Şişmanlık salgını

Kilo fazlalığı ve şişmanlıkla ilgili sağlık sorunları ülkemizi de tehdit ediyor. Türkiye ABD'den başlayarak Avrupa'ya yayılan kilo fazlalığı ve şişmanlık salgınının etkisi altında.

Şişmanlık sorununa sadece estetik yönden değil, sağlıklı yaşam penceresinden bakılmalıdır. Okullarda, sivil toplum örgütlerinde, kulüplerde, derneklerde çocuklarımızın ve yetişkinlerin sağlığını ve geleceğini tehdit eden bu salgına karşı yoğun bir eğitim planlanmalı, kilo fazlalığının yol açtığı sağlık sorunları hakkında toplumu uyarıcı yayınlar yapılmalıdır. İş yerlerinde, okullarda egzersiz için alanlar ve fırsatlar yaratılmalıdır. Toplum; yüksek kalorili, besin değeri olmayan sağlıksız beslenme ürünlerine karşı bilinçlendirilmeli, fast-food beslenmenin zararları hakkında uyarılmalıdır. Porsiyon miktarları küçültülmeli, besinlerin ihtiva ettikleri yağ, tuz, sentetik maddeler ve iştah arttırıcı soslar yeniden gözden geçirilmelidir.

FAZLA KİLO ERKEN ÖLDÜRÜR

Kilo fazlalığı erken ölümlerin önde gelen sebeplerinden. Ölüm riski artan kiloyla birlikte yükseliyor, şişmanlarda bütün ölümlere bağlı erken ölüm riski ideal kiloda olanlara göre neredeyse iki kat artıyor. Kalp krizi, kalp yetmezliği, kalp hastalığına bağlı ani ölüm, göğüs ağrısı ve kalp atım bozukluğu gibi kalp sorunları fazla kilolu ya da şişmanlarda daha sık görülüyor.

Şişmanlık çoğu kez aşırı kalori alma ve yetersiz bedensel etkinlik göstermeye bağlıdır. Genetik, çevresel, kültürel, sosyo-ekonomik etkiler, metabolik ve davranışsal faktörler ideal kiloyu etkiliyor.

İLK HEDEFİMİZ İDEAL KİLO!

Sağlıklı kilo ideal kilodur ve Beden Kitle İndeksi (BKI) ile belirlenen değerdir. Fazla kilolu ya da şişmansanız mevcut ağırlığınızı sadece yüzde 10 oranında azaltarak sağlığınızı önemli ölçüde düzeltebilirsiniz. Sağlıklı kiloda olup olmadığınızı anlamak için beden kitle indeksinizi belirlemelisiniz. Beden kitle indeksi basit, ucuz, hızlı ve güvenilir bir yöntemdir. Unutmayın! Şişmanlık bir hastalıktır. Kilo fazlalığı veya şişmanlıkla ilgili doğru teşhisi sadece bir sağlık görevlisi koyabilir.

İDEAL KİLOYU KORUMAK

Vücudunuzun yaşam biçiminize adaptasyonu kusursuzdur. Yediğiniz her şey yaptığınız her egzersiz vücudunuza yansır. Her gün hamburger, pizza, patates, cips yiyerek gün boyu uzanıp televizyon seyrederek asla sağlıklı ve ideal kiloda kalamazsınız.

Yaşam biçiminizdeki değişiklikler vücudunuza da yansır. Tabii ki bu değişimlerde genetik yapınız ve ırksal özellikleriniz de rol oynar. Kilonuzu ideal sınırlar içinde tutmak, kilo vermek ve almamak için mutlaka doğru şeyler yapmalısınız.

Kilo verme ve alma sorununu çözmekte öncelikli ve doğru yol ideal kiloda kalmayı engelleyen üç sabotajcının bilinmesi ve yok edilmesidir.

HAREKET EDİN!

Hareketsizlik birinci sabotajcıdır. Tekerleğin icadı ve petrolün keşfi hareketsiz yaşam tarzının ve ŞİŞMANLIĞIN temel nedenleridir.

İnsan bedeni besin bulmak, besin üretmek, elde ettiği besini evine taşımak üzere planlanmıştır. Ayakta durmak ve yürümek, koşmak kısacası hareket etmek üzere dizayn edilen insan bedenini hareketsizliğe iten birinci unsurun, tekerleğin bulunuşu olduğu söylenebilir.

Modern insan bir günü nasıl yaşamaktadır? Evinden garajına asansörle iner, otomobiline binip garaj kapısını otomobilin içinden uzaktan kumanda ile açar, işyerinin altındaki garaja otomobilini park edip asansörle çalışma ofisine ulaşır. Öğle yemeğini ofiste besin değeri düşük, kalori değeri yüksek fast-food gıdalar atıştırarak geçiştirir. Masasına ve ofisine yapışmış bu insan tipi günün sonunda da aynı şekilde evine döner. Mikrodalga fırında ısıttığı ikinci fast-food öğününü yer yemez kanepeye uzanıp kitabını okur, televizyon seyreder veya bilgisayarının başına oturup çalışır. Sonra da uykuya çekilir!

Dedenizin bir günü nasıl yaşadığını hiç düşündünüz mü? Muhakkak ki asansörlü bir evde oturmuyordu, garaj kapısı otomatik değildi, fast-food yiyeceklerden haberi bile yoktu. İş dönüşü alışverişini yapar, yürüyerek evine dönerdi.

Bugünün insanı sadece bir telefon tuşu ya da internet yoluyla 2500 kalorilik bir pizza, 500 kalorilik bir dondurma ve 250 kalorilik büyük boy kola siparişini bir çırpıda verebiliyor. Buna karşılık günde 30-40 dakika yürüyerek 150-200 kalori harcama konusunda inanılmaz ölçüde duyarsız ve tembel.

DİYETİNİZİ GÖZDEN GEÇİRİN

Gereğinden fazla kalori tüketimi ideal kilonun ikinci sabotajcısıdır.

Diyet yapmayı eğer aç kalmak olarak algılarsanız yanılırsınız. Aç kalarak kilo kaybedebilirsiniz. Ama açlık nedeniyle kasları deforme, zayıf görünümlü ve sağlıksız bir bedene sahip olursunuz. Böyle bir diyet size sürekli yiyecekler düşünen, seks gücü zayıflamış, deforme ve yorgun bir beden; sinirli, mutsuz, gergin ve agresif bir ruh hali kazandırmaktan başka yarar sağlamaz.

