?

SARAİ Sierra’nın katilinin yakalandığı açıklandı. CHP Milletvekili Hurşit Güneş, biraz da ‘Hatay uzmanı’ olarak “Laz Ziya lakaplı bu katilin aslında Suriye’deki muhalifler tarafından Türkiye’ye verildiği belli oldu” derken, birçok gerçeği de beraberinde açıklığa kavuşturduğunu savundu.

“Birincisi, Suriye’deki muhaliflerin MİT’le yakın ilişkisi olduğu ortaya çıkmış oluyor. Kaldı ki, MİT bu katilin Suriye’de olabileceğini tahmin ediyor. Neden? Çünkü dünyanın her yerinden profesyonel katiller Suriye’ye giderek hükümetin iddia ettiği sözde ‘muhalif halkın özgürlük savaşı’nı veriyor.

Dolayısıyla ikinci olarak; Suriye’de muhalif halkın yanı sıra yabancı güçler ve ne yazık ki, Türkiye’den bile gidip rejimin ordusuna karşı savaşanlar var. Geçen hafta Suriye’de çatışmada ölen Rizeli Burak Yılmaz ile birlikte değerlendirdiğimizde bunlar arasında saf ve iyi niyetli insanlar olduğu gibi; Erdoğan ve Davutoğlu ikilisinin söylediğinin aksine sadece zulüm gören insanlardan değil, yabancı unsurlardan, hatta tinerci profesyonel katil insanlardan da oluşmaktadır.Tartışılması gerekenler hâlâ ortada:

- Suriye’deki içsavaşta Türkiye’nin izlediği politikayı neden Batılı demokratik ülkeler desteklemiyor?

- Neden ABD bile Türkiye’yi hatalı buluyor?

- Suriye’ye neden bir türlü barış ve demokrasi gelemiyor?

- Neden Suriye’de birdenbire mezhep ve din çatışması başladı? Bunu kim başlattı?

AKP ve CHP’nin Suriye politikaları elbette farklıdır.

AKP, Esad gitmeli diyor.

O kadar! CHP ise silahlar susmalı, barış sağlanmalı ve taraflar bir araya gelerek (diğer tüm Ortadoğu rejimlerine önerdiğimiz gibi) laik ve özgürlükçü demokrasiye kavuşmalı diyor. Buna Katar da dahil, Bahreyn de, Suudi Arabistan da!”

Baykal’ın, Erdoğan’a yazdığı 3.5 yıl önceki mektup

BAYKAL’a yakın bir isim olan eski milletvekili Algan Hacaloğlu, Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, bundan 3.5 yıl önce Başbakan Erdoğan’ın, görüşme talebine karşı 12 Ekim 2009’da gönderdiği ‘Tarihi davet mektubu’nu kamuoyu ile tam olarak paylaşmadığını hatırlattı ve “Bu mektubu irdelememiz ve özümsememizin çok büyük yararı vardır” dedi.

“Ne yazık ki” diyor Hacaloğlu: Erdoğan ve partisi, siyasi çıkar hesapları, örtülü ve gizli senaryoları, dar ve kısır vizyonları nedenleri ile Baykal tarafından kendilerine uzatılan eli karşılıksız bıraktılar. Pervasızca yollarına devam ettiler. Ama AKP’nin bu konuda izlemekte olduğu yol, çıkmaz bir yol. O gün Baykal’ı dinlemeyenlerin, yol tümüyle tıkanmadan bugün dinlemelerinde sayısız ulusal ve insani yarar vardır. Yoksa tahribat çok derin olacaktır. Bizden hatırlatması...”

Türkiye yerine ‘ülke’ deniyor

CHP Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat, beş yıl öne Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından kimi maddeleri veto edilen Petrol Yasası’nın bu kez ‘petrol tekellerinin ve yabancı sermaye’nin çıkarları’ gözetilerek Meclis Enerji Komisyonu’nun önüne getirildiğini belirtirken önemli bir vurgulama yapıyor: “6326 Sayılı Petrol Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan ‘Türkiye Cumhuriyeti petrol kaynaklarının’ ibaresi ‘ülke petrol kaynaklarının’ şeklinde değiştirilmek isteniyor. Ülke gibi kutsal bir kavramın arkasına saklanılarak, Cumhuriyet siliniyor. Cumhuriyet’ten bu kadar korkulmasının nedenini biz biliyoruz. Cumhuriyet; gericiliğin, teslimiyetin ve ayrımcılığın karşıtıdır. Halk iradesinin egemenliğidir. Gerçekten demokratik, sosyal bir hukuk devletini reddedenler Cumhuriyet’ten korkarlar.”

Bakalım, petrol tekellerinin ve yabancı sermayenin çıkarları için başka ne gibi hükümler yer alacak tasarıda... Ziraat Bankası’nın önündeki T.C.’nin de inceden inceye kaldırıldığı biliniyor.

Ticaret Borsası’nda son dakika golü!..

TÜRKİYE’nin en büyük emtia borsası olan İstanbul Ticaret Borsası’ndaki (İTB) skandalları buradan kamuoyu ile paylaşmıştık. TBMM İnsan Hakları Komisyonu’na kadar uzanan skandallar zincirinin ardı arkası kesilmiyor. Gariban esnafın sorunlarına çare bulması gereken İTB’nin kavgalarla zaman harcaması, giderek çöken esnafın sorunlarının da katlanarak artmasına neden oluyor. Şimdi İTB’de deprem etkisi yaratan son skandalı Borsa’nın en geçen Meclis Üyesi Çetin Topaloğlu’nun mektubundan dileyelim:

“İstanbul Ticaret Borsası’nın en genç meclis üyesiyim. 11. Meslek Grubu’ndan (fındık, badem, ceviz) seçildim. Sizin yakından takip ettiğiniz gibi Borsamızda saçma sapan işlerin ardı arkası kesilmiyor. Yaklaşan seçim sürecinde 3 adaylı bir yarış (MÜSİAD-Ümit Kiler, Çamur Ali Kopuz ve RAMİ-Mega ittifakı Sadık Erdem) yapılıyor. Ama pek adil bir yarış olduğu söylenemez;biliyorsunuz NACE kodlarına olan itirazlar nedeniyle seçimler iki defa ertelendi.

08.03.2013 tarihinde Borsa’ya TOBB’dan Başkan Atilla Sümer‘e ithafen bir yazı geliyor. Yazıda ‘Yapılan itirazlar neticesinde meslek gruplarında değişiklikler yapılmıştır’ deniliyor. Kimi komite kapatılmış başka bir gruba katılmış; kimi de başka gruplara dağıtılmıştı. İtirazı kimin yaptığı belli değil. İstanbul’daki kaynaklar, ‘Değişikliğin Murat Yalçıntaş ile yapılan görüşmede, İsteğin Borsa’dan geldiğini’ belirtiyorlar. Benim TOBB Hukuk İşleri ile  yaptığım görüşmede itirazlar vardı.

Benzer işleri yapan grupları birleştirdik ve karara bağladık. Niye o zaman aynı işi yapan 15.ET ve 16.ET mamüllerini birleştirmediniz? (Kopuz et grubundan aday). TOBB nezdinde olayın üzerine düştüğümde şahsıma verilen cevap, ’Bütün grupları incelemedik. Kararımız kesin, itiraz hakkınız yok, karar siyasi’ denildi. ‘07.03.2013 tarihinde itiraz süresi son buldu. 08.03.2013’te gelen evrakın nasıl 07.03.2013’te itiraz süresi dolar’ diye ısrarlı sorularıma karşılık, ‘NACE ile ilgili itirazlar  07.01.2013’te başladı. 60 günlük süre bitti’ karşılığını aldım. ‘Bizim sorunumuz NACE ile ilgili değil, Meslek Grupları ile ilgili’ dediğimde ise ‘Karar siyasi’ yanıtını aldım. Bu cevap karşısında ‘Dava açacacağım, ortada hukuksuzluk var’ dediğimde ise ‘Hukuksuzluk yok diyemeyiz, seçimi erteletirsin’ cevabını aldım.

Bu operasyonda dikkat çeken durum ise, diğer gruplara neşter atılırken, Kopuz Grubunun kuvvetli olduğu gruplarda hiçbir değişiklik yapılmaması. Sanki seçimler Kopuz’un kazanması için dizayn ediliyor. 5 bin 500 aktif üyesi olan Borsa’nın 1.400 üyesinin yeri değiştiriliyor. Rami-Mega Center Grubu’nun güçlü olduğu 3 gruptan ikisi birleştiriliyor. Daha önce ikişer meclis üyesi çıkaran gruptan, son operasyonla sadece 2 meclis üyesi çıkacak. Bir grup komple alıp yine kuvvetli olduğu başka bir grubun içine atılıyor; yine dört meclis üyesi  ikiye düşüyor. MÜSİAD-Ümit Kiler Grubu’nun 4 meclis üyesi bir guruba toplanıyor.
Yapılan değişiklikler Çamur Ali Kopuz’un gücünün hiç olmadığı aday çıkaramayacağı gruplarda yapılıyor. Şeytan bunun neresinde...?”

Borsa’nın en genç meclis üyesi Çetin Topalaoğlu, “Borsa seçimlerinden pis kokuların yükseldiğini” belirtiyor. Şimdilik bekleyip göreceğiz, Borsalardan sorumlu Gümrük Bakanı Hayati Yazıcı, TOBB Başkanı Rıfat Hisatcıklıoğlu ve NACE sisteminden sorumlu TOBB Başkan Yardımcısı Murat Yalçıntaş, “Borsadaki siyasi seçim dizaynı” iddiaları konusunda ne cevap verecekler….

Almanya’dan Türkiye kamuoyuna açık mektup

Fazıl Say Türklerin yüz akıdır

FRANKFURT’taki HR-Hessen Radyo Televizyon Kurumu’nun davetlisi olarak Şubat ve Mart aylarında verdiğiniz iki ayrı konseri izlerken, zaman zaman, kontrol dışına çıktığımı ve gariptir, gözlerimi kapatıp bir başka dünyaya yol aldığımı hissettim.

