Şikáyet edip duracağınıza bilgilenin!

Hakikaten canım sıkıldı... Geçen hafta düzenlenen Compex Bilgisayar fuarında "Çocuk ve İnternet" adlı bir konferans vardı.

Üç bölümden oluşan konferansta 15’e yakın konuşmacı vardı. Milletvekilinden tutun da dernek yöneticisine, eğitimciye, şirket elemanından bilişim gazetecisine kadar...

Pek çok kişinin sorularına cevap bulabileceği toplu bir ortamdı bu. Ama salon neredeyse bomboştu.

Aileler için "İnternet ve Çocuk" konusunda seminerler düzenleyen arkadaşım, konferanstan bir gece önce düzenlediği seminere sadece altı kişinin katıldığını söyledi.

Şikayet etmeyi biliyorsunuz ama! "İnternet kötü. İnternet zararlı. Oyunlar çocuklarda şiddeti artırıyor. Her şeyin suçlusu onlar! Eğitim şart. Çocuklar eğitilmeli. Aileler eğitilmeli. Aile ve çocuk arasındaki diyalog önemli..." diyorsunuz.

Eyvallah... İyi de nerede bu aileler?!

Sinirlenmemdeki neden, bu ilgisizliğin sadece bahsettiğim bu iki organizasyonla sınırlı kalmayışını bildiğimden. Neyse ki elimizden geldiğince gazetelerde, dergilerde bunları anlatmaya, açıklamaya çalışıyoruz. Bilmiyorum artık kaç kişi okuyor ya da okuduğunu uyguluyor...

Bir zamanlar televizyona takmıştık çocuk eğitimi ile ilgili olarak. Biz masumduk da, pek çok şeyin sorumlusu televizyondu sanki. Şimdi de internet ve bilgisayar aynı durumda. Ortak bir dil de sağlanıyor tabii: "Evet, doğru kullanıldığında internet ve bilgisayar çok yararlı."

Çok yakın bir arkadaşım anlattı. 10-12 yaşındaki yeğenlerinin arkadaşları çocuk pornosunu "çocuklar için porno" sandıkları için merak etmişler... Onları da suçlayamayız ki!!!

İSTİKRARLI OLMAK GEREK

Compex’teki konferansta bir grup öğrenci vardı. Sadece bir grup. Onlar da Işık Lisesi’nden gelmişlerdi. Öğretmenleri de yanındaydı.

Konuşmacılar, insan ve internet arasındaki dengenin nasıl kurulması gerektiği konusunda bilgiler verirken öğrencilerin internetten nasıl ödev indirdiklerinden, küçük hilelerden bahsettiler. Bunun üzerine öğretmenimiz de söz alarak bu işe artık uyandıklarını; dolayısıyla da artık sadece araştırmaya değil, daha çok uygulamaya yönelik ödevler verdiklerini anlattı. Bu hoş bir detaydı ama anlatılanlar ve verilen rakamlar daha çok olumsuzdu tahmin edersiniz ki...

Evet, bütün hikaye ailelerde. Teknolojiye yetişmek hatta önüne geçmek çok zor. O yüzden elimizdekilerle idare etmek durumundayız. Elimizdekiler de bizim çocuklarımız!

Aklımda takılan bir nokta daha var: Televizyonu ve bilgisayarı, "çocuklar takılsın da biz büyükler kafa dinleyelim" amacıyla kullanan çok ebeveyn var. O yüzden başıboş kalıyor çocuklar ekran karşısında. Şimdilerde endişe ettiğimiz bilgisayar konusunda titiz davranıp, diğer konularda baştan savıcı davranırsak yine iyi bir sonuca ulaşacağımızı sanmıyorum. Yani internet başında çocuklarımızla durup güzel güzel takılırken, biraz sonra anlamsız bir müzik kanalını açıp "Otur seyret" demek pek işe yarar değil.

Geçen hafta bu sayfada ailelerin neler yapması gerektiğine dair koca bir yazı vardı, o yüzden aynı şeyleri tekrar etmeyeceğim. Lütfen bazı şeylerin bizi sadece hislendirmesine izin vermeyelim. Biraz mücadele edelim... Sevgiler saygılar...

Değişen yaşam koşulları çocukları hasta ediyor

Hep büyüklerimizden duyardık; sonra biz de söylemeye başladık: "Bizim zamanımızda böyle değildi..." Peki, yaşadığımız ortamın, yiyeceklerin ve hayat koşullarının değişmesi, çocukların sağlığını nasıl etkiliyor dersiniz? Yeni yaşam koşulları, çocuklarda hastalık riskini artırıyor mu? Cevap, maalesef evet. Ergenliğe erken geçiş, diyabet, alerji ve hatta tiroid kanseri... Bunlar, son yıllarda gittikçe daha sık karşılaşılan çocuk hastalıkları. Bunların en büyük nedeni ise, katkı maddeleri içeren gıdaların tüketiminin artması ve hava kirliliği. Sekiz yaşındaki kızınızın ádet görmesini veya çocuğunuzun diyabet gibi kronik hastalıklarla erken yaşta tanışmasını istemiyorsanız Acıbadem Hastanesi Çocuk Endokrinolojisi, Büyüme ve Ergenlik Bölüm Sorumlusu Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz’in anlattıklarına kulak verin.

Vücudumuzda değişik hormonlar salgılayan bezler var. Vücudumuzun gizli patronu olarak nitelendirebileceğimiz bu bezler hayatımızı sürdürmek için sürekli çalışıyorlar. Boyumuz, kilomuz gibi dış görünüşümüzde, psikolojimizde ve organlarımızın çalışmasında bu bezlerin etkileri büyük. Bu hormonlar hamilelerde, bebeklerde ve ergenlerde çok daha fazla önem taşıyor. Sağlıklı bir insanda, doğumdan itibaren gerekli bütün hormonlar, gerektiği miktarlarda salgılanarak, vücudun gelişmesini ve tüm fonksiyonların normal çalışmasını sağlıyor. Ancak beslenme alışkanlıkları başta olmak üzere dışarıdan, farklı ve vücuda zararlı müdahaleler yapıldığında sistem bozulabiliyor.

Prof. Dr. Atilla Büyükgebiz, hazır gıdaların yan etkilerini gösteren, yurtdışındaki araştırmalardan da çarpıcı sonuçlar veriyor: "Belçika’da yapılan bir araştırma, tarımda kullanılan bazı ilaçların östrojen salgılanmasını artırarak kız çocuklarda erken ádet görülmesine, erkek çocuklarda ise meme büyümesine sebep olduğunu ortaya koyuyor. Kuzey ülkelerinde yapılan bir çalışma, Tip 1 diyabetin görülme sıklığının yüzbinde 45’ten 60’a çıktığını gösteriyor." Bu veriler insanı ürkütüyor ama elbette her hazır gıda, katkı maddeli yiyecek, hormonlu meyve ve sebzeler hastalık ve erken ergenlik riskini artırmıyor. Ancak kontrolsüz uygulamalar bu tehlikeye davetiye çıkarıyor.

Peki önlem almak için ne yapmak gerek? Prof. Dr. Büyükgebiz, soruyu şöyle yanıtlıyor: "Öncelikle üretim dönemindeki denetim çok iyi işlemeli. Ailelerin çocuklarına aynı gıdadan çok fazla miktarda vermemelerinde yarar var. Ayrıca katkı maddeli gıdaların yol açtığı hastalıkları iyi tanıyıp, gereken durumlarda doktora erken başvurulması son derece önemli."

ZAMANE HASTALIKLARI

á Diyabet: Çocuklarda diyabet uzun süreli hastalıklar arasında birinci sırada. Üstelik çocukluk çağı diyabetinin son 30 yıldan beri tüm dünyada görülme sıklığı giderek artıyor. Diyabet, genetik yatkınlığı olan çocuklarda çevresel faktörlerin etkisi sonucunda pankreasın ensülin üreten hücrelerinde tahribat oluşması ve vücudun ensülin üretemez hale gelmesiyle ortaya çıkıyor. Çevresel etkenler arasında yanlış beslenme, şişmanlık, geçirilmiş gribal enfeksiyonlar, hareketsizlik ve stresi saymak mümkün. Sık idrar yapma, çok su içme ve ani kilo kaybı gibi belirtilerde uzmana başvurmakta yarar var.

á Erken ergenlik:
Ergenlik belirtilerinin görülmesinde kızlar ve erkekler arasında farklar var. Zamanlama olarak da kız ve erkek çocuklar arasında belirgin ayrılıklar bulunuyor. Kızlar ergenlik dönemine erkeklerden yaklaşık iki yıl önce giriyorlar. Kızların 10 yaşından, erkeklerin 12 yaşından itibaren ergenliğe adım attığı kabul ediliyor. Kızlarda meme, erkeklerde cinsel organların büyümeye başlaması ile ergenlik başlıyor. Atilla Büyükgebiz, "Ergenlik 10-18 yaş aralığı olarak kabul edilir. Kızlarda sekiz, erkeklerde dokuz yaşından önce ergenlik belirtilerinin ortaya çıkması bir hastalık belirtisi olarak görülmeli ve tedavi edilmeli" diyor. Kız çocuklarda erken ergenliğin sonuçlarından biri de, olası boy kısalığı.

á Alerji: Kadınların sigara içme alışkanlığının artması, annelerin hamilelikte ve emzirme döneminde sigara içmiş olmaları, çevredeki otomobillerin çoğalması ile egzoz dumanının ve hava kirliliğinin artması sonucu solunan kirli havada var olan karbon monoksit, nitrojen dioksit, ozon, sülfür dioksit gibi gazların solunması, solunum yollarını etkileyerek astım gibi alerjik hastalıkların görülme sıklığını artırıyor. Ancak bu hastalıkların tek nedeni bu değil. Endüstrileşme ile birlikte beslenme alışkanlıklarının değişmesi, doğal gıdalar yerine hazır ve katkı maddeleri içeren alerjen düzeyi yüksek gıda tüketiminin artması, besin alerjilerine neden oluyor. Alerjik hastalık gelişme riski olan, yani ailesinde alerjik hastalık öyküsü olan bebeklerin alerjenlerle temasının önlenmesi gerek. Annenin gebelikte ve emzirme döneminde sigara içmemesi ve alerjen gıdaları mümkün olduğunca az tüketmesi, bebeğin en az altı ay sadece anne sütü ile beslenmesi, inek sütünün bir yaşından sonra içirilmesi ve katı gıdaların altı aydan önce verilmemesi ilk önlemler. 1990’lı yılların başlarından itibaren ev dekorasyonlarının hızla değişmesi, özellikle evlerin birçoğunun halı ile kaplanması sonucu ev tozu akarlarının artması da alerji oluşumunu destekliyor.

Soluduğumuz hava tehlike saçıyor!

