GeriSaffet Emre TONGUÇ Türkiye’nin müzeler zaferi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Türkiye’nin müzeler zaferi

Avrupa Müze Forumu, 44 yıldır her sene Avrupa’daki müzeleri farklı kategorilerde değerlendirip ödüller veriyor. Geçen sene pandemi sebebiyle tören düzenlenemediği için bu sene hem 2020 hem de 2021 ödüllerini açıkladılar. Altı kategoride toplam 88 müzenin aday olduğu ödül töreninde üç ilimizden üç müzemiz ödüle layık görüldü; Çanakkale’deki Troya Müzesi, Eskişehir Odunpazarı Modern Müze ve Bayburt Beşpınar Köyü Kenan Yavuz Etnografya Müzesi… Kurucu, yönetici ve tüm çalışanlarıyla büyük bir teşekkürü hak eden müzelerimizi tam kapanma bittiğinde ziyaret etmenizi öneririm.

Türkiye’nin müzeler zaferi
Son yıllarda hep yakındığımız bir konu var; unutmak. Tüketimin bu kadar hızlı olduğu bir dünyada hafızamız da bu duruma uyum sağlayıp kolayca unutmayı seçiyor sanki. Hem bir tarihçi hem de bir seyahat yazarı olarak benim işim de hatırlamak ve hatırlatmak. Bu zengin coğrafyada toplumsal hafızamızın en sağlam ayağı olan müzelerimizin önemini vurgulamak gerek bu noktada.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Sanılanın aksine, güncel teknolojiler ve bilgilerle devamlı yenilenen bir konudur müzecilik. Yunan dilinden gelen ‘müze’ kelimesi ‘bilimler tapınağı’ demektir. Bana gezi tavsiyesi soranlara genellikle gittikleri yerlerde sokaklarda kaybolmalarını ve hayata karışmalarını öneririm. Ama mutlaka görmelerini istediğim birkaç müze önerim de olur. Çünkü bence bir toplumu ve kültürünü anlamak için onun geçmişini de tanımak gerekir. 
Türkiye’nin müzeler zaferi
GEÇMİŞİ BİLMENİN ÖNEMİ...

Şimdi sizinle çok gurur duyduğum bir haberi paylaşmak istiyorum. Avrupa Müze Forumu tarafından 6 Mayıs Cuma günü YouTube üzerinden canlı yayımlanan bir ödül töreni düzenlendi. Ülkemizden de adayların olduğunu duyunca bu töreni kaçırmak istemedim. Avrupa Konseyi tarafından desteklenen ve 1977’de kurulan forum, 44 yıldır her sene Avrupa’daki müzeleri farklı kategorilerde değerlendirip ödüller veriyor. Bu ödüllerle modern müzecilik alanında en iyi örneklere dikkati çekmeyi amaçlıyorlar. Geçen sene pandemi sebebiyle tören düzenlenemediği için bu sene hem 2020 hem de 2021 ödüllerini açıkladılar. Altı kategoride toplam 88 müzenin aday olduğu ödül töreninde üç ayrı ilimizden üç müzemiz ödüle layık görüldü; Çanakkale’deki Troya Müzesi ‘2020 Yılı Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü’nü, Eskişehir Odunpazarı Modern Müze ‘2021 Yılı Avrupa Yılın Müzesi Özel Takdir Ödülü’nü ve Bayburt Beşpınar Köyü Kenan Yavuz Etnografya Müzesi ise ‘2021 Silletto Ödülü’nü aldı. Ödül törenini izlerken hem ülkemizi temsil eden projelerin uluslararası ödüllerle başarılarının taçlandığını görmek hem de modern müzecilikle ilgili gelişmeleri dinlemek beni çok etkiledi.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Bence yeni neslin karşısındaki en büyük sınav, geçmişini bilmeyen bir toplumun geleceğinin olmayacağı gerçeğiyle doğru bilgiye ulaşmanın zorluğu arasında bir yer edinmek. Haydi gelin, bu müzeleri birlikte gezelim ve geçmişin izinde yeni ufuklara yelken açalım. 
Türkiye’nin müzeler zaferi
GERÇEK Mİ, MİTOLOJİ Mİ?

Mitolojiyle başlayan Troya Savaşı’nın hikâyesi meşhur... Daha önce de yazmıştım, Batı’da her öğrenci, Homeros’un ‘İlyada’sından hikâyeyi okur ama savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez! Antik şehrin yerini bulup ilk kazmayı sallayan Kaliforniya’daki ‘Altına Hücum’ döneminde zengin olan Alman kökenli Heinrich Schliemann. Homeros’un yazdıklarının gerçek olabileceğini düşünüp Sultan Abdülaziz’den izin alan Schliemann, hazineyi bulmak için antik kenti yağmalıyor. Bulduklarını Yunanistan’da pazarlamaya çalışıyor ama milliyetçiliği ağır basıyor ve hazineyi Almanya’ya veriyor. II. Dünya Savaşı’nda kaybolan hazine 1993’te Rusya’dan çıkıyor! 
Türkiye’nin müzeler zaferi
Törende Troya Müzesi’ne ödül takdim edilirken “Zaman algısını ışık ve gölge ilişkisiyle temsil eden parlak mimarisi ve çağdaş meseleleri, geçmişi ve bugünü birbirine bağlayan, savaşın anlamı hakkında evrensel sorular soran yenilikçi sergisi nedeniyle verilmiştir” dendi.

Müze, Troya Yılı olan 2018’de ziyarete açıldı. Öncesinde  132 projenin katıldığı bir yarışma yapıldı ve birinci olan eserin yapımı 8 yıl sürdü. Projenin sahibi Yalın Mimarlık’tan mimar Ömer Selçuk Baz şöyle anlatıyor müzeyi: “Paslanmış metal kaplı yapı, bu haliyle topraktan çıkarılmış kırılmış testiler ve çömlekler gibi biraz çizilmiştir, bozulmuştur, kendine özgü dokusuyla ardında bir yaşanmışlık olduğunu hissettirir. Ziyaretçiler sergi yapısını saran rampalarla yukarı çıkmaya başlandığında cephedeki yarıklardan coğrafya, tarlalar ve Troya kalıntıları görülebilir. Çatıya ulaşıldığında dev bir seyir terasına çıkılır. Troya’nın uzak ve yakın geçmişi, bu topraklardaki yaşanmışlıklar ve yaşanabilecekler hayal edilir...”

İLK FIRSATTA GİDELİM

Benim de gittiğim, çok sevdiğim bu müze, çok yeni bir adres ama ülkemizin kesinlikle yüz aklarından. Ödülün sunumunu yapan 2020 yılı jüri başkanının da dediği gibi ‘ilk fırsatta gidilmesi gereken bir yer’. Üç katlı müze binası çok etkileyici, duvarlara yerleştirilmiş eserlerden adım adım tarihin içine doğru ilerlediğinizi hissediyorsunuz. Özel aydınlatma teknikleri ve görsel malzemelerle zenginleştirilen müzenin koleksiyonu muhteşem bir medeniyetin izlerini size sunarken, aklınız savaşın anlamını sorguluyor.

ODUNPAZARI MODERN MÜZE
Hem yerel hem Japon mimarisinin izleri

Eylül 2019’daki görkemli açılışından bu yana size defalarca anlattığım, hatta ‘Ayrıcalıklı Rotalar’ TV programım için de çektiğimiz bir yer. Adından anlaşıldığı üzere müze Odunpazarı’nda; yani Eskişehir’in çok merkezi, çok sevilen ve tarihi bir noktasında. Böyle bir yere modern bir müze yapmak zor ve hassas bir işe soyunmak demek. Ben mağzım açık kalarak gezdim ve bu ülkenin bir vatandaşı olarak gurur duydum.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Müzenin kurucusu, tam bir sanat dostu olan işinsanı Erol Tabanca. Müze fikrinin oluşmasından bugün geldiği aşamaya kadar Erol Bey’in eşi ve kızı da büyük emek verdiler. Erol Bey’in 15 yıldan fazla süredir biriktirdiği koleksiyonunda, 1950’lerden günümüze hem Türkiye’den hem dünyadan çok önemli sanatçıların eserleri var. Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Haluk Akakçe, Taner Ceylan, İnci Eviner, Peter Zimmerman, Julian Opie, Sarah Morris, eserleri sergilenen isimlerden yalnızca birkaçı…
Türkiye’nin müzeler zaferi
MİMARİSİ GELENEKSELLE İLİŞKİLİ

Müze binası, dünyaca ünlü Japon mimarlık ofisi Kengo Kuma and Associates tarafından yapılmış. Baktığınızda tarihi yapılardan çok uzak bir havası var gibi görünüyor ama esasen geleneksel Odunpazarı evlerinin modern bir yorumu. Dışarıdan gördüğünüz ahşap yapı sistemi, Odunpazarı evlerinde sıvayı kaldırdığınızda göreceğiniz sistemle bire bir aynı. Daha ilginç olanıysa bu yapı biçiminin geleneksel Japon mimarisinde de olması. Zaten proje hayata geçirilmeden önce Odunpazarı evleri incelenmiş ve bulunduğu yerden kopuk değil, bilakis ilişkisini modern yorumla devam ettiren bir tasarım çalışılmış. Ortaya çıkan sonuçsa; Odunpazarı sivil mimarisi, Osmanlı kubbe mimarisi ve geleneksel Japon mimarisindeki öğelerin harmanı olmuş.4 bin 500 metrekarelik müzede, farklı büyüklüklerde sergileme alanları, kafeler, müze dükkân ve atölyeler var.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Odunpazarı’ndan ayrılmadan eski evlerin arasına dalıp bir zaman yolculuğu yapın. Rengârenk evler arasında gezinebilir, bol bol fotoğraf çekebilirsiniz. Binaların birçoğu restore edilip kafe ve restoran açılmış.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Odunpazarı Modern Müze, Özel Takdir Ödülü ile onurlandırıldı. Ödülü anons eden EMYA Jüri Başkanı Marlen Mouliou; OMM’u ‘herkese açık ve kapsayıcı bir ortam yaratmayı başaran, dünya çapında kültürlerarası bir platform’ olarak niteledi.

