Paylaş
İstanbul her haliyle bizi kendine hayran bırakır. Bir günbatımında veya vapurla karşıya geçerken çalıverir kalbinizi. O anda o anı ölümsüzleştirmek istersiniz. Ve duygularınızla harmanlanan unutulmaz bir fotoğraf karesi yakalarsınız. Ben bugün size İstanbul’un biraz daha gözden kaçan bir yüzünü hatırlatmak istedim. Geçmişte ticaretin ve günlük yaşamın kalbinin attığı hanlardan bahsedeceğim. Gezimize akla ilk gelen yerden, bir hanlar kompleksi olan Kapalıçarşı’dan başlayacağız. Sonrasını da bu satırlarda birlikte keşfedeceğiz. Bugüne kadar defalarca gezmek ve gezdirmek için gittiğim Kapalıçarşı’da hem kendi TV programlarım hem de konuk olduğum programlar için sevgili Birce Akalay ve sevgili Semiramis Pekkan’la harika bölümler çekmiştik. Bu yazıdan sonra biraz da nerelerden bahsettiğimi görmek isterseniz seyretmenizi öneririm.
Canlı bir tarih sahnesi
İstanbul’un ikinci tepesi üzerinde kurulan Kapalıçarşı 60’tan fazla sokağı ve yaklaşık 4 bin dükkânıyla dünyanın en eski ve en büyük çarşılarından biri. Farklı ürünlerde uzmanlaşmış birçok küçük çarşının birleşmesiyle oluşan yapı, zaman içinde iki bedesten ve çok sayıda hanın bir araya gelmesiyle bugünkü haline kavuşmuştur. Kapalıçarşı günümüzde yalnızca bir alışveriş merkezi değil, İstanbul’un kalbinde geçmişle bugünü buluşturan canlı bir tarih sahnesi gibi. Her sokağı, her dükkânı ve her hanı, şehrin hafızasında ayrı bir hikâye anlatıyor.
Amerikalı yazar Mark Twain 1867’de yazdığı ‘Innocents Abroad’ adlı eserinde Kapalıçarşı’yı “Yaşam, karmaşa, ticaret, çöp, dilenci, bağıran satıcılar, hamallar, dervişler, zengin Türk kadınlar, Rumlar ve değişik görünüşlü Müslümanlarla dolu bir yer” olarak tarif eder.
Ne yazık ki son yıllarda biraz kan kaybetti, çarşının simgesi gibi olan dükkânlar kapandı ama hâlâ ayakta kalmaya ve İstanbul’a gelen yerli-yabancı turistin ilk görmek istediği yerlerden biri olmaya devam ediyor. Tarihi Yarımada’yla birlikte, UNESCO’nun Dünya Kültür Mirası Listesi’nde de aynı zamanda.
Hangi yılda yapımına başlandığına dair iki farklı görüş var; bazı kaynaklar 1455’i, bazı kaynaklar 1461’i adres gösteriyor. Çarşının ilk yapısı olan Cevahir Bedesteni konusunda da fikir ayrılıkları söz konusu. Bu yapının aslında Bizans eseri olduğunu söyleyen, buna kanıt olarak da kapısının üzerindeki kartal figürünü gösteren araştırmacılara karşılık bedestenin Fatih döneminde yapıldığını belgelerle ortaya koyan araştırmacılar var.
Çarşının tam olarak ne zaman tamamlandığını söylemek zor, çünkü bugünkü halini alması epey sürmüş. Üzerinde uzlaşılan tarih 1730’lu yılları işaret ediyor ki bu da Kapalıçarşı’nın inşasının yaklaşık üç asır devam ettiğini gösteriyor. Bu nedenle tek bir mimari üsluptan söz etmek mümkün değil. Ama çarşı bunu da kendine has bir büyüye çevirmiş. Sokaklar, hanlar arasında geçiş yaparken farklı mimari anlayışları görmek Kapalıçarşı’ya yayılan masalsı havayı tamamlıyor.
Ziyaretçilerin çoğu Kapalıçarşı’ya Beyazıt-Kapalıçarşı tramvay durağı yanındaki Çarşıkapı’dan girmeyi tercih eder. Oysa Çemberlitaş’tan başlayarak Nuruosmaniye Camisi avlusundan geçip üzerinde Osmanlı arması olan gösterişli Nuruosmaniye Kapısı’nı kullanmak daha cazip bir rotadır.