Son yüzyılın önemli sorunlarından biri, hava kirliliği. Çocuklar olumsuz etkilere erişkinlere göre çok daha açık. Akciğerleri henüz gelişim süresinde olduğundan, bu dönemde havadaki toksik maddeler onları daha olumsuz etkiliyor. Alerji riskini artıran sadece kirli hava da değil. Şehirde yaşayan ve hijyenik ortamlarda büyüyen çocukların mikroplarla daha az karşılaşması sonucu savunma sisteminin dengesi bozularak hastalıkların gelişimi de kolaylaşıyor.
X

Sinan gece neden babasıyla yattı

“Kim bakıyor ki kendine? Sen bakıyor musun?” dedi babam hastanede. Dehşet dolu bir ifadeyle gözlerine baktım. “Ben bakıyorum, çevremde çok insan da bakıyor! Dalga mı geçiyorsun?” dedim. Bir gece önce televizyon seyrederken eşimin tansiyonu birden 20’lere çıktı. Ambulans çağırdık. Tahmin edersiniz ki, soğukkanlı kalmaya çalışsam da panik oldum. İşin bir diğer kötü tarafı da, oğlumuz Sinan’ın bütün bunlara tanık olmasıydı.
Bir ara içeri kaçıp ağladığını duydum. Ama onun yanına gidemedim çünkü eşimi yalnız bırakamazdım. Şerif, koltuğa oturup biraz rahatladı. Ben de Sinan’dan yardım istedim. Babasına su getirmesini mesela. Yanımızda durdu ve babasına destek olmaya çalıştı.
Yaşadığımız çok ağır bir durum değildi. Buna rağmen çok korktuk ve gerildik. Bunun Sinan üzerindeki etkisi ise çok daha yoğun oldu. Gece babasının yanında yatmak istedi. Hatta bana gece boyunca onu kontrol edeceğini, merak etmememi tembihledi. Eşimin anlattığına göre, uyumadan önce ara ara nefes alıp almadığını, ateşini kontrol etmiş.
Sinan ertesi gün uzun zamandır yapmadığı tiklerinden birkaç sinyal gönderdi. Hafiften eski göz kırpıştırma tiki ortaya çıktı.
Çocukları bütün kötü görüntülerden ve tecrübelerden uzak tutmaya çalışıyoruz. Ama onların yaşayacakları konusunda çok da yapabileceğimiz bir şey yok. Kader belki de...
Ama kendi yapabileceklerimize takıldım ben yine bu durumda. Bir kere soğukkanlı olmak lazım. Bunun için de bilmek lazım. Bu yüzden, ilkyardım konusunu ara ara okumak, hatırlamak lazım. Belli telefon numaralarını ortalıkta yazılı tutmak lazım. İnanın aklınızdaki numaraları bile unutabiliyorsunuz.
Evet, yapabileceğimiz bir diğer şey de yazının başında yer alan, babamla aramızdaki tartışma konusu: Kendimize bakmak... Çünkü her ne kadar dış etkenler söz konusu olsa da her insan kendi sağlığından daha çok sorumludur.

Hoşçakalın...

Evet, benden bu kadar... Tam 7 senedir Hürriyet’in bu sayfasında sizlerle beraberdik. İlk yazılara başladığımda Sinan 2 yaşındaydı. O zamandan beri yaşadığım, öğrendiğim, duyduğum, dinlediğim her şeyi sizlerle paylaştım. Ve tabii sizler de benimle... İlk defa çocuklarımızdan, annelik tecrübelerimizden, acizliğimizden, sıkıntılarımızdan burada bahsettik. Hep beraber neler yapabileceğimizin, çocuklarımızı nasıl daha iyi ve sağlıklı büyütebileceğimizin yollarını aradık, bulduk. Hürriyet’e bize bu fırsatı verdiği için ve bütün diğer yayınlara da bu kapıyı açtığı için çok teşekkür ederim.
Ben Parents dergisinde yazılarıma, ekibimle çalışmalara devam ediyor olacağım. Bana her zaman norar@parents.com.tr adresinden ulaşabilirsiniz.
Kendinize ve çocuklarınıza iyi bakın... Görüşmek üzere...
Yazının Devamını Oku

Korkuyu tanımasına izin verin

Televizyonda bir reklam var, muhtemelen siz de denk gelmişsinizdir. Sokakta oynayan çocukların topu, perili köşk gibi görünen viran bir konağa kaçar. Birkaçı cesaret edip içeri girer ve o güne kadar o eve kaçmış onlarca top bulup arkadaşlarına dağıtırlar. Son zamanlarda seyretmekten en keyif aldığım ve hakkında düşündüğüm reklamlardan biri. Mesaj belli: Çocuklarınıza cesur olma hakkı verin.

Ben Sinan’ı biraz korkak bulurum. Babası ise temkinli... Bilmediği şeyleri denemekten, ürkütücü görünen şeylere yaklaşmaktan yapı itibarıyla çekinir. Ama önemli olan onun karakteri değil, bir anne-baba olarak bu konuda bizim neler yapabileceğimiz bana kalırsa.

Prof. Dr. Yankı Yazgan’la yediğimiz bir öğle yemeğinde, bize büyük görevler düştüğünü öğrendim. Çünkü Yazgan’ın söylediğine göre kaygı bulaşıcı. Kaygılı anne-babanın yüz ifadesi, ses tonu ve vücut duruşu çocuğuna da kolayca bulaşarak, onun da aynı ya da benzer kaygıları taşımasına neden oluyor. Üstelik sürekli kaygılanıp durmaktan, gelişiminde nelerin daha önemli olduğunu unutup oyun oynamasını engellediğiniz çocuğumuzun özgüveni yüksek, hayata karşı cesur, ayakları yere sağlam basan birisi olmasını bekleyebilir misiniz?

2008 yılında 12 ülkede bir araştırma yapılmış. Buna göre, Türkiye’deki annelerin, çocuklarının ev dışında yaşayarak öğrenme olanaklarından kazanmalarını en çok bekledikleri kavram, kendine güven. Oranı yüzde 59, aynı beklenti oranı Amerikalılar için yüzde 20. Sosyal anlamdaki gelişim, yardımlaşma, işbirliği ve arkadaşlık gibi beklentiler ise (Türkiye’de yüzde 38, Amerika’da yüzde 60, Fransa’da 31) daha arka planda kalıyor. Ayrıca, Türkiye’deki annelerin büyük bir bölümü çocuklarının dışarıda, parkta ya da bahçede oynarken daha mutlu göründüğünü, bu faaliyetlerin çocukların sağlıklı gelişimini olumlu yönde desteklediğini düşünüyor. Ancak, bu düşüncelerine rağmen annelerin yüzde 83’ü güvenlik kaygısı taşıyor.

Araştırma sonuçlarına göre Türk annelerinde belirgin biçimde görülen otomatik düşünce akışı şöyle:

“Çocuğum sokakta oynasın, ama benim gözümün önünde olsun.”
“Dışarıda olsun, ama dışarısı bence emniyetli değil.”
“Kendine güvensin, cesur olsun ve korkmasın, ama dizimin dibinden ayrılmasın.”
Kendimiz korkak olmasak bile çocuklarımız için abartılı tepkiler gösterdiğimiz bir gerçek. Neyin ne zaman doğru olduğunu tam bilememekten de kaynaklanıyor bazı durumlar. Mesela Sinan iki sokak ötedeki okula yürüyerek tek başına gidebilir mi? Veya Zeynep evde bir saat yalnız kalabilir mi? Bunun için doğru yaş ne zaman başlar?
Bizler rahat ve cesur olarak ilk adımı atabiliriz. Ve tabii onları da cesaretlendirmek lazım. Çünkü Yankı Bey’in de dediği gibi çocuk, özgürce bir deneyimle, korkuyu aşarak kazanabileceği cesareti geliştirme fırsatını kaçırdığında, hem korkusu derinleşir, hem de anne-babaların çok arzu ettiği güven duygusundan çok uzaklara düşer. Korkusuna kaynaklık eden durumlarda, anne ve babanın tam desteğini hissettiği ölçüde rahatlayabilir. Anne ve babalar yersiz korkuları ile (düşersin, giysilerin kirlenir) çocuğa destek olmak yerine, onun hayatını gereksiz yere kısıtladıklarında, çocuğun deneyerek, yaşayarak öğrenmesini, korkuyu tanımasını engellemiş olurlar. Çocuğuna “Cesur ol” ya da “Özgüvenli ol” diyen anne ve baba, davranışları ile bunun tam tersi sonuçlara yol açabilir.

Çok sevdiğim bir laf vardır, yazımı onunla bitirmek istiyorum: Korkakların heykeli dikilmez!
Yazının Devamını Oku

Sinan’ın ateşi 40’a çıktı

Domuz gribi yüzünden, uzun zamandır hastalıktan başka bir şey konuşmaz olduk. Her ne kadar haberleri izlememeyi tercih etsem de, bundan kaçmak mümkün olmuyor tabii ki. Uzak ve soğukkanlı kalmaya, belki de görünmeye çalışarak, bilgileri edinip kafayı yemeden yol almaya gayret ettim kendi kendime. Doğrusunu isterseniz, çok da paniklemedim. Dünyanın en ölümcül hastalığı sınıfına sokmadım. Ama dikkat edilmesi gereken durumların mesajını aldım.
29 Ekim tatilinde, annem telefonda babamın hastalandığını söyleyince onu hemen teste gönderdim. Uslu bir baba olarak sözümü dinledi ve test yaptırdı; domuz gribi değilmiş. Aradan birkaç gün geçti. Sinan, annemde kalmıştı. Sabah annemin mesajı ile uyandım. Sinan’ın 39’un üzerinde ateşi vardı.
Normal şartlarda panik olmam. Canım sıkılır ama artık panik kısmını aştığıma inanıyordum. Ne var ki bu sene durumlar farklı olduğundan hemen doktorundan randevu aldım. Belirtiler daha çok faranjiti gösteriyordu. Doktorumuz Sinan Bey de teşhisimi onayladı: Rahatladım?
Eve geldik. Sinan gerçekten çok halsizdi. İlerleyen saatlerde ateşin eskisi gibi kolay kolay inmediğini fark ettim. Hatta gece bir ara 39.9 bile oldu. İkinci gün de böyle devam etmeye başlayınca, bu sefer paniklemeye başladım. Doktorumuzu arayıp tahlil detaylarını öğrendim. Nerede nasıl yapılabildiği gibi. İkinci geceye doğru ateşi düşmeye başlayınca tahlil ve grip tedavisine gerek kalmadı. Sıkı bir boğaz hastalığını yenmeye başlamıştık.
Ertesi gün Sinan’ın bir arkadaşı ziyaretine geldi. Çocukların domuz gribi hakkında muhabbetini dinledim. O kadar korkuyorlardı ki domuz gribinden, size anlatamam. Sanki ölümle bağdaştırmışlardı onu. “Domuz gribi olursan, ölürsün demektir bu” mantığındaydılar. Onlara durumun böyle olmadığını anlatmaya başladım. Bu hastalıktan bu kadar korkmamaları gerektiğini, gerekenlerin yapılması durumunda biraz ağır bir grip geçirmiş olacaklarını ama kötü bir son yaşanmayacağını söyledim. Hepsinin çantasında jelleri de vardı artık. Zaten pek öpüşüp elleşmeyi de sevmediklerinden insanlarla mesafelerini koruyorlardı.
Bir kez daha emin oldum ki, özellikle beraber televizyon izlediğimizde, ya da gündemdeki bir konu çok konuşulduğunda, çocuklarla bunu ayrıca konuşmak, onların anlayabileceği dilde açıklamak gerekiyor.
Yazının Devamını Oku