KENAN YAVUZ ETNOGRAFYA MÜZESİ
Yaşanan ve yaşayan bir kültür alanı

Ödül alanların arasında belki de beni en çok şaşırtan bu müze oldu. Bayburt benim için Baksı Müzesi idi. Ama burası öyle bir coğrafya ki sessiz kaldığı yılların acısını çıkarıp bozkırın ortasında çiçek gibi açıyor.

Aslında Baksı ile benzer bir hikâyeyle atılıyor bu müzenin temeli. İşinsanı Kenan Yavuz’un doğup büyüdüğü Bayburt’un Beşpınar Köyü’nde başlattığı bu proje, çevre köylerde virane olan evlerden toplanan taşlar ve ahşaplarla oluşturulan 25 farklı mekânı içeriyor. Bölgenin sosyoekonomik ve sosyokültürel yapısının iyileştirilmesine katkıda bulunmak için düzenlenen müzenin toplam alanı 15 bin metrekare. Bu arada müze için küçük bir otel de yapıyorlar. Selçuklu mimarisiyle eskinin ‘han’ biçimindeki konaklama havasını taşıyacak bir hazırlık içindeler.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Burası büyük emek verilerek yapılmış bir kültür adımı. Yaşayan müze olarak düzenlenen alanda, unutulmaya yüz tutmuş geleneksel yerel kültürün önemli parçaları olan çocuk oyunları, masallar, endemik bitki tanıtımı, ağız barı geleneği, düğün ve kına gelenekleri, imece usulüyle yardımlaşma örnekleri, kaynaşma ve paylaşma kültürünün canlı tutulması için faaliyetler düzenleniyor. Böylece eskiyi muhafaza ederek modern hayatın içinde görünür kılmak ve yeni nesillerin hafızasında yer etmesi amaçlanmış. Gelecekte daha geniş kitlelere ulaşmak için festivaller düzenlemeyi de planlıyorlar.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Köy meydanında inşa edilen geleneksel sanatların icra edildiği dükkânlarsa geçmişe bir yolculuk havası içinde sohbet imkânı sağlıyor; çocuklarınız geleneksel çocuk oyun alanında oynarken köy kahvesinde yudumladığınız çayınıza, demirci dükkânından demir dövme seslerinin ritmi eşlik ediyor. Yaşanmış hikâyeler, gerçek kişiler ve bu kişilere ait eşyalar kullanılarak hazırlanan sunumlarla Anadolu’nun bir ucundan selam veren bu müze için rotanızı değiştirmeye değer.
Türkiye’nin müzeler zaferi
Müze, yerel halkın desteği ve katılımıyla kurulduğu için ödüllendirildi. İşinsanı Kenan Yavuz, gelenlerin kalması için bir Selçuklu hanı inşa edeceklerini söylüyor.

 

X

Hayallerin rüzgâra karıştığı yer

Bu hafta tatil planlarınızı yaparken size yardımcı olacağını düşündüğüm bir gezi ve otel rehberi hazırladım.

Rotamız eskiden beri çok sevdiğim ve her fırsatta yolumu düşürdüğüm Çeşme. Bodrum-Çeşme arasındaki rekabetin ibresi son birkaç yılda Çeşme’den yana kırıldı. En gözde mekân ise tartışmasız Alaçatı. Tarihin her döneminde Ege’nin bereketi ve güzelliği, insanları bu coğrafyaya çekmiş. 

Çeşme, Sakız Adası’na doğru uzanan yarımadanın en ucunda. Eski adı ‘Kyssus’ olan belde, İyon Birliği’nin 12 şehrinden biriymiş. Dilleri İyon’a dönmeyen Persler burada yaşayanlara Yunan deyince bizim dilimize de aynı kelime girmiş. Osmanlı’da deniz üssü olarak kullanılmış. Merkezdeki en etkileyici yapı olan kale Cenevizliler tarafından inşa edilmiş, Sultan Bayezid tarafından da onarılmış.

Turistik havasına rağmen Çeşme’nin yayalara ayrılmış anacaddesi olan İnkılap Caddesi’nde gezmenizi öneririm. Yol boyunca restore edilmiş ve dükkâna çevrilmiş güzel Rum evlerinin arasında yerel lezzetler keşfedeceksiniz. Caddenin tam ortasındaki Ayios Haralambos Kilisesi kültür merkezi olarak kullanılıyor. Çeşme merkeze giderken göreceğiniz Ovacık tabelası bambaşka bir dünyanın kapılarını aralayacak size. Türkiye’nin Toscana’sı olacağı söylenen Ovacık, keşfedilmesi gereken adreslerden. Denize girmek için en bilinen plajlar Ilıca, Paşalimanı, Aya Yorgi Koyu ve Altınkum.

Günbatımı için en iyi alternatif Homeros’un “Güneşin en güzel battığı yer” dediği Ildırı Köyü ve tarihi Erythrai şehri. Benim önerim, Akropol’e, ören yerinin en yüksek noktasına çıkın. Ege Denizi ve adalar manzarasıyla güneşi uğurlayın.

Çeşme’nin her köşesinde pırıl pırıl bir deniz bekliyor sizi. Benim önerilerim; Altınkum’da Fun Beach, Fly Inn; Azmak Koyu’ndaki Before Sunset; Dalyan tarafındaki Beach of Momo; Çark Plajı’ndaki Kariaba Beach Resort ve çocuklu ailelerin favorisi Paşalimanı’ndaki Aquente. En rüzgârlı günde bile havuz gibi olan Aya Yorgi Koyu ve günü batırmak için Ilıca Plajı ise benim kişisel favorilerim.

ZEYTİN AĞACININ GÖLGESİNDE, HUZURUN İÇİNDE

‘Butik Oteller Türkiye’ kitabımdan size birkaç konaklama önerim olacak. Ama benim keşif yolculuğum hâlâ devam ediyor. O sebeple güncel bilgiler için, onlarca sıradışı oteli tanıttığım @butikotellerturkiye Instagram adresini takip etmenizi tavsiye ederim.

Yazının Devamını Oku

Akdeniz’le buluşmanın en güzel adresi

Geçen hafta sizi Patara’da tarihin içinde bir yolculuğa davet etmiştim. Bu hafta da kaldığımız yerden devam edip çerçeveyi biraz daha genişletelim. Kalkan’dan başlayarak sahil boyunca Kaş’a kadar uzanalım. Bakalım Akdeniz’in en güzel kıyılarında bizi neler bekliyor?


Kalkan, 1920’lere kadar güzel yer anlamına gelen ‘Kalamaki’ adıyla anılan bir Rum balıkçı köyüydü. Eski köyün izlerini, bugün cami olarak kullanılan köyün kilisesinde ve sahildeki birkaç Rum evinde görebilirsiniz. Kalkan’a çok önceden gittiyseniz şimdi yamaçlara doğru uzanan evleri görünce ufak bir şok geçirebilirsiniz. Benim size önerimse nostaljik bir tur yapmanız. Çarşı içinde dolaşırken eski, cumbalı evlerle karşılaşacaksınız. En azından bu dar sokaklarda kendinizi hâlâ o balıkçı kasabasında hissedebilirsiniz. 1980’lerde özellikle İngilizler tarafından keşfedilene kadar dünyaya neredeyse kapalı olan beldede günümüzde her şeyin İngilizce olmasına şaşırmayın çünkü artık Kalkan’ın yerlisi olan İngilizler belde nüfusunun yarısını oluşturuyor.

BEZİRGAN KÖYÜ’NE GİDİN

Her şeye rağmen bölgenin en güzel yerleşimlerinden olan Kalkan’da merkezden denize girebildiğiniz gibi, sadece yarım saat mesafedeki, 12 kilometrelik Patara Plajı’na da gidebilirsiniz. Kiralayacağınız bir tekneyle yakın koyları keşfe çıkmak da güzel bir seçenek.

Kalkan’ın yüksek yamaçlarında gizlenmiş bir mücevher olan Bezirgan Köyü’nü de ziyaret listenize alın. Bu köyde ilginç bir anım olmuştu. Erzak saklamak için kullanılan ambarları Karadeniz’deki serenderler gibi... Ziyaretim sırasında birinin girişindeki basamak taşı dikkatimi çekmişti. Arkasına baktığımda 2.500 yıllık bir Likya yazıtıyla karşılaştım. Bu topraklarda karşınıza çıkan sürprizlerden etkilenmemeniz mümkün değil.