Oysa kilo kaybını sağlığınızı riske atmadan da sağlayabilirsiniz. Bir gün boyunca almanız gereken kaloriyi, kilonuzu iki ile çarpıp elde ettiğiniz rakamı 10 ile tekrar çarpıp bulabilirsiniz. 75 kg iseniz bir günde almanız gereken toplam temel enerji 1500 kalori kadardır. Basit bir ifade ile bedeninizi sağlıklı ve fonksiyonel tutmak için aldığınız toplam günlük enerji 1500 kaloriden aşağı olmamalıdır.

Kilo verme programlarında; olabildiğince bu temel kalori ihtiyacından taviz vermeden, egzersizi artırarak kalori harcamanızı yüksek tutmalısınız. Daha az değil optimal kaloriyi alarak ama daha çok hareket edip daha çok kalori yakarak yürüteceğiniz bir zayıflama programı size şunları sağlar:

Diyet yaparken kendi bilgilerinizi kullanır, sürekli kontrollü davranmanın oluşturacağı zorlanma hissine kapılmazsınız.

Dengeli beslenmeden taviz vermezsiniz.

Yemek yeme alışkanlıklarınızı değiştirmeniz gerekmez.

Unutmayın! Sadece kalori hesabına dayalı diyetler her zaman başarılı değildir. Kaloriler asla başarılı kilo verme öykülerinin tümünü oluşturmazlar.

PORSİYONLARI KÜÇÜLTÜN

Büyük porsiyonlar kilo verme çabalarının üçüncü sabotajcısıdır. Bizim genel önerimizi daha önce kısaca özetledik: Diyet yapmanın iki temel kuralından biri az yemektir. Açlığa bir yanıt olarak yemek yemeye çalışın. Tokluğa ulaşmak ve iştahınız tükenene kadar yemek zorunda değilsiniz. Sadece açlığa yanıt olarak değil sizi etkileyen her uyarana yanıt olarak yemeye başlarsanız porsiyonlarınız da, yemek yeme sıklığınız da, kendiniz de giderek büyürsünüz. Daha az, daha sık yiyin. Porsiyonları mutlaka küçültün.

Porsiyonları küçültmenin en kolay yolu yiyecekleri günlük ölçülerle almaktır. Örnek olarak yağsız et, tavuk veya balık için avuç içi kadar büyüklüğü ya da köfte kadar büyüklüğü, peynir porsiyonları için kibrit kutusu ölçülerini, pirinç veya patates için tenis topu hacmini, bakliyat için yemek kaşığını, sebze ezmeleri için su bardağını ölçü olarak alabilirsiniz.


ŞİŞMANLIK VE HASTALIKLAR

Kan basıncı yüksekliği -hipertansiyon- şişmanlarda ideal kilosu olanlara oranla iki kat daha fazla.

Şişmanlarda trigliserit düzeyi yükseliyor, iyi kolesterol (HDL) düzeyi azalıyor. Kilosu ideal kilo değerine göre 5-8 kilogram artan bir kişide Tip II Diyabet gelişme riski de iki kat çoğalıyor.

Şeker hastalarının büyük bir kısmı fazla kilolu ya da şişman insanlar.

Fazla kilolar kalın bağırsak, prostat, safra kesesi, böbrek ve meme kanseri gibi bazı kanserlerde de çoğalmaya yol açıyor.

Uyku apnesi sorunu (uyurken solumanın kesintiye uğraması) şişmanlar arasında daha yaygın.

İdeal kilodaki her 1 kilogramlık artış romatizmal hastalıkların gelişme riskini yüzde 10 civarında yükseltiyor.

Kilo fazlalığı olanlarda safra kesesi hastalıkları ve safra kesesi taşı, idrar kaçırma sorunları daha fazla.

Şişmanlarda depresyon daha sık görülmekte.


LIGHT'LARA DİKKAT!


Kalorisiz ürün:

Ürünün her porsiyonundaki toplam kalori 5'den az olmalıdır

Az kalorili ürün:

Ürünün her porsiyonundaki toplam kalori değeri 40'tan az olmalıdır.

Kalorisi azaltılmış - düşük kalorili ürün:

Ürünün her porsiyonundaki toplam kalori değeri, normal tipine göre en az yüzde 25 daha az olmalıdır.

Yağsız ürün:

Her porsiyon en fazla 0,5 gr. yağ içermelidir.

Az yağlı ürün:

Her porsiyonu en fazla 3 gr. yağ içermelidir.

Yağı azaltılmış ya da düşük yağlı ürün:

Her porsiyonu tam yağlı tipine göre en az yüzde 25 daha az yağ ihtiva etmelidir.

Light ürün birkaç anlama gelebilir:

Ürün normal olanına oranla daha az kalorili ya da yarım yağlıdır.

Daha az kalorili, daha az yağlı veya ihtiva ettiği sodyum miktarı yarı yarıya azaltılmıştır.

Ürünün rengi daha açıktır!


KİLO KAYBININ PÜF NOKTALARI: WELLNESS NOTLARI


Düzenli fiziksel aktivite, zayıflama ve kilo denetiminin garantisi gibidir. Düzenli egzersiz yaparak hem zayıflar, ideal kilonuzu korur, hem de çeşitli hastalıkların (kalp hastalığı, hipertansiyon, felçler, şeker hastalığı, osteoporoz) önüne geçersiniz. Gösterdiğiniz fiziksel etkinliğin tipi önemli değildir. Spor yapabilir (tenis, golf, yüzme), düzenli ve planlı bir egzersiz programı uygulayabilir (yürüme, esneme ve gerilme egzersizleri, ağırlık çalışmaları), ev ve bahçe işlerini üstlenebilir, işyerindeki hareketliliğinizi artırabilirsiniz. Araştırmalar en hareketsiz kişilerde bile günde 30 dakikalık fiziksel etkinliğin sağlık üzerine yararlı etkisinin olduğunu göstermektedir.