Siz hamileyken nasıldınız SALAŞ MI ŞIK MI

Çok rahat bir hamilelik geçirmeme rağmen, o döneme karşı hiçbir yakınlık hissetmem. Hamileyken de durumunun tadını çıkaran, eli karnında dolaşan bir kadın olmadım. Zaten devasa bir hamileydim. Giyecek hiçbir şey bulamaz oldum. Güzel miydim bilemem ama asla şık değildim. Çünkü alışveriş yapacak mağaza sayısı üçten fazla değildi. Alınabilecekler de?
Sonrasında pek çok hamile markası ve tasarımcı ortaya çıktı tabii. Yeni açılan Encinta by Muna markası, bazı ünlü anneleri hamileliklerine geri götürerek mağazalarında onların fotoğraflarına ve hatıralarına yer verdi. Doğrusunu isterseniz bana da sordular, ne var ki ben, hamilelik günlerimden tek başıma olduğum bir tane fotoğraf bile bulamadım. Zaten bir tek faşadura dediğimiz geleneksel gömlek kesme töreninde resim çekmiştik. Onlarda da kalabalık içindeyim. Bir daha hamile kalırsam daha şık ve ilgili olacağıma inanıyorum.
Sergide resimleri olan fıstık annelerin başında, geçen ay doğum yapan moda yazarımız Sibel Arna geliyordu. Tabii incecik bir hamile olan Sibel’in tuzu kuru! Yine de kendi durumunu şöyle özetlemiş: “Hamilelikteki giyim tarzım elbise ve etek üzerine kuruluydu. Yaz hamilesi olduğum için ve bacaklarım pek kilo almadığı için her daim bacaklar fora dolaştım. Ama göbeğimde bir basketbol topu taşıyormuş gibi hissediyordum. 13 kilo aldım ve hepsi karnıma gitti. Arkadan baktığınızda hamile gibi gözükmüyordum. Bilmeseniz Sibel’in beli biraz kalınlaşmış derdiniz. Kendimi mutlu hissediyordum. Giyim tarzım pek değişmedi. Hatta hamilelik öncesi eteklerimin çoğunu göbek altı yapıp giydim. Tarzıma ve isteğime uygun kıyafet bulmakta hiç zorluk yaşamadım. Üstelik hamilelikte şıklığıma daha çok özen gösterdim. Zaten hamile kalınca giyinmeye mola verenleri anlamıyorum.”
2004 yılında ikiz bebeklerini dünyaya getiren yazar Ayşe Aydın da benim gibi özensiz giyinenlerdenmiş: “Hamilelikte tarzım rahat, salaştı... (Başka bir şansımız varmış gibi!) Karnımın büyümesi elbette giyim tarzımı etkiledi. Bazen çok salaş şeyler giymek zorunda kalıyordum. Bir ara işe Tayland’da plajlarda giyilen önden ve arkadan bağlamalı pantolonları bile giydiğimi hatırlıyorum. Beli lastikli eteklerimi, elbiselerimi, tişörtlerimi dar olsalar da giymeye devam ettim. Elimde ve dolabımda ne varsa sonuna kadar değerlendirmeye çalıştım. İşyerinde bir arkadaşımın ‘Şekerim bugün hippi gibisin’ demesi çok moralimi bozmuştu. Beş buçuk sene önce hamile butiklerindeki kıyafetler daha çok büyük beden kıyafet gibi tasarlanıyordu. Anneanne giysisi gibiydi hepsi. Bir daha hiç giymeyeceğim, bu zevksiz kıyafetlere bir ton para vermekten sonuna kadar kaçtım. Ben de hamilelikte özensiz giyindim. Özenecek bir durum yoktu ki zaten! Şık alternatifler bulmakta zorlandım. Üç-dört parça bir şey aldım. Onları ben kullanmasam da, benden sonra hamile kalan tüm arkadaşlarım kullandı. Şimdi hamile kalsam, sezon modasında ne varsa, aynılarının hamileler için de üretilmesini isterim.”
En tecrübeli hamile olarak kabul edebileceğimiz fotoğraf sanatçısı Bennu Gerede ise ilk hamileliğinde eşi Koray’ın kıyafetlerini giymeyi tercih etmiş. Nedenini de şöyle açıklıyor: “Çünkü para sarf etmek istemiyordum. Bir de o zamanlar pek moda değildi hamile kıyafetleri. Ama birkaç şık dükkândan hamile olmayan insanların giydiği büyük bol siyah elbiseler almıştım. Annem de bana çok cool, yünlü, beli lastikli siyah bol bir pantolon almıştı. Onu doğumdan sonra da giymiştim. Açıkçası, o dönemler hep bol kıyafet tercih ettiğim için, gidip özellikle hamileler için kıyafet almamıştım. Tarzıma uygun kıyafetler de pek aramıyordum açıkçası. Şıklığıma hiç özen göstermedim. Aldıklarımı sonra başka hamilelere verdim. Tekrar hamile kalsam, bir hamile giyim mağazasında en çok bulmak istediğim şey, hem hamileyken de değilken de giyilebilecek bir giysi olurdu.”
Yazının Devamını Oku

Çocuklar için yeni yerler

17 yıldır İzmir’de sürdürdüğü başarılı sanatsal eğitim hizmetini İstanbul’a da taşıyan Ege Sanat Merkezi, “Artistic Nokta by Ege Sanat” ismiyle Kemerburgaz-Göktürk’te açıldı. 3-6 yaş arası çocuklar için de çok geniş ve seçenekli bir eğitim programı sunuyor.

Müzik (şan, piyano, keman - Türk müziği ve klasik müzik, gitar, bağlama), tiyatro (drama, diksiyon), resim, dans, el sanatları, kişisel gelişim ve okul öncesi eğitim bölümleri var. Belli aralıklarla tiyatro, film gösterileri, müzik dinletileri ve konserler düzenlenecek. Yetişkinler için Türk sanat müziği korosu da oluşturulacak.
Bir adres de İstanbul Anadolu yakasında oturanlar için. Kii3dört bale dans ve müzik kursu Ataşehir’de. Esra Akyatan’ın kurduğu bu sanat merkezinde çocuklara klasik bale, yaratıcı drama, jimnastik, klasik gitar, elektro gitar, piyano, keman ve bateri dersleri veriliyor. Büyükler için tango ve Latin dansları, pilates ve hamilelere yoga dersleri var. Bilgi için www.kii3dort.com.

Son kahramanımız: Yaban

Uzun zamandır Sinan’la ortak bir kahramanımız yoktu. O benimkilerden zevk almıyor, ben onunkilerden sıkılıyordum. Neyse ki Yaban çıktı ve biz ana oğul beraberce güler olduk. Kanal D’de yayınlanan Haneler adlı komedi skeçlerinden oluşan programdaki karakterin adı Yaban. Eski Türk filmi edasında çekiliyor. Kahramanımız toprağın bağrından gelen, saf ve güçlü, gururlu Türk erkeği. Yalana tahammülü yok. Şamar patlatmayı çok seviyor. Bazı bölümleri gerçekten çok başarılı.
Sinan ve arkadaşlarıyla artık birbirimize, “Yalan üleeennn!” diye bağırıp duruyoruz. Hatta Sinan meşhur tokat sahnesini canlandırmaya bayılıyor. Ben ona vuruyor gibi yapıyorum, o da yatağa atıyor kendini... Onu taklit edip epey eğleniyoruz. En komiği de Sinan’ın durup dururken bana gelip Yaban taklidi yaparak bir şey söylemesi. İnanın çocukların içindeki espri gücü ve anlayışını keşfetmek çok keyifli.

Yazının Devamını Oku

Kitap okumak için 27 sebep

İki hafta önceki yazımda çocukların kitap okumasından, daha doğrusu okumamasından bahsetmiştim. Neden okumak istesinler ki, noktasına bile gelmiştik. Geçtiğimiz günlerde, eğitimci, okuma araştırmacısı Ferhat Özen’den bir mektup geldi. Detaylarını okuyantoplum.com adlı sitede bulabileceğimiz bir yazısını göndermişti. Bu internet sitesi aslında bir proje. Ferhat Bey’in açıklamasına göre, bir okutma ya da okuyucu yetiştirme projesi. Ben kendisinin gönderdiği yazıyı size de iletiyorum. İsterseniz bir göz atıp sadece çocukların değil, bizim de neden okumamız gerektiği konusunda katkıda bulunabilirsiniz.
1- Yaşı büyürken aklının da büyümesi, boyu uzarken aklının da uzaması için
2- Ruhça yücelmeleri, kafaca gelişmeleri için
3- Zekâlarının daha işlek, kavrayışlarının daha çabuk olması için
4- Zekâ yaşının takvim yaşıyla birlikte büyümesi için
5- Yüzlerce gözü olması, olayları bütün yönleriyle görebilmesi için
6- Yaşamlarına, yemek içmek dışında daha yüce bir anlam kazandırmak için
7- Varlığımızın darlığından kurtulmak, yaşayamadığımız yaşamları yaşamak, genişlemek, enginleşmek, ömrümüzü uzatmak için (Suut Kemal Yetkin)
8- Yaşamı genişleten öğelerin başında geldiği, kişiyi bilge yaptığı, ona onur ver erdem kazandırdığı için (Adnan Binyazar)
9- Soyutlama yapabilmek, bir olayı olmadan önce beyinlerinde olmuş gibi canlandırabilmek ve önlem alabilmek için
10- Empati kurabilmek, kendimizden çıkıp ötekini anlayabilmek, başkalarının yaşamlarına da saygı duyabilmek için
11- Beynimizin, dilimizin sınırları olması, dünyanın bir kitap olması ve okumayana bir şey verememesi nedeniyle
12- Kendi yolumuzu bulmada, kendi eleştiri yeteneğimizi geliştirmede, kitle iletişim araçlarının genel çıktıları arasından akıllıca seçim yapabilmek için (Richard Bamberger)
13- Tüm insan büyüklerinin savunduğu ortak gerçeği -insanın çalıştığı ölçüde yükselen, yediklerini hak eden, kimsenin hakkını yemeyenin insan olduğu gerçeğini öğrenmek için ( İsmail Hakkı Tonguç)
14- Bilmenin yüksek sevinçlerini yaşamak (Albert Bayet), kendi iplerimizi kendi elimize almak için
15- Yaşamı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek amacında, okul eğitimi zavallı denecek kadar gülünç kaldığı için (Shakespeare)
16- Ademin hayvanlığı yemekle, insanlığı okumakla kaim (olası) olduğu için (Namık Kemal)
17- İki ayağı üstünde yürüyen cesetler (Halim Bahadır), leşler olmamak için (Necip Fazıl Kısakürek)
18- Gözleri kapalı bostan beygiri gibi, bir ömür boyu karanlık kuyunun gıcırdayan dolabını çevirip durmamak için (İlhan Selçuk)
19- İnsanlık tarihine ve yaşayışına biçim veren, sosyal olayların nedenlerini anlatan bilim yasalarını küçük yaştan başlayarak öğrenmek için ( İ. Selçuk)
20- Kendisine yatırım yapabilen, kendini geliştirebilen, sorumluluk bilinci de demokrasi bilinci de gelişmiş bireyler olmak (Halim Bahadır) için
21- Televizyon ve internet çağında ekranların ayartıcı etkilerinden korunabilmek için
22-Televizyon ve internet ağalarının görsel şiddet ve cinsel istismar içeren bazı programlarını veto edebilmek için (İM Medya Bildirisi)
23- Geleceğin toplumunun, öğrenen toplum olarak tanımlanması nedeniyle ve kendilerini güncellemek için
24- Okulla sınırlı öğrenmeden yaşam boyu öğrenmeye geçmek için
25- Dünyada hiçbir dost insana kitaptan daha yakın olamayacağı için
26- Yalnızlıkta dost ve arkadaş yokluğunun yerini ancak kitaplar tutabildiği için
27- Çok sevdiğimiz bir arkadaşımızla konuşmaktan aldığımız zevki alabilmek için
Yazının Devamını Oku