Yazının Devamını Oku

Işık Ülkesi’nin gözbebeği

Bu hafta rotamı güney sahillerine çevirdim, yol beni Kalkan’a götürdü. Patara Plajı’nın tadını çıkarırken vakit ayırıp 2020’ye adını veren antik kenti de gezi listeme aldım. Mesleğim gereği hep ben anlatmaya alışkınım ancak bu sefer rehberim Patara kazı başkanı sevgili Prof. Havva İşkan Işık. Eminim siz de bu satırları okurken heyecanlanıp yolunuzu Patara’ya düşüreceksiniz.

Işık Ülkesi olarak tanımlanan Likya’nın Ksantos Vadisi’ne yerleşik Patara’nın tarihi Erken Tunç Çağı’na kadar gidiyor. Fakat Patara herhangi bir kent değil, aynı zamanda Likya Birliği’nin de başkenti. MÖ 13’üncü yüzyıla tarihlenen Yalburt Yazıtı’nda, Büyük Kral IV. Tuthaliya’nın Patar Dağı önünde adaklar ve armağanlar sunduğu, taş anıtlar diktiği ve kutsal mekânlar yaptığı anlatılıyor. Patara adı Hitit metinlerinde Patar, Likçede Pttara olarak geçiyor. Patara Limanı uzak ticari seferlerin yapıldığı dönem Anadolu kıyılarındaki ana merkezlerden biriymiş. Öyle ki Makedonya Kralı Büyük İskender döneminde İskenderiye’den yola çıkıp Ege’ye ya da daha kuzeye giden bir geminin mutlaka Patara Limanı’na uğraması gerekiyormuş.

Patara plajı

HER DÖNEMİN BAŞKENTİ

Başkent özelliğini Roma’da ve Bizans zamanında korumuş.

Patara’daki kazılar 1988’de, Prof. Havva İşkan Işık’ın eşi Prof. Fahri Işık tarafından başlatılmış. Tiyatronun karşısındaki yapının bir meclis binası olduğunu ilk kez tanımlayan Prof. Işık, yapının ortaya çıkarılmasındaki fiziki zorlukları aşarak 1996’da buradaki çalışmaları başlatmış. 2000’de kazılar bir kez daha ele alınmış ve 2006’da da statik nedenlerle dokunulamayan alanlar dışında bütün yapı ortaya çıkarılmış.

İlk yapımı MÖ 2’nci yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen bugün gördüğünüz meclis binası, yapının büyüleyiciliğinden öte bir birliğin merkezini temsil ediyor. Rodos’a bağlanmış olan Likya Bölgesi, Roma Senatosu’nun kararıyla MÖ 168-167 yıllarında bağımsızlığına kavuşmuş ve Likya Birliği kurulmuş. Bu birlikte kimi kaynaklara göre 23, kimilerine göre 36 şehir var. Bunlardan Ksantos, Patara, Pinara, Olimpos, Mira ve Tlos üç oy hakkına sahip olan şehirlerken bunların ardından iki ve bir oy hakkına sahip kentlerle bir oy hakkına sahip olan ikili, üçlü veya dörtlü birlikler geliyor. Bu yapıyla amaçlanan Likya’daki her yerleşimin mecliste temsil edilip oy kullanabilmesi.

Birlik, ortak tarihi ve geçmişiyle sağlam temellere oturmuş, hatta MS 43’te gelen Roma egemenliği altında bile varlığını sürdürmeyi başarmış. Antik dünyanın önemli yazarı Amasyalı Strabon “Likyalılar öyle uygar ve nezih bir biçimde yaşamlarını sürdüler ki şimdiye kadar hiç utanç verici kazanç istekleri olmadı ve atadan kalma Likya Birliği’nin nüfuz alanı içinde yaşadılar” diyerek tanımlamış bu birliği.

Yazının Devamını Oku

Denizinden renk, kumundan tarih fışkırıyor

Geçen ay size Kahire’deki Mısır Eski Eserler Müzesi’nin ihtişamlı taşınma töreni nedeniyle ‘firavunların izinde Mısır’ı anlatmıştım. Pandemi sürecinde yazdığım 12 kitabın yorgunluğunu atmak ve bayram tatilini geçirmek için arayışlarım sırasında Mısır çıktı karşıma yine. Ben de rotamı, sezonu hiç bitmeyen, deniz suyu sıcaklığı 23 derecenin altına düşmeyen Kızıldeniz’e çevirdim. Önce popüler olan Şarm El-Şeyh’e, sonra Kızıldeniz Eyaleti’nin merkezi olan Hurgada’ya gittim.

Mısır, 20 yaş altı ve 45 yaş üstü ziyaretçilerden vize talep etmiyor. Hem Şarm El-Şeyh’e hem de Hurgada’ya Türkiye’den uçuşlar var. Şarm El-Şeyh’ten Hurgada’ya geçerken Kızıldeniz üzerinden muhteşem manzaralar eşliğinde 25 dakikalık bir uçuş yaptım.

Ülkeye girişte ve çıkışta PCR testi zorunlu. Bu sebeple de Mısır’da turistler genellikle güvenli bir şekilde maskesiz gezebiliyorlar. Bir de burada unutmamanız gereken bilgi; Mısır’da hayat yavaş akıyor. Benim önerim, yavaşlayın ve doğayla tarihin dansının tadını çıkarın.

Burası deniz altı dünyasını keşfetmek isteyenler için tam bir dalış cenneti. Su pırıl pırıl, adeta bir akvaryuma dalmış gibi hissettiriyor. Üstelik dalışa aşina değilseniz bile sadece şnorkelle denizin altındaki bu zenginliklerin tadını çıkarabilirsiniz. Alt yüzeyi cam olduğu için ‘glass (bottom) boat’ dedikleri teknelerle mercan kayalıklarını suya girmeden de görebilirsiniz ama tavsiyem şnorkelinizi takın ve kendinizi bu büyülü dünyaya bırakın. Tekneler değişik yerlere götürüyor müşterileri. Dikkat etmeniz gerekense zehirli balıklar. Özellikle ‘scorpion devil’, ‘stone’ ve ‘lion’ balıklarından uzak durmak lazım. En iyisi bazıları yakıcı ve kesici olan mercan kayalıkları da dahil hiçbir şeye dokunmadan, “Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli” diyerek yüzmek.

Tarihi Hurgada Merkez Camisi

ÇÖLDE ‘1001 GECE’

Çölde safari Hurgada’da yapabileceğiniz bir başka etkinlik. Quad veya ATV dedikleri, dört teker çekişli motosikletlere tek ya da çift kişi binebiliyorsunuz. Gideceğiniz yollar çok tozlu olduğu için bizim Doğu Anadolu’da da kullanılan poşulardan takmanızı ve eldiven kullanmanızı öneririm. Çölün uçsuz bucaksızlığı, bedeviler, develer insana ‘1001 Gece Masalları’nı anımsatıyor.

Yazının Devamını Oku

Anadolu’nun kalbine yolculuk

Baharın verdiği coşkuya milli bayramların sevincinin katıldığı bugünlerde aklıma düştü Ankara. Genellikle siyasetin ve diplomasinin merkezi olarak anılsa da benim için çok daha derin anlamlar taşır bu kadim kent. İstanbul, akılları ve gönülleri çelse de, modern Türkiye’nin başkenti Ankara hem geçmişi hem bugünüyle görünenin çok daha ötesinde. Geçmişin izini sürelim ve birlikte keşfedelim Anadolu’nun merkezi Ankara’yı.

Binlerce yıldır önemli bir ticaret ve yönetim merkezi olan bölgede, MÖ 1200’lü yıllarda Hititlerin yaşadığı biliniyor. Bu dönemde Ankuwash adıyla anılan şehir, daha sonra Lidya ve Perslerin egemenliğine girmiş. Gordion’da kimsenin çözemediği düğümü kılıcıyla ortadan ikiye ayıran Makedonyalı Büyük İskender, MÖ 333’te o zamanki adı Ankyra olan Ankara’yı ele geçirmiş. Romalılar zamanında Angora adıyla karşımıza çıkan şehir, MÖ 24’te Roma İmparatorluğu’nun Galatia başkentiymiş. Daha sonra, Osmanlı için önemli bir dönüm noktası olan ve I. Bayezıt ile Moğol hükümdarı Timur arasındaki Ankara Savaşı ile tarih sahnesindeki yerini almış.

KEŞFE TARİHTEN BAŞLAYIN

Ve bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra, 13 Ekim 1923’te, Kurtuluş Savaşı yıllarında merkez görevi üstlendiği için şehir, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan oylama sonucunda başkent ilan edilmiş.

Ankara’yı keşfetmeye önce tarihi Ankara Kalesi’nden başlayabilirsiniz. Ahşap evlerin arnavutkaldırımlı sokaklara taştığı Ankara Kalesi, 3 bin yıl önce Hititler tarafından yapılmış. Bugün gördüğünüz kalıntılarsa Bizans imparatoru III. Mihail’in yaptırdıkları. En kuzeydeki Akkale’den Ankara’nın güzel manzaralarını görmek mümkün.