Kapının karşısında bir halıcıya ev sahipliği yapan küçük sebil, dikkat edilmesi gereken ayrıntılardan biri. Kapıdan içeri girildiğinde soldaki ilk dükkân 1 numara, sağdakiyse 2. Numaralar solda tek, sağda çift olarak artar. 64 numaralı dükkâna gelindiğinde sağa dönülürse çarşının en eski bölümü olan İç Bedesten’e ulaşabilirsiniz.
Fatih Sultan Mehmet döneminde yapılan İç Bedesten, Kapalıçarşı’nın çekirdeğini oluşturuyor. Eski Bedesten veya Cevahir Bedesteni olarak da bilinen bölüm, bugün de antikacıları ve kuyumcularıyla göz alıcı bir atmosfere sahip. Akşam olduğunda ağır ahşap kapıları hâlâ eskisi gibi sıkı sıkıya kapatılır.
Nuruosmaniye Kapısı yakınındaki Sandal Bedesteni, Osmanlı döneminde lüks kumaşlar ve değerli taşların satıldığı bir merkezdi. Sandal adı, Bursa’da üretilen ağır bir ipek kumaştan gelir. Restorasyonun ardından yapıya restoranlar eklenmiş. 20 kubbeli bu bedesten mimarisiyle hâlâ görenleri kendine hayran bırakıyor.
Çarşı içinde dikkat çeken noktalardan
biri de 1850’lerden kalma iki katlı Çukur Muhallebicisi binasıdır. Günümüzde bir kuyumcuya ev sahipliği yapan bu yapı, Kapalıçarşı’nın tarihi dokusunun önemli parçalarından biri. Ahşap minaresiyle Cafer Ağa Camisi dikkatli gözlerden kaçmayacak bir güzellik.
Beyazıt Camisi’yle Kapalıçarşı arasındaki Sahaflar Çarşısı, kitap meraklılarının uğrak yerlerinden. Burada ikinci el kitapların yanı sıra özellikle İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin ders kitapları da bulunabiliyor.
Tablolara konu olmuş
Kapalıçarşı’nın anacaddesi Nuruosmaniye Kapısı’ndan Beyazıt Kapısı’na uzanan Kalpakçılar Caddesi’dir. Eskiden kalpak, yani kürklü şapka satıcılarının olduğu bu cadde bugün kuyumcularla dolu.
Caddeye paralel sokaklarda halı, deri, tekstil, çanak, çömlek, antika ve hediyelik eşya satılır. Bu labirentimsi yollarda kaybolmak, bence Kapalıçarşı gezisinin en keyifli parçası.
Geçmişte yolların iki yanında sıralanan küçük ahşap dükkânlara ‘dolap’ denirmiş. Bu dolaplar 19’uncu yüzyıl ressamlarının tablolarına dahi konu olmuş.
Kapalıçarşı’nın sokak isimleri, geçmişte buralarda ne satıldığını anlatır. Örneğin Kalpakçılar Caddesi kalpak satıcılarından, Terziler Caddesi terzilerden, Yağlıkçılar Caddesi mendil, havlu ve başörtüsü satanlardan, Fesçiler Sokak fes satıcılarından, Kürkçüler Çarşısı’ysa kürk tüccarlarından adını almış.
Sokaklarında kaybolmak bana yetmez diyorsanız, en az 10 kişilik bir grupla çarşının çatısına çıkıp inanılmaz İstanbul manzarasının tadını çıkarabilir, unutulmaz fotoğraf kareleri yakalayabilirsiniz. 2012 yapımı ‘James Bond: Skyfall’ filminin unutulmaz kovalamaca sahnelerinden birinin Kapalıçarşı’nın çatısında çekildiğini de hatırlatmak isterim.
Her kapı başka bir dünyaya açılıyor
Kapalıçarşı’nın çevresine açılan toplam 11 ana kapı vardır: Beyazıt, Çarşıkapı, Çuhacıhan, Kuyumcular, Mahmutpaşa, Nuruosmaniye, Örücüler, Sepetçihan, Takkeciler, Tavukpazarı ve Zenneciler.
Pazarlık kültürü
Kapalıçarşı’da pazarlık yapmak, eski bir gelenek olarak hâlâ yaşıyor. İstanbul’un birçok yerinde pazarlık kültürü zayıflamış olsa da burada ilk söylenen fiyatın hemen ödenmemesi âdetten.