İster düşük karbonhidrat diyeti, ister yüksek protein diyeti, lahana diyeti, yeşil çay diyeti, Beverly Hills, Hollywood diyeti ya da Pritikin diyeti yapın, pazarlama motivasyonu hep aynıdır. Hemen zayıflayın! Biz yolunu gösterelim. Eğer zayıflamak istiyorsanız, yapacağınız en doğru şey efsane diyetlerden mucizeler beklemeniz değil, önce bir doktorla görüşmenizdir. Doktorunuz bir beslenme uzmanının ve gerekiyorsa psikolog ve egzersiz fizyolojistinin desteğini alarak size en uygun programı hazırlayacaktır.

Araştırmalar daha iyi, daha dengeli ama daha az beslenerek ve daha fazla egzersiz yaparak haftada 1 kilogram civarında kilo verilmesinin en uygun yol olduğunu göstermektedir. Bu yöntem zayıflamanın da, verilen kiloyu korumanın da en iyi yoludur. Beslenme ve egzersiz alışkanlıklarını yaşamınıza yerleştirirseniz kilonuzu daha rahat denetleyebilirsiniz.

Zayıflamak için harcadığınızdan daha az kalori almanız gerektiğini unutmamalısınız. İstediğiniz her şeyi yiyip yine de kilo verebilirsiniz. Ama aldığınız günlük kalori miktarını, harcadığınız günlük kalori miktarının altında tutmak koşuluyla. Zayıflamaya çalışırken de en sevdiğiniz yiyecekleri ihtiva eden beslenme programlarını isteyin. Ama bu besinlerin toplam miktarlarına da dikkat edin.

HAFTAYA: BESLENMENİZİ TEST EDİN!
X

Hak eden kazansın

Hepimiz merakla “Normalleşme ne zaman?” sorusunun yanıtını bekliyoruz ve haklıyız.

İşimiz gücümüz aksadı. Korktuk, sıkıldık, bunaldık. Ve daha pek çok nedenle bu tatsız sürecin bitmesini, yavaş da olsa salgının etkisinin azalmasını bekliyoruz. Cumhurbaşkanımız da bu haklı isteğin farkında. Geçtiğimiz günlerde “normalleşmenin kademeli olarak yakında başlatılabileceğini, zamanlamaya da vaka sayılarına göre şehirlerdeki yetkililerin karar vereceğini” açıkladı. Doğrusu da bu olur. Normalleşme için her il, ilçe, hatta kasaba, belde ve köy gayrete gelmeli, çaba göstermeli, günlük vaka sayılarını düşürmeye çalışmalıdır. PEKİ, VAKA SAYILARINDA BİR HEDEF, BİR SINIR VAR MI? Uzmanlara göre var! Peki, o rakam ne? Yanıtı kutu 1’de.




KUTU 1
NORMALLEŞME NE ZAMAN BAŞLAR

UZMANLARA göre vaka sayısının 100 binde 50’nin altına düştüğü yerlerde normalleşme adımları yavaş yavaş atılabilir. Rakam 25’in altına düştüğünde de kademeli normalleşmeye rahatlıkla geçilebilir. Kısacası, kademeli normalleşmede de “Hak eden kazansın” cümlesiyle özetlenebilecek bir durum söz konusudur.

Yazının Devamını Oku

Dijital sağlığa hoşgeldiniz

Pandeminin pek çok şeyi değiştirdiği, hayatımıza yeni ve farklı anlamlar kazandırdığı kesin.

Değişim rüzgârına doğal olarak sağlık da ayak uydurdu, özellikle “dijital sağlık” alanındaki gelişmeler hız kazandı. Mesela kolumuzdaki dijital saatler sayesinde nabzımızı ölçebiliyor, adım sayımızı belirleyebiliyor, harcadığımız kalorileri gözleyip gerektiğinde kalp elektromuzu bile çekebiliyorduk. Şimdi ise bu parametrelere dijital teknolojiyle vücut dışından doğrudan “kan basıncını, kan şeker seviyesini, kandaki kafein, laktik asit ve alkol miktarını da ölçebilen yeni teknolojiler” eklendi. Görünen o ki yakın bir gelecekte kolumuzdaki saatlere bakarak daha pek çok sağlık parametresini de izleyebilme fırsatı bulacağız.




İYİ HABER 1
MOLNUPIRAVIR YİNE GÜNDEMDE

Yazının Devamını Oku

Sağlık Bakanı’yla aşı sohbeti

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile iki gün önce uzun bir görüşme yaptım.

Hemen belirteyim: Sayın Bakanı 1-2 ay öncesine göre bir hayli rahatlamış buldum. Tabii ki onun da aklında mutasyon soruları olmalıydı. Ama bizim gündemimizde “aşı meselesi” vardı. Sayın Bakan her zamanki kibar ve açık tavrıyla her soruya samimi yanıtlar verdi. İşte o görüşmedeki sorular ve yanıtları...




SORU 1: NEDEN ÇİN AŞISI?

SAĞLIK Bakanımız da çoğumuz gibi aşıların “Çin, Rus, Alman, İngiliz, Amerikan aşısı” şeklinde tanımlanmasından hoşnut değil. “Çin aşısı” yerine “ölü virüs aşısı” tanımını tercih ediyor. Yukarıdaki soruyu da “SinoVac’ın geliştirdiği aşıyı sürecin başından beri dikkatle izlemeye aldık. Biliyorsunuz, ölü virüs aşıları uzun zamandır kullanılan, teknolojisi iyi bilinen, etkinliği makul düzeyde, yan etkileri ise oldukça düşük aşılar. Ayrıca bizim depolanması, dağıtımı ve kullanımında zaten son derece tecrübeli olduğumuz bir aşı çeşidi. Bu nedenle daha yolun başında, neredeyse haziran ortalarında SinoVac ile hızla temasa geçtik” yanıtını verdi.

Yazının Devamını Oku

10 soruda antikor dosyası

Pandemide son günlerin en popüler konulardan biri de “antikor”lar.