Aşı hakkında?

Aşı konusunda zaman zaman tartışmalar olur. Kimi aileler aşı yaptırmayı bile unuturken, kimileri aşıların, ilaç firmalarının satış taktiği olduğunu düşünür. Özellikle yeni çıkan aşılar konusunda bu evham pek çok annede var doğrusunu isterseniz. Bugün 26 hastalık aşıyla önlenir durumda. Bu sayede bazı hastalıklar hemen hemen yok oldu. Aşılar her yıl 3 milyon ölümü önlerken 400 milyon yaşam yılını da kurtarıyor. 750 bin çocuğun hastalıklar nedeniyle sakat kalması engelleniyor. Mesela çiçek hastalığı 1977’den beri yeryüzünden silindi. 1980’den beri artık çiçek aşısı yapılmıyor. Bir zamanların korkulu rüyası olan ve 1988’de 350 bin çocuğun sakat kalmasına neden olan çocuk felcine de ülkemizde artık rastlamıyoruz. Kızamık yok olmasa da çok azalmış durumda. 2008’de çocuklarımızın yüzde 96’sı aşılanmıştı. İl bazında bakarsak da en az aşılanan ilde bile çocukların yüzde 85’i aşı oldu.
Türkiye’de aşılama bilincinin ne düzeyde olduğunu öğrenmek üzere, Nielsen Araştırma Şirketi tarafından 2 ay süreyle, toplam 12 ilde, 20-64 yaş aralığında 1033 kişi ile bir araştırma yapılmış. Size bu araştırmanın sonucunu iletiyorum.
1. Katılımcılara aşılamanın amaçları sorulduğunda yüzde 79’u “hastalıklarda korunmak için” demiş.
2. Yüzde 13’ünün kendi istekleri ile aşı yaptırmak için doktora başvurdukları görülüyor.
3. Sigortanın karşılamadığı aşıları yaptırmaya olumlu yaklaşım yüzde 72.
4. 10 yaşından sonra yaptırılması gereken aşılar sorulduğunda katılımcıların yarısından fazlasının bir fikri olmaması dikkat çekiyor.
5. En son ortalama 5,5 yıl önce aşı yaptırmışlar. Yüzde 50’ye yakını en son 10 yıl önce aşı yaptırdığı veya en son ne zaman aşı yaptırdığını hatırlamadığını söylemiş.
6. Sigorta kapsamı dışında kendisine aşı yaptıranların oranı yüzde 21. Sigorta kapsamında olmayıp da en fazla yaptırılan aşı, grip aşısı.
7. Hastalıkların bilinen bulaşma yolları nedir sorusuna, yüzde 48 ‘solunum yoluyla’ yanıtı verilmiş.
8. Aşılar hastalıklardan korur, diye düşünen kesim yüksek bir oran gösteriyor; yüzde 98.
9. Yüzde 82 aşıların aynı zamanda tedavi edici olduğunu sanıyor.
10. Yüzde 11’lik bir kesim aşıların yalnızca çocuklar için olduğunu, yüzde 60’lık bir kesim de aşıların sadece enjeksiyon yoluyla yapıldığını düşünüyor.
12. Aşılar hastalığa yakalanmadan yapılmalıdır diyenlerin oranı umut verici; yüzde 97.
Yazının Devamını Oku

Erkek çocuk dediğin

Geçtiğimiz hafta, ABD ve bazı Avrupa ülkelerinde yeni bir çocuk kanalı yayına girdi: XD. Bu harflerin özel bir anlamı yok. Sadece tasarım! Kanal erkek çocuklar için. Hedef kitlesi 6-14 yaş arası. Kanal açılmadan önce ciddi araştırmalar yapılmış, ABD’deki çocuklarla tabii. Ve bir takım sonuçlar elde edilmiş. Bu sonuçları Sinan ve birkaç arkadaşına okudum ve katılıp katılmadıklarını sordum. Onların fikirlerini iletiyorum:  

1. Onlara “çocuk” demeyin, küçük olarak görülmekten hoşlanmazlar. (Kesinlikle doğru. Bunu söylemek hayatta akıllarına gelmezdi ama duyunca pek beğendiler.)

2. Çok “kızlara has” olan şeylerden uzak dururlar. (Doğru. Daha 9 yaşında olduklarından uyanamadılar duruma. 2 sene sonra görürüm onları!)

3. Video oyunları onların hayatıdır. (Pek katılmadı. Evet, önemlidir ama hayatı diyecek kadar değilmiş)

4. Spor onları sosyal anlamda birbirine bağlayan bir anahtardır. (Evet, çok önemli. Diğer sınıftaki çocuklarla, aynı dili konuşamadıkları kuzenleriyle spor sayesinde kaynaşmış.)

5. Erkek çocukları spor ve video oyunlarından her şeyden daha çok zevk alırlar. (Evet, bir de psp var, unutmayalım.)

6. Espri para kadar değerlidir. (Zaten esprileri yapan da erkekler oluyor!)

7. Erkek çocukları sportmenlik ve çok çalışma gibi iyi özelliklere sahip ünlülere ve sporculara hayranlık duyar ve uyanık geçinen, hava basan ve ukala tiplerden hiç hoşlanmazlar. (Çok doğru dediler. Bu tiplere örnek vermelerini istediğimde ise tıkandılar! Veremediler.)

8. Markalar onlar için önemlidir, özellikle de giyim, ayakkabı, şapka ve elektronik eşya markaları. (Pek değil. Kızlar daha ilgiliymiş. Bir tek bazı spor markaları şu anda biraz önemliymiş.)

9. Kaykay markaları ve logoları SÜPER şeylerdir. (Anlamadı bile. Bizde nerde kaykay!)

10. Bir üst seviyeye geçmek, büyük ve küçük şeyleri başarmak önemlidir. (Çok doğru!)
Yazının Devamını Oku

Çocuklar niye kitap okusun

Bu haftaya çok keyifli bir kahvaltı ile başladım. Tamamen çocuk kitapları ve çocuk edebiyatı hakkındaydı.

1996’dan bu yana sadece çocuk ve genç kitapları yayınlayan, bugüne kadar 190 kitap basan ve baskı sayılarıyla birlikte ortalama 4 milyon kitabı çocuk ve gençlere kavuşturan Günışığı Yayınevi bizi davet etmişti. Cumhuriyet Kitapları Yayın Yönetmeni Turhan Günay, Dünya Gazetesi Kültür Sanat Editörü Faruk Şüyun, gazeteci Ayşe Düzkan, tiyatrocu ve yazar Görkem Yeltan, yayınevinden Mine Soysal ve editör Müren Beykan gibi özel insanlarla tanışma fırsatı buldum. Bir önemli nokta da, ikinci çocuğuna hamile olan genç çocuk kitapları yazarımız Aslı Der’in IBBY onur listesine girmesiydi.
1975 doğumlu gencecik, ışıl ışıl bakan, yaptığı işten heyecan duyan bir yazar. Daha önceden Tehlikeye 3 Yolculuk ve Küçük Cadı Şeroks adlı iki kitabı vardı.
IBBY, uluslararası çocuk kitapları kurulu. İki yılda bir onur listesi açıklıyorlar. Dünyanın pek çok ülkesinden her sene bir yazar, bir illüstratör ve bir çevirmen onur listesine giriyor, eserleri 70 ülkeyi dolaşıyor. ÇGYD (Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği) de işte bu listeye ülkemizden Aslı Der’in Büyük Tuzak kitabını önerdi ve kitap onur listesine alındı. Kitap ilk yayınlandığı 2007’de ÇGYD tarafından yılın en iyi çocuk romanı da seçilmişti.
Kahvaltıdan bir gün evvel Sinan’la konuşurken bana “Kitap okumayı sevmiyorum” dediğini hatırladım. Acaba Sinan’ın sevmediği okumak mıydı, yoksa kitap olarak kabul edilen eserler miydi diye düşünmedim de değil.
Zaten o kahvaltıda tartıştığımız şeylerden biri de buydu. Çocuklar niye okusun? Niye okumak istesin? Neyi okumak istesin?
Bugün çocuklar için çok renkli, yaratıcı, onların bakış açısını, vizyonunu geliştirecek kitaplar var. Aralarında kötüleri de bulunuyor ama doğru kaynağı bildiğiniz zaman ulaşabileceğiniz seçenekler artıyor. Ama önemli bir eksiğimiz var: Eleştirmen. Çocuk kitapları eleştirmeni. Ne kadar düzgün yazarımız var ki eleştirmenimiz olsun diyorsunuz. Haklısınız; bunları da konuştuk. Ama  bu konuda iş sizden daha çok bize düşüyor, o yüzden geçiyorum.