Her iki etkinlikte, salonu son noktasına dek dolduran Alman çoğunluğun, parmaklarınızın tuşlara verdiği tınıyı, adeta bir ilahi komut olarak algılayıp, sanki aynı yönde dizili karınca bölüğü şeklinde, hiç sorgulama gereksinimi de duymadan, disiplin içinde izlemesini, tınıların kollarına teslim sürüklenmesini düşündüm.
Bir Türk’ün evrenseli yakalayıp, kitleleri harekete geçirmesinin tanımsız ve iflah olmaz keyfini yaşadım.

“İşte bu!” sözünü öylesi bir coşkuyla dışa vurmuşum ki, yanımda oturan yaşlı ama, inanın; genç bir kız gibi öylesine süslü, zarif bir Alman hanımefendinin, dilimden anlamasa bile, sanki kendisiyle bir şeyleri üleşecekmişim merakıyla bana baktığını gördüm.

Sonra toparlanıp, “So ist es!” yani “İşte bu!” dedim, anlasın diye.

Büyük bir hayranlık ifadesi gibi başını hafifçe sallayarak ”Ja!” dedi, “Ja”, sanki heyecanımı sessizce onaylarcasına.

Müzik böyle bir şey galiba… Belli ki iki farklı dünyanın insanıyız. Ancak Fazıl Say gibi, aynı dili konuştuğum, aynı topraklarda birlikte yoğrulduğum, aynı mutfak keyfini yaşadığım özgün bir genç dahi, belki ki, yolları hayatta hiç kesişemeyecek ben ve koltuk komşum bu Alman hanımefendi’yi ortak bir huzurda buluşturuverdi.

Bu nedenle Fazıl Say’a ne denli teşekkür etsem azdır, diyorum.

Sadece bana ve farklı bir dünyanın insanı olan yaşlı Alman hanımefendi’yi ortak bir noktada karşılaştırdığı için.

Sadece, müziği öne çıkartarak, farklı kültür temsilcilerini ortak paydada bir araya getirmekle değil, Türkiyemizin onurunu en az üç basamak daha yükselttiği için.

Sadece, müzikteki yeteneğini sergilemek değil, Avrupa’da yaşayan bizleri, Türk olmakla bir kez daha onurlandırdığı için.

Binlerce kez teşekkürler Sevgili Fazıl Say...

Sen Türkiyemizin, yüzakısın. Sen, bu ülkenin sınır tanımayan barış güvercinisin. Sen, Anadolu’dan dünyaya sıcaklık veren güneşisin.  Sen parmaklarının sıcaklığına köle “Tuşların Şovalyesi”sin.

Ne diyeyim ki! Sözcükler yetse de, daha farklısını söyleyebilsem bir de...

Unutulmasın...

Türkiye Cumhuriyeti’nin erkini bugün elinde tutanlar, kendi kısır döngülerinde amaçsız, arabesk devinip durabilirler. Akılları estikçe ‘One Minute’ veya ‘Hoooppp... Hoooppp!’ ile başkalaşabilirler.

Günü, oryantal danslarla geçirebilirler ama, inandığım bir şey varsa, Fazıl Say gibi, fazla değil, 10 gerçek müzik insanının, Türkiye’yi dünyada uçuracağına,  bu güzelim coğrafyayı ve değerlerini ‘bozkır parçası’ olmaktan alıp, hak ettiği çok daha farklı saygın bir konuma getireceğine yürekten inanıyorum.

Bu inançla da, Say gibi insanlara daha fazla sahip çıkılması gerektiğini düşünüyor; Hayır, hayır, düşünmüyorum;  avazım çıktığı kadar da haykırıyorum.

Bu dünyaya barış gelecekse, ülkem Türkiye’de bu barıştan bir damla payını alacaksa, bu ancak ve ancak Fazıl Say gibi, evrenseli yakalamış gerçek sanatçılarla mümkün olacaktır, diyorum.

Tanrı’dan kendim için inanın, hiçbir şey istemiyorum.

Ama bir istencim de var. O da; kendisinden ‘Tuşların Şovalyesi’ Fazıl Say’ı koruyup kollamasını diliyorum.

Hüseyin ADALI- Avrupa Balkan ve Rumeli Türkleri Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı- FRANKFURT

Mahmut Alınak yazdı: Kürt meselesini çözecek son kişi!

KÜRT hareketi iyimserlikle tedirgin bir karamsarlık arasında gidip geliyor. Bir bocalama içinde, şüpheci, kaygılı ve tereddütlü. Tayyip Erdoğan’ın ne yapacağını, ne yapmak istediğini kestiremiyor. Kendisini kuşatan puslu havayı aralayamıyor, önünü göremiyor. Tayyip Erdoğan’a sert çıksa ‘hassas süreci’ baltalamış olmaktan çekiniyor. Alttan alsa direksiyonu büsbütün AKP’ye kaptırmaktan ve bir bilinmezlikte irtifa kaybetmekten korkuyor.

Suyun başını Tayyip Erdoğan kesmiş, Kürt hareketi ise ona kilitlenmiş, ne söyleyecek, ne yapacak onu bekliyor.

Eskiden ümitler ABD’ye bağlanmıştı. “ABD bu baharda çözecek” deniyordu. ABD’ye heyet üstüne heyetler gidiyor, ABD başkanlarına peş peşe mektuplar yollanıyordu. O zamanlar Kürt siyasetinde -şimdi nasıl ki bir bahar havası esiyorsa- o zaman da diplomasi rüzgârları esiyordu. Böyle nice baharlar tüketildi. O boş vaatlerin ve nafile çabaların üstünden tam 22 yıl geçti. ABD hayali suya düşünce gözler bu defa da AB’ye çevrildi; AB kapılarında kurtuluş arandı. Diplomasi adına gidilmedik, kapısı çalınmadık Avrupa devleti bırakılmadı. Ancak siyasetin amansız çarkı çok geçmeden o beklentileri de tuzla buz etti. Dışarıdan ümitler kesilince bu kez devletle doğrudan görüşmenin yolları arandı. Bunun için seçimlere girildi ve halkın ümit dolu alkışları arasında Parlamento’ya milletvekilleri gönderildi. Milletvekillerinin devletle diyalog ve müzakere kanallarını açacakları düşünülüyordu. Geçen zamanda bu hayal de suya düştü.

Yıllar böyle yanlış hesaplar üzerinden akıp giderken nice ocaklar söndü, iki taraftan nice gençler öldü. BDP’nin son Karadeniz gezisiyle de gün ışığına çıktığı gibi geçen zaman içinde Türkler Kürtlere düşman kesildi. Oysa o Karadeniz halkı eskiden devrimcileri kendi çocukları gibi kalpten bir sevgiyle kucaklardı. Devletin hışım gibi yağan ırkçı propagandası ve ardı arkası kesilmeyen asker tabutları ne yazık ki Karadenizlilerin saf değiştirmelerine neden oldu. Bunda elbette Kürt hareketinin payı da vardır. Kürt siyaseti Karadeniz’e ne ekmişti ki biçmeye gidiyordu! Hareketin öncüleri nedense kendilerini çocuklarını kaybeden Türk insanının yerine hiç koymadılar.  Ne yazık ki Türk insanı da kendisini tüm ulusal ve sınıfsal hakları gasp edilen Kürtlerin yerine koymadı, empati kurmadı, kuramadı.

Sözü fazla uzatmadan bugüne gelelim.

Tayyip Erdoğan’ın Kürt meselesini çözme düşüncesi hiç olmadı. Gençler, akan kan, ölümler, anneler ve babalar, hiç, hiçbir şey umurunda değildir. Her şey, tabutlar bile - tıpkı Devlet Bahçeli gibi- onun için bir propaganda malzemesidir. Hiçbir şey onun hırslarının ve tek adam olma açlığının önüne geçemez. Son iki yıldır Abdullah Öcalan’a sıkı bir tecrit uyguluyordu. “İstersem bu tecridi sonsuza kadar sürdürürüm” mesajını verdi Öcalan’a. Legal Kürt siyaseti bu hukuksuz izolasyonu kıracak sivil bir proje geliştiremeyince, cezaevlerindeki PKK’li tutuklular devreye girdi. Açlık grevleri sürerken ortalık bir anda hareketlendi.

Dışarıdan ümidini kesen Öcalan meğer o günlerde, “MİT başkanı Hakan Fidan’a sahip çıkmak gerek” diye düşünerek ona bir mektup yollamış. Bunu Öcalan’ın İmralı’da görüştüğü milletvekillerine söylediği sözlerden öğreniyoruz.

MİT Başkanı Hakan Fidan, Öcalan’dan gelen mektubu alınca soluğu Başbakanlıkta alıyor. Başbakan mektubu meraklı bir heyecan içinde okuyor ve kısa bir düşünmeden sonra ayağına altın bir fırsat geldiğine karar verip, Hakan Fidan’a İmralı’ya gitmesi için talimat veriyor. İşte Tayyip Erdoğan’ın, “Çözüm süreci” adını verdiği masal böyle başlamış oluyor. Yani genel kanaatin aksine Tayyip Erdoğan’ın başlattığı bir süreç söz konusu değildir. Süreç Öcalan’ın belirtilen mektubu ile başlıyor. Gel gelelim Öcalan’ın bu hamlesinin devlette meselenin çözümüne dair herhangi bir karşılığı yoktur.

Erdoğan’ın yapmak istediği şey, bir taşla birkaç kuş vurmaktır. Neredeyse herkesi beklenti içine soktu. Türk yoksulları artık çocukları ölmeyecek diye bekliyor, Kürtler hem hakları verilecek, hem de çocukları ölmeyecek diye bekliyor, dağda ve cezaevlerinde olanlar ailelerine kavuşacaklar diye bekliyor. Medya bu kan dursun diye büyük destek veriyor. Öcalan, “Herkes özgür olacak,”diyor. Artık içeride ve dışarıda tüm ilgili kişi ve çevreler Tayyip Erdoğan’ın ağzına bakıyor. O da kanı durduracak bir kahraman edasıyla il il dolaşıp, darbe dönemi Kenan Evren’i çağrıştıran şatafatlı konuşmalar yapıyor.