Ankara Kalesi

EN GÜZEL SELÇUKLU ESERLERİ

Güney Kapı’nın içindeki Alaaddin Camisi 12’nci yüzyıldan kalma bir Selçuklu şaheseri. Kalede, 24 ahşap sütunun üzerinde yükselen Aslanhane Camisi de şehrin en eski ve çarpıcı yapısı. İçine girerseniz 1209 yılına tarihlenen ve Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerinden olan minbere muhakkak göz atın. Gene aynı bölgedeki Ahi Elvan Camisi, diğerinin gölgesinde kalsa da görülmeye değer yapılardan. İki caminin arasındaki Pirinç Hanı gezginlerin konaklaması için Ankara’nın ilk hanı olarak 18’inci yüzyılda yapılmış. Çıkrıkçılar Yokuşu bakır, halı ve antika satan dükkânların bulunduğu bir yer. Eski bir kervansaray olan Çengel Han’daki Rahmi Koç Müzesi ise şehrin yenilerinden. Avlusunda oturulan ve antikacılarla dolu Pirinç Han, kalenin etrafını renklendiren binalardan.

Roma döneminden beri yerleşimin olduğu ve surlarla çevrili kaledeki en önemli eser hiç şüphesiz, Türkiye’nin sayılı müzelerinden biri olan Anadolu Medeniyetleri Müzesi. Anadolu’nun zengin tarihini gözler önüne seren bu müzede, taş devrinden klasik dönemlere kadar çok sayıda seçkin eseri bir arada görmeniz mümkün. 15’inci yüzyıldan kalma, eski bir bedestenin restore edilmesiyle ortaya çıkan yapıdaki eserler, dünyanın bilinen en eski neolitik yerleşimi olan Çatalhöyük’le başlıyor. Müzedeki camekânlarda gördüğünüz, Asurluların küçücük tabletlere sığdırdıkları kanunlar ve ticari dokümanlar inanılmaz bir uygarlığa sahip olduklarını gösteriyor. Mısır kraliçesi Nefertiti’nin Hitit kraliçesi Puduhepa’ya yazdığı mektup, geçmişin bu iki önemli medeniyetinin ilişkilerini gözler önüne seriyor.

Yazının Devamını Oku

Uludağ’ın eteklerindeki hazine

Anadolu tarihinde her dönem önemli bir merkez olmuş Bursa. Fetihler, göçler, savaşlar ve zaferlere tanıklık etmiş. Yeşil günleri geçmişte kalsa da her adımda tarihten bir iz çıkıyor bu şehirde karşımıza. Gelin size benim bildiğim Bursa’yı anlatayım. Sağlıklı ve yeniden gönlümüzce gezeceğimiz günler geldiğinde, yolunuz düşerse listenize almanız için hem lezzet durakları hem de görmeden dönmemenizi önereceğim yerleriyle ufak bir Bursa turuna hazır mısınız?

Bursa Kültür ve Sanat Vakfı’nın başkanlık görevini 10 yıldan fazla süre başarıyla yürüten Fatma Durmaz Yılbirlik ile çıktığımız bir yolculuk bugünkü yazımın nedeni. İki Bursa sevdalısı yoldaş olduk birbirimize ve yolun sonunda harika bir rehber çıktı ortaya. Ne mutlu bana ki ‘Bursa Hakkında Her Şey’ ve ‘Bursa the Ultimate Guide’ ile pandemi sürecinde yayımladığım kitap sayısı 12 oldu. Mesleğim için üretmeye devam ederek 6 Türkçe, 5 İngilizce ve 1 Almanca kitap yazmış olmak benim için ayrı bir sevinç kaynağı. Hadi şimdi gelin Bursa’yı birlikte gezelim.

ADINI USTASINDAN ALIYOR

Gezimize önce lezzet duraklarından başlayalım. Bursa denince ilk akla gelen ‘yoğurtlu döner kebabı’ olur. Bu yemeğin hikâyesi, 1867’ye, et pişirme ustası bir aileden gelen İskender Efendi’nin Uludağ yaylalarında kuzu ve koyun etlerini dikey bir çubuğa kat kat yerleştirmesi ve tasarladığı dik bir ocağın önünde döndürerek odun kömürüyle pişirmesiyle başlıyor. Yemeğin adı ustasından dolayı ‘İskender döner’ oluyor. Zamanla pide, özel tereyağı, sos, yoğurt, domates ve yeşil biber ilavesiyle geliştirilen bu kebap türünün ünü dilden dile yayılmaya başlıyor.

Yoğurtlu döner kebabı

KLASİK LEZZET, CANTIK

Bursa’da yoğurtlu döner kebabın  en iyisi, Cemil ve Cemal Usta’nın eski garajdaki ufak yerinde yenir. Cemal ve Cemil kardeşler İskender Efendi’nin kebapçı dükkânında garson olarak işe başlamışlar. O zamanın ustası, bu iki gencin çalışkanlığından çok etkilenmiş. İşin mutfağına sokarak bu mesleği onlara öğretmiş. Kardeşler de 1964’te kendi dükkânlarını açarak bu zamana kadar gelen büyük bir marka olan Uludağ Kebapçısı’nı yaratmışlar. Kebabınızın tadını çıkarırken yanında şıra içmenizi öneririm.

Adı Bursa ile özdeşleşmiş bir başka yer de leziz köfteleriyle Çiçek Izgara. Kurulduğu 1963’ten beri kendine özgü ızgara tarzıyla tamamen yerel malzemelerle hazırlanan köftenin tadına doyamayacaksınız. Köfteseverlere bir adres daha önereceğim: İdris Pideli Köfte. Kuruluşu 1937’ye dayanan ve o zamandan beri Kayhan Çarşısı’nda hizmet veren bu aile işletmesinde pideli köftenin tadına bakın.

Bursa’ya gidince tatmanız gereken bir diğer lezzetse cantık. Bir Bursa klasiği olan cantık, 1800’lerde Kafkaslar’dan Bursa’ya gelmiş Kırım Tatarlarına özgü, pideye benzeyen bir hamur işi. Bursalıların çok sevdiği bu hamur işi düğünlerde, sünnetlerde, cenazelerde ve daha birçok özel günde sofraları süsler. 1860’tan beri Bursa’daki kebapçılara döner pidesi yapan, günümüzde de Türkiye’nin her yerine kebap pidesi gönderen Pidecioğlu’nda bu lezzetin tadına varın.

Yazının Devamını Oku

Osmanlı’ya damgasını vuran mimarlar

İmparatorluğun simge yapıları, ünlü mimarların eserleri birer anıt gibi ayakta duruyor. Osmanlı’nın en büyük mimarı Koca Sinan ve 19’uncu yüzyıla damga vuran Balyan ailesinin yeri ayrı. Bu hafta, ustaların ustası Mimar Sinan’ın Edirne’deki izlerini ve Balyanlar için şimdiye kadar yazılmış en kapsamlı kitabı anlatacağım sizlere.

Osmanlı İmparatorluğu, hüküm sürdüğü coğrafyalarda birbirinden ünlü mimarların imzasını taşıyan sayısız eser bırakmış. Kayseri doğumlu ve muhtemelen Ermeni kökenli olan Mimar Sinan’ın eserlerinin yeri hep başka olmuş. Devşirme olarak eğitilen mimar, 1540’lardan ölene kadar başmimarlık görevini sürdürmüş. Mimar Sinan’dan bahsetmişken, günümüze ulaşan eserlerle en çok bilgiye sahip olduğumuz 19’uncu yüzyılda imparatorluk başkenti İstanbul’a damga vuran Balyan ailesini de hemen ardından anmak gerekir. Bıraktıkları eserlerin çok ötesinde, bu mesleğe gerçekten gönül vermiş bir aile olan Balyanların adını yaşatacak bir kitap sevgili mimar ve yazar Büke Uras’ın üç seneyi bulan titiz bir araştırması sonucunda ortaya çıktı: ‘Balyanlar, Osmanlı Mimarlığı ve Balyan Arşivi’.

Ustalık eseri eski başkentte

Osmanlı İmparatorluğu’na 92 yıl başkentlik yapan Edirne, tarihi dokusu, doğal güzellikleri ve lezzetli mutfağıyla özel bir ilgiyi hak ediyor. Meriç ve Tunca nehirlerinin bereketiyle beslenen ve yıllarca farklı toplulukların etkisinde kalan kadim topraklar kültürel çeşitliliğini arttırırken, geleneksel değerlerini korumayı da başarmış.

Benim Türkiye’deki en sevdiğim camilerden biri olan Eski Cami, adını her biri farklı tarzda inşa edilmiş üç şerefeden alan Üç Şerefeli Cami, Muradiye Camisi, dünyanın üçüncü büyük sinagogu olan Büyük Edirne Sinagogu, Edirne Müzesi, Makedonya Kulesi ile Bedesten Çarşısı ve Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Ali Paşa Kapalı Çarşısı’nı mutlaka görülmesi gerekenler listenize alın.

Benim önerim şehre ya Hıdırellez zamanı ya da geleneksel yağlı güreşlerin yapıldığı festival günlerinde gidin. Gitmişken günbatımının keyfini Tunca ve Meriç nehirlerinin birleştiği noktada çıkarın. Yaprak ciğerin de tadına bakmadan dönmeyin.

Edirne’yi gezmeye Selimiye Camisi’ni ziyaret ederek başlamak âdettendir. 1569-1575 arasında tamamlanan bu görkemli yapının, Koca Sinan’ın diğer eserlerinin güzelliğini geride bıraktığı düşünülür. Yerden yüksekliği 43 metreyi bulan 31 metre çapındaki kubbesiyle dikkat çeker. 2011’de kültürel varlık olarak UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınan cami, iç tasarımında kullanılan ve dönemin en iyi örnekleri kabul edilen taş, mermer, ahşap, sedef ve çini işçiliğiyle ayrıca değer taşır. Mimar Sinan’ın çıraklık eseri Şehzade Camisi ve kalfalık eseri Süleymaniye Camisi İstanbul’u süslerken ‘ustalık dönemi eseri’ olan Selimiye, Edirne’nin simgesidir.