9 yaşındaki yönetmen adayı

Jürisinde olmaktan çok keyif aldığım yarışmalardan biri, Uluslararası İstanbul Çocuk Filmleri Festivali’nin her yıl düzenlediği ve küçük sinemacıların katıldığı yarışma. Geçen sene 6-8 yaş grubunda birincilik ödülünü alan Ege Feyzioğlu’nun “Sihirli Çubuk” filmi, 26. Uluslararası Chicago Çocuk Filmleri Festivali’ne kabul edildi ve ana gösterim programına alındı. Ege Feyzioğlu henüz 9 yaşında. Türkiye’den katılan ilk ve tek yönetmen. Dünyanın farklı ülkelerinden, aralarında profesyonellerin de bulunduğu ve yaklaşık 200 filmin katıldığı festivalde seyircisiyle buluşacak. Ege’nin Sihirli Çubuk filmini

Yazının Devamını Oku

İlk veli toplantısı yapıldı!

Okullar açıldı. İlk veli toplantımız yapıldı. Durum hiç iç açıcı değil. Öğretmenimiz hem disiplin hem de akademik olarak sınıfın bir düşüşle başladığını özetledi. Geçen seneden ne hatırlıyoruz sınavında dökülmüşler. Ayrıca okul kuralları, edep adap yerlerde? Ödevler yapılmıyor, yapılsa da şişirme...
Geçen gün Sinan’a ödev var mı diye sorduğumda, gözlerimin içine baka baka olmadığını söyledi. Ertesi gün çantasına yedek tişört koyarken acı gerçekle yüz yüze geldim. Kocaman bir ödev sayfası?
Özellikle erkek çocuk annelerinden ödev ve yazı yazma konusunda sıkıntıları dinliyorum. Hepsi aynı, her çocuk aynı. İnanılır gibi değil. Ve her anne de aynı lafı ediyor onlara?
Sanki bize yıllar önce söylenen cümlelere mi benziyor bu cümleler? “Bak, akıllı bir çocuksun. Biraz dikkat etsen, on dakikada biter bu ödev!”, “Oğlum bu hangi harf!”, “Önce ödevini bitir, sonra ne istersen yap!, “Ödevini bitirmeden yemek yok!” “Bu ne şişirme yazı. Otur baştan yapacaksın hepsini!”
Acaba okul, insanın doğasına aykırı mı diye düşünmeye başladım, öğretmenimizi dinlerken. Bu rutin, bu sıkıntı? Başka bir yol mu bulmalıydık acaba insanoğlu olarak?
Bu sene dördüncü sınıfız. Yani artık aldığımız her not, okula gitmediğimiz her gün, kaçırdığımız her sınav, dinlediğimiz her ders önemli. Not ortalamasını etkileyecek. Zaten dersler de arttı. Derslerin içeriğindeki bilgiler de? Dolayısı ile işi biraz sıkı tutmak gerekiyor. Her gün ödevlerini yapmanın dışında okuma anlama ve anlatma, yani kendi kendine ders çalışma sistemi de devreye giriyor. Hatta bazı günler ödev olmasa da çocuklara tekrar yapma alışkanlığını kazandırmamız lazım.
Eşyalarına sahip çıkması, ilk hafta okul ceketini artık kaybetmemesi, kantin için verilen parayı doğru kullanabilmesi lazım.
Bütün bunları dinlerken düşündüm. Endişeler kapladı içimi: Acaba biz yanlış mı başladık, diye. Eskisi gibi biraz katı mı olmak lazımdı işin başından?
Yumuşacık ana okulu döneminden sonra, modern aileler ve okullar olarak, yumuşak geçiş yaparak üç sene boyunca çocuklara tatlı tatlı yaklaştık. Aman çocuklar daha küçük dedik. Kasılmasınlar, gerilmesinler?
Ama şimdi ne yapacağız biz? Nasıl bu çocukları adam edeceğiz? Yok SBS sorumluluğu, öğrenme ihtiyacı, yok merakın güzelliği...
Yoksa fazla mı kastım birden? Birkaç haftaya kadar havaya girerler mi?
En iyisi Sinan’la konuşmak diyerek, toplantıdan koşa koşa eve geldim.
Bak oğlum, dedim. Durum bu bu bu... Bu seneden itibaren işin zor. Ya bunun farkına varır da işi baştan düzenli tutarsın, ki o zaman okul hayatın seni yormadan geçer, ya da ite kaka, kavga kıyamet her sene sıkıntı içinde okursun, dedim. Yapacağı şeyleri anlattım. Her gün biraz ödeve biraz da tekrara zaman ayırdıktan sonra her şeyi yapabileceğini söyledim. Okuldan başka alternatifi olmadığını, bu yüzden tadını çıkarması gerektiğini de anlattım.
İyi yapmış mıyım?
Arada yine düşündüm: Okulun alternatifi var mı acaba?
Yazının Devamını Oku

Çocuklar, bilgisayar ve biz

Intel, ailelerin çocuklarının bilgisayar kullanma alışkanlıklarına yönelik görüşlerini değerlendirmek amacıyla, aralarında Avrupa ülkeleri, Mısır, Güney Afrika ve Türkiye’nin de bulunduğu 11 ülkede bir araştırma yaptırmış. Kentli nüfusun yoğun olduğu bölgelerde bilgisayarla tanışmış ya da bilgisayar kullanan toplam 5 bin 220 ebeveynin katılımıyla gerçekleştirilen araştırma, bu ülkelerde yaşayan tüm ailelerin günümüz modern dünyasında çocuklarının gelişiminde bilgisayar kullanımına büyük önem verdiğini ortaya koyuyor. Ebeveynlerin yüzde 98’i bilgisayar yetkinliğinin önemli bir beceri olduğuna inanırken, yüzde 50’si bilgisayarın büyüme sürecinde çocuklar için “kesinlikle gerekli” olduğunu belirtiyor. Araştırmaya katılan Türk aileler de bilgisayar kullanımının çocuklarının gelişiminde büyük önem taşıdığını ve gelecekteki iş hayatını ciddi ölçüde etkileyeceğini ifade etmiş.
Araştırma ayrıca, Türklerin bilgisayarı çocuklarının gelecekteki altın bileziği olarak gördüğünü gözler önüne seriyor. Katılanların yüzde 99’una göre, bilgisayar kullanmayı bilmek çocukların gelecekteki iş hayatını etkileyecek. Yüzde 37’si çocuklarının iyi bilgisayar kullanıyor olmasını “yaşamsal önem”e sahip görürken, yüzde 56’sı bunun “çok önemli” olduğunu belirtiyor.
Bilgisayarı çocuğunun geleceği olarak gören Türk ebeveynler, bu nedenle çocuklarının erken yaşlarda bilgisayarla tanışmasını gerekli buluyor. Araştırmaya katılan Türk ebeveynlerin yüzde 88’ine göre çocuklarının 12 yaşından önce bilgisayarla tanışmış olması bir gereklilik. Yüzde 21’i de çocuğunun 5 yaşından önce bilgisayarla tanışmasını destekliyor.
“Çocukların kullandığı çevrimiçi içeriği kontrol ediyor musunuz?” sorusuna verilen yanıtlar ailelerin çocukların eriştiği internet içeriğine duyarsız olmadıklarını ve içeriği kontrol altında tuttuklarını (yüzde 46), buna karşın aşırı müdahalede bulunmadıklarını (yüzde 8) ortaya koyuyor. Yüzde 18’i çocuklarının zararlı sitelere girmeyeceğine inanırken, yüzde 32’si de zaman zaman içeriği kontrol ettiğini ifade ediyor.
Yazının Devamını Oku

Koca bir yaz geçti bitti neyse ki

Geçtiğimiz pazartesi Sinan’ın okulu açıldı. Zaten çorba oldu ya bu açılış tarihleri, neyse ki ben, bizim okulun tarihinin ileriye atılmadığından emindim. O yüzden panik olmadım. Bir hafta öncesinden açıklanan kitap, defter ve kırtasiye listemize göre eksik olanları tamamladım. Yakın arkadaşım Megi’yi uğurladıktan sonra koca bir gecemi ağlayarak defter kaplamasıyla geçirdim. Sinan arada yanıma gelip, “Hâlâ ağlıyor musun?” deyip yanımdan kaçıyordu. Bir ara yardım etmeyi düşünüp düşünmediğini sorduğumda benim kadar iyi beceremediği için yardım etmemesinin daha doğru olacağını söyledi. Asıl derdi ağlayan annesini görmemekti.
Oğlum sanırım bu konuda anneme çekmiş. Annem de sıkıntıdan, sorundan kaçar, yokmuş gibi davranırdı. Sinan da yıllar önce ne zaman yüzümü asık görse yanıma yaklaşır, “Anne iyi misin?” diye sorardı. İyi olduğumu söylediğimde “Peki benimle de iyi misin?” derdi. Özellikle onunla iyi olduğumu bastıra bastıra söylerdim ben de.
Esasında düşünmüşümdür. Bu soruyu sorması gereken insanlar sormuyor da, küçücük çocukların aklına gelip çekinmeden sorabiliyorlar.
İşin komiği, ben ağlayıp defter kapladığım sırada babası aramış ve “Annen ne yapıyor?” diye sorduğunda, “Ağlıyor!” diye cevap vermiş.
“Yahu Sinan, öyle söylenir mi! Bari neden ağladığımı da söyledin mi? Yanlış anlamasın” dedim. “Söyledim” dedi ama emin değilim.
*
Çocukların bu düz mantıkla gelen soruları, yorumları veya cevapları çok hoşuma gidiyor. Geçen gün birlikte olmaya başlayan iki arkadaşım için “Ne zaman takılmaya başladı onlar” deyince kalakaldım.
Daha da komiğini anlatmak istiyorum size... Çok yakın eşcinsel bir arkadaşım var. Akşam beni aradı ve onunla 2-3 dakika telefonda konuşup kapattıktan sonra Sinan bana döndü. “Anne senin XXX ile aranda bir şey mi var? Sen babamdan başka erkeğe aşkım demezsin, böyle canımlı konuşmazsın!” dedi.
Koptum. Kahkahadan cevap bile veremedim bir süre. Sonra ona arkadaşımın eşcinsel olduğunu, dolayısıyla bir kız arkadaşımla konuşur gibi konuştuğumu söyledim. Sağolsun bazı filmler sayesinde eşcinselliğin ne olduğunu da ufak ufak öğrendiklerinden durumu anladı. Rahat bir şekilde “Tamam” dedi...
*
Evet bu yaz Sinan’ın çenesi açılmış. Ne var ki ortada okunmuş adamakıllı bir kitap yok. Hâlâ çizgi romanlar ya da küçük notlardan oluşmuş bilgi kitapçıklarıyla devam ediyoruz okuma alışkanlığımıza. Ama kültür sıfır!
Hadi, pek roman okumuyor. Ödevini yapmıştır belki?
Neredeee! Zaten, bulmaca kitabı gibi kolay ve pratik bir kitapçık vermişlerdi koca tatil için. Otursa iki günde bitirebilirdi. Ama üçte birini bile yapmadı. Yaptıklarını da cevaplardan baktığından şüpheliyim.
Tamam, o da yok. Eh, dördüncü sınıfa geçiyor. Artık çarpım tablosunu ezberlemiştir değil mi? Babası dedi ki 28 Temmuz’da; “Bir ay içinde hallet tabloyu, ne istersen alacağım.”
Ve yine ezberlemedi. Yarım yamalak her şey. Zaten bir çarpım sorduğumda iki saniye bekledi mi, şansı bitti demek.
O da yok! Neyse ki anaokulu sahibi bir arkadaşımın da Sinan’la yaşıt oğlunun hâlâ çarpım tablosunu ezberlemediğini öğrenince rahatladım. Bir tek biz değilmişiz, diye!
Evet, koca bir yaz ne yaptık? Neyse ki bir dönem yaz okuluna ve kampa gitti. Onun dışında güzelce tembellik etti. Son geceye kadar erken yatmasını bile istemedim ondan. Tek ricam vardı: “Bak, seni adam yerine koyuyorum. Sen de beni anla. Bu senen zor. İyi başla, iyi gitsin. Ben yine sana çok karışmayacağım. Ama sen de bunu suiistimal etme!”
Bakalım ne kadar anlamış beni, yakında göreceğiz...
Yazının Devamını Oku

