Sinemadan çıkmış insan

Kısa ömrü, karanlık salondan çıkıp dışarıda akıp giden kalabalığa iki saatlik bir moladan sonra yeniden karıştığında başlar. En fazla bir-iki saatliğine de olsa, az önce o salona giren kişi değildir artık

Neşeli, sıkıntılı, gergin, huysuz, umutsuz, idealist, heyecanlı, öfkeli, melankolik, uyumsuz... İnsanın bin bir türlü hali var. Bir de ‘sinemadan çıkmış insan’ var. Bu türden bahsedilen ilk yazılı kaynak, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam romanı. Hatta adını koyan da odur.
Sinemadan çıkmış insan, yukarıda saydıklarımın hepsi olabilir ya da daha fazlası. Ömrü, kelebekten bile kısadır ama ait olduğu yaşamın onu kendine getirmesi fazla uzun sürmez.
Kısa ömrü, karanlık salondan çıkıp dışarıda akıp giden kalabalığa iki saatlik bir moladan sonra yeniden karıştığında başlar. En fazla bir-iki saatliğine de olsa, az önce o salona giren kişi değildir artık. Her seferinde başka biri çıkar içeriden: Bir seri katil, yıllarca tacize uğramış bir erkek çocuğu, hayatının aşkını bulmuş bir kadın, devrimi ateşlemiş bir idealist, bir savaş kahramanı, bir şampiyon, ödüllü bir yönetmen belki.
Kalabalığın arasına karışır ama ruhu orada değildir. Sokakta bir yabancı gibi yürür. Her şeye muktedir olabilir ya da her şeyini kaybetmiş... En kötü ruh halinde dahi olsa, kısa bir süre için onu korumak, o hale tutunmak ister. Sinemadan çıkmış insan için katarsis budur.
Kendisi de daha önce ‘sinemadan çıkmış insan’ olmuş biri onu hemen tanır. Tanımayanlar da karşıdan gelen bu kadında ya da adamda bir tuhaflık olduğunu fark eder. Sokaktakilerin geri kalanıyla uyumsuzdur çünkü, yüzünde sanki bir hikaye saklıdır. Çaktırmadan süzmesi ondandır.
Bir habitatı da vardır sinemadan çıkmış insanın. AVM sinemalarında fazla yaşamaz mesela. Parlak vitrinlerin, yürüyen merdivenlerin arasında ölmesi fazla uzun sürmez. Onun başıboşluğa, sokağa ihtiyacı vardır.
İstanbul Film Festivali’nin ilk haftası bitti, önümüzde bir hafta daha var. Festivalde tam 200 film gösteriliyor. Demek ki, birkaç saatliğine de olsa 200 farklı kişi olabilirsiniz. Bir haftanız var, bir bilet alın, siz de ‘sinemadan çıkmış insan’ olun.

Evinizi başkası temizliyorsa işveren olduğunuzu unutmayın

Fatıma Aldal 46 yaşındaydı. Ömrünün son 20 yılında, evlere temizliğe giderek sağlamıştı geçimini. Evliydi, çocukları vardı. Geçen sene tam da bu zamanlar, İstanbul Maltepe’de temizliğini yaptığı evlerden birine gitti yine. Cam silmek için pencerenin pervazına çıktı. Sürgülü çerçeve bir anda yerinden oynadı. Fatıma, elinde kalan çerçeveyle dördüncü kattan beton zemine çakıldı, öldü.
Bundan 10 yıl önce de aynı evin aynı penceresinden, yine cam silmek için pervaza çıkmış bir kadın düşmüştü. Ama o zaman zemin çimdi, kadın birkaç kırıkla kurtulmuştu.
Gülseren Günay’a ait o dairenin bir ev değil de, holding ofisi olduğunu düşünün. Temizlik işçisi, cephe temizliği sırasında, alınmayan güvenlik önlemlerinden ötürü düşüp hayatını kaybediyor. Bir defa buna ‘iş kazası’ denirdi. Üstelik aynı holdingde benzer bir kaza daha yaşanmış. İdeal bir durumda o iş yerine müfettişler gider inceleme yapardı. İlk kazadan sonra güvenlik önlemleri artırılırdı. Buna rağmen ikinci kaza meydana gelirse şirkete cezai işlem uygulanır, işçinin ailesine tazminat ödenirdi. Zaten o işçi de sigortalı olurdu.
Ama Fatıma sigortalı değildi. Çünkü yasa buna izin vermiyor. Gündelikçi olarak çalışmaya başladığı gün sigortalansa, şimdiye çoktan emekli olurdu. Fatıma sigortalı değildi, çünkü Sosyal Sigortalar Yasası’na göre, 30 günden fazla çalışmak yani süreklilik şartıyla ev işçisi sigorta kapsamına alınıyor. O da haftanın neredeyse her günü çalışıyordu ama farklı işverenlerin evinde...
İşveren hakkında ‘taksirle ölüme sebebiyet vermek’ suçundan iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası istemiyle açılan dava devam ediyor. İmece Kadın Sendikası, olayın bir ‘iş cinayeti’ olarak ele alınmasını istiyor. Onların başvurusuyla ilk kez böyle bir kazada iş müfettişi görevlendirildi, hazırlayacağı rapor bekleniyor. İmeceli kadınların talebi, hükümetin, ev işçilerine insanca çalışma şartlarının sağlanması için bir an önce İLO C 189 Sözleşmesi’ni imzalaması. Fatıma’nın davası da bu yüzden çok önemli. Bu davayı kazanırlarsa, evlere temizliğe giden pek çok kadının sosyal haklar kazanma ihtimali doğacak.
Fatıma Aldal, iş yerinde çalışırken, işverenin almadığı güvenlik önlemlerinden ötürü, bir iş kazasında can verdi. Bunu unutmamak lazım.
Türkiye’de geçimini evlere temizliğe ya da çocuk-yaşlı bakmaya giderek sağlayan milyonlarca kadın var. Belki sizinki de o evlerden biri. Demek ki işverensiniz. O insanın güvenliğinden, insanca çalışma koşulları sağlanmasından sorumlusunuz. Buna sizi şimdilik sadece vicdanınız zorlayabilir belki ama İmeceli kadınların çabası sonuç verirse, yasal güvenceler de getirilecek.