Bugün cami tarihi bir meydanın ortasında; hemen arkasında Sultan Selim Saray Hamamı’nın kalıntılarını ve küçük bir parkta bir araya toplanmış olan eski

Yazının Devamını Oku

Geçmişin gölgesinde bir mola

Günümüzde saraylar, kasırlar, köşkler ve bazı müzeler uluslararası müzecilik standartlarına uygun olarak Milli Saraylar Başkanlığı idaresi altında. Milli Saraylar tanımı ilk olarak Büyük Önder Atatürk’ün kaldığı saraylar için kullanılmış. Halen Atatürk’ün anısına Dolmabahçe ve Beylerbeyi saraylarında nöbet tutan askerler var. Cumhuriyet’in ilk yıllarında çalışmaya başlayan kurum, geçmişten gelen mirasımızın gelecek nesillere aktarımında çok önemli bir görev üstleniyor. Bu hafta, İstanbulseverlerle yeniden kavuşacak olan ‘İstanbul Hakkında Her Şey’ kitabımda detaylıca bahsettiğim saray, kasır ve müzelerin bazılarını yazdım...

OSMANLI’NIN YENİ DÖNEMİNİ SİMGELİYOR
Dolmabahçe Sarayı
Son altı Osmanlı padişahına ev sahipliği yapan saray, çok sayıda binadan oluşan Topkapı Sarayı’nın aksine tek büyük bir yapı ve etrafında birkaç köşk ve geniş bir bahçe olarak inşa edilmiş. Yenilikçi bir sultan olan Abdülmecit’in yeni sarayını, Tarihi Yarımada’nın dışında Boğaz’a yaptırması Osmanlı’nın geçmişle geleneksel bağını kırdığının da işareti kabul ediliyor.

Saray, Balyan ailesinden Garabet ve oğlu Nigoğos Balyan tarafından tasarlanmış. 13 yıl süren inşası 1856’da tamamlandığında ana binanın 285 odası, 43 salonu ve 6 banyosu varmış. Özellikle yaz aylarında ayrı bir güzelliğe kavuşan saray bahçeleri, ustaların sanatlarını sergilemek için yarıştığı alanlar haline gelmiş. Sarayın iç dekorasyonu Paris Operası’nı da tasarlayan Sechan isimli bir Fransıza ait. İçerideki Bakara ve Bohemya kristalleri, Sevres ve Yıldız porselenleri, Hereke halıları göz kamaştıran güzellikte. Kullanılan döşemelik ve perdelik kumaşlar yerli malı. Birçok yabancı konuğun hediyeleriyle zamanla daha da görkemli bir dekorasyona kavuşmuş.

İmparatorluğun ihtişamını vurgulamak için gösterişli detaylarla süslenmiş Selamlık bölümünden protokolün hüküm sürdüğü Süfera Salonu’na çıkan muhteşem kristal merdivenlerde, Atatürk’ün hayata gözlerini yumduğu odada, önemli kutlamalar için kullanılan Muayede Salonu’nda, sarayın günlük yaşantısına şahit olabilecek şekilde düzenlenmiş Harem bölümünde geçmişin ihtişamını hissedebilirsiniz. Sarayın yaklaşık 500 tablodan oluşan bir resim koleksiyonuna sahip olduğunu da hatırlatayım. Sarayın saltanat kapısına doğru giderken Sultan II. Abdülhamit için inşa edilen 27 metre yüksekliğindeki, dört katlı saat kulesine biraz zaman ayırın. 1890’da Sarkis Balyan tarafından yapılan kulenin köşelerine birer fıskiye, zemin kata iki termometre ve iki barometre yerleştirilmiş. Süslü ikinci katta Sultan II. Abdülhamit’in tuğrasını, dördüncü katın her yüzünde Fransız yapımı saatleri görebilirsiniz.

Kabataş’tan Beşiktaş’a kadar uzanan bu saray kompleksinin Veliaht Dairesi günümüzde Resim Müzesi’ne ev sahipliği yapıyor. 1937’de İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi’ne (bugünkü Mimar Sinan Üniversitesi) bağlı olarak Atatürk’ün emriyle kurulan müze, 19’uncu yüzyıl Türk sanatçılarının tablolarından oluşan geniş bir koleksiyona sahip.

Matbah-ı Amire (Dolmabahçe Saray Mutfakları) binalarıysa Dolmabahçe Sarayı depolarında saklanan eserlerin sergilenebilmesi için 2006’da bir depo müze olarak açıldı.

Yazının Devamını Oku

Bir doğa harikası Slovenya

Geçen yıl mart başında son yurtdışı seyahatimi Slovenya’ya yapmıştım. Seyahatten döndük ve evlere kapandık. O son seyahat güzel bir anı olarak kaldı derken, bir yıl sonra, adeta bir döngüyü tamamlar gibi ilk yurtdışı uçuş kartımda yazan ülke yine Slovenya’ydı. Yugoslavya’nın bölünmesiyle ortaya çıkan altı ülkenin en zengini olan Slovenya’yı biraz daha yakından tanıyalım. Eminim, okudukça görmek için sabırsızlanacaksınız...

Tarihçi ve profesyonel rehber olarak geçen 35 yıl içinde sürekli hareket halindeydim. Binlerce insan tanıdım bu yolculuklar sayesinde. Tabii bir sürü de anı biriktirdim. Bu anılarımın arasına ekleyeceğim bir olayı da pandemi döneminde yaşadım. Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth sağlık merkezine gitmek için Lübliyana Havalimanı’na indiğimde yeniden farklı bir coğrafyada olmanın keyfini hatırladım. Üstelik çok sevdiğim Slovenya’daydım. Size Slovenya’yı tek cümlede şöyle özetleyebilirim: Aynı gün içinde Alp Dağları’nda doğayla baş başa keyif yapıp Akdeniz’in ılık sularına kendinizi bırakabilirsiniz.

Avrupa’da ilk demokrasi

İsviçre’nin yarısı kadar bir yüzölçümüne sahip Slovenya. Arabayla dolaşmayı sevenlerdenseniz karlı dağlar, yeşil ormanlar, derin vadiler, mağaralar ve üzüm bağlarıyla bu ülke sizi kendine hayran bırakacak. Ülkenin yüzde 57’si ormanlarla kaplı. Slovenya’nın dağlarına Sezar’ın şerefine Julian Alpleri demişler. Slovenler Avrupa’nın ilk demokrasisine sahip olduklarını iddia ediyor. 7’nci yüzyılda Karintiya Düklüğü’nü kuran ataları asillerin değil, sıradan insanların oylarıyla seçilirmiş. Hatta Thomas Jefferson Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ni hazırlarken bunu göz önünde bulundurmuş.

Konumu gereği bağımsızlığını kazanana kadar hareketli bir tarihi olmuş ülkenin. Oldukça uzun bir süre, 1350’lerden 1918’e kadar Avusturya kontrolünde kalmış. 1. Dünya Savaşı’nın ardından ülkenin batı kısmı savaş tazminatı olarak İtalya’ya verilmiş, Kuzey Karintiya ise Avusturya’da kalmış. Slovenya’nın kalan kısmı da Yugoslavya’nın bir parçası haline gelmiş. 2. Dünya Savaşı’nda Nazi işgaline karşı direnmişler, İtalya’ya verdiklerini geri almışlar ama bu sefer de Trieste ve Gorizia elden gitmiş. Tito döneminde Slovenyalılar küçük nüfuslarının 2 buçuk kat fazlasıyla ekonomiye destek oldular. Sonunda Yugoslavya’dan ayrılarak tam bağımsızlıklarını

25 Haziran 1991 tarihinde elde ettiler. Ülke 2004 yılından beri hem NATO hem de Avrupa Birliği üyesi. Ülkenin başkenti olan Lübliyana’da gerçekten kendinizi bir masal diyarında hissedeceksiniz. Şehir, mimarisi, kalesi, yeşil alanları ve gece hayatıyla Avrupa’nın yükselen yıldızı. Yaklaşık iki saat içinde dolaşabileceğiniz bu şirin kentte gezmeye Lübliyana Kalesi’nden (Ljubljanski Grad) başlayın. En kolay yoldan, manzarayı izleyerek fünikülerle çıkabileceğiniz kaleden bütün şehri seyredin. 15’inci yüzyıldan sonra askeri amaçlı kullanılan kalenin avlusuna giriş ücretsiz ama güzel bir manzara için kulesini tercih edin. Şehrin merkezi Ljubljanica Nehri kıyısındaki Üçüz Köprü’den geçip diğer tarafındaki eski şehre ulaşabilirsiniz.

Bu şehrin mimarisine büyük katkı sağlayan Joze Plecnik (1872-1957) isminden bahsetmezsek bir şeyler eksik kalır. Bu mimar nehrin üzerindeki 1842’den kalma Üçüz Köprü’ye iki köprü daha ilave edip hoş bir görüntü yaratmış. Köprülerin üzerinde ve nehir boyunca pazar günleri antikaların da satıldığı bir pazar kuruluyor. Nehir üzerinde Plecnik’in yaptığı Merkez Çarşı’da mola vermeyi ihmal etmeyin. Üçüz Köprü’nün diğer yanında ise 18’inci yüzyıldan kalma St. Nicholas Katedrali ve ejderhaları şehrin sembolü haline gelen Ejderha Köprüsü (Zmajski Most) var. Efsaneye göre Jason ve Argonotların lideri Altın Post’u çalıp Ljubljanica Nehri’ne gelmiş ve buradaki ejderhayı öldürmüş.