Annelik, arkadaşlık ve bizim çocuklarımıza mirasımız

Eylül 1976’da tanıştım Megi ile. Şimdi Ağustos 2009’dayız. Eylül sayılır. Megi 1996’da Amerika’ya taşındı. Sokakta vedalaşırken, yarın birbirimizi görecekmişiz gibi “Hadi öptüm baaay!” diyerek ayrılmıştık. Sonra da böğürerek zıt yönlere dönmüştük. Arada Megi gelip gitti tabii.
Ama daha da önemlisi, hayatlarımızı bir şekilde kurduk. İrtibatımız hiç kesilmedi. Onun son yılları hak etmediği kadar üzücü ve yorucu geçti. Hâlâ da geçiyor. Kıymetini bilemeyen, hakkını veremeyen bir insanın elinde arkadaşımın en güzel yılları, hele ki benden uzakta geçiyor. Buna içim parçalanıyor. Ama atlatacağını biliyorum, çünkü 8 senelik kaybının en büyük ödülü olarak iki nefis oğlu var.
Megi şimdi iki çocuğuyla bir aylığına burada. Hemen hemen her gün görüşüyoruz. Daha da güzeli, onun sayesinde yıllardır görmediğim pek çok arkadaşımla küçük buluşmalar, kahve sohbetleri yapar olduk.
Hemen hemen herkesin artık çocuğu var. Ortak geçmişlerimize, acı tatlı günlere, yaramazlık hatıralarına bir de çocuklarımız eklendi. Kimi görüşmelerde onlar da yanımızda oluyor ve oynuyorlar, kimi zaman biz büyükler, resim göstermekle yetiniyoruz. “Biz neler yaptık, ne katakullilerçevirdik. Şimdi çocuklarımız var. Ne yapacağız? Onlar da bize bunları yapacak, hazır mıyız?” muhabbeti ediyoruz.
Geçen gün Megi iki oğluyla bende kaldı. 5.5 yaşındaki büyük oğlu Türkçe biliyor. Bize geldiklerinde onu Sinan’ın odasına saldım ve “Bu odada ne istersen yapabilir, neyle istersen oynayabilirsin” dedim. Gözleri parladı. Ama benim adımı aklında tutamadığı için ona, bana kendisinin bir isim takmasını önerdim. Bana “Star” ismini taktı. Kaleyi içten fethettim tabii odada onu sınırsız bırakmakla... Yemekte de makarna vardı zaten!
Küçüğü ise 14 aylık. Başta biraz yabancılaştık. Ama sabah kahvaltısını ben verdim çünkü annesinin yoğun bir telefon trafiği vardı. Eh, popüler kadın, bunca zamandan sonra gelince boş bırakılmıyor haliyle...
Karşımda “Staaarrr, bi dakka gelebileeer misin?” diyen bir oğlan, kucağımda minicik ağzıyla ellerimden kahvaltı eden bir tombiş... En eski arkadaşımın canları... Ah dedim içimden, keşke burada kalsa Megi. Bu ufaklığı beraberce büyütürdük işte. İkinciyi doğurmama gerek yok. Onun çocuğu benim gibiydi kısa süre de olsa...
Ben ufakken annemin liseden çok yakın bir arkadaşı vardı. Ve bir kazada ölmüştü. Onun kızının uzun süre annemle görüştüğünü, bize gelip gittiğini hatırlarım.
Ben de çocuğu olan yakın arkadaşlarımı, Megi ve Elif’i düşündüm. İçimi sıkan bir konu olsa da... “Onlara bir şey olsa onların çocukları benim sayılır” dedim içimden. Bunu hissettim.
Ailenin yerini tabii ki hiçbir şey tutamaz çocuklar için. Ama arkadaşlığın kıymetini ve desteğini de kimse inkar edemez. Çocuklarımız bizim arkadaşlıklarımızı görerek, dinleyerek, paylaştıklarımızı bilerek büyüyecekler. Onların bizden alacağı en önemli miraslardan biri de bu olacak.
Megi yakında dönüyor. Onu zor ve tatsız günler bekliyor. Biliyorum ki, bazı sabahlar onun için ağlayarak güne başlayacağım. Ama çocuklarıyla bir sonraki gelişinde onu zirvede bulacağıma inanıyorum.
Yazının Devamını Oku

Yine çiş kaçtı!

Geceleri alt ıslatma problemi demek olan enürezis nokturna, 5 yaş ve üzeri yaklaşık her 5 çocuktan birinde görülüyor. Yani Türkiye’de, bu yaş grubundaki çocukların yüzde 21’i gece altını ıslatıyor. Buna rağmen ailelerin üzerinde konuşmayı sevmediği, utanılan bir durum olarak görülüyor. Erkek çocuklarında daha fazla rastlanılıyor, 12 yaşına kadar sürebiliyor. Çok nadir olarak daha ileriki yaşlara kadar da sarkabiliyor.

Öncelikle söyleyelim ki, 5 yaşın altında idrar kaçırma bu tanıma girmiyor. Ama 5-6 yaşlarında ayda en az 2 kez, 6 yaşından sonra ayda en az 1 kez altına kaçırma durumu varsa, bu rahatsızlıktan söz edilebilir.

Bu durum en çok çocukları etkiliyor. Kendilerine güvenlerinin azalması en büyük sorun. Hatta utanç duyma ile beraberinde daha büyük psikolojik problemler de getirebiliyor. Arkadaşlarına yatıya gidemiyor veya başka mekânda uyumayı gerektiren tatillerden bile çekinebiliyorlar. Sonunda kendilerini yalnız hissedebiliyorlar.

Uzmanlar, kendisinin de enürezis nokturna öyküsü olan ebeveynlerin, deneyimlerini çocuklarıyla paylaşmasını ve iyileşeceği konusunda cesaretlendirmesini öğütlüyor. Çünkü çocuk, ailesinin olumlu tutum ve davranışlarından yarar görüyor. Hekimin çocuğa karşı olumlu tutumu ve güven telkin etmesi de çocuğun uyumunu artırıyor. Önemli olan tedavi sırasında çocuğun utanma ve kaygı duygusunu en aza indirmek.

Genetik veya psikolojik sebepler yanında, beyindeki üriner kontrol merkezinin tam gelişmemiş olması, idrar torbasının yetersiz kapasitesi veya geceleri idrar üretimini azaltmak üzere salgılanan hormonun düşüklüğü gibi nedenlere bağlı olarak da geceleri alt ıslatma sorunu yaşanabiliyor. Sıklıkla görülen ve hem çocuklar hem de aileleri için sıkıntı yaratan bu soruna yönelik geliştirilen gece külotlarını kullanmak, süreç içinde ailelere de çocuklara da büyük rahatlık sağlıyor. Çünkü altını ıslattığı halde, sabah pijaması ve yatağı kuru uyanan çocuk kendini kötü hissetmiyor.

Evet, “Sünnet olunca geçer, âdet olunca geçer” diyerek önemsizmiş gibi davranılan bu soruna karşı lütfen çekingen olmayın. Tuvalet eğitimi verdiğiniz çocuğunuzun gelişimini takip edin. Bahsettiğimiz sıklıkta bir idrar kaçırmayla karşılaşırsanız lütfen konuyla ilgilenin.
Yazının Devamını Oku

Hamilelerin en sık sorduğu sorular

Bir anne adayı en çok neyi merak eder? Hamile kaldığımız andan itibaren, kafamız yüzlerce soru ile dolar. Kimi zaman bu soruların çok genel olduğunu biliriz ama kimi zaman da bize has bazı özel sorular ortaya çıkar ki, bunları sormaya bile utanırız. Hiç unutmam, doktora, “Hiçbir zaman mayo değiştirmediğim için hamileyken de mayo değiştirmesem olur mu?” diye sormak için üç gün kendi kendime düşünmüş, o zamanlar çok az olan internet sitelerinden cevaplar bulmaya çalışmıştım. Bunun gibi başka sorularım da vardı zaten. Ama bırakın yerli, yabancı sitelerin sayısı bile çok azdı o zamanlar.

Artık durum değişti. Pek çok site var. Biri de Bayer tarafından hazırlanan www.annelikokulu.com. Hamile veya yeni doğum yapmış kadınların sorularına cevaplar veriliyor. En sık sorulan soruları belirlemişler. Buna göre, annelerin en çok sorduğu sorular, gebeliğe multivitamin kullanarak hazırlık, gebeliğin ilk haftalarında yaşanan ağrılar, bu dönemdeki bulantılar ve kabızlık sorunu.
Vitaminin yanı sıra hamilelikte folik asit kullanımı da annelerin sıkça sorduğu soruların başında geliyor. Bebeği gelişebilecek sorunlardan korumak ve anne sağlığını desteklemek açısından, hamile kalmaya karar verildiğinde vitamin-mineral alınmaya başlanması, gebelik ve emzirme dönemlerinde devam edilmesi öneriliyor.

Bir başka soru, “Bebek istendiğinde dikkat edilmesi gereken konular var mı?”. Cevabı gayet aydınlatıcı: Gebeliğe niyetlendiğinizde kilo kaybettirici diyet uygulamamanız, sigara içmemeniz, mümkün olduğu kadar doğal, katkı maddesi içermeyen yiyecekleri, mevsim meyve ve sebzelerini tercih etmeniz, çiğ et ve pastörize olmayan süt-süt ürünleri tüketmemeniz uygun olur.