X

Durdurun ülkeyi, MÜSAİT bir yerde inecek var!

Durdurun çünkü, bu ülke kadınlara 'müsait' bir yer olmaktan hızla uzaklaşıyor. Durdurun çünkü kadınlar, kadın doğduğuna pişman, durdurun çünkü ölüyoruz. Durdurun, çünkü kadın ve erkeğin bir arada, sulh içinde, eşit yaşayabilmesi için her şeyi yeni baştan inşa etmemiz gerekiyor.

‘Kadın cinayetleri politiktir’ derken kast ettiğimiz bu işte. Erkek dil, Türk Dil Kurumu gibi resmi bir adres tarafından üretiliyor, okullara, kütüphanelere, dünyayı yeni yeni anlamaya çalışan çocukların okul çantalarına gönderiliyorsa ve o dil, müsait kelimesini kadın üzerinden tarif ediyorsa, kadın cinayetleri politiktir. Siz ondan sonra istediğiniz kadar kamu spotları çekip, kadına şiddeti palyatif yöntemlerle durdurmaya çalışın.

Daha iki gün önce yayınladık araştırmanın sonuçlarını: Kadınların yüzde 32’si, şiddet gören kadınların yüzde 48’i “dünyaya tekrar gelsem, kadın olmak istemem” diyor. Nüfusun neredeyse yarısının varoluşundan pişman olduğu bir ülkeden daha acıklı, daha zavallı bir yer olabilir mi? Erkekler, size sesleniyorum: Eşleriniz, sevgilileriniz, anneleriniz, arkadaşlarınız, kızlarınız kadın olduğuna pişman. Hani ‘erkekliğinize’ sövüldüğünde elinizi kana bulamaktan çekinmezsiniz ya, bundan daha ağır gelecek bir şey olmamalı çok övündüğünüz erkekliğinize…

İnsanlığın en temelidir dil. Dil, bir milleti birleştiren, koruyan ve o milletin ortak malı olan sosyal bir müessesedir. Dil, bir milleti bir arada tutan kültürün ifade aracıdır. Ve Türkiye’de dilin, Türkçe’nin gelişimi, doğru, güzel ve etkili kullanımı Türk Dil Kurumu’na emanettir.

Bugün fark ediyoruz ki, o Türk Dil Kurumu, cinsiyetçi, kadın düşmanı, maço, bayağı düşünce sisteminin bir parçası, hatta pozisyonu gereği üreticisi. Müsaitliği kadın üzerinden tarif edecek kadar şuursuz, sorumsuz, ataerkil, ayrımcı…

Bu sözlük bugün okul çağındaki her çocuğun, her gencin çantasında, kütüphanesinde. Ve müsait kelimesinin karşısında, ‘flört etmeye hazır, kolayca flört edebilen (kadın)’ yazıyor.

Müsaitlerse, TDK’daki arkadaşlara birkaç şey sormak istiyorum.

Siz hangi yüzyılın ürünüsünüz?

Topluma karşı hiç mi sorumluluk hissetmezsiniz?

Yazının Devamını Oku

Bebek entegre tesisi olarak kadın

Kadından Sorumlu Devlet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na dönüştüğünden beri kadın, artan dozda düzenlemelerle iş ve sosyal hayatın dışına ailenin içine çekiliyor, hapsediliyor, ailenin parçası olarak tanımlanıyor.

Bakanlık kurulduktan kısa süre sonra anlaşıldı ki, adındaki sosyal politikadan anladıkları, kadın cinayetlerini, kadına şiddeti, çocuk suiistimalini, çocukların evlendirilmesini, çocuk işçileri, ensesti bitirmek değil, kadına ille de 3 çocuk doğurtmak. Yetmedi bizzat Cumhurbaşkanı çocuk yeter sayısını 4 olarak belirledi. Şimdi de nur topu gibi bir teşvik paketimiz var.

Başbakan Davutoğlu, bugün detaylarını açıkladığı aile destek paketiyle müjdeyi verdi: Doğuran kadına ilk altın bizden! Sanki Türkiye 70 milyonluk bir düğün salonudur da, devlet de düğünün baş davetlisi, bu dev köyün ağa babasıdır. Cömert elini, mümkün olduğunca fazla çoğalmak koşuluyla uzatmaktadır.

Çocuk yapana tek güzellik bu değil elbette. Paket yürürlüğe girdiğinde, 16 haftalık doğum izninden sonra buna yarım gün izin eklenebilecek. Kadın isterse çocuk 5.5 yaşına gelene kadar haftada 30 saat çalışıp tam ücret alabilecek.
İlk bakışta kadın (pardon anne) taraftarı, muhteşem düzenlemeler gibi görünüyor değil mi?

Yazının Devamını Oku

Elbette sadece "ağaç meselesi" değildi

Gezi Parkı eylemlerinde etkin olarak yer alan, sosyal proje ve eylemleriyle Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarlarında dahi "yükselenimiz çArşı" aidiyeti yaratan Beşiktaş taraftar grubu hakkındaki iddianame, bu ülkede şaşkınlık çıtasının her zaman daha yükseğe taşınabileceğini gösteriyor. Ecnebilerin "Sky is the limit" diye bir deyimi vardır, onun dahi ötesindeyiz. Sınır yok bizde, öyle ileri bir şaşkınlık dönemi.