Yazının Devamını Oku

Unutulmaz bir tatil vaat eden butik oteller... 12 adreste 15 öneri

Pandemi döneminde doğru bir başvuru kaynağı oluşturmak için yollara düşerek hazırladığımız ‘Butik Oteller Türkiye’ kitabım, önemli bir deneyim oldu. Bu deneyimlerden süzülenleri burada paylaşıyorum ki kitaba ulaşamayanlara da rehberlik etsin. Bir bahar seyahati isteyenler ya da şimdiden yazı planlamaya başlayanlar için tasarımı ve hizmet kalitesiyle öne çıkan 15 oteli seçtim bu hafta.

Yüksek tavanlı odalar: World House

Galata Kulesi civarının o hoş havasını soluyabileceğiniz çok güzel bir noktada, 130 yıllık bir binada hizmet veriyor. Tamamen yenilenmiş sadece 10 odalı butik bir otel. Standart, birbiriyle bağlantılı ya da balkonlu oda seçeneklerinin yanı sıra teraslı süiti de var. Eski bir binada olmasının avantajıyla tüm odalar yüksek tavanlı.

Bazı duvarlarda tuğla dokunun korunması ve yerlerde ahşap zemin tercih edilmesi sıcak bir hava yaratmış. Otelin girişindeki Latife Kafe’nin kahveleri ve ev yapımı tatlılarıysa favorileriniz arasına girecek.
Beyoğlu, İstanbul Tel: (0212) 293 55 20

Geçmişin mirası: Mr. Cas

Meşhur Çiçek Pasajı’nın karşı komşusu. 1900’lerden yadigâr Güney Palas’ta açılan otel, modacılar, yazarlar, sinemacılar başta olmak üzere birçok ünlüyü misafir etmiş. Geçmişin bu renkli mirası, otele girdiğiniz anda etrafınızı sarıyor. Tavandaki kalem işleri, eski fotoğraflarla süslenmiş merdivenler, ahşap ve mermer detaylar göz alıcı. Otelin içinde ünlü modacı Yıldırım Mayruk’a ayrılmış özel bir bölüm de var. Hepsi yüksek tavanlı 35 odasında cumba, balkon, jakuzi, şömine gibi farklı detaylar bulabilirsiniz.
Beyoğlu, İstanbul - Tel: (0212) 293 00 07

Birinci derece tarihi eser: Splendid Palas

Yazının Devamını Oku

Bir zamanlar Patagonya’da

Patagonya ismini duyduğumuzda düzensizlik gelir aklımıza. Sanki bahsedilen hayali bir yerdir, hiç var olmamıştır. Gerçekten de bir hayal gibidir Patagonya. Sosyal medyanın en sevdiğim özelliklerinden biri, geçmişte bugün nerede, ne yaptığımızı hatırlatması. Bir zamanlar ben de o uzak ve büyülü topraklardaymışım. Bu hafta size dünyanın sonundaki ‘Ateş Toprakları’nı anlatmak istiyorum.

Macellan 1520’de gittiğinde, gördüğü Kızılderili ateşlerinden dolayı ‘Ateş Toprakları’ demiş bölgeye. Sonra da bakmış yerlilerin ayakları giydikleri çarıklardan dolayı daha da büyük gözüküyor, İspanyolca ayak anlamına gelen ‘pata’dan yola çıkarak onlara ‘Patagon’, memleketlerine de ‘Patagonya’ adını vermiş. 19’uncu yüzyıla kadar insanlar daha ziyade keşif gezileri için bu bölgeye gitmiş. Buharlı gemilerle okyanus aşırı seyahatlerin daha kolay hale gelmesi, Eski Dünya’dakileri daha bilinmeyen yerlere doğru yönlendirmiş.

1810’da özgürlüğüne kavuşan Şili, bakmış ülkenin güney bölümleri elden gidiyor, Patagonya’nın kendi kısmına kuzeyden yerleşimciler yollamaya başlamış. Falkland Adaları’ndan getirilen koyunlarla hayvancılık, ardından balıkçılık, ormancılık, kömür derken bölgede ciddi bir hareket başlamış. Bugün en önemli gelir kaynaklarından biri de turizm.

Arjantin’le Şili arasında kalan ve Antarktika’nın yukarısında, dünyanın en güney noktası olan Patagonya sadece adının cazibesinden dolayı bile gidilebilecek bir yer. Doğal güzellikleriyle ilgi merkezi olan bölgede penguenlerden balinalara, denizaslanlarından bir tür sukuşu olan kormoranlara yüzlerce farklı canlı yaşıyor.

Her yıl milyonlarca turist Patagonya’da göllerden şelalelere, buzullardan karlı zirvelere, görsel bir şölenin tadını çıkarıyor. Bölge büyük bir coğrafyaya dağıldığından sıcaklık bulunduğunuz yere göre değişebiliyor. Ocak ayında Puerto Madryn’de 28 derecelerde olan hava Ushuaia’da gece 5 dereceye kadar düşebiliyor. Aralık ayında güney yarımküreye yaz daha yeni gelmiş olsa da dışarıda lapa lapa kar yağabiliyor! 22 Haziran’da da ‘en uzun gece’ partisi var. Gecenin uzunluğu 18 saati geçiyor.

Dünyanın sonu: Ushuaia

Adı ‘Batıya sokulan körfez’ anlamına gelen Ushuaia’ya (Uşuaya okunuyor) 1871’de Anglosaksonlar gelmiş. Önce İngilizcenin hâkimiyeti söz konusuyken sonrasında bayrağı İspanyolca devralmış. Dünyanın sonuna nasıl olsa kimse gelmez deyip Ushuaia’yı 1947’ye kadar büyük bir hapishanenin bulunduğu bir yerleşim olarak kullanmışlar. 1980’lerde 8 bin kişi yaşarken turizmin gelişmesi ve Antarktika’ya giden gemilerin bu limandan kalkmasıyla nüfus da 60 binlere çıkmış.

Yazının Devamını Oku

İstanbul aşkımın başladığı yer: Kandilli

Bu hafta size çocukluğumun geçtiği ve İstanbul aşkımın başladığı yerden, bana göre hâlâ İstanbul’un en güzel semtlerinden biri olan Kandilli’den bahsetmek istiyorum. Günümüzde modern şehrin içinde kaybolmuş gibi dursa da geçmişinde Osmanlı’nın en şaşaalı dönemlerine, romantik kayık gezilerine ve âşıkların söylediği şarkılara şahitlik etmiş bu semt.

Kandilli’nin en büyük şansı, sarayları...

Ev sahipliği yaptığı rasathaneden dolayı depremle adı sıkça anılan Kandilli’nin bence en büyük şansı Adile Sultan Sarayı ve Cemile Sultan Korusu arasındaki vadiye yayılması, o yüzden Boğaz’da yeşil alanını korumayı başarmış semtlerden. Sultan II. Mahmut’un kızı Adile Sultan (1825-98) hayatında büyük kayıplar yaşamış, kendini hayır işlerine adamış acılı bir kadın. Aynı zamanda bir şair de olan sultan, Balyan ailesini Kandilli’de kendisi için bir saray inşa etmekle görevlendirmiş.

1916’da Türkiye’nin ikinci kız okulu olan bina, daha sonraları kız lisesi olarak hizmet vermeye devam etmiş. 1986’da çıkan yangında büyük hasar gören okul, Prof. Dr. Türkan Saylan ve arkadaşlarının çabaları ve Sakıp Sabancı’nın katkılarıyla restore edilip 2006’da bir eğitim-kültür merkezi ve restoran olarak yeniden açıldı.

Cemile Sultan (1843-1914) ise Sultan Abdülmecit’in kıymetli kız evlatlarından biri. II. Abdülhamit 1876’da tahta çıktığında, Kandilli’deki sarayı kardeşi Cemile Sultan adına 25 bin altın ödeyerek satın alınmış. Maalesef sahil sarayı yıkılmış ve koru içindeki Orta ve Cici Bey köşkleriyse 1952’de yanmış. Günümüzde İstanbul Ticaret Odası tarafından işletilen tesislerle hizmet veriyor.

Boğaz’ın incileri benzersiz yalılar

Güzellikte birbiriyle yarışan Kandilli yalıları içinde en etkileyicilerden biri kesinlikle Kont Ostrorog Yalısı. 19’uncu yüzyılda Osmanlı sarayında danışman olan Polonyalı Kont Leon Ostrorog için yapılan yalı, Pierre Loti tarafından da ziyaret edilmiş. Şimdiki sahibi Rahmi Koç. Biraz ilerisindeki, Garabet Amira Balyan tarafından 19’uncu yüzyıl ortalarında yapılan Abud Efendi Yalısı ise sadece denizden görülebiliyor. Sadrazam Mehmet İzzet Paşa için yaptırılan 21 odalı Kıbrıslı Yalısı, Boğaz’daki en uzun yalı. Daha sonra Kıbrıslı Mehmet Emin Paşa tarafından satın alınmış. Pierre Loti, İmparatoriçe Eugenie ve son Irak kralı II. Faysal yalının misafirlerinden bazıları.