Oysa Kürt meselesini çözecek en son kişi Tayyip Erdoğan’dır. Böyle olmasa iktidarda olduğu on bir yıl boyunca bu amansız savaşı sürdürmez ve bunca insanın ölümüne neden olan kanlı, kör bir yol izlemezdi. Şimdi hangi yakıcı neden, hangi etkili güç onu çözüme zorladı ki sorunu çözsün? ABD –kendi çıkarlarına hizmet edecek bir çözüm için de olsa - bu sürecin içinde ya da yanında mı? Hayır! Peki AB?  O da yok. İçte bir baskı var mı? Yani Türk halkı Amerikan halkının Vietnam savaşında yaptığı gibi bu meselenin çözümü için sokağa mı dökülmüş? Kürt siyaseti içte ve dışta yarattığı çok yönlü sivil baskı ile AKP’yi köşeye mi sıkıştırmış? Tayyip Erdoğan boş alanlara seslenir hale mi gelmiş? Meydanlarda anneler ve babalar tarafından protesto mu ediliyor? Kürt hareketi şiddetsiz Newroz Tahrirleri mi örgütlemiş? Kürt siyaseti Afrikalı Amerikalılar gibi özgün bir mücadele tarzı ile dünyanın vicdanına ulaştı da dünya halkları Türk büyükelçilikleri önünde akan kanı durdurma talebini mi haykırmakta? Bu sorulardan bir tekine bile dürüstlükle “evet” cevabı verilebilir mi? Öyleyse Tayyip Erdoğan bu meseleyi neden çözsün? Bu kanlı düğümü çözme arzusu olsa 4. Yargı Paketi gibi çöpe atılacak bir metni getirir miydi Meclis’in önüne? Bir adım sonrasını göremeyen muhalefet Tayyip Erdoğan’dan çok şey ummuş olmalı ki, şimdi “Dağ fare doğurdu” diyerek dizlerini dövüyor! Yarın da “Aldatıldık” diye feryat ederlerse hiç şaşmayacağız.

Kimse boşuna hayal kurmasın ve halkı da kendi yanıltıcı hayallerinin peşinden koşturmasın. Tayyip Erdoğan bu süreçten faydalanabildiği kadar faydalanmaya, siyaseten rant sağlamaya çalışacak. Kürt sorunu da ne yazık ki bir defa daha bilinmez geleceğe ertelenecek.

Peki, şiddetsiz, kansız bir yol, bir ümit yok mu? Var elbette. Var ama bu başka bir yazının konusudur.
alinakmahmut@hotmail.com

Zincirlikuyu neden felç oldu

OKUR Neşe Sarısoy Karatay, ‘mağdur’ olarak Büyükşehir Belediyesi’ni şikayet ediyor:

Boğaz köprüsünün Balmumcu girişinin kapatılması nedeniyle Zincirlikuyu trafiği felç oldu. Levent trafiği de akmıyor. Üstelik Zincirlikuyu sağ taraf metrobus indirme bindirme yeri orası da akmıyor. D100 karayolu ile Bakırköy tarafına gidenler de, bizim gibi Boğaz köprüsüne Zincirlikuyu’dan dolanarak girmek zorunda kalanlar yüzünden, trafikte beklemek zorunda kalıyor.

Eskiden Balmumcu’dan 10 dakikada girdiğimiz köprüye 1 saatte sehir trafiğini kalabalıklaştırarak ulaşamıyoruz. Hayatımızdan 1 saati umursamazsızca ve despotça çalanları ne bu dünyada, ne de öbür dünyada affetmeyeceğiz. Hakkımızı helâl etmiyoruz.

Yine de belki vicdanlı bir Büyükşehir Belediye yöneticisi bu akıl almaz uygulamadan vazgeçer ve trafiği normale getirir diye düşünüyoruz. Umarım Zorlu blokları yüzünden başka bir çıkar durumu söz konusu değildir.”

 

 

 

X

Yeter be ya!

Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin Çorlu Karatepe’de yapmak istediği atık tesisi projesi için Tekirdağ Valiliği tarafından verilen ‘ÇED Gerekli Değildir’ kararı vardı, ne oldu?

Aynı yer için 22 Haziran 2021 saat 11.00’da Çorlu Halk Eğitim Merkezi’nde ‘Halkı Bilgilendirme Toplantısı’ neden yapılacak? Bu tesis Türkiye’nin en yoğun sanayileşmesi ile boğuşan, can çekişen Çorlu için ne anlama geliyor?

Bir milyon nüfusu aşan Tekirdağ ilinde bütün sorunlu faaliyetlerin aynı yere yığılması hak mı? Sanayiden kaynaklı göçle, kalabalıklaşmayla, aşırı yapılaşmayla boğuşan şehrin muhtemel genişleme alanının ortasına, zaten 10 yıl önce halkın bütün itirazlarına rağmen inatla kurulan tesis ölüm kusarken, hemen dibine, etkisini katlayacak bir tesisi ne amaçla yapmaya yeltenirler?

Bölge siyasetçilerinin, başta akademik meslek odaları olmak üzere bölge insanını temsil eden tüm odaların, sivil toplum kuruluşlarının ve her türlü sıkıntıya rağmen bu şehirde yaşayan, yaşamak zorunda olan, çocukları için, sağlıklı bir çevre için el ele vermesi gerektiğinin farkında olan herkesin bu gidişe dur demesinin zamanı gelmedi mi?

Havasıyla, suyuyla, toprağıyla, caddesiyle, sokağıyla, komşusuyla yaşam kalitesinin asgari standartlarına sahip bir şehirde yaşamak için hâlâ susacak mıyız?

Yetmedi mi sustuğunuz?            

Murat SEVGİTrakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi

GÜNÜN SÖZÜ

“Yeni nesil, sanayi kesiminde çalışmayı tercih etmiyor. Gençlerimiz ne yazık ki mavi yaka işlere yeterince talip değiller. Sanayiyi yeni nesil için trend meslek yapmalıyız. Gençlerimiz, sanayide kariyer kazancını ve geleceklerini mesleki eğitimle kazanma fırsatını kaçırmamalı. İTO olarak hamilik projemizle bizler mesleki eğitimin tam destekçiyiz.” 

Yazının Devamını Oku

Emekçide ‘işten atılma’ kaygısı

Salgınla birlikte hayata geçirilen kısa çalışma ödeneği uygulaması 30 Haziran’da sonlanacak.

Ekonomik sorunlardan ötürü zorlanan işyerlerinde uygulanan kısa çalışma ödeneği işveren ve işçiye adeta ‘can suyu’ sağladı. İşsizlik Sigortası Fonu’ndan emekçiye ücretinin en az yüzde 60’ı, en çok yürürlükteki brüt asgari ücretin yüzde 150’si kadar para veriliyor. 1.8 milyon kişi ödenekten yararlanıyor. Salgının başlangıcından bu yılın nisan sonuna dek 4.2 milyon kişiye toplam 33 milyar lira ödendi.

Ayrıca ücretsiz izin uygulaması da ay sonu bitiyor. 862 bin kişi uygulamadan yararlanıyor. Bu kapsamdaki emekçiye günlük 50, aylık 1500 lira para yine İşsizlik Sigortası Fonu’ndan veriliyor. Bugüne değin 2.8 milyon kişiye toplam 11.4 milyar lira tutarında nakdi ücret desteği (ücretsiz izne gönderilenlere ödenen para) gerçekleştirildi. Yetersiz olan günlük tutarla geçinebilmek son derece zor...

Çalışma yaşamı uzmanı Şükrü Karaman, “Virüs belası ile birlikte ekonomide tehlike tamamı ile aşılamadı” derken şunları söylüyor:

“Aşamalı normalleşmeye geçilse bile yeme içme, eğlence, kahvehane gibi hizmetlerde kısmi kısıtlamalar sürüyor. Diğer yandan büyük işyerleri ve fabrikalarda üretim normale dönmedi. Birçoğunda ekonomik zorluklar devam ediyor. Toparlanmaları epey zaman alacak gibi. Ödeneğin salgın bitimine dek, hiç olmazsa yıl sonuna değin uzatılması şart. Aksi durumda yoğun işten çıkarmalar başlayacak, işsizler ordusuna yenileri eklenecektir. Uygulamanın uzatılmaması halinde 2 milyona yakın emekçinin işini yitireceği öngörülüyor. İşçi de bunu düşünerek son derece kaygılı.

Zaten paralar işçinin sahibi olduğu İşsizlik Sigortası Fonu’ndan ödeniyor. Anasının ak sütü gibi helal olan fondaki para emekçiden esirgenmemeli.”

GÜNÜN ACISI
HATAY EXPO’YA ZIRNIK YOK

“10

Yazının Devamını Oku

5 bin yıllık İasos’a ihanet!

Muğla, Milas Kıyıkışlacık Mahallesi’nde (Antik Kent İasos) yapılması düşünülen Ayyıldız Yük Tahmil ve Tahliye İskelesi ve Dip Tarama Projesi, Maden ve Konteyner Yükleme Boşaltma Limanı/İskelesi projesi, yaşam alanlarına huzur ve sükunu bozacak kadar yakın mesafede yer alacağından, ekolojik dengeleri de bozarak yaratacakları gürültü ve kirlilik nedeniyle balıkçılığa, turizme, çevreye ve de SİT alanı olması sebebiyle kültür varlıklarına verecekleri zarardan dolayı, bu projeye onay ve ruhsat verilmesine karşıyız, diyor yöre halkı...