çArşı üyesi 35 kişi hakkında, “Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ni ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs etmek” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteniyor.

Şüphelilerden biri, grubun liderlerinden Cem Yakışkan. İddianamede, Yakışkan’ın Beşiktaş çArşı grubunu eylemlere dahil etmek hususunda yönlendirici ve yönetici olarak görev aldığı, sosyal medyada söylediği sözler ve bizzat eylemlerdeki görüntüleri paylaşılmak suretiyle kitleleri, eylemlere katılımı hususunda teşvik ettiği, hatta bir kısım söylemlerinde meselenin "ağaç meselesi" olmadığını belirttiği yer alıyor.

“Ağaç meselesi”, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gezi döneminde ve sonrasında sık sık kullandığı bir kalıp. Bu iki kelime öyle bir kodlanmış durumdaki, yan yana geldiğinde, eylemlere katılanların, parkı ve ağaçları kurtarmak değil, hükümeti devirmek darbe yapmak amacı taşıdığı imasında bulunuyor.

“Ağaç meselesi”ni attığı bir tweet’te ilk kez kullanan ve yetkili ağızlar tarafından biteviye hedef gösterilen oyuncu Memet Ali Alabora, aylardır yurtdışında yaşıyor.

Şimdi iddianameye bakınca anlıyoruz ki, “ağaç meselesi”nin yeni kurbanları var, olacak.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 6 BAYKAL GÖLÜ'NÜN KIYISINDA

Taş köprünün üzerinde duruyoruz. Aşağıda muhteşem bir koy var. Sanki Ege kıyılarındayız. Tam bu sırada yağmur başlıyor ancak hemen mayoları giyip göle koşuyoruz. İnsan hayatında kaç kere Baykal Gölü’nde yüzme fırsatı bulur ki!

İrkutsk’ta geceledikten sonra sabah erkenden, şehrin dışında, Angara Nehri kıyısında etnografya müzesi olarak düzenlenmiş Kozak köyüne doğru yola çıkıyoruz. Yol boyu tayga eşlik ediyor yine. Sonbaharın renkleri yavaş yavaş ağaçların en üst dallarında kendini göstermeye başlamış. Kim bilir, çok değil birkaç hafta sonra kırmızının ve sarının hangi tonları gelecek buralara…

Ormanın içindeki koy, tipik bir Kozak köyünün replikası. Eskiden olduğu gibi ahşaptan yapılma kale duvarları ve kuleleri var. Sanki 10 dakika önce köyün ahalisi buradaymış gibi düzenlenmiş köy okulunu, kilisesini, dokuma işliğini, evleri geziyoruz. Müze görevlileri, dönemin insanları gibi giyinmiş. 21. yüzyılda olduğumuzu hatırlatan tek şey, etraftaki tabelalar ile görevlilerin yaka kartları.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 5 BAYKAL’A BİR KALA: IRKUTSK

Baykal Gölü’nden bir önceki durak, sürgünlerin adresi İrkutsk, Dekembristler, daçalar, tren mönüsü ve deliksiz uykunun sırrı…

Zdrastvite!

İrkutsk'ta geleneksel Sibirya evlerinden biri

Trenimiz sabah Irkutsk garına girdiğinde, bizim için gezinin en büyüleyici sayfası açılıyor. İrkutsk, Rusya’da her dönemin sürgün adresi olabilir ama bir durak sonrası Baykal Gölü. Şehirde bir gece kaldıktan sonra Baykal’a doğru hareket edeceğiz.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 4 NOVOSİBİRSK VE KRASNOYARSK

Raylar boyunca Sibirya’nın içlerine doğru ilerlerken, Omsk’u geçip Novosibirsk’te duruyoruz, yani Yeni Sibirya’da…

Novosibirsk, Sibirya’nın başkenti. Nüfusu 1.5 milyona yakın. Sovyetler Birliği döneminde, nüfusu 1 milyonu geçen her şehre metro inşa edildiğinden, buranın da bir metro sistemi var. Sibirya’da tek…

Tarihi 1893’te başlayan, son derece genç bir şehir Novosibirsk. Onun kaderi de Sibirya’daki pek çokları gibi Trans Sibirya hattının inşası ile değişmiş. Yeşil-beyaz renklerdeki gar, bir lokomotifi hatırlatıyor. Trans Sibirya hattındaki en büyük gar aynı zamanda.

Novosibirsk'te bizi, yerel kıyafetler içinde bir dans ve müzik topluluğu karşıladı.

Yazının Devamını Oku

YEKATERİNGBURG: SİBİRYA’YA İLK ADIM

Üçüncü günün durağı Yekaterinburg. Adını, Büyük Petro’nun karısı Çariçe Ekaterina’dan alıyor. Tıpkı İstanbul gibi Avrupa’yı Asya’ya bağlıyor bu şehir. Bu nedenle Sibirya’nın da kapısı. Urallar da burada başlıyor. Şehrin dışında, tayganın içinde anıtsal bir yer yapmışlar. Burada bir ayağınız Avrupa’dayken, diğeri Asya’da olabiliyor.

Solum Avrupa sağım Asya kıtası

Sınır anıtına giderken yol üstünde bir başka anıttan, 4 bin kişilik bir anıt mezardan geçiyorsunuz. Stalin döneminde ortadan yok edilen 4 bin kişi, Stalin’in 1953’teki ölümü sonrası toplu bir mezarda bulununca, 1993’te Yeltsin döneminde bir anıt yaptırılmış. Pek çok yazar, şair, düşünür, bilim insanı politik düşünceleri nedeniyle burada yatıyor.