Pazarlık için kesin kurallar yok; özellikle altın ve gümüşte fiyatlar ağırlığa göre belirlendiğinden genellikle işçilik payı üzerinden indirim yapılır. Farklı dükkânlarda fiyat araştırması yapmak alıcıya avantaj sağlar. Satıcı dükkândan çıkan müşterinin arkasından geliyorsa hâlâ pazarlık payı var demektir; ilgilenmiyorsa en düşük fiyat zaten söylenmiştir.
Eminönü’nün hanlarında geçmişin peşinde
Bu bölgede en çok tanınan Kapalıçarşı olsa da Osmanlı döneminden kalma pek çok han bugün hâlâ görülebilir. Bugünkü görüntüleri sizi yanıltmasın. Hana girin ve avlusunda durup geçmişin izlerinin peşine düşün. Genellikle iki katlı ve avlulu olan bu hanların alt katlarının geçmişte ahır olarak kullanıldığını hatırlatmak isterim.
Kapalıçarşı’nın Mahmutpaşa Kapısı’ndan çıkıp Tarakçılar Caddesi’nden sola dönüldüğünde, Kösem Sultan tarafından 1651’de yaptırılan Büyük Valide Han’a ulaşılır. Hanın üç avlusu ve ortasında küçük bir cami var. Üst katına çıkıldığında Boğaz, Haliç ve Tarihi Yarımada’yı kapsayan muhteşem bir İstanbul manzarası izleyebilirsiniz. Hanın yanındaki Bizans dönemine ait Eirene Kulesi günümüzde bir sanat galerisi olarak ziyarete açık.
Kuş evleri ve küçük camisi var
◊ 18’inci yüzyıldan kalma Küçük Yeni Han, üzerindeki kuş evleri ve küçük camisiyle dikkat çeker. Karşısındaki Büyük Yeni Han’sa 1764’te tuğla ve taşla inşa edilmiş. Kürkçü Han’sa, 15’inci yüzyılda Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamı Mahmut Paşa için yapılmış, İstanbul’daki en eski hanlardan biri. Bugün yün işleriyle ilgilenenlerin uğrak yeri.
Vlora Han
◊ Biraz daha aşağıya inince Büyük Postane yakınındaki Vlora Han’dan bahsetmemek olmaz. Zarif taş süslemeleriyle art nouveau tarzının İstanbul’daki en güzel örneklerinden biri olan han günümüzde oldukça bakımsız ama en azından üzerindeki tabela kirliliğinden kurtulmuş olması bile sevindirici.
İstanbul’un ilk ofis binaları
Dördüncü Vakıf Han
Vakıf Han
◊ Mimar Kemaleddin Bey tarafından 1910’larda inşa edilen Birinci ve Dördüncü Vakıf hanlar, İstanbul’un ilk modern ofis binalarından sayılıyor. Dördüncü Vakıf Han, geçirdiği restorasyonun ardından günümüzde lüks bir otel olarak kullanıyor.
◊ Liman Han, Vedat Tek tarafından 1907’de yapılmış. Cephesindeki çini süslemeleriyle tanınan yapının hemen yakınında Alexandre Vallaury tarafından 1887’de inşa edilen Hidayet Camisi de görülmeye değer.
Büyük Çukur Han
Küçük Çukur Han
◊ Rüstem Paşa Külliyesi çevresinde olan Büyük Çukur Han ve Küçük Çukur Han, geçmişte baharat deposu olarak kullanılmış. Yakınlardaki Balkapanı Han, yuvarlak kemerleriyle Bizans dönemine kadar uzandığı düşünülen İstanbul’daki en eski hanlardan biri kabul ediliyor. Hurmalı Han’sa Bizans tuğla tonozlarını hâlâ koruyan daha yeni bir yapı olarak ilgiyi hak ediyor.
Karaköy’e de yolunuzu düşürün
Buraya kadar gelmişken Galata Köprüsü’nü geçip Karaköy’deki önemli bir yapıyı görmemek olmaz. Rüstem Paşa Hanı, diğer adıyla Kurşunlu Han, 1544-1550 yılları arasında Mimar Sinan tarafından Sadrazam Rüstem Paşa için inşa edilmiş. İki avlulu bu yapı, Osmanlı ticaret mimarisinin özgün örneklerinden biri. Yakınındaki dokuz kubbeli Bedesten, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettikten sonra yaptırdığı ilk eserlerden biri olarak biliniyor. Şu anda restorasyon çalışmaları devam eden yapının yeniden açılmasını heyecanla bekliyorum.
Paylaş