29 Haziran’da ÇED toplantısı yapılmadan önce bir platform oluşturmuşlar, şimdiden stresi, üzüntüyü, hava, kara, deniz ve görüntü kirliliğini de hesaba katarsak, bu projenin her yönüyle, Körfez’in bu konumuna hiç de uygun olmayan bir proje olduğunu savunuyorlar. Bu proje gerçekleşirse cennet koyumuz ve Güllük Körfezi’nin kirliliği katlanarak artacak. Halihazırda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın haritalarında Güllük Körfezi ‘turuncu’ renkte yani çok kirli deniz kategorisindeyken (İzmir Aliağa ‘kırmızı’, yani en kirli) bu proje gerçekleşirse denizimizin ‘kırmızı’ kategorisine girmesi fazla sürmeyecektir.

ÇED süreci başlarken yeniden bir araya gelen ‘Güllük Körfezi Dayanışması’ mensupları diyorlar ki: “Kıyıkışlacık, Zeytinlikuyu, Boğaziçi, Güllük halkı olarak bu projeye tamamen karşıyız; bu projeye onay ve ruhsat verilmesini istemiyoruz. Sayın Cumhurbaşkanımız’a, bakanlarımıza ve yetkililere sesleniyoruz. Bu projeyi durdurun lütfen. Maden limanının, turizm, tarım ve balıkçılık bölgesi olmayan, insanların yaşam alanlarından uzakta, sanayileşmeye uygun başka bir yerde yapılması uygundur. Lütfen sesimizi duyun.”
DAKİKADA 2.500 KELİME DİNLİYOR, 400-600 KELİME KONUŞUYORUZ
“BİR insan bir dakikada 2 bin 500 kelime dinleyebilirken, dakikada sadece 400 ile 600 kelime konuşabiliyor. Başka bir deyişle dinleme kapasitemiz çok daha büyük ve hızlı... Dinlemediğimiz için çok hata yapıyoruz. Baştan dinleme yapmadığımız için bedeli daha ağır olur. Geriye dönüp baktığımızda iş hayatımda bu nedenle kaçırdığımız çok fırsatlar olduğunu görüyorum” diyen Vuslat Doğan Sabancı, medya patronluğundan sonra konfor alanından çıktı, kadın katilleriyle, genelev patronlarıyla dindar kişilerle konuştu. Vuslat Hanım, herkesi can kulağı ile dinlemeye çağıran bir vakıf (V Vakfı - www.vuslatfoundation.org) kurdu. Vakıf, küresel bir misyonla küresel faaliyet göstermek üzere Türkiye’de kurulan ilk ve tek vakıf (Oksijen’de, Elif Ergu’nun söyleşisinden).

MESAJ PANOSU
BİYOLOJİK VE KİMYASAL ARITMA YAPILMADI
MARMARA’YA DEŞARJ DURDURULSUN

CHP

Yazının Devamını Oku

Marmara’daki musilaj olayını ‘Haliç’in pisliği’ başlattı

Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı bünyesinde yıllardır yürütülen, Marmara Denizi’ni araştıran “MAREM” projesinin lideri Hidrobiyolog Levent Artüz, 14 Haziran 2021 akşamı düzenlenen Zoom toplantısında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Genel Başkan Yardımcıları Faik Öztrak ve Ali Öztunç’a Marmara Denizi’nin yaşadığı son çevre felaketini anlattı. Toplantıya, Tekirdağ’lı işinsanı Cem Çetintaş da katıldı.

Levent Artüz bu görüşmede Marmara’nın yaşadığı felaketin yakın tarihini anlatırken, Marmara Denizi’nin ölümünü su üstüne çıkaran müsilaj olayının nedenleri için, bu sürecin 1989 yılında Haliç’in pisliğinin Marmara’ya atılması ile başladığının özellikle altını çizdi. “Bugün gelinen noktada öncelikle yapılması gereken bütün bu sürecin sorgulanarak, nasıl işe yaramayan arıtma tesislerinin yapıldığının; ne kadar büyük paralar harcandığının ortaya çıkarılması gerektiğidir” dedi.

Bu felakete uzun vadede çözümü başlatabilmek için öncelikle yapılacak işin Marmara’yı her türlü atığın boca edildiği bir alıcı ortam, bir ‘çökertme havuzu’ olarak kullanmaktan vazgeçilmesi olduğunu belirten Levent Artüz “Eğer bu pervasızlık iki ay daha sürer ise ve özellikle de uygulanmaya başlanan Ergene Derin Deniz Deşarjı acilen durdurulmayıp, deşarja birkaç ay devam edildiği takdirde müsilaj veya benzeri bir felaket Karadeniz ve Ege’ye ulaşıp uluslararası bir sorun boyutunu kazanacaktır” dedi.

GÜNÜN SÖZÜ

“Üçüncü bir ittifaka gerek olduğunu görüyorum.” (Cem Uzan-Bizim TV’deki konuşmasından)

İZMİR’E CİTTASLOW MÜJDESİ!

İZMİR Büyükşehir Belediye Başkanı Tunç Soyer, İzmirlilere bir müjde verirken “Bugün, hepimizin geleceğini belirleyecek ve İzmir’in refahını herkes için büyütecek bir başlangıç günü” diye söze başladı ve devam etti:

“Büyük bir gururla açıklamak istiyorum ki, İzmir dünyanın ilk ve tek Cittaslow (sakin şehir) Metropolü unvanını aldı. Dahası, dünyanın diğer şehirlerini bu ağa dahil etmek için öncülük görevi üstlendi.” İzmir’in bu önemli gününde İzmir’in gelişiminde büyük katkısı olan Ahmet Piriştina’nın 17. ölüm yıldönümü olduğunu hatırlatarak rahmet ve minnetle andıklarını söyledi. İzmir’in son bir yıl içinde depremi, seli, tsunamiyi, yangını yaşadığını belirtirken “Doğanın sağlığını korumadan kendi sağlığımızı da koruyamayız. Gezegenimiz iyiyse, biz de iyiyiz. O hastaysa, biz de hastayız” dedi. İtalya’da 12 Haziran’da Uluslararası Cittaslow Birliği’nin Genel Kurulu’nda İzmir’in dünyanın ilk Cittaslow Metropol kenti ilan edildiğini anlatan Soyer, hareketin 2009’da ilk olarak Seferihisar için kabul edildiğini söyledi. Seferhisar’dan sonra Türkiye’den 17, KKTC’den de 4 kent ağa üye oldu. Soyer, 2013’ten bu yana Uluslararası Cittaslow Birliği’nin Genel Başkan Yardımcısı olarak görev yapıyor. Cittaslow aslında nüfusu 50 binin altında olan kentlerin sahip olabileceği bir unvan. Soyer daha sonra şu bilgiyi verdi: “Bu çalışmaların sonucunda sadece dünyanın ilk Cittaslow Metropolü olmakla kalmadık, aynı zamanda Cittaslow Metropol normlarını evrensel ölçekte tanımlayan şehir olduk. Cittaslow Metropol’ün bize vereceği kazanımları altı ana başlık altında topladık. Toplum, kentsel direnç, herkes için gıda, iyi yönetim, hareketlilik ve Cittaslow mahalleleri, yani sakin mahalleler. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin yaptığı ve planladığı birçok proje ve yatırım Cittaslow Metropol kriterleri ile uyum gösteriyor.

NE KAZANACAĞIZ?

Yazının Devamını Oku

Sasalı’da neler gördük... İzmir’de bir tarım modeli

İzmir Büyükşehir Belediyesi “Başka bir tarım mümkün” mottosuyla yerel yönetimlerin tarıma olan bakış açılarını değiştiriyor.

İklim değişikliği ve salgının, tarımda kendi kendine yetebilmenin önemini bir kez daha gündeme getirdiği şu günlerde, tarımın tüm problemleri iklim değişikliğinin olumsuz sonuçlarıyla tetikleniyor.

Kuraklık, zararlılar, tohumculuk, toprak yapısı... Tüm bunlar üzerine çalışılması gereken konular.

İzmir Büyükşehir Belediyesi daha önce Seferihisar’da yapılan çalışmaların da deneyimiyle kırsal kalkınma ağırlıklı, şehir tarımını yönetecek, sağlıklı, sürdürülebilir gıda kaynakları için projeler üzerinde çalışıyor..

Sasalı’da kurulan ‘İzmir Tarımını Geliştirme Merkezi’nde ‘dikey tarım’, ‘susuz tarım’ ve ‘yerel tohum’ gibi çeşitli tarım disiplinleri üzerine çalışmalar yapılıyor.

2080 yılı Türkiye kuraklık senaryosu öngörüsüyle kurulan kontrollü alanda, dönemin koşullarına uygun toprak yapısında tarım faaliyetlerinin nasıl sürdürülebileceğine dair bilimsel çalışmalar ile geleceğin tarımı için bilgi üretiliyor.

İzmir çevreyle uyumlu, gezegen ile dost, insan ve çevre merkezli bir tarım için sektörün tüm paydaşlarıyla yaptığı işbirlikleriyle Türkiye tarımı için örnek çalışmalar yapıyor, bilimi tarıma entegre ediyor.

Aziz Kocaoğlu tarafından başlatılan ‘İzmir Tarımı’ projesi, Tunç Soyer ve ekibiyle tarımın geleceğine yön verecek gibi duruyor.

Merkezde küçük üreticiler için tanıtım, pazarlama gibi konularda da destek hizmetleri sunuluyor.

Yazının Devamını Oku

Belanın adı: Çamur gibi koyu sıvı

Herkes merak içinde... Kiminle konuşsam lafa ‘Marmara’ ile giriyor, ‘Ne olacak’ diye devam ediyor sözlerine... Marmara Denizi’nden bahsediyorum. Marmara, su yüzeyini saran ve halkın ‘deniz salyası’ dediğimiz ‘müsilaj’la boğuşuyor. Covid-19 salgını nedeniyle nasıl ki günlük konuşmalarda ‘filyasyon’, ‘entübe’ gibi tıbbi kelimeler bolca kullanılmaya başlandı ise ‘müsilaj’ kelimesi de öyle oldu. ‘Müsilaj’ kelimesi TDK sözlüğünde yok.