Dört bin kişilik anıt mezar

Yekaterinburg, ölüleriyle ünlü. Şehrin merkezindeki Kanlı Kilise, Çar II. Nikolai Romanof ile ailesinin ve çalışanlarının katledildiği evin yerinde yükseliyor. Katliamdan sonra, Çar ve ailesi kahramanlaştırılmasın diye ev tamamen yıkılmış, cesetler ormandaki bir mağaraya götürülüp yakılmış sonra da gömülmüş. Ancak bugün son Romanoflar, kilisede azizlerle bir tutuluyor. Mezarları ise St. Petersburg’da.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 3.GÜN TRENDE HAYAT

Trende tam 16 vagon var. Dördü restoran, biri çalışanların kaldıkları vagon, diğerleri ise yolculara ait. Erzak ve bagaj vagonu bu sayıya dahil değil.  Rusya’da bir yolcu treninin en fazla 21, Çin’de 18 vagonlu olmasına izin veriliyor

.

Rus demiryolu terminolojisinde “1. Sınıf” ya da “2. Sınıf” gibi terimler yok. Onun yerine iki yataklı kompartman veya dört yataklı kompartman var. İlk iki yolcu vagonu iki yataklı, diğerleri dört yataklı. İki yataklı vagonların kendi banyo ve tuvaletleri var. Diğerlerinde iki veya dört kompartman bir banyoyu paylaşıyor.

Her vagonun iki başta ve iki sonda olmak üzere dört kapısı var. Treni baştan sona dolaşabiliyorsunuz. Hatta son vagonun arka penceresinden bazen güzel manzaralar yakalanabiliyor.

Benimki ile yemekli arasında 6 vagon var. Her vagonun uzunluğu 25.5 metre. Yani hepi topu 153 metre yürümem gerekiyor. Ancak bu arada 43 kapı açıp kapamak zorundayım. Kapıları mutlaka kapatmanız lazım, yoksa raylardan gelen tüm gürültü içeri doluyor. Dün saat tuttum, tam beş dakika sürüyor yemeğe gitmem. Tabii yolda karşılaştığınız yolculara kendi dillerinde selam vermek, tuvalet sırasına girenlerin arasından sıyrılmak, kim olduğunuzu merak edenlerle sohbet etmek bu süreyi uzatıyor. İlk iki gün sarsıntılarda sağa sola çarpmaktan kollarım morarmıştı, şimdi daha rahat ve hızlı yürüyebiliyorum. Güne Bernard’ın sesi ile uyanıyoruz. Tren radyosundan her sabah 07:00’de, bazen 07:30’da günaydın anonsu yapıyor. Sonra üç dilde o gün göreceğimiz şehri ve Rus tarihini anlatmaya başlıyor. Bu konuşma yaklaşık iki saat sürüyor. İsterseniz radyoyu kapatabiliyorsunuz.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 2. GÜN TATARİSTAN TOPRAKLARINDA…

Trenin tıkırtıları ve sallantılarıyla uyumaya alışmak zaman alıyor. Odanın ışığını kapattığında, dışarısı içerisi kadar karanlık. Gözün alışınca yıldızları seçmeye başlıyorsun. Büyük Ayı’nın, Çobanyıldızı’nın yerli yerinde olduğunu görmek iyi geliyor.

Sabah 6’da Volga’nın üzerinden geçişimizi görebilmek için uyanıyorum. Uykusuzluktan da olabilir ama pek de heyecan verici gelmiyor. Kahvaltıya kadar biraz daha uyuyorum.

Gözümü açtığımda Kazan’a girmek üzereyiz. Yola çıkmadan önce çevreme, siz olsanız yanınıza okumak için ne alırdınız, diye sormuştum. Şakacı arkadaşlar Karamazov Kardeşleri’ni almamı, çok sıkışırsam Sibirya soğuğunda yakabileceğimi söylemişlerdi. Arada bir yağan yağmuru saymazsak hava şimdilik 25 derece civarında…

Kazan Üniversitesi

Tataristan’ın başkenti Kazan, diğer Rus şehirlerine benziyor. Alabildiğine geniş caddeler, heybetli ve sağlam görünüşlü yapılar, pırıl pırıl sokaklar… Tataristan da, petrol ve doğalgaz gibi yeraltı kaynakları nedeniyle Rusya Federasyonu içinde en zengin cumhuriyet. Yaklaşık 1.5 milyonluk şehir nüfusunun yarısına yakınını Müslümanlar oluşturuyor. Tarihten gelen etkiyle kiliseler daha çok şehrin merkezinde, camiler ise bir dış halkada.

Yazının Devamını Oku

SİBİRYA GÜNLÜKLERİ 1. GÜN Jirinovski’nin vagonunda…

Transsibirya, gezginler arasında efsane olmuş bir rota. Eric Newby, “Transsibirya tren yolculuğu dünya üzerindeki en önemli tren yolculuğudur, geri kalan hepsi fındık fıstık” demiş. Benim için de hayatımın yolculuklarından biri olacak…

‘Çar’ın Altını’ olarak anılan özel trenle bu yolculuğu yaptığınızda, seyahat Moskova’dan başlıyor, Pekin’de bitiyor. Elbette tam tersi rota da takip edilebilir. Bavulunuzu toplamadan yaklaşık 8000 km., iki kıta ve üç ülke görüyorsunuz.

Duraklarımız Kazan, Yekaterinburg, Novosibirsk, İrkutsk üzerinden Baykal Gölü, Ulan Ude, Ulan Bator, Moğol Alpleri, Gobi Çölü, Erlian ve Pekin.

Moskova’dan dün akşam bando eşliğinde yola çıktık. Şehirde önden iki gün geçirdik ama Moskova’nın sadece metro istasyonları bile ayrı bir yazının konusu olur, o yüzden hiç girmiyorum.