Yazının Devamını Oku

Dertlerden uzak, mavi-yeşil bir cennet

Bana en çok sorulan sorulardan biri, pandemiden sonra ilk seyahat etmek istediğim yer oluyor. Aslında çok yer var ama bana huzuru anımsatan Seyşeller kesinlikle listenin başında geliyor. Bakir bir güzellik, dalış için mükemmel yerler, ilginç kuş ve tropikal balık türleri… Bu tanımlar Seyşeller’i gördükten sonra bambaşka duygularla birleşiyor ve kalbiniz bu cennette kalıyor.

Ülkenin tam adı Seyşeller Cumhuriyeti. 41’i granit ve 75’ten fazlası mercan adası olmak üzere Hint Okyanusu’ndaki 100’ün üzerinde adadan oluşuyor. Bu adaların bazıları sadece birkaç kişinin sığabileceği büyüklükte… Denizin üzerinde mozaik gibi duran bazı küçük adalara konaklama mekânları tarafından el konulmuş. Aslına bakarsanız bu durum misafirler için bir avantaja dönüşmüş çünkü kaldığınız yerde kendinizi küçük de olsa bir adanın hâkimi gibi hissediyorsunuz.

Birçoğunda yerleşim olmayan adaların en büyüğü Mahe. Adadaki başkent Victoria ise aynı zamanda ülkenin limanı! En büyük geçim kaynağı, ekonominin yüzde 25’ini döndüren turizm. Fakat hükümet sanayi yatırımlarını, balıkçılığı ve tarımı destekleyen politikalar yürütüyor. Genç nüfus ağırlıkta…

Seyşeller’de yöneticiler, adalarını turizm açısından dünyaya daha iyi tanıtabilmek için ‘Seyşeller’in yedi harikası’ sloganıyla yeni bir kampanya başlatmışlar: Dünyanın en güzel kumsalları, ağızları sulandıran Kreyol mutfağı, dünyanın en ağır iki loblu Hindistan cevizi olan coco de mer, dev karakaplumbağaları, dünyanın en küçük kurbağaları, Seyşeller mavisi ve balina köpekbalığı. Suç oranının oldukça düşük olduğu ülkede Türk vatandaşlarına vize uygulanmıyor. Ülkedeki sağlık koşulları ve gitmeden yaptırılması gereken aşılarla ilgili olarak Sağlık Bakanlığı’ndan bilgi alınabiliyor.

Voodo’dan Big Ben’e

Mahe, 142 kilometrekarelik alanıyla ülkenin en büyük ve en kalabalık adası. Üstelik diğer adaların aksine gece hayatı da var. Mahe Botanik Bahçesi’nde devasa palmiye ağaçları, kocaman nilüferlerin yüzdüğü havuzlar ve dev kaplumbağalar göreceklerinizden sadece birkaçı... Doğa tutkunuysanız, başkent Victoria’daki Doğa Tarihi Müzesi’ni de görmelisiniz. Farklı türde hayvan ve bitkilerin sergilendiği müzeyi rehber eşliğinde gezebilirsiniz. Ulusal Tarih Müzesi ise ev sahipliği yaptığı eski gemi kalıntıları, vodoo büyüsü için kullanılan aletler ve ev eşyasıyla müze ziyaretçilerini korsanlık günlerine kadar götürüyor.

Mahe Adası’ndaki Seyşeller’in başkenti Victoria’yı yürüyerek keşfetmeniz mümkün. Sokaklarını adımlarken dünyanın en küçük başkentlerinden birinde gezdiğinizi hatırınızdan çıkarmayın. Hem Fransız hem de İngiliz sömürge dönemlerinden kalan binaları, sanat galerilerini, bir katedrali ve Londra’daki ünlü Big Ben’in küçük bir kopyası olan saat kulesini görebilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Troya ve Assos’ta mitolojik bir tur

Troya Savaşı’nın hikâyesi dünyada meşhur. Batı’da her öğrenci güzel Helen’in sebep olduğu savaşı okur ama yıllar süren bu savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez! Peki siz Aristo’nun Assos’a neden okul açtığını biliyor musunuz?

İlkbahar hep bayramların mevsimidir, kutlamalarla geçer. Neredeyse bütün dinlerin ve kültürlerin ilkbaharla ilgili bir ritüeli vardır. Adı cemre olur, kor gibi bir ateşin havaya, toprağa, suya düştüğüne inanılır. Bileğe bağlanan bir marteniçka olur, ilk bahar dalını veya
ilk leyleği görmenin heyecanı yaşanır. Adına ister Nevruz diyelim, ister Paskalya, baharda hep yeni başlangıçlar
ve bereket kutlanır.

Tabii ki mitoloji de bu hikâyeden kendi karakterleriyle bahseder. Baharın havasına uygun, kalplere dokunan bir hikâyedir bu. Toprak ve bereket tanrıçası Demeter’in kızı güzel Persephone’ye ölülerin tanrısı olan amcası Hades âşık olur. Onsuz yaşayamayacağını bildiği için de Persephone’yi kaçırarak yerin altındaki dünyada yaşamaya mahkûm bırakır.

Anne Demeter o kadar üzülür ki toprak kuraklaşır, artık ürün vermez olur. En sonunda amca ve anne bir anlaşma yaparlar. Persephone her bahar yeryüzüne annesinin yanına gelecektir, sonbahar geldiğindeyse geri dönmek zorundadır. Bu sebeple Demeter, her kış bitiminde sevincini, yeryüzünü yeşile boyayarak gösterir, sonbahardaysa hüznü tabiatın renklerine yansır, yeşil yerini sarıyla kahvenin tonlarına bırakır.

Gerçek mi, masal mı?

Gelin biz de Demeter’in coşkusuna katılıp bu toprakların destanlarıyla ünlü bir köşesine gidelim. Dünyanın en önemli boğazlarından biri olan Çanakkale’ye... Mitolojiyle başlayıp gerçeğe uzanan Troya Savaşı’nın hikâyesi dünyada meşhur. Batı’da her öğrenci güzel Helen’in sebep olduğu savaşın hikâyesini okur ama yıllar süren bu savaşın geçtiği yerin Türkiye’de olduğunu bilmez!

Yazının Devamını Oku

Bizi mutlu eden tarihi hanlarımız

Kimi şehir kalabalığından kaçıp huzura sığınmanın, kimi ticaretin, kimi de geçmişte olduğu gibi konaklamanın adresi. Hepsinin çatısının altında yüzlerce yıl geriye giden canlı bir tarih var. Ne mutlu ki hanların birçoğu günümüzde de ayakta. Ben aralarından en sevdiğim ve içinde olmaktan mutluluk duyduğum 10 hanı sizlere anlatacağım.

Doğu ve Batı medeniyetleri tarih boyunca hep bir şekilde temas halinde olmuş. Göçler, ticaret, savaşlar, gezginler... İki taraf birbirini hep merak etmiş ve ulaşmanın yollarını aramış. Her buluşma, rekabetin yanında iki tarafı da zenginleştirmiş.

İpek ve Baharat yollarının önemli durak ve limanlarına ev sahipliği yapan Anadolu toprakları da bu ticaretin tam ortasında hem Doğu hem de Batı’dan beslenmiş. Doğu’nun lezzetleri, kumaşları, icatları önce Anadolu topraklarından geçip Batı’ya ulaşmış; Batı’nın Doğu’yu keşif yolculukları da hep bu topraklardan başlamış. Bu sebeple ülkemizde farklı dönemlere ve medeniyetlere ait sayısız eser var.

Zanaatkâr ve tüccar buluşması

Yerel zanaatkârları ve mallarını satmaya gelen tüccarları buluşturan hanlar da bu eserler arasında özel bir yere sahip. Sosyal ve ticari hayatın en önemli merkezleri olan hanlar genellikle iki katlı ve avlulu yapılmış, bazılarının alt katı binek hayvanlar için ahır olarak kullanılmış. Zaman içinde bazıları kaderlerine terk edilip ihmal edilmiş olsa da neyse ki günümüzde birer ikişer ayağa kaldırılmaya, yeniden ziyaretçilere açılmaya başladı.

Yazının Devamını Oku

Manolyalar uyanıyor

İstanbul’da bahar denince Boğaz’ı süsleyen erguvanlar hatırlanır ama benim aklıma Bebek gelir... İnşirah Sokak’ın başındaki beyaz köşkün bahçesinde pembe manolyanın çiçekleri bugünlerde görünür oldu bile. Bu muhteşem manzarayı görmek için yolunuzu Bebek’e düşürün. Gitmişken parkı, camisi, badem ezmesi, kafeleri ve bir saray yavrusu görünümündeki Mısır Konsolosluğu’yla meşhur semti bir daha keşfedin.

Bir zamanlar küçük bir balıkçı köyü olan semtin tarihi Hıristiyanlık öncesi döneme kadar uzanıyor. Bilinen ilk adı, ‘Skallai’ yani ‘İskeleler’ kelimesinden türemiş olan ‘Hallai’. Bugünkü ismi kimilerine göre “Bebek kadar güzel” benzetmesinden, kimilerine göreyse fetihten sonra bu bölgeyi kontrol eden Bölükbaşı Mustafa Çelebi’nin yakışıklılığından dolayı verilen ‘Bebek Çelebi’ lakabından geliyor.