Türkçeye bir kelime olarak Fransızca ‘Musilage’, İngilizce ‘Mucilage’ veya İtalyanca ‘Musilage’den geçmiş. Kelimenin etimolojik kökeni ise geç Latinceden geliyor. ‘Mucilago’ yani çamur gibi koyu sıvı anlamında.

Marmara, tüm çevresi bir ülke sınırları içinde kalan dünyadaki tek deniz. Yüzeyi 11 bin 350 kilometrekare... Adalarında bol miktarda mermer bulunması yüzünden bu isim verilmiş. Yunanca Marmaros, mermer anlamına geliyor. Marmara’ya kıyısı olan yedi ilde (İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Balıkesir, Bursa, Yalova ve İzmit) vahim bir durum yaşanıyor. Marmara’nın sadece binde biri salya ile kaplı olsa, 11 kilometrekarelik bir alan; yani 11 milyon metrekare anlamına geliyor. Araştırmalarda, sadece deniz yüzeyinde ‘müsilaj’ değil, 15-20 metre derinliğe kadar jelimsi bir yapının olduğu söyleniyor. Gelişmeleri detaylı tekrara gerek yok. Alınan su örneklerinde bir litrede 0,8 milimetreküp oksijen ölçülmüş. Halbuki deniz içindeki yaşamsal faaliyet için alt sınırın 2 milimetreküp olduğu söyleniyor. Açıklamalara göre, oksijenin azalmasına ve müsilaja neden olan iki şey “azot ve fosfor” yükleri. Sebebi de yıllardır denize akıtılmış yükler.

New York Şehir Üniversitesi’nden Prof. Andre Aciman, ‘Proust okumak insanı okumaktır’ diyor. Yalnız Fransa’nın değil dünya edebiyatının bir ustası olan Fransız yazar Marcel Proust’un şu sözünü hiç unutmamalıyız: ‘İnsan en çok kaçtığı şeyden asla kurtulamıyor.’ İşte bu bugün Marmara’da yaşanan şey, yıllarca evsel ve sanayi atıklarını arıtmaktan kaçmanın bir sonucu. Proust’un dediği gibi bundan kaçış yok, kurtuluş da yok. Şimdi acı gerçekle yüzleşiliyor. Her kaçılan gerçeğin altında bir başka gerçek daha var. O da gerçeğin sıkı bir takipçi olması. Sorun kaçtıkça kartopu gibi daha da büyüyor. Çevreyi kirletenler, kirletilmesine seyirci kalanlar aslında bugüne ve geleceğe ihanet ediyor.

GÜNÜN SÖZÜ

“İnsanın yalnızca gerçeğin ne olduğunu bilmesi yeterli değildir, doğruyu yapması da gereklidir.” Johann Wolfgang von GOETHEKöşemiz aktörlerinin vakalarıKORKMAZ, ESKİ ORTAĞINI KURŞUNLATMIŞ

SÖZ ettiğimiz bu iki isim, ne yazık ki, bizim köşemizden kamuoyuna tanıtıldı. Ankara siyaset kulislerinde yakından tanınan SBK Holding’in sahibi kaçak Baran Korkmaz’la çeşitli vesilelerle yakın olan bazı isimlerin tedirginlik yaşadığını belirtmek isteriz. “Ya benim adım da ortaya çıkarsa?” Korkmaz, büyük oyunlar oynadı; bunları gerektiğinde köşemizden anlattık. Çok kişiyi mağdur etti, yalan söyledi. ‘Mal varlığı değerini aklama’, ‘haksız kazanç’ ve ‘karapara’ gibi bir dizi yolsuzluk iddiası ile suçlanıyor.

Cumhuriyet’te dün Miyase İlknur’un “Yurtdışına kaçan Korkmaz’ın ortağının savcılık tutanağını açıklıyoruz. İfadesini değiştirmeyen ortağa 5 kurşun” manşeti vardı. Korkmaz’ın eski ortağı Bereket Öner, karapara aklama soruşturmasında Korkmaz’ı suçluyor ve “İfadeyi değiştirmeyince, 29 Nisan günü silahlı saldırıya uğradım” diyor. Bereket Öner, Ankara Ticaret Odası eski Başkanı, CHP milletvekili Sinan Aygün’ün kızı ile bir süre evli kalmıştı. Başına gelenlerden sonra ilk kez bize konuşan bu genç iş insanı, saldırının arkasında Korkmaz’ın olduğunu ileri sürüyor ve saldırganların da Yakup Süt çetesi üyeleri olabileceğini söylüyor. Korkmaz ve Bereket Öner’le ilgili olarak bilgi edinmek isteyenler köşemizdeki bu yazılara bakabilir:

16.11.2017: ‘2. Zarrab Vakası mı?’, ‘Sezgin Baran kimdir?’, ‘Bereket Öner: Ateş içine düştüm, yanan 5 fabrika, Bora Jet’e el konulması olayı’.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’da Arap diyasporası

“Bugün Türkiye, büyük bir çoğunluğu Osmanlı’nın eski başkentinde yaşayan birkaç yüz bin Iraklıya, otuz binden fazla Mısırlıya, on binlerce Libyalı, Yemenli, Filistinli, Cezayirli, Faslı ve Tunusluya ev sahipliği yapıyor. Muhalifler, mülteciler ve göçmenler, burada yazarlar, öğrenciler ve turistlerle iç içe geçmiş durumda. Aix-en Provence’daki Science Po’da doktora öğrencisi olan Nouran Gad, ‘Arap uluslarının bu kadar temsil şansı bulduğu dünyadaki tek yerin İstanbul olduğuna’ vurgu yapıyor.

Türkiye’nin büyük şehri İstanbul, Mağrip kökenli Araplar için önemli bir çekim merkezi. Brüksel’de yaşayan genç matematik öğrencisi Yasmine G. tek bir şeyin hayalini kuruyor; ‘İstanbul’da yaşamak’... Faslı ve Belçikalı olan 22 yaşındaki genç şu an için Türkçe dilbilgisi kitaplar toplayıp diplomasını alır almaz denemek için bir yıllığına İstanbul’a gidecek. Belçika’da Müslüman olmak hâlâ iyi karşılanmıyorsa da “Batılı yönünü inkâr edemeyeceğini” söylüyor. ‘İnsanların, yargıların ağırlığıyla ufalandığı’ ailesinin ülkesinin aksine Türkiye onun için İslam ve modernite arasında ideal bir denge sunuyor.”

7 Haziran tarihli Cumhuriyet’in ‘Le Monde diplomatique’ ekinde yer alan ‘İstanbul’da Arap diyasporası’ başlıklı yazıdan özetlenen yukarıdaki bölümde “Birçok konuda Türkiye, ülkedeki Arap diyasporasını etki aracı olarak kullanıyor. İstanbul, parçalanmış Arap dünyasının aynası” ifadeleri yer alıyor.

Gazeteci Killian Cogan’ın ilginç ve renkli yanları ile dikkat çeken 1,5 sayfa hacmindeki yazısını Deniz Dirican tercüme etmiş. İstanbul’daki Arap dünyasını tanımak, Türkiye’nin yakınlaştırıcı tavrı ve Erdoğan sevgisi konusunda dikkat çeken unsurlar bize yeni birçok şey öğretiyor gibi.

GÜNÜN SÖZÜ

“Türkiye’de her şey olunur, rezil olunmaz.” Murathan MUNGAN

DENİZLERİN EVRİMİ KITALARIN OLUŞUMU

YAŞAMIN denizlerde başladığını ve şu ana kadar dünyadakine benzer bir denizin henüz uzayda bulunmamış olduğunu, bu ortamın evrimini, yapısını ve karşı karşıya kaldığı tehlikeleri çok iyi bilmemizi gerektiriyor. Son zamanlarda denizlerdeki tahribatın hızla artmış olması bilim insanlarını endişelendirmektedir.

Karalarda canlıların varlığının ancak sağlıklı bir deniz yapısıyla mümkün olabileceği bilinmektedir. Birçok büyük deniz canlısının soyu tükenme sürecine girmiş; en büyük besin kaynağımız olan deniz ürünleri neredeyse stok olarak yarı yarıya azalmıştır. Halkın anlayabileceği bir sadelikle denizlerimizin evrimi, yapısı ve tehlike durumunun yazılması zorunlu hale gelmiştir. Yeni bilgileri de göz önüne alarak ve bir başlangıç olarak

Yazının Devamını Oku

Marmara’ya daha OSB atıkları gelecek

CHP Tekirdağ Milletvekili Dr. İlhami Özcan Aygun, Marmara Denizi’ndeki büyüyen sorun ve Ergene Nehri’nin kirliliği üzerine Tarım ve Orman Bakanı Bekir Pakdemirli ile Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum’un yanıtlaması istemiyle iki ayrı önergeyi TBMM Başkanlığı’na sundu.

Aygun, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 13 Kasım 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, “Marmara Derin Deşarjı Eylem Planı”nı devreye sokmaktan bahsettiğini anımsattı. Bu projenin halen tamamlanamadığını, ancak Organize Deri Sanayii’nden şu anda günde 10 bin metreküp arıtılmış su bırakıldığını kaydeden Aygun, “Marmara Derin Deşarjı” tamamlandığında, Tekirdağ ili sınırları içinde 8 OSB ile Kırklareli ili sınırları içinde iki OSB’den olmak üzere toplamda 10 adet OSB’den çıkan ve Ergene’ye bırakılan atıkların ve kanalizasyon sularının ileri teknoloji ile Marmara’ya bırakılacağını kaydetti. Aygun bu arıtılmış suyun Marmara Denizi’ne 4.5 kilometre açıktan ve 47.5 metre derinlikte deşarj edileceğini anımsattı.

DENİZBİLİMCİ HOCALARI DİNLEYİN

“Bu proje tamamlandığında vay Marmara’nın haline!” diyen Aygun, daha sonra şu sorulara yanıt istedi:

İleri teknoloji, biyolojik arıtma ile kimyasal atıkları ayırabilecek nitelikte midir?