Gelelim endişe veren konulara, mesela ağrılar. Neden gebeliğin ilk haftalarında ağrı olur?
Bu dönemde rahmin büyümesi ve bağlarının gerilmesi nedeniyle zaman zaman adet görecekmiş gibi bir dolgunluk veya iğne batması şeklinde ağrılar olabilir. Uykudan uyandıran, keskin ve birkaç dakika sürebilen ağrılar daha çok bağırsak kaynaklıdır. Özellikle son yediğiniz yemekte gaz yapacak yiyecekler varsa aradaki bağlantıyı daha net fark edersiniz. Süt, nohut, mercimek, fasulye, patates, karpuz, narenciye, karnabahar, brokoli ve yer elması en çok gaz yapan gıdalardır. Hangi yiyeceklerin sizde daha fazla şikayete neden olduğuna dikkat edin ve bu gıdaları daha seyrek yiyin.

İki büyük sıkıntı, hamilelerin çoğunun peşini bırakmaz. Bunlardan biri kabızlık biri de bulantılar. Bu rahatsızlıkları mümkün olduğunca hafif atlatmak için neler yapılabileceği de anne adaylarının en sık sorduğu sorulardan. Kabızlık için ilk tavsiye, sabah kahvaltıdan önce bir bardak su içmek. Gün içinde yeterince sıvı almak, bol bol hareket etmek, mümkün olduğu kadar az posalı gıda almaya çalışmak önemli. Hamur işi gibi bağırsakları yavaşlatan gıdaları dengelemek için bol bol meyve ve sebze yiyin. Günde bir öğün yiyeceğiniz 4-5 tane kayısı, 2 incir veya 1 elmanın da faydası olabilir. Bulantılara gelince...

Gebeliğin ilk 100 günü gebelik hormonu vücutta çok hızlı bir şekilde yükselir, daha sonra aynı seviyede kalır. Bu yükselme dönemi, gebelikle ilgili şikayetlerin (bulantı, halsizlik gibi) en yoğun olduğu zamanlardır. Bulantı döneminde, bebeği besleyememek gibi bir endişeniz olmasın. Siz kilo kaybediyor dahi olsanız, bebek sizin depolarınızdan beslenir. Bu dönemde süt, et gibi ürünleri yemek için kendinizi zorlamayın. Gerekirse her öğün kahvaltı şeklinde yemek yiyin, yiyebildiğiniz bir meyve bulmaya çalışın, aç kalmayın. Yağlı, ağır ve kokulu yiyecekler yemeyin, pişirmeyin. Sık sık ve acıkmadan yiyin, açlık da bulantıyı artırır.
Yazının Devamını Oku

Yarmacan ve Yarmajak

Bir varmış bir yokmuş. İki küçük çocuk varmış. Bunlar anaokulunda tanışmışlar. Tam 3 yaşındayken... Aradan yıllar geçmiş. Bu iki çocuk, okulları ayrılsa bile birbirlerini bırakmamışlar ve görüşmeye devam etmişler. Tabii bu görüşmelerin temelinde anne ve babaların da anlaşıyor olması yatıyormuş ama sonuçta, 9 yaşına gelen bu iki küçük çocuk hâlâ iyi arkadaşmış.
Doğrusunu isterseniz bu iki çocuk, yapı ve karakter olarak birbirlerinden çok farklılarmış. Biri takıntılı ve hırslı iken; öbürü gamsız baykuş diyebileceğimiz türden rahat, sorunsuz, hiçbir şeye takılmayan, bozulmayan biriymiş. Belki de o yüzden bu kadar iyi anlaşabiliyorlarmış.
Aslına bakarsanız ne kadar anlaştıklarını da bilemiyoruz. Çünkü bu iki çocuğun en büyük ortak noktası, yaşıtlarına nazaran çok iri olan vücutlarıymış. Dolayısı ile de en büyük eğlenceleri güreşmek, tepinmek, itişmek ve kakışmakmış.
“Çok ilginç” diyormuş birinin annesi, “Bir tek birbirleriyle böyleler! Başka çocuklarla böyle oynamıyorlar.”
Eh, oynayamazlar ki! Biri normal bir çocuğa şakadan bile çaksa yere yapıştırabilir.
Güzel bir denge oluşmuş aralarında. Kim kimi ne zaman ne için idare edebileceğini öğrenmiş. Oyunda kaybetmeye başlayınca anında mızıkan Yarmajak için arkadaşı Yarmacan bana, yani annesine, “Ben çok denedim, yok, düzelmiyor bu huyu!” diyebiliyor mesela...
Biri sabahın köründe kalkar, öbürü öğlene kadar uyur. Yarmajak spora çok düşkün. İlk fırsatta top peşinden gitmeyi istiyor. Yarmacan ise daha ağır ve yerinde takılmayı tercih ediyor. Buna rağmen arkadaşıyla top oynamaya gidiyor. Ya da deniz kenarında voleybol oynarken suda olmak isteyen su içine yerleşmeyi, kuru kalmak isteyen kumda olmayı akıl ederek, herkesin istediği yolu buluyorlar.
Sonrasında da uzanıp Yarmacan’ın çok sevdiği uzay dünyası kitaplarına takılıyorlar. Bilgilerini, öğrendiklerini paylaşıyorlar. “Benim babam senin babanı döver” muhabbetine hiç girmiyorlar.
İki lokma yemek yediklerinde ya da yarım saat kestirip güç topladıklarında da birbirlerine saldırıp güreşmeye başlıyorlar. Bir taraftan kahkahalar atarak hem de...
Ben bu yarmalarla beraber 3 gün 3 gece geçirdim. En büyük hayalleri bir gece sabahlamaktı. Ama beceremediler tabii ki. İki koca adam gibi birbirleriyle zaman geçirdiler. Hatta onlara yeğenimiz de katıldı ve 3 çocuk oldular. Üçüncüsü bu iki çocuğa nazaran cılız olduğundan dövüşler sırasında biraz hırpalandı sanırım. Yine de büyük cesaretle aralarına girdi.
Sanırım bu kibar eğlence anlayışı erkeklerin doğasında var. Ben de iri bir kızdım. Bana yakın Megi vardı irice. Ama hiç böyle boğuştuğumuzu, tepindiğimizi hatırlamam.
Yine de itiraf etmeliyim ki, yarma güreşleri dışında oturup kalkmasını bilen, yaz tatilinin tadını çıkarmaya meraklı, birbirlerinin meraklarına ve ilgilerine anlayışlı, beraber geçirecekleri zamanı paylaşarak birbirleri için kullanmayı bilen çocuklar görüyorum artık karşımda...

Kız kıyafeti seven erkekler

Parents dergisinin bu sayısında hoş bir konu vardı. Özetle kız kıyafeti giymeyi seven erkek çocuklarıyla ilgiliydi bu yazı.
“Self Esteem for Boys” kitabının yazarı Elizabeth Hartley çocukların 2 yaşını geçtiklerinde cinsiyetlerinin farkına vardıklarını söylüyor yazıda. Ama bunun ne anlama geldiğini bilmediklerini de...
Tabii bütün bunlarda bizim çocuklarımıza verdiğimiz mesajların da etkisi var. Mesela annesine ev işlerinde yardım eden kız çocuğunu takdir edilirken, oğlan çocuğu asla bir yüreklendirmeyle karşılaşmaz. Kızlar pantolon ya da şort giyerken, erkek etek giymek istediğinde bunun altında bir şey ararız. Oysa sadece çeşitte eşitlik istiyor da olamaz mı?
Peki, gerçekten bu işi abartmaya başlamışsa, derseniz... O zaman hem kendisini ifade etmesine izin vermeli, hem de aradaki ince çizgiyi korumalısınız. Ona garip garip bakmayın. “Bu ne hal!” diye böğürmeyin. Sadece dikkatini top ve araba gibi daha erkeksi şeylere yöneltin. Ona şövalye, sihirbaz, örümcek adam gibi hoşuna gidecek erkeksi kostümler de alabilirsiniz.
Uzun lafın kısası ilkokula başlayana kadar bu tip durumlar karşısında çok fazla endişe duymaya gerek yok. Ama 7 yaşından sonra da bu tip talepler artıyorsa o zaman bir uzmana danışmakta fayda var.
Yazının Devamını Oku

Beş gün kampa gitti döndüğünde büyümüştü

Bugüne kadar Sinan’la ayrı kaldığımız zamanlarda hep ben evden uzaklaşmıştım. Bu sefer Sinan, 5 günlüğüne kampa gitti. Babasından izin alabileceği konusunda umutsuzdu, ama izni alınca büyük bir heyecan sardı. Gitmeden bir gün evvel, 5 gün için 15 tişörtten oluşan bir çanta hazırladık. Sabah erkenden onu okula götürmesi için babama teslim ettim. Açıkçası ben de gidebilirdim ama çekindim. Son dakika oğlumun gevşemesinden korktum. Ben gevşemezdim çünkü
bu tip tecrübelerin artık yaşanması gerektiğine inanıyorum.
Nitekim Sinan otobüse mutluluk ve heyecanla binmiş. Biz küçük bir çantaya sığmıştık ama babamın anlattığına göre koca valizle gelen çocuklar da varmış. Anneleri fenalık geçirmişler valiz yaparken “Her şeyi yanında istiyor bu çocuklar, hiçbir şeylerinden ayrılamıyorlar” diye.
Sinan, gitmeden bir de ikimizin bir resmini koymamı istedi valizine! Bakar mısınız!
Evet, Sinan gitti. Giden ekip arasında en küçük kişi o, diğerleri daha büyük. Hemen hemen hepsinin cep telefonu var. Bir de öğretmenimiz Ahmet Hoca’nın telefonu var. İrtibat yolumuz o.
O YOKKEN BİZ NE YAPTIK
İlk akşam saat 18.00 gibi, duş ve giyinme faslı sırasında, oda arkadaşı Can’ın telefonundan aradı. Yaklaşık bir dakika konuştuk.
Diğer günler, günde bir kere konuştuk. Abartmadık. Sadece ikinci günün akşamı Sinan beni arayıp, “seni çok özledim”lere başlayınca acaba sıkıldı mı diye korktum. Ama iyi olduğunu, birazdan Play Station oynayacaklarını söyledi. Tamam, beklerken sıkılmış. Oyun açılınca unutur yine beni...
Peki onun yokluğunda biz ne yaptık? Uzun bir zamandır sinemaya gitmemişken karı-koca kendimizi aşarak, iki gece üst üste sinemaya gittik. Yemekte bol bol Sinan konuştuk. Ben üçüncü gece rüyamda Sinan’ı gördüm ama eşim ilk geceden başladı.
Siz seyahatteyken çocuğunuzdan ayrı kalınca zaman çok daha kolay geçiyor. Ama onun yarattığı harekete alıştığınız evde, ciddi bir sessizlikle karşılaşıyorsunuz.
Cuma akşamüstü okula kendisini almaya gittiğimde, karşımda kilo vermiş, güneşten yanmış hoş bir genç duruyordu. O kadar yorgundu ki, eve gidene kadar pek bir şey konuşmadı. Ama evde koltuklara yayılınca biraz anlatmaya başladı.
Evet, ilk kamp denememiz başarıyla sonuçlandı. Onu üzen, kıran, korkutan ya da bir daha istememesine sebep olacak bir terslik olmadı. Bir gece kamp ateşi yakıp çevresine oturup gitar bile çalmışlar.
Ne ilginç... Çocuğunuzu 5 gün görmüyorsunuz, döndüğünde büyümüş oluyor.
Yazının Devamını Oku