Semt, 18’inci yüzyılda Sultan III. Ahmet’in burada Hümayunu Abad Sarayı’nı inşa ettirmesiyle önem kazanmaya başlamış. Genelde yazlık bir semt olarak kullanılan Bebek, 19’uncu yüzyıl ortalarında vapur ve tramvay seferlerinin başlamasıyla sürekli ikamet edilen bir yer olmuş.

Semtin en etkileyici yapısı olan Mısır Konsolosluğu’nun yerinde bir zamanlar Sultan I. Abdülhamit’in şeyhülislamlarından Dürrizade Esseyyid Mehmed Ataullah Efendi’nin yalısıymış. Ataullah Efendi’nin ölümünden sonra yalı Sadrazam Mehmed Emin Rauf Paşa’ya, ardından da Sadrazam Âli Paşa’ya geçmiş.

Paşanın 1871’de yalısında ölümünden sonra Sultan II. Abdülhamit burayı satın alıp son Mısır Hıdivi Abbas Hilmi Paşa’nın annesi ve eski Hıdiv Tevfik Paşa’nın eşi Hıdiva Emine’ye hediye etmiş. Art nouveau üslubundaki bina 1902’de yapılmış. Adı Hıdiva Sarayı olarak da geçiyor. Hıdiv, 1914’te İngilizler tarafından görevden alınana kadar burayı yazlık olarak kullanmış. Emine Hanım binayı büyükelçilik olarak kullanılması koşuluyla Mısır Devleti’ne vermiş. Yapı, 2010’da baştan aşağı, çok başarılı bir şekilde restore edildi.



Yazının Devamını Oku

Doğudan yükselen güneş

Doğu’nun mutfağıyla, misafirperverliğiyle ve tarihiyle ünlü şehirlerinden biri olan Gaziantep’in ‘Gazi’ unvanı alışının 100’üncü yılı yarın kutlanacak. Yüzlerce yıllık hanları, kahveleri, camileri ve özgün evleriyle ziyaretçilerini karşılayan şehirde kebap ve tatlı dışında pek çok yöresel lezzet daha bulacaksınız.

Gaziantep’i keşfetmeye kentin aynı zamanda tarihi merkezi de olan Kültür Yolu’nu adımlayarak başlayın. Yolun başlangıcı Dereboyu Sokak. Burada özgün Antep evlerini göreceksiniz. Sonra da binlerce yıllık kalıntıların üzerine inşa edilen merkezdeki kaleye geçin. Kimler tarafından, ne zaman yapıldığı bilinmeyen yapı bugünkü görkemine MS 6’ncı yüzyılda kavuşmuş. 36 kulesinden sadece 12’si günümüze ulaşabilmiş. Geçmişte ‘Kala-i Füsus’ (Yüzük Kalesi) olarak da adlandırılan kalenin bu isminin bir zamanlar inşaatı devam edebilsin diye dönemin bey kızının sattığı yüzükten geldiği rivayet edilir.




Kültür Yolu’nu yürüyün
Kültür Yolu boyunca birçok han, çarşı, cami, Mevlevihane, hamam ve kahvehane var. İki katlı Yüzükçü Han zamanında yüzük esnafının dükkânlarına ev sahipliği yapmış. Yanında mağara şeklindeki ahır, halk arasında develik olarak biliniyor. Günümüzde Halıcılar Çarşısı olarak hizmet veren Anadolu Hanı diğer hanlardan farklı olarak iki avluya sahip. Tütün Hanı ise şehirdeki en küçük hanlardan biri. Kayaya oyulmuş bodrum kısmını mutlaka görün. Kürkçü Han, kitabesine göre 1890’da inşa edilmiş. 19’uncu yüzyılda yapılan Buğday Pazarı (Arasası) da Osmanlı han mimarisinin tipik örneklerinden. Bir ana avlu ve onun etrafını saran dükkânlardan oluşan yapı, eskiden buğday ticaretinin merkeziymiş. L planlı, yaklaşık 80 dükkânlı bedestenin beş kapısı var. Bir dönem et ve sebze hali olarak da kullanılmış. Asıl adı Hüseyin Paşa Bedesteni olan, halk arasında Zincirli ya da Kara Basamak Bedesteni olarak bilinen yapı, 1718’de Hüseyin Paşa tarafından yaptırılmış.

Yazının Devamını Oku

Pandemi başladıktan sonra ilk Avrupa seyahatim

Pandemi herkes gibi benim de yaşam standartlarımı değiştirdi. Yeni düzen bana stres ve fazladan birkaç kiloyla birlikte uyku problemleri, reflü, terleme gibi sağlık sorunları da getirdi. Sağlık konusunda ne zaman ölçüyü kaçırmış hissetsem arınmak için gittiğim yer Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth. Önümdeki engel yine pandemi diye düşünürken hiç bilmediğim bir şey öğrendim. Sağlıkla ilgili nedenlerle yurtdışına çıkmak mümkünmüş.

Tam ihtiyacım olan zamanda gelen ‘sağlık için yurtdışına çıkmak mümkün’ haberi üzerine benim için bir arınma merkezi olan Avusturya’daki Vivamayr Maria Wörth’e rezervasyonumu yaptırdım. Onlardan gelen belgeyle Avusturya’ya online başvurdum ve bir izin belgesi aldım. Elimde bir izin belgesi olmasına karşın 10 ay sonra ilk kez yurtdışına çıkacak olmanın verdiği tuhaf hisle sanki birçok zorluk yaşayacakmışım gibi geldi. Hatta sınırdan çevrileceğimi bile düşündüm. 2 saatlik bir uçuşla Slovenya’ya vardım, 1 saat içinde de Maria Wörth’e ulaştım. Sebep sağlık olunca yol da sorunsuz oldu. Hem bedenimin hem de ruhumun doğayla detoks yaptığı bu merkezi ve sağlıklı yaşam için bazı ipuçlarını sizlerle de paylaşmak istedim. Şifa olması dileğimle...



Ruhunuz da arınıyor
Burada güne erkenden tuzlu su içerek başlıyorsunuz. Ardından, ‘base powder’ denen bir toz içiyorsunuz. İçinde çeşitli minerallerin olduğu bu özel karışım hem bağırsaklarınızın temizlenmesini hem de gün boyu tokluk hissi yaşamanızı sağlıyor. Uygulanan tüm tedavilerin ortak noktasında bağırsakların rahatlatılması var. Çünkü tüm yükü bağırsakların çektiği ve bu organın düzgün çalışmasının diğer organları da rahatlatacağı söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Düşlerime giren dört ada

Yeni normalde kimi zaman sıkılmış, kimi zaman umutsuz hissedebiliyoruz. Madem evden çıkamıyoruz ben de sizi bu hafta biraz daha sıcak memleketlere, gitmeyi hayal ettiğim uzak cennetlere götürmek istedim. Egzotik tatlarıyla lezzetli mutfakları, renkli kültürleri ve eşsiz doğalarıyla beni büyüleyen adaları yazdım.

Hayata geri döndüren ada: BALİ

Dünyanın en büyük Müslüman ülkesi olan Endonezya’nın neredeyse 18 bin adası var. Bunlardan en bilineni olan Bali’ye İstanbul’dan yaklaşık 15 saatlik bir uçuştan sonra ulaşıyorsunuz. Uçaktan biraz yorgun inebilirsiniz ancak Bali, enerjisiyle sizi hayata hemen geri dön-
dürüyor.  ‘Kraliyet şehri’ olarak da anılan Ubud, adanın tam ortasında bir kültür vahası. 19’uncu yüzyılda inşa edilmiş ve geleneksel mimarinin tüm özelliklerini taşıyan Puri Saren Ubud (Ubud Sarayı) bunun bir kanıtı gibi.  Endonezya’da Müslümanlar nüfusun yüzde 86’sını oluştururken Bali’de halkın yüzde 90’ı Hindu. En çok ilgi çeken yerlerin başında maymunların krallıklarını ilan ettikleri Monkey Forest var. Üç tapınağın olduğu ormanda yüzlerce maymunla karşılaşacaksınız. Petulu ise doğanın kendi çabalarıyla yarattığı bir cennet. Mümkün olduğunca fazla şey görmek için rehberli turları tercih edin. Ubud aynı zamanda bir tapınaklar şehri. Tanah Lot Tapınağı, Bali mitolojisinde önemli bir yere sahip yedi deniz tapınağından biri. Bratan Gölü de adadaki en büyük ikinci göl. Manzara muhteşem, renkler olağanüstü ama sizi bekleyen sürpriz, gölün tam ortasında olanca zarafetiyle yükselen, 17’nci yüzyılda Bali’nin denizler, ırmaklar ve göller tanrıçası Dewi Danu için yaptırılmış Pura Ulun Danu Bratan Tapınağı. Bali’nin ‘Ana Tapınağı’ olarak adlandırılan Besakih Tapınağı da adada hâkim olan Hindu tapınaklarının en büyüğü ve en kutsalı. Nasıl ki Ubud, Bali’nin kültür başkentiyse eskinin balıkçı köyü Kuta Bölgesi de günümüzde adanın adeta eğlence merkezi. Farklı zevklerden herkesin üzerinde anlaştığı ve önerdiği tek konuysa Kuta’da mis kokulu yağlar ve mumlar eşliğinde yapılan Bali masajı...



Yazının Devamını Oku