Biyolojik arıtma tesisleri, kimyasal içerikli atıkları arıtabilir mi? Marmara Denizi’nde nutrient giderimine dayalı atıksu arıtımı da yapacak mısınız?

Atıkların OSB’lerin ‘arıtma tesislerinden’ geleceğini düşünürsek, farklı noktalardan gelen kimyasal atıkları ayırıp temizleyecek sistem kurdunuz mu?

Derin deşarj sisteminde farklı orijinlerden toplanacak atıkların son kabul noktası neresi olacak? Bu tesisin alacağı atıkların kriterleri ne olacaktır?

Gelen atıkların kriterlere uyup uymadıkları konusunda ne aralıklarla, hangi analizleri yapacaksınız?

Yazının Devamını Oku

Marmara Denizi’ni kurtarma planı

Bedrettin Dalan döneminin İSKİ Genel Müdürlüğü’nü yürüten Atom Damalı (1984-1989) ‘Marmara Denizi’ni kurtarma planı’ başlıklı yazısında su ve atıksudaki sorunları çarpıcı veriler ve tespitlerle gündeme getiriyor.

Yazısında, 1983 yılında 5.5 milyon nüfusun sadece yüzde 52’sine su verilebildiğini hatırlatan Damalı, yeraltı sularının tamamen kontrol dışı kullanıldığını, başta Haliç olmak üzere kıyıların atıksuların serbestçe denize dökülebilen sanayi tesisleri ile doldurulduğunu, bırakın arıtma tesisini ortaya çıkan atıksuyun yüzde 10’unu dahi taşıyacak kanalizasyon sistemi olmadığını anlatırken, “Kollektör, tünel, pompa istasyonu, deniz deşarjı vs.’nin ismi dahi yoktu. Fosseptik çukurları ile toplanan atıksular dere ve denizlere boşaltılıyordu” diyor. Beş yıllık süreçte Darlık ve Büyükçekmece barajları, arıtma tesisleri boru hatları ile nüfusu 6.8 milyona çıkmış olan İstanbul halkının yüzde 92’sinin su alabildiği, eski borularının sağlıklı duktil borularla değiştirildiği, sanayinin kullanıldığı yeraltı sularının denetim altına alındığı, atıksu için ‘kirleten öder’ prensibinin uygulanmaya başlandığı (Domaç Master Planı); bu plana göre Boğaz’a akan atıksuların toplanması (Yenikapı, Baltalimanı, Moda ve Küçüksu) ve ön arıtma ile boğazın alt akıntılarına verilmesi, akıntının olmadığı Ataköy, Küçükçekmece, Tuzla gibi bölgelerde denizi kirletmeyecek entegre biyolojik arıtma tesislerinin inşa edilmesinin (Dünya Bankası kredisi ile) ihale edildiği gibi çalışmaları anlatırken “1988 yılında Ömerli Barajı içme suyu havzasında olmasına rağmen, belediye ilan edilmiş olan Sultanbeyli Belediyesi’nin kuruluşuna engel olamadık” itirafında da bulunuyor Damalı.

NÜFUS ARTIŞI VE İMAR RANTI

Peki, 1989’dan 2021 yılına kadar geçen 33 yılda ne yapıldı? Yapılan en önemli şey, İstanbul’un nüfus artışının engellenmeyerek, aksine teşvik edilerek, 6.8 milyondan 16 milyona çıkartılması oldu. İmar rantı, gökdelenler, içme suyu havzalarındaki yeşil alanların korunamaması, nüfus artışı, İstanbul’u ve çevresindeki denizleri kaldıramayacağı bir kirletme yükü ile karşı karşıya bıraktı. Daha da acı olanı bu nüfus artış baskısının ve “Kanal İstanbul” gibi projelerle İstanbul nüfusunu arttırma çalışmalarının en üst seviyeye çıkmış olmasıdır.

Gelelim çevre kirliliği konusunda bu 33 yılda ne yapıldığına... Maalesef bu onlarca yılda ağırlıklı olarak sadece 1. aşama atıksu yatırım hedeflerinin tamamlanması gerçekleşebilmiştir. Halbuki bu aşamada 2. aşama atıksu yatırımlarının tümünün entegre biyolojik arıtma tesislerine dönüştürülmesi yatırımlarının tamamlanması gerekirdi. Hatta yapılmış olan Zeytinburnu dolgu sahasına ileri arıtma tesisi inşa etmek yerine, bu alan miting alanıymış gibi kullanılmaya başlandı. Bu arada İSKİ’nin 2021 yılı sonunda 2 önemli biyolojik arıtma tesisinin işletmeye açılacağını söylemesi, içimizi biraz rahatlatacak müjdeli haberlerdir. Gün, geçmişi kritik etme günü değildir. Sorumluluğu alarak eksik olan planlamanın, yatırımların, denetlemenin hızla yapılmaya başlanması günüdür. Başta İstanbul olmak üzere Marmara Denizi’ne kıyısı olan şehir belediyelerinin yöneticileri ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı çok ciddi bir sınavla karşı karşıyadır.

İSTANBUL’UN MARKA DEĞERİ KORUNMALI

DAMALI’nın yazısının sonunda 6 maddelik bir ‘önerisi’ var: “Bakanlığın ve belediyelerin şehirlerinde belli bir süreyle yapacakları nüfus artışına yol açacak yeni imar planları oluşturmaları kanunen yasaklanmalıdır. Yeni imar planı yapılması sadece kamu düzeni ve güvenlik ihtiyacı için, çevre koruma amaçlı tedbirler için ve kalkınma planına uygun yatırımlar için kısıtlı olarak yapılabilmelidir. Geçerli imar planında inşaat hakkı olan, ancak inşaat ruhsatına bağlanmamış binalara belirlenecek bir süre için inşaat ruhsatı verilmemelidir. İstanbul’un marka değerini ve turizm kapasitesini kaybetmemek, emlak piyasasında kriz yaratmamak için önerilerin hızla uygulamaya geçilmesi gerekir. Ayrıca vakit geçirilmeden “Kanal İstanbul” projesinin iptal edildiği açıklanmalıdır. Belirlenecek bağımsız ve yetkili bilim kurulu gerek görürse diğer yatırımlar gibi “Kanal İstanbul”un yapılması ile ilgili kararı tekrar alır.”

Marmara havzasındaki tüm sanayi kuruluşlarının atıksuları denetim altına alınana kadar bu seferberlik devam etmelidir.

Yazının Devamını Oku

Artüz Hoca 12 yıl uyardı

Sevinç ve Erdal İnönü Vakfı tarafından desteklenen proje kapsamında 15 bilim insanı Marmara Denizi’nin, Karadeniz çıkışından Ege çıkışına kadar olan tüm mesafede kurulu olan 150 istasyonda, biyolojik, fiziksel, kimyasal, oşinografik ölçümler yapıyor yıllardır.

Marmara Denizi’nin her şeyini bilen bu araştırmanın sorumlusu Hidrobiyolog Levent Artüz’ün her araştırmanın sonunda “Marmara kötüye gidiyor” diye açıklama yaptığını biliyoruz. Nitekim bunu ‘Şarköy’ün Sesi’ gazetesi sahibi Yakup Önal da teyit ediyor. Her yıl ağustos ayında 15 gün boyunca Marmara Üniversitesi bilim adamlarının çalışmalarını izliyor ve 2009 yılından beri de söylediklerini gazetesine yazıyor. Yakup Önal dün bize gazete kupürlerini göndermiş. Hocanın raporlarını kimse okumadı mı?

- Bazılarına bakarsak (Eylül 2003) “2009 yılından bu yana çeşitli kurumlar tarafından, 2006’dan itibaren de Sevinç-Erdal İnönü Vakfı bünyesinde yürütülen “Marmara Denizi’nin Değişen Oşinagrafik Şartlarının İzlenmesi Projesi”nde parametrelerin, önceki senelere göre daha da olumsuz durumla karşılaşıldığı ve daha da büyüdüğü açıkça gözlenmiştir, deniliyor.

- (Eylül 2010) Marmara Denizi rengini kaybetti.

- (Eylül 2011) dönemi çalışmaları sonunda Hidrobiyolog Artüz’ün açıklaması şöyle: “Marmara Denizi artık açık bir denize dönüşüyor; artık balığı unutun. Balıkçılar ise bu gerçeği kabul etmiyorlar. Marmara’da artık balık yok. Elde kalan balıklar, istavrit ve çinakop.”

2011’de Hidrobiyolog Levent Artüz’ün açıklamasından

- (Eylül 2012) Artüz Hocanın uyarıları vahim. “Marmara Denizi’nin büyük bir bölümünde oksijen yok. Canlıların yaşayıp büyüyüp üreteceği oksijen miktarına sahip değil. Marmara Denizi’nde çok ciddi bir şekilde tür çeşitliliği erozyona uğramış vaziyettedir.

ARTÜZ 12 YILDIR UYARIYOR

Levent Artüz

Yazının Devamını Oku

Deniz salyasından nasıl kurtuluruz?

Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi Murat Sevgi, dünkü yazımızdaki ‘Marmara Denizi’nde Musilaj Sorunu’na şu çözüm önerisini sunuyor:

“Nasıl çözeriz diye düşünecek bir şey yok! Çözüm ortada:

1- Atık arıtma tesisleri fabrikalardan borularla gelen sıvı atıkları arıtmadan sisteme vermeyecek!

2- Kıyı yerleşimlerinde doğrudan denize verilen kanalizasyonlar, kolektörlerle atık arıtma tesislerine ulaştırılacak.

3- Kıyı şeridinde yerleşik sanayi işletmelerinin müstakil atık arıtma tesislerini ve OSB’lerde kurulu toplu atık arıtma tesislerini çalıştırması zorunlu tutulacak. Çalıştırıldığı denetlenecek.