Trende 21 ülkeden 185 yolcu var. Büyük bölümü Alman. Seyahati organize eden şirketin merkezinin Almanya’da bulunması da bunun bir sebebi olabilir. Vagon koridorlarındaki küçük kitaplıklardaki kitap ve DVD’lerin büyük bölümü Almanca ve İngilizce.

4 metrekarelik kompartmana yerleşiyorum… Önümüzdeki iki hafta bu kompartmanda geçecek. Tüm hayalim camdan, dışarıda akıp giden stepleri, köyleri, ormanları seyretmek.

Benim kompartmanın sorumlusu Dimitry. Sadece Rusça konuşuyor ama anlaşıyoruz. İşaret diliyle kompartmanla ilgili bilgi veriyor. Bu vagonda daha önce Rus lider Jirinovski kalmış. Kısa bilgileri verdikten sonra bir fincan kahve getiriyor.

Yazının Devamını Oku

Brezilya'ya gitmek zorunda kalan transeksüel Öykü: 30 yıl geçse de mutlaka döneceğim

Bursa’daki Gökkuşağı LGBTT Derneği’nin Başkanı olan Öykü Evren Özen, neden Türkiye’yi terk edip Brezilya’ya yerleşmek zorunda kaldığını anlattı.

Türkiye Özen’i, yeşil kart ile başaramayıncı, bankadan kredi çekerek gerçekleştirdiği cinsiyet değişimi sonrası 2007’de evlendiğinde tanımıştı. Daha sonra kurduğu çete ile travesti ve transseksüellere zorla fuhuş yaptırdığı iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandığı haberlerini okuduk. Tahliyesinin ardından 30 Mart seçimlerinde CHP Bursa merkez Osmangazi İlçesi Belediye Meclisi Üyeliğine aday oldu ancak seçilemedi. Fuhuş için çıkar amaçlı örgüt kurmak ve zorla fuhuş yaptırmak suçlamasıyla yargılandığı davada çarptırıldığı 35 yıl hapis cezası Yargıtay tarafından onanınca ortadan kayboldu. Nihayet dün, sosyal medyada Rio de Janeiro’dan yer bildirimi yaparak bir mesaj yayınladı. “Seçim yapmam gerekiyordu. Ya bu ülkeden gidecektim ya da tutuklanıp hak arayacaktım. Ne yazık ki ülkemde artık adalet kalmadığı için tekrar dönmek üzere ülkemi terk ediyorum. Travesti ve transseksüelleri fuhşa iten de bu toplum ve bu devlet. Bu ülke insanlara hayatta durma şansı vermiyor. Adaletin olduğu bir Türkiye, insan haklarının ve ayrımcılığın olmadığı bir Türkiye diliyorum” diyordu. Özen sorularımı, bir aydan uzun zamandır, bir arkadaşının evinde kaldığı Rio de Janerio’da, yine sosyal medya üzerinden yanıtladı.

Özen, CHP Bursa merkez Osmangazi İlçesi Belediye Meclisi Üyeliğine aday olmuştu

ANAYASA MAHKEMESİNE BAŞVURDUM

Yargıtay’ın kararından sonra sizin için iç hukukta kalan yol, Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kullanmak. Bunu yapacak mısınız?

- Yargıtay’ın dosyamı okumadan incelemeden karar verdiğinden eminim. Artık olmayan bir mahkemenin kararı da tartışılır. Yargılandığım yerel mahkemede dinlenmedik bile. Direkt suçlu görüldük. Yargıtay 9.Ceza dairesi Yargıtay savcısının usulden bozma talebini bile uygun görmedi. Hukuksuzluklar nedeniyle avukatım Nalan Bener Anayasa Mahkemesine ve Yargıtay Savcılığına başvuruda bulundu. Şimdi sonucu bekliycez. Ama umutluyum tabi ki.

Yazının Devamını Oku

Hürriyet direnişi

İstanbul Fenerbahçe’de mor salkımlar, yaseminler, meyve ağaçlarıyla çevrili Hürriyet Apartmanı’nda ışığı yanan son dairenin sahibi Tolgay Ailesi, 5 yıldır müteahhit zorbalığına ve kentsel dönüşüme karşı direniyor.

Her şey bundan 5 yıl önce başladı. Daha hayatımızda, sözüm ona ‘depreme dayanıksız’ binaların yenilenmesi, yani kamu yararı için yapılan ‘kentsel dönüşüm’ yıkımları yoktu. Fenerbahçe daha bu yıkımların merkezi haline gelmemiş, çimento ve moloz kamyonlarının istilasına uğramamıştı. Bir zamanlar sayfiye olan mahallenin güzelim 3-4 katlı, ferah, bahçeli evleri rant için avuç içi kadar, ‘Fransız balkonlu’, 10-15 katlı apartman azmanlarıyla değiş tokuş edilmeye başlanmamıştı.

57 yıllık, 8 daireli Hürriyet Apartmanı, giderek betonlaşan şehre inat yeşillikler içinde bir kurtarılmış bölge gibi dimdik duruyordu. İki daire dışında oturanlar apartmanın ilk sakinleriydi.

PARANI AL GİT

Sonra bir müteahhit çıktı ortaya, Cemal Sadıkoğlu. Usulca daireleri satın almaya başladı. Çoğu yaşlı sakinler, asansör yok, merdiven çıkamıyorum artık diye ikna oldu, sattı evini birer ikişer. Geriye bir tek Tolgay Ailesi kaldı. Derya Tolgay, daha bir yaşındayken taşındığı, büyüdüğü, evlendiği, çocuğunu büyüttüğü, bahçesindeki ağaçlara emek verdiği evinden ayrılmak istemedi. Sağlamlığına dair hiçbir şüphesi de yoktu. Kalın duvarlarıyla yığma binaydı Hürriyet Apartmanı… Üstelik müteahhit “Yıkıp daha sağlamını yapayım, sen yine gel burada otur” demiyordu. “Paranı al ve git”, burası artık benim ve seni bu apartmanda istemiyorum” diyordu.

Gitmedi Tolgaylar… Bomboş apartmanda yaşamaya devam ettiler.

Yazının Devamını Oku

Dünya Kupası’nın yarattığı kahraman

29 yaşındaki İngilizce öğretmeni, Dünya Kupası protestolarının yüzü oldu

,

Rafael Marques Lusvarghi, ne bir futbol sihirbazı, ne de efsane bir teknik direktör. Henüz 29 yaşında, sıradan bir İngilizce öğretmeni. Daha doğrusu 2014 Brezilya Dünya Kupası başlayana kadar öyleydi. Şimdiyse kimilerine göre 21. Yüzyılın Spartaküs’ü…

Çalışan kesimin vergileriyle finanse edilen, 11 milyar dolardan fazla para harcandığı için yoksulların ve orta sınıfın isyan etmesine neden olan futbol şovu başlamadan aylarca önce patlak verdi protestolar. Hala da dinmek bilmiyor.

Lusvarghi ise, polis barikatına karşı protestoların en önünde, tek başına durmaya başladığından beri, ünü giderek büyüyen bir kahraman Brezilya’da.

Sao Paulo’lu öğretmen, objektife ilk yansıdığında isimsiz bir eylemciydi. Silahsız olduğu halde aşırı güç kullanılarak gözaltına alındığı, kelepçe takıldığı ve bu haldeyken bile gözüne biber gazı sıkıldığı biliniyordu ama isminden kimse haberdar değildi. Bir anda ilginin odağı oldu. Şimdi başına gelenler, özellikle sol basında dakika dakika takip ediliyor.

Elbette kendisine ‘yakın’ ilgi gösterenler arasında polis de var. Birlikte eyleme gittiği arkadaşları, emniyet güçlerinin özellikle ona saldırdığını iddia ediyor.

Plastik mermi yemiş göğsünü açtığı, polisin kıskıvrak yakalandığında bile gözüne yakın mesafeden biber gazı sıktığı fotoğrafları internette çığ gibi büyüyen rakamlarda paylaşılmaya başladı. Zaten en son bu yüzden; plastik mermi yaralarını göstererek polisin silahsız insanlara orantısız güç kullandığını faş ettiği için 23 Haziran’da gözaltına alındı. Elbette bu hareketi işine de mal oldu.

Yazının Devamını Oku

Dönüp bakmak için kaç ölü lazım

2014’ün ilk beş ayında inşaatlardan düşerek hayatını kaybedenlerin sayısı 100’ü geçti. İnşaat işçisi demek, potansiyel iş cinayeti kurbanı demek artık. Ama teker teker öldükleri için, infial yaratmıyor, her gün başka ‘bomba’ olaylarla önümüze yığılan gündemin satır aralarında kaybolup gidiyorlar.

* Kayseri'de denetlemeye gittikleri inşaattan düşen iş güvenlik müfettiş yardımcısı Naci Ayvacıoğlu ile işçi Baki Güneş hayatını kaybetti. Üzerinde bulundukları iskelenin kırılması üzerine 6. kattan beton zemine düştüler. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

* Kartal'da inşaat işçileri Hasan Doğan, akrabası Sinan Doğan ve Salih Karayalı, üzerine çıktıkları iskelenin çökmesi sonucu 16. kattan düşerek hayatını kaybetti. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

* Adana Ceyhan’da, 4. kattaki inşaat iskelesinden düşen sıva işçisi Şükrü Ergin, kaldırıldığı hastanede can verdi. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

* Ereğli’de, inşaat işçisi Murat Arkaya, çalıştığı inşaat halindeki binanın 8’inci katından dengesini kaybederek düştü. Hastaneye kaldırılırken yolda hayatını kaybetti. Olaydan sonra polis ekipleri inceleme başlattı.

* Kayseri’de 10. kattan düşen inşaat işçisi Emre Kaşıkale öldü. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

* Mardin Midyat’taki bir inşaatın 12'nci katında çalışırken dengesini kaybederek düşen duvar ustası Mehmet Yavaş, hayatını kaybetti. Olayla ilgili soruşturma başlatıldı.

* İstanbul Sarıyer’deki rezidans şantiyesinde başına demir direk düşen inşaat işçisi Hakan Tek hayatını kaybetti. Olayla ilgili araştırma başlatıldı. .

Yazının Devamını Oku

TOKİ’nin 69. Vilayeti

Şu fotoğrafa bakıp da, nerede çekildiğini, hangi ilimize ait olduğunu söyleyebilir misiniz? Konya? İstanbul? Afyon? Belki Antep?

Söyleyemezsiniz, Türkiye’nin herhangi bir yerinde çekilmiş olabilir. Ama fotoğraftaki beton yığınının TOKİ konutları olduğunu bir bakışta söyleyebilirsiniz. Aynı soğuk, ruhsuz, bulunduğu coğrafyadan, kültürden bağımsız, estetikten azade yapılaşma modeli. TOKİ, Türkiye tarihinin iddialı tek tipleştirme projelerinden biridir.

Fotoğrafa gelince… Bayburt’a ait bir görüntü bu. Sanatçı Hüsamettin Koçan’ın, bozkırda bir mucize gibi yeşerttiği Baksı Müzesi’ne giderken, ruhsuz toplu konutlarıyla karşıladı Bayburt beni. Hani ünlü fıkrada, bir klasik müzik konserine atfen “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” denir ya, bir kente yapılabilecek en büyük zulüm budur. Onu geleneğinden ayırmak, kimliksizleştirmek.

Bayburt evi

Oysa Bayburt’un çok güzel yöresel evleri var. Bölgeden çıkan taş ile ahşabın bir arada kullanıldığı, 2-3 katlı evler bunlar. Valiliğin internet sitesine girince, tükenmekte olan bu evlerin yaşatılması yönünde bir çaba olduğu da görülüyor. Ancak Bayburt sokakları aynı şeyi söylemiyor.

Bayburt evi

Yazının Devamını Oku

Modern kölelik için çocuk aranıyor

Diyarbakır’ın, Hatay’ın, Kocaeli’nin, Mersin’in, Samsun’un nüfusu kadar çocuk, Türkiye’de çalışıyor. Bu çocukların 150 bini daha 15 yaşında bile değil.

Bugün, Dünya Çocuk İşçiliği İle Mücadele Günü. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)'nün 2013 yılı raporuna göre, dünyada 168 milyon çocuk işçi var. Bu çocukların 85 milyonu tehlikeli iş kollarında çalışıyor. Madencilik gibi…

Hükümet, Türkiye madenlerinde çalışan çocuk yok dese de, Enerji Bakanı Taner Yıldız, “15 yaşında maden işçisi olduğunu ispatlayın istifa ederim” dese de, Türkiye İstatistik Kurumu TÜİK’in rakamları aksini söylüyor. 2012 tarihli hane halkı işgücü araştırmasına göre, Türkiye’de çalışanların yüzde 5.39’u 15-19 yaş arasında, yani çocuk.

Yüzdeyle ifade soğuk mu kaldı? Gözünüzün önüne 1.5 milyon çocuk yüzü getirin. Diyarbakır’ın, Hatay’ın, Kocaeli’nin, Mersin’in, Samsun’un nüfusu kadar çocuk, Türkiye’de çalışıyor. Bu çocukların 150 bini daha 15 yaşında bile değil.

Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı (TEPAV)’nın raporuna göre, 2012 sonu itibariyle kömür ve linyit çıkarılması sektöründe istihdam edilen 49,8 bin çalışanın yüzde 4.2’si, 15-19 yaşları arasında. Kömür veya linyit çıkaran işçilerin 164’ü 15 yaşında, 274’ü 17 yaşında.

18 yaşın altındaki maden işçilerinin sadece yüzde 14.5’i kayıtlı istihdam ediliyor. Tersinden bakarsak, yüzde 85.5’i kayıt dışı çalışıyor. Her gün yerin metrelerce altına inen yüzlerce çocuk, kayıtlarda yok, görünmüyor. Çocuk işçilerin ortalama net aylık geliri ise sadece 226 lira.

Çocuklar sadece kömür-linyit madenlerine inmiyor. Ham petrol ve doğalgaz çıkarımı, metal cevheri madenciliği, taş ocaklarında da ter döküyorlar.

Gezici Araştırma Şirketi, Türkiye genelinde 23 Nisan Çocuk Bayramı dolayısıyla çocuk profili ve yaşam biçimi araştırması yapmıştı. Bu araştırmaya göre, Türkiye’de çocukların yüzde 30’u okula gitmiyor. Okula gitmeyenler çalışıyor. Yüzde 36’sı tarım ve hayvancılıkta, yüzde 27.5’i işçi olarak. Yüzde 15.6’sı ise iş arıyor. Okurken çalışanların oranı yüzde 27.6.

Yazının Devamını Oku

Emek’ten sonra Robinson’a da 4. kat sürgünü

Cebinde sağlam para, arkanda zincir marka yoksa, İstiklal Caddesi’nde varolmak için ancak 4. kata çıkman gerekiyor.

“Eh ama biz göçebe bir toplumuz” ezberiyle açıklanabilecek bir hal değil bu artık. Bir şehrin sokaklarında, henüz 30’lu yaşlarındaki insanlar bile burunlarını sızlatan bir nostaljiyle dolaşıyorsa, ilk sevgilisiyle buluştuğu meydan, okulu kırıp gittiği sinema, terk edildiği park, kör kütük sarhoş olduğu köprüden, sokaktan eser kalmamışsa, orada hoyratlık, yıkım, hafıza kaybı, insana ve şehre ihanet vardır.

Çaresizlik içinde izlediğimiz son örnek, İstiklal Caddesi’nin kalan son birkaç iyi kitapçısından biri olan, 389 numaradaki Robinson Crusoe. Sadece kitap satan, çalışanlarının kitabı sevdiği, bildiği, rafları dilediğin kadar karıştırabildiğin, randevuna yarım saat erken gittiğinde ne yapsam diye düşünmeyip daldığın son kitapçılardan.

Geçen yaz, iki ay kirasını ödemekte zorlanan, bu krizi "'RobKart Okur Katkısı” ile aşan kitapçı taşınıyor. Nedeni, 2013 Temmuz ve Ağustos kiralarının gecikmesini fırsat bilerek mal sahibi tarafından yapılan tahliye başvurusunu -19 yıl boyunca bir kere bile geç ödenmiş kira olmadığı halde- mahkemenin onaylaması. Bu asıl sebep ama, akıl almaz kira bedelleri de Robinson Crusoe 389’u bulunduğu yerde sürdürülebilir olmaktan çıkarmaya başlamıştı.

İSTİKLAL CADDESİ DEPLASMANI

Yazının Devamını Oku

Gezi'nin Sekiz Anıtı’nın hikayesi

Gezi’nin yitip giden sekiz canı... Birbirlerini hiç tanımayan, farklı şehirlerde, farklı mezarlıklarda yatan sekiz genç, aynı uğurda öldü, şimdi hepsinin başında aynı taş olacak.

Ethem Sarısülük Çorum’un Sungurlu İlçesi Beydilli Köyü, Ali İsmail Korkmaz Antakya Ekinci Beldesi, Abdullah Cömert Hatay Armutlu, Mehmet Ayvalıtaş İstanbul Çekmeköy, Ahmet Atakan Antakya Pınarbaşı, Hasan Ferit Gedik İstanbul Gazi, Medeni Yıldırım Diyarbakır Yeniköy, Berkin Elvan İstanbul Feriköy mezarlıklarında yatıyor. Gezi’nin yitip giden sekiz canı... Milyonlarca insanın boğazında düğüm olup kalan, beynine dağlanan sekiz genç... Hiçbiri 30’una varmamış, biri daha çocuk o sekiz bedene mezarlar kazıldığından beri, Türkiye aynı Türkiye değil.

Türkiye Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’ne (TMMOB) bağlı meslek odaları, bundan yaklaşık 6 ay önce açık bir çağrı yaptı, yitirilen canlara anıt mezarlar yapılacaktı. Farklı üniversitelerden hocalar, bağımsız sanatçılar çağrıya yanıt verdi.
3 Haziran, Antakya’da alnının ortasından gaz fişeğiyle vurulan Abdullah Cömert’in ölüm yıldönümüydü. TMMOB tarafından yaptırılan anıt mezarların ilki Abdullah’ınki... Önümüzdeki ay Ali İsmail’in, 10 gün sonra Mehmet Ayvalıtaş’ın anıtları yükselecek kabirlerinin üzerinde. Birbirlerini hiç tanımayan, farklı şehirlerde, farklı mezarlıklarda yatan sekiz genç, aynı uğurda öldü, şimdi hepsinin başında aynı taş olacak.


Anıt mezarların nasıl olacağına, uzun toplantılar sonunda karar verildi. Prensipler belirlendi:
* Yapılacak anıt mezarlar temiz, sağlam birer yapı olmalıydı.

Yazının Devamını Oku

Haftalık

1. Eskişehir’de sokakta yürüyen Duygu Çalışır, bir apartmanın önünden geçerken yere yığıldı. Talihsiz kadının başına ne düştü?
a. Saksı
b. Kedi
c. İnsan
d. Tüpgaz

2. New Scientist dergisi insanın beden diliyle ilgili araştırmanın sonuçlarını yayınladı. Buna göre eli bele koymak ne demek?
a. Ağzını cart diye yırtarım

Yazının Devamını Oku

Bir haftalığına vegan

Daha önce vejetaryen olmuştum, vegan olmakla da başa çıkabilirim sandım. Çok zor. Mesele sadece irade değil, İstanbul gibi büyük bir şehirde dahi vegan ürünler bulmak bir dert.

Aklımı çelen makaleye haber sitesi Huffington Post’ta rastladım. Sağlıklı ve genç bir cilt için vegan beslenme biçiminin sayısız faydalarından bahsediyordu. Genç bir cilt mi dediniz? Bir dakika, belki de yazıya ‘vegan:’ ile başlamak gerekiyordu. Öyle yapalım o zaman...
Vegan: Hayvanların, insanların ve gezegenin hayrı için hayvan ürünleri tüketmeden yaşayan, en azından yaşamaya çalışan kişiye vegan deniyor. Bitki temelli bir beslenme düzeni benimsiyorlar. Et, süt, yumurta yok.

SÜT SİVİLCE YAPIYOR

Makaleye dönelim. Sağlıklı bir cilt için sağlıklı beslenmek gerektiğinden bahsederek konuya giriyor, “Bir külah dondurma için güzelliğinizden vazgeçer misiniz?” diye soruyordu. Şahsen sakızlı dondurma için pek çok şeyden vazgeçerim. Kırmızı et, uzun vadede cildin sıkılığını ve esnekliğini kaybetmesine neden oluyor. Sivilcelerin en büyük nedeni, hayvansal protein alımında aşırıya kaçan Batı tarzı beslenme alışkanlığı. 47 bin 355 kadınla yapılan bir araştırma süt tüketimiyle sivilce arasında bağ bulunduğunu ortaya koymuş. Süt, neticede gebe ineklerden elde ediliyor. Bu hormonlar süt yoluyla insana geçince de sivilceye neden oluyor.Vegan beslenmenin B12 dışında vitamin bakımından bir sıkıntısı yok. Sadece B12 için hap kullanmak gerekiyor. Yoksa adınızı bile hatırlayamayacak duruma gelebilirsiniz. Protein için tofu ve mercimek yeniyor. Omega 3 ihtiyacıysa balık yerine ceviz, keten tohumu, zeytinyağından sağlanıyor.

TOFU BULMAK MESELE

Vegan olarak yaşamaya gelince... Türkiye’de gerçekten çok zor. İstanbul’un en havalı marketlerinde bile tofu bulmak mesele. Vejetaryen restoranlara gitseniz bile onların yumurta, süt ve balla bir derdi olmadığından dikkatli olmak gerekiyor. Vegan pasta ve kek satan pastane hiç duymadım. En çok seçenek bulunabilen yerlerden biriyse şaşırtıcı ama meyhaneler. Hele bu mevsimde pek çok çeşit Ege otu servis ediyorlar. Ayrıca Ermeni mezesi olarak bildiğimiz topik, tam da bu yüzden icat edilmiş bir şey. Hıristiyanların hayvansal ürün yiyemedikleri büyük oruçları için bulunmuş. Ama yanında şarap içmek riskli olabilir çünkü pek çoğunun içinde jelatin var.

SEFERTASIYLA HAYAT GEÇMEZ

Günde en az iki öğünü dışarıda yiyen çalışan biri için vegan olmak zor. Sefertasıyla hayat geçmez. İşin giyim kuşam tarafından hiç bahsetmiyorum.

Yazının Devamını Oku