Hatırlayalım, bağışıklık sistemimiz ister virüsle doğrudan karşılaşsın, isterse de aşılarla bedene giren virüs parçacıklarıyla uyarılmış olsun, netice fark etmiyor. Hemen ve anında, farklı yapı ve güçte antikorlar üretmeye başlıyor. Bu antikorlar da bizi en azından belirli süre “daha sonraki virüs saldırılarından koruyarak” yeniden hastalanmamızı önlüyor. Antikor üreten bağışıklık hücrelerimizin de B lenfositleri olduğu biliniyor. İsterseniz gelin, tam da bu noktada biraz daha ayrıntıya girelim...




VARAN 1
HASTALIKTA ANTİKOR ÜRETİMİ NASIL OLUYOR

Yazının Devamını Oku

Nasıl mutlu oluruz

“Stres testi”ne girmiş gibiyiz. Karanlıkta ve bilmediğimiz bir yolda yürüyoruz.

Üstelik yolculuğun ne zaman biteceği, nasıl sonuçlanacağı da kesin değil. Özetle “belirsizlik” gibi son derece önemli bir sorunla karşı karşıyayız; görmediğimiz, duymadığımız, dokunamadığımız kısacası neredeyse hiçbir özelliğini tanımadığımız meçhul bir düşman ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Hal böyle olunca da her şeye büyüteçle bakmaya başladık. Konu hastalıksa anında ve hemen “Acaba ölür müyüm?” korkusuna kapılıyoruz. “Korkmayın, çözümü/aşıyı bulduk!” diyorlar, “Acaba o aşı başımıza yeni işler açar mı?” gibi saçma sapan düşünceler üretiyoruz. Mutasyon meselesi devreye girince de her mutasyonu mutlaka ama mutlaka kötüye yoruyoruz. Ayrıca ciddi ölçüde bir bilgi kirliliği ve fazlalığı sorunumuz da var. Herkes konuşuyor. Ama hepsi farklı şeyler söylüyor. Sonuç mu? Ortada! Önce “yön kaybı”, sonra da “mutsuzluk” devreye giriyor.




AKLINIZDA OLSUN
MUTSUZLUĞUN DA İLAÇLARI VAR MI

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlar tesadüf mü

Pandemide aşılar “out”, mutasyonlar “in” şeklinde özetlenebilecek bir noktadayız. Bunun da açık, net ve kabul edilebilir bir nedeni var: Her yeni mutasyon, virüsün -muhtemelen- sadece “bulaşıcılık yeteneği”ni değil, “hasta etme gücü”nü de arttırabiliyor. Bu da sadece yeni vaka sayılarında artma değil, ağır hasta rakamlarında da yükselme anlamına geliyor.

Son günlerde iki hafta öncesine oranla vaka sayılarının ve ağır hasta sayılarının bizde de artmasının nedenlerinden biri de bu zaten. Özetle, ben ve benim gibi düşünenler mutasyon meselesini başlangıçta yeterince ciddiye almamakla yanıldık! Peki, bu yanılgının nedeni ne idi? Her gün neredeyse bir yenisi saptanan bu mutasyonlar sadece tesadüf mü? İşin uzmanlarına göre mutasyonlar sadece tesadüflere bağlı değil, bu tatsız gelişmede -az da olsa- bizim de payımız, günahlarımız var. Detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ
MUTASYONLAR DAHA DA ARTACAK

VİRÜSLERİN de hayatta kalmak için çevrelerine uyum sağlamak zorunda olduklarını, bunu da mutasyonlarla gerçekleştirebildiklerini biliyoruz. Uzmanlara göre mutasyonlar en çok da hastalanan kişilerde, hastalık sürecinde ortaya çıkıyor, özellikle bağışıklık sistemi zayıf hastalarda, vücutta daha uzun süre kalma şansı yakalayan virüslerde mutasyon ihtimali artıyor. Hastalığın iyileşmesi uzadıkça “bağışıklık baskısı” ile daha uzun süre karşı karşıya kalan virüs, ya bağışıklık tepkisinden nasıl kurtulacağını öğrenip mutasyona uğruyor ya da ölüyor! Yine aynı uzmanlara göre, pandemi sürecinin uzaması, vaka sayılarının artması, hastalıktan iyileşerek ya da aşılarını yaptırarak bağışıklık kazananların çoğalması da mutasyonu tetikleyebilen gelişmeler olabilir. Özetle, pandemi uzadıkça ve aşılama süreci hızlanmadıkça yeni mutasyonlarla karşılaşma ihtimalimiz hep var. 

ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Biraz daha sabır

Küresel bir karantina ve mağduriyet bu.

Neticesi de çoktan belli: Sıkıldık, bunaldık, yorulduk hepimiz. Tam da “Aşıdan umutlanalım” derken “mutasyon meselesi” giriverdi devreye. Peki, çare ne? Tek çaremiz var: Gülümsemek! Önce gülümseyecek, sonra da tek çıkar yol belleyip birbirimize yaslanarak, sırt sırta verip kol kola girerek bu uzamış belanın bir an önce defolup gitmesini, yakamızdan düşmesini bekleyeceğiz. Kısacası, diğer hocalar söyleyemiyor, bilim insanları bir türlü diyemiyor ama ben tavsiyelerin toplamını üç sözcükten özetleyeyim: SABIR, SABIR, SABIR! ÖNEMLİ YAŞLILARA DİKKATSİZ de farkında olmalısınız: “Yeni ve farklı bir dünyamız var”. Ve biz, hepimiz o yeni dünyanın bize dayattığı yeni ve farklı koşulara uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyumda en çok zorlananlarımız ise yaşlılarımız. Resmi tanımları ile “65 yaş üstü” büyüklerimiz. Bir başka deyişle, “gölge çizgisine geçip ömür yolculuğuna çıkanlarımız”. Şu kesin: Pandemi en çok onları zorladı. Zorlamaya da devam ediyor. Karantinalar en çok onları üzdü. Üzmeye de devam edecek gibi görünüyor. Duygusal çoraklaşma en fazla onları yalnızlaştırdı. Yalnızlaştırmayı da sürdüreceği anlaşılıyor. Pandemi kâbusu en fazla onların “ruhlarının amentüsü”nü çalıp bunalttı. Bunaltmaya devam edeceği de kesin. İşte bu nedenle bugünlerde her zamankinden çok daha fazla dikkat etmeliyiz yaşlılarımıza. Onların ruhsal ve bedensel sağlıklarına.

BANA GÖRE
DAHA ÇOK GÜLÜMSEYELİM

YUKARIDA belirttiğim nedenlerle yaşlılarımızın bize her zamankinden çok daha fazla ihtiyaçları var. Şefkate, güzel sözlere, içten gülümsemelere en çok o “65 yaş üstü” yorgun canlar ihtiyaç duyuyor. Hepsi bizden her zamankinden daha fazla anlayış daha çok gülümseme bekliyor. “Gülümseme de neymiş” demeyin; önemli, hem de çok önemli bir ayrıntıdır. Ünlü Fransız edebiyatçı André Maurois diyor ki “Herkese gülümseyin çünkü herkesin öncelikle güvene ihtiyacı var. Bir insanda güveni sağlayan en güçlü şey ise karşısındakinin yüzünde bir gülümseme görmesidir.”

AKLINIZDA OLSUN

Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit KAYGI-21 mi

Endişe ve kaygının tavan yaptığı özel günlerden geçiyoruz.

Aşılar geliyor!” haberiyle bir nebze ferahlayan ruhlarımızı “mutasyon tehdidi” yeniden baskı altına alıverdi. Araştırmalara bakılırsa bugünlerde yaklaşık her dört kişiden birinde “ruhsal gerginlik/anksiyete”, her üç kişiden birinde de “umutsuzluk/mutsuzluk” işaretleri var. Süreçten kadınların erkeklere, yaşlıların gençlere oranla daha çok etkilendikleri de kesin. Özetle COVID-19 salgını yaygın ve yoğun bir kaygı salgınına da dönüşme eğiliminde. Bilelim ki dikkat etmezsek eğer önümüzdeki günlerde “KAYGI-21 salgını” en az “COVID-19 salgını” kadar önemli bir sağlık sorunu haline gelecektir.

NE YAPMALIYIZ?
KAYGISAVARLARDA İLK 5

1- Kendinize de şefkatle yaklaşın.

2- Kaygınızı erteleyecek bahaneler, süreçler, alışkanlıklar, değişimler yaratın.

3- Farkındalığınızı geliştirmeye çalışın.

4-

Yazının Devamını Oku

Mutasyondan korkalım mı

HİÇ kuşkusuz ana gündemimiz pandemi, o gündemin bir numaralı maddesi ise “mutasyon meselesi”dir. Mutasyon konusu ortaya çıkan yeni verilerle maalesef can sıkıcı bir sürece girdi. Hepimiz “Ne olacak bu mutasyonların sonucu?” sorusuna yanıt arıyor ve itiraf edelim biraz da korkuyoruz! Peki, korkumuzda haklı mıyız? Mutasyon meselesini ciddiye alalım mı?

MUTASYON NEDİR? NEDEN OLUR?ŞUNU iyi bilelim: Mutasyon virüslerde oluşan ve beklenen bir yapısal değişim. Değişime uğramak, virüslerin vazgeçilmez karakterlerinden biri. Özellikle içinde yeni koronavirüsün de yer aldığı RNA virüsleri için ise neredeyse vazgeçilmez ve önlenemez bir netice. Mutasyon her virüste meydana gelebiliyor. DNA virüsleri de (hepatit virüsü) RNA virüsleri de (influenza/grip, MERS ve SARS virüsleri) mutasyona uğrayabiliyor. Hatırlayalım, COVID-19 pandemisinin etkeni yeni koronavirüs de bir RNA virüsü. Ve üzülerek belirtelim: Mutasyona RNA virüslerinde daha sık rastlanıyor. Bunun nedeni olarak da RNA virüslerinde çoğalma/kopyalama sürecinde görev alan “RNA polimeraz” enziminin “geriye yönelik düzeltme mekanizmasının bulunmaması” gösteriliyor. Bu mekanizmanın yokluğu, virüs çoğalırken oluşan üretim hatalarının düzeltilememesine yol açıyor. Kısacası, mutasyona uğramak her virüs, özellikle de RNA virüsleri için beklenen hatta vazgeçilmez bir gelişme. İsterseniz şimdi gelin aklımızdaki diğer sorulara yanıt arayalım.

SORU 1MUTASYONLAR NASIL OLUŞUYOR

VİRÜSLER hücrelerimize girdikten sonra kendilerini trilyonlarca defa kopyalamak suretiyle çoğalıyor. Bir süre sonra sayıları inanılmaz boyutlara varınca hücreye sığamıyor, onu adeta patlatarak dışarı çıkıp diğer hücrelerimize, doku, organ ve sistemlerimize yayılıyor. Çoğalma/kopyalama bir anlamda virüsteki genetik kodun da kopyalanması, iç ve dış yapının hatasız tekrarlanması demek. Ama trilyonları bulan bu kopyalamalar, her zaman “aslına uygun kopyalar”, yani aslı ile birebir uyumlu yeni virüsler üretemeyebiliyor, kopyalama sürecinde virüsteki bazı protein yapıları değişime uğruyor. Neticede virüs değişiyor, farklılaşmalar ortaya çıkıyor. Kısacası mutasyon demek, hatalı ve farklı yeni bir virüs demek. Bu süreci çok hızlı basımla üretilen kitap, dergi ya da gazetelerdeki “baskı hatalarına” da benzetebiliriz.

SORU 2
MUTASYONDA NELER OLUYOR

MUTASYON sürecinde en sık görülen mutasyon noktaları yeni koronavirüsün dış yüzeyindeki spike/sivri uçlu protein adı verilin dikensi çıkıntılar. Mutasyonun bu dikensi yapılarda gelişmesi özellikle önemli. Zira virüs bu yapı sayesinde hücrelerimize tutunup bizi hasta edebiliyor. Yapıdaki değişmeler de virüsün bulaşma yeteneği ve hızı ile bizi hasta etme kabiliyetini etkileyebiliyor. Daha da önemlisi, aşılar ya da hastalığı geçirerek kazandığımız antikorların önemli bir bölümü de bu dikensi çıkıntılara karşı oluşuyor. Neticede bağışıklık gücümüz de tartışma konusu haline gelebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Aşı mı antikor mu

Neredeyse her hafta önümüze yeni bir aşı seçeneği konuyor ama ihtiyacın yeterince karşılanamayacağı, üretimin talebe yetmeyeceği kesin. Küresel bir soruna dönüşeceği anlaşılan “AŞI KAVGALARI”nın sebebi de bu zaten.

Biliyorsunuz, son kavga Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında patladı. Devreye Britanya Kilisesi bile girdi ve kavgayı yatıştırmak yerine yangına körükle gidip Avrupa Birliği’ni ayıpladı! Birleşik Krallık Anglikan Kilisesi’nin “COVID-19 aşısının ihracatını kontrol etme çabası AB değerlerinin altını oyuyor” açıklamasını yapması önemli. Kısacası, aşı savaşlarının büyüyeceği kesin. Mevcut aşılara yenileri eklense bile üretim şimdilik küresel ihtiyacın tamamını karşılamaktan çok uzak. Durum böyle olunca da imkânı olan ülkeler yeni çözümlere yöneliyor. O çözümlerden birinin de “MONOKLONAL ANTİKORLAR” olduğu anlaşılıyor. Özetle “Ceket bulamadık, gömlek verelim mi abi?” şeklinde bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerin aktüel sorularından birinin “Aşı eksikliğini antikorlarla giderebilir miyiz?” olacağı anlaşılıyor. Peki, bu mümkün mü? Detaylar için buyurun...



DETAY 1
İLK ADIM ALMANYA’DAN 

VATANDAŞINA

Yazının Devamını Oku

Aşı savaşı ne zaman bitecek

Pandeminin başından beri hep aynı şeyi tekrarlıyoruz: “Tamam doğru, hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide olduğumuzu söylemek pek mümkün değil. Hatta pandemide aynı gemide olanların bile farklı mevkilerde seyahat ettikleri kesin!”

Zaten bu nedenle de pandeminin daha ilk gününden bu yana her ülkede ilaca, hastaneye, hatta yoğun bakım ve solunum cihazlarına ulaşma bakımından herkes aynı şansı yakalayamıyor. “PANDEMİ EŞİTSİZLİĞİ” diyebileceğimiz bu kötü gelişmenin en acı, yaralayıcı, yürek kanatıcı sonucu ise şimdi “aşı paylaşımı”nda yaşanıyor. Ve ne üzücüdür ki her zaman olduğu gibi Avrupa ve Amerika yine “Önce ben!” diyor. Hatta “Önce ben”ciler hızlarını alamayıp “Sana daha çok, bana daha az aşı” kavgasına bile girebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Bilelim ki aşı üretimi uzun süre yetersiz kalacaktır, aşı savaşları hep gündemde olacaktır.



BİR UYARI
RUHU ISKALAMAYIN

Yazının Devamını Oku

Normalleşme ne zaman

Herkesin kafasında soru şu: Normalleşme ne zaman? Bilelim ki her şey gibi pandeminin de kendine özel bir matematiği var. Ve o matematik bize normalleşmenin elimizdeki rakamlarla en azından şimdilik mümkün olmadığını söylüyor. Dahası, konuştuğum halk sağlığı uzmanları -ki pandemi matematiğini en iyi onlar bilirler- günde 5-7 bin arasında gelip giden vaka sayılarıyla değil tamamen normalleşmek, kademeli normalleşmenin bile mümkün olamayacağını söylüyor. Kısacası başlıktaki sorunun yanıtını yetkililer değil, biz vereceğiz. Kurallara daha sıkı, daha samimi, daha kalıcı ve içselleştirilmiş bir uyum dinamiği geliştirerek vaka sayılarını düşürmek ve yavaş da olsa normalleşmek bizim elimizde.

KOLESTEROL İLAÇLARI VİRÜSTEN KORUYOR MU

YUKARIDAKİ başlığın kolesterol ilacı karşıtları, en çok da Canan Karatay hocayı üzeceğini biliyorum. Ama araştırma sağlam bir yerden, Princeton Üniversitesi’nden gelince, haberi dikkate almak gerekiyor. Haber şu: Bilindiği gibi yeni koronavirüs hücreye girebilmek, yani bizi hasta edebilmek için hücre zarını geçmek zorunda. Princeton’daki çalışma bu geçişin önemli belirleyicilerinden birinin de kolesterol olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa kolesterol düşürücü ilaçları (statinler) kullananlar, bu ilaçları kullanmayı reddedenlere oranla bir parça daha şanslılar. Zira hücre duvarındaki yoğun kolesterol molekülü birikimi, virüsün hücre duvarına tutunmasını ve duvarı geçip hücreye girmesini kolaylaştırıyor. Bir başka deyişle virüs, yeteri kadar kolesterol yoksa hücre duvarının koruyucu engelini aşamazken, kolesterolü bol bulunca işini daha kolay yapıyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılan bu ön çalışmanın tabii ki başka araştırmalarla da desteklenmesi lazım. Ama anlaşılan o ki kolesterol yüksekliğinden damarlarımız hoşlanmasa da bu sorun virüsü memnun edebilen bir gelişme.

RİSKLİ HASTALAR DAHA ERKEN BELİRLENEBİLİR Mİ

BİLİNDİĞİ gibi COVID-19 herkeste aynı tahribatı yapmıyor; hastalığı bazıları, ağır bazıları da çok hafif geçirebiliyor. Hastalığa yakalandığından haberi olmayanlar da eksik değil. Bilim insanları “Acaba riskli vakaları erken dönemde belirleyip risk oranları büyümeden tedaviye almamız mümkün olabilir mi?” sorusuna uzun süredir yanıt arıyor. Haklılar. Çünkü bu durumda erken başlanabilecek bir deksametazon desteği bile süreci kontrol altına alabiliyor. Neticede de yoğun bakıma ihtiyaç en aza iniyor. Peki, elimizde böyle bir test var mı? Elimizde henüz erken risk tayininde kullanabileceğimiz bir test maalesef yok. Ama bilelim ki bilim insanları bu konuda da nihai sonuca oldukça yaklaşmış durumdalar. Kanda sitokin seviyelerini belirleyerek bu işi de çözebileceklerini düşünüyorlar. Bilindiği gibi, durumu hızla ağırlaşan hastalarda “erken yangısal tepkiler” süratle çoğalıyor, kısa sürede de zirve yapıyor. Ve bu aşırı bağışıksal tepkiler de “Ufukta bir sitokin fırtınası var” anlamına gelebiliyor. Eğer biz bu fırtınayı erken belirleyebilir ya da önceden tahmin edebilirsek işimiz çok daha kolay olacak. Yoğun bakımlara ihtiyacımız bir hayli azalacak.

HANGİ DEMİR

DEMİR

Yazının Devamını Oku

Önceliğimiz okullar mı lokantalar mı

Şu bilgi tartışma götürmez:

Eğer restoran ve kafelerin açılmasına zamanından önce izin verilecek olursa, alınacak önlemler ne kadar ciddi ve sert olursa olsun vaka sayıları ve ölüm oranlarında yakaladığımız bu olumlu gelişme trendi yerini yeniden sayısal patlamalara bırakabilecektir. Bilim Kurulu üyeleri de bu düşüncedeler. Dün Hürriyet’e yaptıkları açıklamalarda Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan Hoca, “Vaka sayısı 2 binin altına inmeden restoranları açmamız riskli olur” demiş. Diğer hocaların da görüşleri farklı değil. Mesela Prof. Dr. Levent Akın Hoca da “Lokanta ve kafelerin açılması ancak PCR testlerinde pozitiflik oranı yüzde 1’in altına indikten sonra değerlendirilmeli” görüşünü savunmuş. Konuştuğum uzmanların çoğu önemli bir başka soruna daha dikkati çekiyor: Onlara göre restoran ve kafelerin zamansız açılması okulların açılmasını da geciktirebilecek bir yanlış olabilir.



SORU ŞU
EKONOMİ Mİ EĞİTİM Mİ

Yazının Devamını Oku

Mutasyon aşıyı etkisiz yapar mı

Önce İngiltere’de, sonra da Güney Afrika ve Brezilya’da tespit edilen virüs mutasyonları haklı olarak “MUTASYON TEHDİDİ”nin ciddiyetini iyi bilen bilim insanlarını ciddi ölçüde korkuttu. Neticede bizim de sizin de endişelerimiz arttı.

Haklı olarak “Virüste oluşan bu yapısal değişimler -mutasyonlar- acaba onu daha bulaşıcı, daha güçlü, ilaçlar ve aşılara daha dayanıklı yapabilir mi?” gibi sorular aklımıza geldi. Konunun uzmanı değilim. Ama ne var ki tecrübeli bir hekim olarak “MUTASYON BASKISI”nın ne olduğunu ve önemini az çok bilirim. Ayrıca “MUTASYON MESELESİ”nin özellikle virüsler için vazgeçilmez davranış kalıplarından biri olduğunu da asla unutmam. Zaten böyle olduğu için değil mi ki her yıl yaptırdığımız grip aşılarının yapısını sık sık değiştirmek zorunda kalıyoruz? Biliyoruz ki influenza virüsleri her yıl sadece kılık kıyafetlerini değil, iç yapılarını bile değiştirebildikleri için bizi her sene daha farklı bir aşı üretmeye zorluyorlar.




NE YAPMALI
MUTASYON MESELESİNİ BİLİM İNSANLARI İZLEMELİ VE İNCELEMELİ

Yazının Devamını Oku

Covid-19 akut mu kronik mi

İsterseniz gelin, önce biz doktorların çok sık kullandığı “akut” ve “kronik hastalık” kavramları ne anlama geliyor ona bir bakalım, daha sonra da “akut bir enfeksiyon hastalığı” olduğunu bildiğimiz COVID-19’un bazı koşullarda neden ve nasıl “kronik bir hastalığa” dönüşebileceğini anlamaya çalışalım.

BİLGİ 1AKUT HASTALIK NEDİR

TIP bilimlerinde eğer bir hastalık birden bire, gürültülü bir şekilde, hızlıca başlar, çabuk ilerler ama bütün bunlara rağmen şu veya bu şekilde genelde kısa süreli bir seyir gösterip iyileşirse “akut hastalık” olarak tanımlanır. Örneğin boğazınızda gelişen bir lenf bezi iltihabı gürültülü bir şekilde (ateş, üşüme, titreme, boğaz ağrısı) başlar ama 3-5 gün içerisinde, yani hızla ve tamamen iyileşirse “akut lenfadenit” olarak tanımlanır.

BİLGİ 2
BİR HASTALIK NE ZAMAN KRONİKTİR

BAZI hastalıklar da yavaş, sessiz ve derinden bir başlangıç gösterip uzun süreli hatta bazen kalıcı, yani hayat boyu düzelmeyen, tedavi imkânları sınırlı sağlık sorunları şeklinde kendini gösterebiliyor. Örneğin şeker hastalığı böyle bir sorun. Uzun süre önemsiz işaretlerle (ağız kuruluğu, susama, yorgunluk, kilo kaybı) kendini ifade etmeye çalışırken, zaman içinde böbrekler, kalp, beyin ve gözlerde tamamen iyileştirilemeyen kalıcı bazı hasarlara yol açabiliyor. Bu nedenle de Tip 2 diyabet, kronik bir hastalık olarak kabul ediliyor.


Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit: Kaygı virüsü

Pandemi hepimizi yordu.

Sadece yorsa neyse, aynı zamanda korkuttu da. Dahası, muazzam bir yılgınlık ve kaygı yükü de bütün ağırlığıyla üstümüze çökmüş durumda. Kısacası işin uzmanlarının deyimiyle “MUAZZAM BİR ALLOSTATİK YÜKLENME DURUMUYLA” karşı karşıyayız. İsterseniz gelin bu yeni tehdidin, yani KAYGI PANDEMİSİNİN neticelerini ve çözüm süreçlerini daha kolay anlayabilmek için işe “Nedir bu allostatik yüklenme?” sorusuna yanıt arayarak başlayalım.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Aşıya güvenelim hızlı hareket edelim

Şu bilgi çok net ve açık: Elimizde “bir ölü virüs aşısı” seçeneği var.

Mevcut verilere göre de oldukça güvenli. Koruyuculuğunun Pfizer, Moderna ve Oxford aşılarına oranla biraz daha düşük olduğu söylense de bilinen, denenmiş, güvenilir bir aşı üretim teknolojisiyle geliştirilmiş bir seçenek bu. Şimdi en hızlı şekilde bu seçeneği değerlendirmek ve olabildiği kadar çok insanımızda virüse karşı bağışıklık oluşturmak durumundayız. Kısacası, pandemide en etkili çözüm aşıdır. Ve elimizde öyle bir seçenek var gibi görünüyor. Şunu da belirteyim: Herkes gibi ben de halkımızın koruyuculuğu yüksek aşılarla aşılanmasını isterim. Ancak aşı uygulamalarında koruyuculuk kadar güvenlik meselesinin de önemli olduğunu iyi bilirim. Bu aşamadan sonra “Hangi aşı?” tartışmasını bir kenara bırakmamız ve mümkün olduğu kadar “hızlıca” toplumumuzun önemli bir kesimini aşılayıp süreci tamamlamamız lazım. Kısacası, konu aşı olduğundan güvenlik ve koruyucu güç kadar, hız meselesi de önemlidir. Ve biz şimdi “HIZ MESELESİNİN ÖNEM KAZANDIĞI” yeni bir zaman dilimine girmiş bulunuyoruz.




BİR BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Takviye yutmak aşıyı da güçlendirir mi

Salgının başından bu yana tam bir “vitaminmanya” yaşanıyor. Herkes şu ya da bu vitamini yutma peşinde. Nedeni malum: Bağışıklık sistemini güçlendirmek.

Ne var ki bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin, mineral ve antioksidanların sayısı bir elin parmaklarını asla geçmiyor, geçemiyor. Üstelik takviyeler oldukça da pahalı şeyler. Bu nedenle bilinçli kullanılmaları gerekiyor. Son günlerde vitaminmanya gündemine yeni bir madde eklendi: Bazı takviyelerin aşılarla sağlanabileceği bağışıklığı daha da güçlendirebilecekleri ileri sürülüyor. Peki doğru mu? Doğruysa önceliği hangi takviyelere vermek lazım?

İLK SIRADA D VİTAMİNİ VAR

D vitamininin akılcı kullanımının COVID-19’u daha hafif geçirme şansı verebileceğini, hastalığın süresini kısaltabileceğini hatta uzamış COVID-19 meselesine bile çare olabileceğini gösteren bazı bilimsel veriler var. Aynı avantaj, bana göre güçlü bir çinko asetat ve C vitamini desteği için de söz konusu olmalı. Takviye kullanarak bağışıklığı güçlendirmek, aşılarla sağlanabilecek bağışıklık gücünü arttırmak bakımından da doğru ve anlamlı. Üstelik bazı araştırmalarda da bu yaklaşımı destekleyebilecek verilere ulaşılıyor. Örneğin Fransa’da yaşlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, uzun süreli C, E vitaminleri, beta karoten ve selenyum sülfat desteği kullanımının grip aşısından sonra daha güçlü antikor cevabı sağladığı da gösterildi.




Yazının Devamını Oku

Bağışıklık yaşı nasıl gençleşir

Pandeminin başlangıcından bu yana bağışıklık meselesi sağlık gündemimizin bir numaralı maddesiydi.

İki numaralı gündem maddesi ise 65 yaş üzerindekilere getirilen kısıtlamalar oldu. Yasaklar hep onlarda yoğunlaştırıldı, herhangi bir kısıtlama olduğunda da gözler hemen ve anında onlara çevrildi. Aslında bu sürpriz bir gelişme de değildi. Zira bir ve iki numaralı gündem maddeleri zaten iç içeydi: Yaş ilerledikçe bağışıklık zayıflıyor, hastalığa yakalanma ihtimali de onu ağır geçirme olasılığı da artıyordu. Peki, bağışıklık gücündeki yaşa bağlı azalmanın nedeni neydi? Ve bir soru daha: Bu güç azalması yavaşlatılabilir, bağışıklık yaşı düşürülebilir miydi? Bu ve benzer soruların yanıtları için buyurun...


BİR BİLGİ
65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİLERDE RİSK NEDEN DAHA YÜKSEK

65 yaşı geçenlerin COVID-19’u daha ağır geçirmelerinin iki temel nedeni var. Birincisi bu yaşlarda kronik hastalıkların (şeker hastalığı, hipertansiyon, KOAH, kalp yetmezliği...) daha sık görülmesi. İkinci nedene gelince... İkinci neden de en az birincisi kadar önemli: Bağışıklık sisteminin yaşlanmış olması. Ayrıca şu bilgi çok net ve açık: Yaşımız ilerledikçe bağışıklık sistemimiz de yıpranmadan payını alıyor. Gençlik ve orta yaş dönemlerindeki gücünden çok şey kaybediyor. Tam da bu noktada, yeni bir haftaya başlarken sizinle sevindirici bir bilgiyi de paylaşmam gerekiyor: BAĞIŞIKLIK YAŞINIZI DÜŞÜRMENİZ, DAHA GENÇ BİR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNE SAHİP OLABİLMENİZ MÜMKÜN. Nasıl mı? Lütfen sağdaki kutuyu dikkatli okuyun.

Yazının Devamını Oku

Yeni sorun: Uzamış COVID-19

COVID-19 her zaman herkeste farklı seyir gösterebilen bir enfeksiyon ama genelde hastalığın süresi iki, bilemediniz üç hafta ile sınırlı.

Eğer herhangi bir nedenle hastalıkta ağırlaşmaya yol açabilecek ilave bir sorun ortaya çıkmaz ise çoğu vakada iyileşme 2-3 haftada tamamlanıyor. Ne var ki yeni bazı gözlemler, beklenenden daha çok olguda COVID-19’da iyileşme sürecinin haftaları hatta ayları bile bulabileceğine işaret ediyor. Bu kişilerde hastalıkla bağlantılı “yorgunluk, uykusuzluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kafa karışıklığı, unutkanlık, odaklanma güçlüğü” gibi sorunlar bir türlü bitmek bilmiyor. Bu gibi durumlarda o kişilere “LONG COVID-19 (UZAMIŞ COVID-19)” tanısı konuluyor. Peki bu kötü, can sıkıcı ihtimal kimlerde daha fazla? Sorunun yanıtını araştıran uzmanlar bakın neler bulmuşlar...




LONG COVID-19
KİMLERİN RİSKİ DAHA YÜKSEK?

Yazının Devamını Oku