4- Büyükşehirlerin arıtmadan kıyı şeridinde kolektörlerle topladığı ve deniz akıntılarını kullanarak şehirlerden uzaklaştırdığını zannettiği atıklarla ilgili projeler tekrar ele alınacak ve atık arıtma tesisine yönlendirilmeyen hiçbir atık denize verilmeyecek.

5- Marmara (ve diğer denizlerin) havzası içerisinde bulunan ve Marmara’ya (ve diğer denizlere) dökülen akarsular üzerindeki yerleşimlerin ve sanayi tesislerinin atık deşarjlarını izleyen “Akarsu Atık İzleme Sistemi (AAİS)” oluşturulacak.

6- Sanayi tesislerinin üretim kapasiteleri ve atık kapasiteleri arasındaki istatistiksel hareketi izleyen sistem “atık kontrol” devreye sokulacak.

7-

Yazının Devamını Oku

#MarmaraHayataDönsün

Murat Sevgi, Trakya Platformu Yürütme Kurulu Üyesi; ÇKK Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu Başkanı’dır.

Trakya’da çevresel mücadelede önemli bir isimdir. Ergene’yi, Istranca’yı iyi bilir; tam bir çevre aktivistidir. ‘Ergene Hayata Dönsün’ eylemleri sonrasında 6 Mayıs 2011’de ‘Şafak Harekâtı’ adıyla bir çalışma başlatıyor Murat Sevgi. İşte o çalışmanın ürünü olarak, ‘Derin Deşarj Projesi’ adıyla Ergene Nehri’ne boşaltılan nehir çevresindeki fabrikaların sıvı atıkları, OSB’lerde kurulacak Atık Arıtma Tesisleri’nde (AAT) toplanacaktı. Bu AAT’lerin çıktısı kapalı kanallar üzerinden Marmara kıyısına ulaştırılacak ve buradan açığa verilecekti. ‘Şafak Harekâtı’ 10. yılına ulaştı. Sevgi diyor ki: “Projenin şekillenmeye başladığı ilk günden beri, takip edilebilen her aşamada ‘AAT çıktılarını denize vermek ölümdür’ dediğimizde buna çevreciler arasından bile inanmayanlar vardı. Arıtma sürecinin maliyetli olmasından ve kanal sisteminin kapalı olmasından kaynaklanan bir gözden-gönülden ırak iş çevirme şüphesini Kasım 2012’den beri defalarca konferanslar, seminerler, paneller, basın açılamaları, haberler, yazılar ve TV programları ile dile getirdik.”

Projede sorunlar yaşandı. ‘Derin deşarj sistemi’nin açılışı Kasım 2020’de heyecansız bir şekilde yapıldı. Murat Sevgi’ye göre sistem; Marmara Denizi çevresindeki diğer benzerleri gibi ölümcül riskleri denize boca eden bir düzenektir.

Tesadüf mü bilemeyiz ama Kasım 2020’den beri Marmara’da bir afet artarak ve her geçen gün daha da ölümcül bir şekilde doğal kaynakları boğan yapısıyla deniz tabanını kuşattı. Bunun yüzeyde görünen çok küçük bir kısmı bile ülkeyi 6-7 ay içerisinde seferberlik aşamasına getirdi. Bakan Murat Kurum, dört tweet ile müsilaj meselesine dahil oldu. ‘Çevre Günü’nden bir gün önce yani cuma günü tarafları ‘Marmara Denizi’nde Musilaj Sorunu ve Çözüm Önerileri’ konulu çalıştaya davet etti. İki gün içinde ne gibi bir sonuca varılacaksa, 6 Haziran Pazar günü ‘Marmara Denizi’ni Koruma Eylem Planı’ tamamlanacak ve kamuoyuyla paylaşılacak.

HANGİ ORTAK AKIL!

Bakana göre; temelde müsilaja yol açan 3 neden öne çıkıyor: Küresel ısınmanın yol açtığı deniz suyu sıcaklığındaki yükselme, denizdeki durağanlık ve kirlilik. Marmara’da 91 noktadan kirlilik kaynakları incelenecek.

Mühendis Murat Sevgi, bütün bunlar için hangi akılla çözüme gidileceğini sorarken, çözüm önerilerinde bulunuyor. O da yarına...

İKİ UZMAN İYİ ŞEYLER SÖYLEMİYOR

“İSTANBUL’un su havzalarını acımasızca kirletiyoruz”

Yazının Devamını Oku

Marmara’yı nasıl bitirdik!

Marmara Denizi’nin hali için ağlaşıyoruz. Artık mavi bayraklı sahillere inanmıyoruz. Balıklar denizin altında oksijensizlikten ölüyor. Sahillerde oturanlar daha şimdiden yazlıklarına gitmek için endişe duyuyorlar.

Marmara bölgesinde yaşayan 20 milyon kişinin dışkısı, bulaşık ve deterjan suyu, bitkisel atık yağlar her gün Marmara Denizi’ne deşarj ediliyor. Son olarak da 50 yıldır Kocaeli Dilovası’nda hurda metal ithal edip geri kazanım sağlayan firmaların ve Trakya’da tekstil fabrikalarının kimyasal atıkları hem İzmit körfezini hem de Marmara’yı bitirdi. Hükümetin Ergene’yi kurtarmak amacıyla yaptığı deşarj sistemi ile son bir yıldır Trakya’nın tüm atıklarının denizaltına verilmesi tam bir felaket sayılıyor. Deniz salyasının bu sistemin devreye girmesinden sonra ortaya çıkması tam panik yarattı.

Deniz uzmanları durumu “Ergene projesiyle denizin daha hızlı olarak kirlenmesi” şeklinde açıklıyorlar.

“Artık denize derin deşarj yöntemi kaldırılırken bizim buna milyon dolarlar akıtmamız hiç akıl işi değil. Ergene böyle kurtarılmaz” diyorlar.

DİP BALIKLARA DİKKAT

Tarım ve Orman Bakanlığı, Marmara’da ve Karadeniz’de çıkan dip balıklarında acil olarak risk analizi yapmalı ve sonuçları kamuoyuna açıklamalıdır. Duyarlı bir vatandaşın Hacettepe Üniversitesi’nde Marmara Denizi için yaptırdığı araştırmada şu veriler ürkütücü sayılmıştı: “Marmara’da krom, bakır, kurşun, katmiyum, çinko, civa, arsenik ve diğeri ağır metallerin balıklarda ve midyelerde ‘aşırı’ miktarda bulunduğu raporda yer almıştı (rapor elimizdedir). Ne yazık ki, trol balıkçıları zarar görmesin diye Marmara ve Karadeniz’den çıkan balıkları yiyoruz ve kanserle tanışıyoruz. Artık yüzey balıkları da tehlikeli sayılıyor.”

Hocalar ne kadar ciddi bir uyarı yapıyor: “Marmara öldü, salya ile cesetler çürüyor artık.”

GÜNÜN SÖZÜ“HEP ‘Bir savcı çıkıp dava açmayacak mı?’ diye soruluyordu. Ya çıkarsa diye korktular. Hemen bir yasa teklifi hazırlayıp Meclis’e sundular. Önerilen değişiklikle, Cumhuriyetimizin ‘Cumhuriyet Savcılığı’na son veriyorlar. Bilginiz olsun.Av. Turgut KAZAN

TRAKTÖR HACZİNDE REKOR

Yazının Devamını Oku

TÜVTÜRK vatandaşı sömürüyor

CHP Manisa Milletvekili Bekir Başevirgen, Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na soru önergesi vererek ‘tekel’ durumundaki araç muayene istasyonu TÜVTÜRK’e ilişkin verilerin açıklanmasını istemişti.

CHP’li Başevirgen’in önergesinde sorduğu altı soruya karşılık bakanlıktan sadece “Araç muayene ücretleri, 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 35’inci maddesinin ikinci fıkrasında yer alan hükümler dahilinde belirlenerek Bakanlığımızca uygulanmaktadır” cevabı geldi.

2005 yılında 552 milyon 150 bin dolara özelleştirilen araç muayene istasyonlarının TÜVTÜRK tekelinde olması sebebiyle oluşan eksik rekabet ortamından vatandaşların olumsuz etkilendiğini belirten Başevirgen, “TÜVTÜRK’ün fahiş araç muayene ücretlendirmeleri karşısında araç sahibi vatandaşlarımız tepkilerini yüksek sesle dile getiriyor. TÜVTÜRK’te 7 dakikalık muayene sonrasında vatandaş 370 TL para ödüyor. Egzoz ve emisyon ölçümleri de dahil edildiğine fiyat 480 TL’ye kadar çıkıyor. Otobüs, kamyon, çekici ve tankerler için daha önce 462 TL olan muayene ücreti yeni tarifede KDV dahil 503 TL oldu. Otomobil, minibüs, kamyonet, özel amaçlı taşıt, arazi taşıtı, römork ve yarı römorklar için daha önce 342 TL olan muayene ücreti KDV dahil 372 TL’ye yükseldi. Vatandaş, traktör (römorklu ve römorksuz), motosiklet ve motorlu bisikletler için ise KDV dahil 189 TL ödeyecek. Araç muayenesinde tekel olan TÜVTÜRK vatandaşı sömürüyor. Soygun devam ediyor” diye konuştu.

TÜVTÜRK ile 2007’den itibaren geçerli olmak üzere 20 yıllık sözleşme imzalandığını hatırlatan Başevirgen’e göre, yapılan sözleşmeye göre ilk 3 yıl için yüzde 30, sonraki 7 yıl için yüzde 40 ve devamındaki 10 yıl için hasılatın KDV hariç yüzde 50’sinin hazineye aktarılması gerekiyor. Bedelin ne kadarı devlete gidiyor? İster nakit, ister kredi kartı olsun, peşin para ile çalışan TÜVTÜRK bu fahiş fiyatlara rağmen nasıl oluyor da zarar ediyor ve sürekli vergi borcu siliniyor? Sorular niçin yanıtlanmıyor?