Çocukların su ihtiyacı

Geçen hafta tatille ilgili yazımda, sıcakta su kaybetmemesi için Sinan’ın peşinden koşup ona nasıl bir şeyler içirtmeye çalıştığımdan bahsetmiştim. İnsanın beslenme uzmanı ahbabının olması çok iyi. Selahattin Dönmez, hazırladığı bilgilerden küçük bir derleme gönderdi hemen. Bunları sizinle paylaşmak istiyorum, çünkü su içimi, daha doğrusu likit alımı hakkında bazı detaylar önemli.
Her gün düzenli olarak, susamayı beklemeden 2 litre kadar, yani 8 su bardağı su içmek gerekiyor. Ancak çocuklar yetişkinlerden farklı; onların günde 10 su bardağı sıvı alması ideal. Bunun 5-6 bardağı su, 2 bardağı gazsız şekersiz içecekler, 2 bardağı da süt, ayran veya taze sıkılmış meyve suyu olursa daha iyi olur.
Dünya Sağlık Örgütü (WHO), 5 yaş altındaki çocuk ölümlerinin yaklaşık yüzde 17’sinin sıvı kaybına bağlı hastalıklardan kaynaklandığını rapor ediyor.
Vücudun su kaynakları çeşitli: İçilen su, besinlerle, sıvı içeceklerle ve besinlerin vücutta kullanılması sırasında açığa çıkan metabolik su gibi. Besinlerle ve metabolik su ile vücuda alınan sıvı miktarı çok olmadığı için mutlaka sıvı kaynaklı içecekleri tüketmek gerekiyor.
American Journal of Clinical Nutrition’da yayınlanan bir makaleye göre, Amerikalılar şekerli içecekleri daha çok tüketiyor ve buna bağlı olarak kilo alıyor, diyabet geliştirme riskiyle yaşıyorlar. Uzmanlar bunun yerine su, taze sıkılmış meyve suları, açık çay, ayran, süt ve şekersiz gazsız içeceklerin tüketilmesini tavsiye ediyor.
Evet, özellikle yazları ailece likit alımına dikkat etmek önemli. Benim önerim, akşam yemeğinden sonra dondurma yerine bir sürahi taze hazırlanmış karışık meyve suyu ya da buzlu çay.
Yazının Devamını Oku

Tatilde, kendimi Sinan’a teslim edebileceğimi hissettim

Fark ettim ki, uzun zamandır Sinan’la baş başa bir hafta sonu kaçamağı yapmamışız. Tam olarak 6 yıldır. Artık yaş oldu 9. Bakalım bu sefer ana-oğul nasıl takılacağız, dedim kendi kendime. Lykia World’deki çocuk şenliğine 3 günlük takılmaya karar verdik. Her ne kadar burada büyükler için çok şey olsa da ben, programı tamamen Sinan’ın tercihleri üzerine kurdum. Gelelim 6 seneden sonraki farklara...
Küçük bir çocukken olayları ve programı istediğiniz gibi yönlendirme fırsatınız var. Mesela beğenmediğiniz bir havuzu çocuğunuza göstermeyip, beğendiğiniz yerde takılabiliyorsunuz. Ama büyüdüklerinde her yerin farkında olduklarından onları atlatamıyorsunuz. Nereyi beğenirlerse orayı istiyorlar. Kaçarınız yok!
Yine küçükken kılığını, şapkasını, güneşte duracağı veya suda geçireceği zamanı ayarlamanız mümkün. Büyüyünce iş çığrından çıkıyor. Güneşin tepede olduğu zamanda futbol oynamak istiyor. Eh, top bulmuş, oynayacak adam da bulmuş; hayır diyemiyorsunuz. Bunun yerine kendi rahatınızı bozarak bilmem kaç dakikada bir kalk git, “Sinan kafanı ıslat, oğlum su iç” diye vıdıvıdılanıyorsunuz.
Ya yemek konusunda neler oluyor dersiniz? Ah ah, küçüklüklerinin kıymetini bilin. İlk gün, öğlen açık büfede tabağına baktım; makarna, püre, patates kızartması, köfte. Ve bana şunu sordu: “Pilav mı alsam, börek mi?”
Dehşete düştüm. Neyse ki ertesi gün proteine ağırlık verdi. Biraz daha fırça yedi ve son gün bir baktım, tabağında salatalar var. Gözlerim yaşardı.
Ama akşam yemeklerinde çok tatlıydı. Ekipçe kalabalık yediğimiz ilk gece beni arkadaşlarımla sohbet edebilmem için rahat bıraktı. Sıkılsa da otelde dolaştı. Telefonumu alıp anneannesinin, büyükannesinin, dayısının falan hatrını sordu. İkinci gece baş başa yemek yiyecektik. Karşımda bir beyefendi gibiydi.
Bir de SPA deneyimi var tabii. Anne-oğul beraber yarım saatlik bir masaj aldık. Hayatındaki ilk masajı... Yarım saat bana az geldi tabii ama onun için ideal oldu. Bitimindeki surat ifadesini görmek yeterdi.
Evet, oğlum büyümüş dedim kendi kendime...
Peki ben değiştim mi?
Doğrusunu isterseniz hâlâ onu küçücük gördüğümü fark ettim. Biraz ortadan yok olsa (ki nerede olduğunu, ne yaptığını biliyorum) meraklanmaya başlıyordum. Acaba havuzda kaydıraktan kayan o dev adamlardan biri ona çarpar mı, acaba güneşte çok kaldı mı, diye... Yine de aradaki farkı görmek, onun büyüdüğünü anlamak çok hoştu. Bir ara kendimi ona teslim edebileceğimi hissettim.
O büyüyor da, benim onun yanında küçülmek hoşuma mı gidiyor acaba?
Yazının Devamını Oku

Çocuklarınıza ilkyardım öğretin

Yıllar önce ehliyet kursuna gittiğimde ilkyardım derslerini deli gibi takip ettiğimi, hiç kaçırmadığımı hatırlarım. Çünkü öğrenmem gerektiğine inanırdım. O panik anında soğukkanlı olmak ve ne yapılacağını bilmek gerçekten çok önemli.
Aradan yıllar geçti, çoğu bilgiyi unuttum tabii. Ne var ki temel bilgim olduğunu artık kabul ediyorum.
Bu nereden aklıma geldi derseniz, konumuzla alakası çocukların ilkyardım bilmesi.
Milli Eğitim Bakanlığı, TOÇEV ve AstraZeneca işbirliğinde hayata geçirilen ve bu yıl üçüncü yılını dolduran “İlkyardıma İlk Adım Projesi” hakkında bilgi alınca da size hatırlatmak istedim. Bugüne kadar Türkiye çapında 35 il ve 100’den fazla YİBO’yu (Yatılı İlköğretim Bölge Okullu) ziyaret ettiler ve yaklaşık 20 bin öğrenciye ulaştılar. Milli Eğitim Bakanlığı tarafından atanan formatörler tarafından öncelikle ilkyardıma dair temel eğitim bilgileri veriliyor. Ardından aldıkları bilgileri eğlenceli bir yarışmaya katılarak ve yine ilkyardım konulu bir tiyatro oyunu seyrederek pekiştiriyorlar. Daha sonra da çocuklara ilkyardım kitapçığı dağıtılıyor.
AstraZeneca’nın, İletişim Müdürü Füsun Feridun çocukların ne kadar yanlış bilgilerle dolu olduklarını da anlattı. Mesela yaraya, üstüne çamur veya salça sürmek gibi tamamen yanlış uygulamalarla müdahale ediliyor. Bu yüzden de bu bilgileri aktarmak çok önemli. Bu çocuklara dağıtılan ve tamamen onların anlayabileceği şekilde hazırlanmış kitapçığa ulaşamasanız bile, içindeki bilgilere www.ilkyardimailkadim.org adresinden ulaşabilirsiniz. Başka sağlam kaynaklardan da olabilir; yaz kızışmadan temel ilkyardım bilgilerinizi çocuğunuza öğretin. Özellikle yaz aylarında daha çok başımıza gelebilecek olan böcek sokmaları, yaralanmalar, boğulma ve yanık konusunda panik olmadan neler yapabileceklerini bilirlerse kendilerine güvenleri de artar.

İki annenin kaçamağı

Geçen hafta sonum çok özeldi. En yakın arkadaşımla birlikte Magic Life’ın daveti üzerine Kemer’deki tatil köylerine gittik. Tam 20 sene önce başbaşa tatil yapmıştık. Bu sene onun 40 yaşının şerefine, çocukları babalarıyla bırakıp kaçtık.
20 senede ne çok şey değişmiş değil mi?
Hayır, hiçbir şey değişmemiş. Biz hâlâ aynı esprileri yapıp aynı şekilde gülüyor; aynı programlarla ve tembellikle takılıyoruz. Gittiğimiz gece karar verdik, iki gün boyunca mutlaka aktivitelere katılacak ve spor yapacak, hatta bilmediğimiz bir su sporunu da öğrenecektik. Asla tembel tembel yatmayacaktık. İki gün boyunca hiçbir aktivite yapmayıp sadece yattık!
Sonraki günlerde sürekli geçmişe gittik. Eskileri konuştuk. En çok çocuklarımızı özledik ama doğrusunu isterseniz 2-3 günlük başbaşa böyle bir kaçamak yapmak kesinlikle iyi geldi.
Eh, bu arada kendimizi şımartma operasyonu dahilinde hayatımızda direkt üçüncü sıraya yerleşen “4 el masajı”nı tecrübe ettik. Bugüne kadar neden denemediğime kızdım. Şunu söyleyebilirim: Bir arkadaşa (başkasına da olabilir tabii de konumuz arkadaş) verilebilecek en güzel hediye “senkronize 4 el masajı” hediye etmek. İnanın bana...
Son gece minderleri denize döndürdük... Yan yana oturduk... Elimizde içkilerimiz...
Evet, önümüzde bir 20 senemiz daha var beraber. Hatta 40 senemiz de olabilir. Herkes gelip gidebilir. Ama biz beraberiz. Ve bir daha bu keyif için 20 sene geçmesini beklememeliyiz. Sizleri de uyarırım. Hemen yakın arkadaşınızı arayın. İmkanınıza göre bir program yapın. Sadece ikiniz...
Yazının Devamını Oku