Evet TÜVTÜRK için bir yaptırım uygulanacak mıdır?

GÜNÜN SÖZÜ
“Adalet güçlünün işine gelendir.” (Thrasymakhos)

SERT BUĞDAY ÜRETİCİSİ ‘ORGANİK NAZMİ’ ÖLDÜ

25 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra Erzurum’da tarım ve hayvancılık sektörlerinin gelişmesinde büyük emekleri olan

Yazının Devamını Oku

Çiftçi hububatta yeniden referans fiyat istiyor

İklim krizi, çiftçileri ve üretimi vuruyor. Bu yıl kuraklık nedeniyle hububat ekimi gecikti, kuru tarım yapılan alanlarda büyük zararlar oluştu.

Bu yıl geçen yıla göre üretimde yüzde 15-20 oranında verim düşüklüğü yaşanacağından, buğdayda 5 milyon tona varan kayıplar olacağı belirtiliyor. İktidar kuraklığın yarattığı hasarı gidermek yerine görmezden gelmektedir. Ürün alım fiyatlarının belirlenmesinde de kuraklığın etkisi düşünülmemiştir.

ÇİFTÇİ-SEN DİYOR Kİ:

Halkımızın ve çiftçilerin aç kalmaması, yeterli gıdaya erişebilmeleri için maliyet + kâr + insanca yaşam payı hesaplanarak yeniden referans fiyat belirlenmeli, piyasa referans fiyatın altına düştüğünde TMO müdahale etmelidir.

Tarımsal üretimde kullanılan mazottan ÖTV kaldırılmalıdır.

İthalat yapılarak şirketler desteklenmektedir. Halkın gıda ihtiyacını karşılamak için yapılması gereken şirketlere verilen desteğin kesilmesi, küçük aile tarımı yapan çiftçilerin üretmesini sağlamak olmalıdır.

Sertifikalı şirket tohumlarına destek verilmesi yerine, kuraklığa dayanıklı ve değişen iklim koşullarına çok daha kolay uyum sağlayabilen yerel tohumların ekimi teşvik edilmeli, desteklenmelidir.

Çiftçilerin sendikalaşmasının önündeki her türlü antidemokratik engeller kaldırılmalıdır.

Türkiye, BM Kurulu’nda kabul edilen kısa adı ‘

Yazının Devamını Oku

Selanik Atatürk demektir

Selanik ismi nedir? Sadece yitik bir şehir midir?

Ya da kaybettiğimiz eski bir vatan toprağı mıdır?

Mübadiller neden Selanik merkezden olmadığı halde, Karacaova, Vodina, Yanya, Serez, Yenice Vardar, Kavala, Kılkış, Florina, Kayalar, Grebene, Karaferye, Kesriye, Kozani, Katrin’den geldikleri halde “Biz Selanikliyiz” derler...

Bugünden bakınca düz mantıkla Selanik’ten gemiye bindiklerinden dolayı diyebiliriz.

Hafızalarında kalan son kare Beyaz Kule ve Selanik olmasından dolayı mıdır?

Elbette bir miktar doğruluk payı vardır...

Ama, esas neden nedir?

Yüzyıllarca yaşadığınız yerlerinizi, mezarlarınızı, evlerinizi ve tüm yaşanmış anılarınızı bırakıp geliyorsunuz, maddi ve manevi her şeyinizi bırakıp terk ediyorsunuz...

Sonra yollarda yaşlılarınızı, çocuklarınızı kaybediyorsunuz ve hiç bilmediğiniz bir yerde tekrar kök salmaya çalışıyorsunuz...

Yazının Devamını Oku

İBB’de 2 dakikalık seçim

İBB’de 26 ihtisas komisyonu var; her komisyonda sekiz üye bulunuyor. Dağılım 5 AKP, 3 CHP oranında.

Bunları ne için yazıyoruz.

CHP’nin komisyonlardaki toplam üye sayısı 78. Bir önceki dönem sandıklarda adaylar yarışır, yoğun tartışmalar olurdu. Üç yıldır ise seçim yok.

Bu dönem seçim iki dakika sürdü, bu siyasette bir rekordur.

Geçen hafta bu manzara CHP’li üyelerce tepki ile karşılandı. CHP’li iki dönem Meclis üyeliği yapan Hüseyin Sağ bu konuda bir açıklama yaptı. Anlattıkları şöyle:

“Beni bu dönem üye yapmadılar. Takip ettiğim kadarıyla, grup seçimine Kaftancıoğlu ve İmamoğlu katıldı.

Seçime geçilmeden Kaftancıoğlu grup üyelerine ‘Biz eski arkadaşlarla devam etme kararı aldık. Seçim yok’ diyor. Tüzükte ise kapalı oy açık tasnif yapılması hükmü yer alıyor. İl Başkanı verdiği demeçlerde AKP’nin antidemokratik yönetim şeklinden söz edip kendisinin ‘demokrat’ olduğunu ileri sürüyor. Ne yazık ki, tek bir Meclis üyesi de ‘seçim yapılsın’ demiyor. İnsan tüzüğü hatırlatmaz mı? AKP’de seçim nasıl oluyor? Önceden üyeler aranıyor, aday olur musun diye soruluyor. CHP bunun bile gerisinde kaldı. Seçim yapmıyoruz ne demektir! CHP’ye değil siyasete yazık. “Yerel yönetimde böyle davranılırsa ülke yönetiminde sen ne yapacaksın?” diye sorarlar adama. Hem yazık, hep ayıp demek durumundayız.

Sonuç itibarıyla CHP Meclis üyeleri olarak yapılmayan seçime itiraz etmiyorsun, sonra dışarıda AKP’nin davranışları antidemokratik diyorsun. Tam bir çifte standartlık değil midir bu!”

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Su kaynaklarının canavarı göç, tarım, yapılaşma ve endüstri

Tekirdağ NKÜ ‘su uzmanı’ Prof. Dr. Halim Orta su kaynaklarını tehdit eden faktörleri anlatıyor:

Hızlı nüfus artışı ve göç: İş ve aş için yoğun göç geliyor, ülke nüfusunun yaklaşık yüzde 20’si Trakya’da yaşıyor.

Amaç dışı arazi kullanımı ve düzensiz yapılaşma: Tarım arazilerinin amaç dışı kullanımı, Çatalca, Silivri, Marmara Ereğlisi, Çorlu-Lüleburgaz hattı, Çerkezköy-Saray hattı, köylünün elinden çıkıp, sanayici, politikacı, sanatçı vb. yatırımcının eline geçmiştir.

Endüstri: Aşırı yeraltı suyu kullanımı ve atıksuların arıtılmadan su kaynaklarına iletilmesi.

Tarım: Düşük sulama randımanı, yoğun gübre ve ilaç kullanımı.

İklimsel değişiklikler: Küresel ısınma, bozulan yağış rejimi, kuraklık ve sel.

Verimli tarım arazileri, su üretim ve su toplama havzaları üzerinde oluşturulan yerleşim, sanayi ve maden ocakları.

GÜNÜN SÖZÜ

“Keşke herkes futbol kadar ülke sorunlarına da kafa yorsa. Yalan, talan, takım sevgimizden fazlasını çalıyor bizlerden. Renk de ayırt etmiyor!”

Yazının Devamını Oku

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünü belediyeler unuttu

Öncelikle toplumsal sorunlara değindiğiniz için çok teşekkür ederim. Yazılarınızı keyifle takip ediyorum. Gebze Belediyesi ile ilgili köşe yazınızı okuduğumda size yazma gereği hissettim. Gebze’ye çok yakın bölgede Darıca’da ikamet etmekteyiz.

Sitemizin önünde üçgen bir arsa bulunmaktadır. Tamamen yeşil ve ağaçlarla kaplı bir alandır. Özellikle pandemi döneminde 22 aileden oluşan sitemiz ve komşu sitelerle birlikte yaklaşık 50 ailenin kullandığı bir alandır. Bu alan ile ilgili bugüne kadar inşaat ile ilgili bir girişim olmadı çünkü müteahhit firmalara cazip gelmemişti. Ancak Darıca Belediyesi İmar Müdürlüğü (Özellikle Başkan yardımcısı Abdüllatif Özkan) müteahhit firmanın bu bölgeye istediği şekilde ev yapması ve daire sayısını arttırması yönünde İmar Kanununu hiçe sayarak tamamen müteahhit firma lehine inisiyatif hakkını kullanarak ‘imar izni’ vermiştir.

CİMER ve AKİM’e yazmamıza rağmen herhangi bir sonuç alamadık.

Sayın Cumhurbaşkanımızın 27 Ocak 2017’de ‘kot durumu’ ile ilgili sözleri yaşadığımız mağduriyetin çarpıcı bir ifadesidir:

ERDOĞAN NE DEMİŞTİ

“Kot denilen bir olay var. Bununla ne yazık ki müteahhitler acımasız bir şekilde yolsuzluk yapıyor. Kot olayında kesinlikle kotu denizden verme diye bir anlayışı bizim getirmemiz lazım. Meyilli bir arazide beyefendi inşaatı en yüksek noktadan alıyor. Bu işi kökünden kazımamız lazım. Her taraftan bakıldığında ortaya bir güzellik çıkması lazım. Bu konularda belediyelerimizin hassas davranması lazım. Bodrum, güneş görmeyen yerdir. Toprağın altındadır. Kalkıp, etrafını açmak suretiyle bodrumu zemine dönüştüren anlayış da bana göre, ihanet içerisindedir. Kazanmak istiyorum, derken şehre ihanet ediyorsun. Geç o işleri. İnsanın şehirler üzerinden hakkı olduğu gibi şehrin de insanlar üzerinde hakkı vardır.”

Darıca Belediyesi imar durumunu düzenlerken bölgedeki komşu taşınmazların menfaatleri, mevzuat ve sokağın siluetini dikkate alarak hareket etmesi gerekirken 1829/2 parseldeki çekme mesafelerini yönetmeliğe aykırı düzenlemiştir. Baran SABAZ

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku