GeriSeyahat Yavaşla... Dinle... Hisset...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet NSosyal
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Yavaşla... Dinle... Hisset...

Yavaşla... Dinle... Hisset...

Sonsuz çöl kumullarının, parıldayan tuzlu göl sularının ve palmiye tarlalarının ortasında çamur, kum ve tuzdan yapılmış gizemli bir vaha: Siwa. Amon Ra’yla ona adanmış eserlerin peşindeki Büyük İskender’in ve Kleopatra’nın ayak izlerini takip ederek gezdiğimiz çöl, dünyanın her yerinden birçok ünlü ismin inziva merkezi. Konuk olduğum evdeki yardımcı Ahaton’un dediği gibi “Buraya herkes kendi sessizliğini bulmak için geliyor”.

Siwa Vahası’na doğru ilk yola çıktığımda neyle karşılaşacağımı hiç bilmiyordum. Haritada bulduğum küçücük bir nokta ve orada yaşayan çılgın bir arkadaşımın anlattıkları vardı aklımda...

Afrika´nın kuzeydoğusunda, Sahara Çölü´nün güneybatısında Siwa. Mısır tanrısı Amon-Ra’nın vahası olarak da bilinen Siwa, Libya’dan 50, Kahire´den 740, İskenderiye´den 600 kilometre uzaklıkta. Sessiz kumların, hurma ağaçlarının ve tuz göllerinin ortasında, neredeyse zamandan kopmuş bir vaha ve beni davet ediyordu. Sanki rüzgâr ‘buraya gelmelisin’ diyordu bana. İlk çağrıyla yola çıkmamın üzerinden beş yıl geçti ve ben bu eşssiz vahaya her yıl gidiyorum, yanımdaki arkadaşlarsa her defasında değişiyor.

Son Siwa yolculuğumda, yanımda üç arkadaşım, Türk Hava Yolları’yla Mısır’ın İskenderiye Havalimanı’na 2 saat 20 dakikada ulaştık. Gümrükte 25 dolar verip vizemizi aldıktan sonra valizlerimizi gümrük polislerine alkol araması için teslim ettik. Büyük bir nezaketle valizler arandıktan sonra havaalanından çıkıp bizi bekleyen şoförümüz Hamade’ye ulaştık. Siwa’ya o kadar çok gidip gelince, artık beni tanıyan Hamade, ilk karşılaşmamızda elinde tutuğu ‘Maria’ yazılı karton yerine yüzünde kocaman bir gülümseme ve “Welcome Maria” deyip dost bir kucaklamayla karşıladı.

Arkadaşlarımı Hamade’yle tanıştırdıktan sonra yola çıktık. Berberi halkın yaşadığı, kendilerine özel Siwi dilinin kullanıldığı Siwa Vahası’na varmamıza 600 kilometre vardı... İlk 200 kilometre çok düzgün yollarda; bir tarafımızda deniz, bir tarafımızda üst düzey Mısırlıların lüks tatil köyleri ve milyon dolarlık villaların önünden geçerek ilerledik. Yolda kahve molası verdiğimiz yerel bir dükkândan bol su ve bisküvi alıp devam ettik. Artık denizi gerilerde bırakıp altın renkli kumlardan oluşan çöl yoluna girmiştik. Bazen 1950-1960 model arabalar, bazen çok renkli boyanmış kamyonlar ve sıkça develere rastlayıp kilometreleri kat ediyorduk.

Polis her 100 kilometrede arabamızı durdurarak pasaport kontrolü yapıyordu. Hiçbir zorlukla karşılaşmadan, güler yüzlü ve kibar polislerin bize verdiği güvenceyle yolumuza devam ettik. Son 4 senedir yaptığım bu yolculukta sanki zaman durmuş, her sene aynı manzara, aynı kontroller, değişen hiçbir şey yok gibi... Yine de yol boyu zaman tüneline girdiğimizi zannettiğimiz anlar olmadı desem yalan olur: Tenekelerden yapılmış bir kulübede kahve molası verirken, develerin yanında, onlarla beraber dinlenirken, serinlemek için bir kuyudan su çekerken...

Yavaşla... Dinle... Hisset...

Nihayet 10 saatlik bir yolculuktan sonra karşımıza bütün ihtişamıyla Siwa Vahası çıktı. Binlerce hurma ve zeytin ağacı, ufak göletler ve kumdan yapılmış evler...

‘Çölün Akropolis’i

Siwa´nın evleri eskiden yalnız çölün altın renkli kumundan yapılırdı. Ta ki 1950’lerde yağan şiddetli bir yağmur bütün köy evlerini eritinceye kadar. O zaman ortaya bugünlerde ‘Çölün Akropolisi’ dedikleri hayalet köy ortaya çıkmıştı. Bu yüzden şimdiki evleri inşa ederken önce beyaz tuğlayla örüyorlar, sonra üstünü çöl kumuyla sıva yapıp kaplıyorlar.

Arkadaşlarımla beraber davetli olduğum can dostum Vasilis´in evine vardığımızda bizi yöresel yemeklerle donatılmış bir masa ve Vasilis’le beraber eski dostlarım Muhammad, Sayed ve Ahaton heyecanlı ve gülen yüzleriyle karşıladılar.

Kapıları her zaman dostlara açık olan bu muhteşem evin mimarisi sade ama bir o kadar da görkemli. Çöldeki malzemelerle yapılmış bu evde, palmiye ağaçlarından sandalyeler, oyma masalar, altın renkli kumla kaplı bahçenin etrafında hurmalarla dolu ağaçlar ve bahçenin ucundaki kocaman gölün kenarında masmavi mozaiklerle döşenmiş bir havuz... Tüm bunlar çölde çok güzel vakit geçireceğimizin habercileriydi.

Yavaşla... Dinle... Hisset...

İlk sabah Siwa’nın güneşi usulca vahanın üzerinden yükselirken içimde başka bir aydınlık doğdu sanki. Burada sessizlik bile konuşuyordu. Palmiyelerin hışırtısı, hurma ağaçlarının kokusu, suyun tuzlu yansımaları, kumların sıcak nefesi sanki bana bir mesaj gönderiyor gibiydiler... Yavaşla... Dinle... Hisset...

Her sene yaptığım bu yolculukta görmekten çok hissetmeyi, konuşmaktan çok susmayı öğrenmeye başladım. Belki Siwa bir yolculuk değil, bir hatırlayış, kendini bulma ve doğayı öğrenme dersi veren mistik bir arayış.

Şehir karmaşası da artık geride kalmıştı. Yüzüme vuran sıcaklık, gökyüzünün bakır renkli bulutları, tuz ve toprağın kokusu, insanların güneşin ritmine göre yaşaması benim gözümde Siwa´yı özel kılmaya yeterdi.

Ahaton sabah bize nane çayı hazırlarken kırık İngilizcesiyle “Buraya herkes kendi sessizliğini bulmak için gelir” demişti. Ne kadar doğru bir lafmış meğer. Çaylar içilip kahvaltılar yapıldıktan sonra ilk ziyaret etmek istediğimiz yer Mısır´ın Güneş tanrısı Amon-Ra’nın mezar tapınağı. Belli bir yere kadar ciple, ardından yürüyerek zor bir yokuşu tırmandıktan sonra tapınağa vardık.

Yavaşla... Dinle... Hisset...

MÖ 332’de Amon-Ra’yı ziyaret eden Büyük İskender’in yürüdüğü yollarda olma duygusu farklı ve büyülüydü. İnanılmaz bir enerji benliğimizi sarmıştı. Bizden önce buralarda kimlerin yürüdüğünü düşünerek altın renkli kaya parçalarına sırtımı yaslayıp gözlerimi kapatarak o anı içime sindirmek, benliğime sarmak istedim. Tapınaktan ayrılmak istemesek de yolumuza devam edip güneşi batırmak üzere çölün başka bir bölgesine gitmeye karar verdik.

Palmiye ağaçlarıyla çevrili bir gölün kenarında durup kumun üstüne bir Berberi kilimi yaydıktan sonra Ahaton ve rehberimiz Sayed yanlarında taşıdıkları odunlarla yaktıkları ateşte hibiskus ve limonotu çayı hazırlayıp bize ikram ettiler. Güneşin batışının gökyüzünü turuncudan mora dönüştürdüğü anda o kadar mistik bir hava, bir his oluştu ki, hepimiz kendi dinimize göre ellerimizi havaya kaldırdık, kalbimizi açtık, dua ettik.

Gölün yüzeyinde gökyüzünün yansıması, hafif esintinin oluşturduğu küçük dalgalar ve renkler, gerçekle hayalin birbirine karıştığı  anlar oluşturdu.

Yavaşla... Dinle... Hisset...

Sebze ve meyve bol

O akşam yemeğimizi köy içindeki lokantada yemeye karar verdik. Kuskuslu tavuk, sotelenmiş havuç ve patlıcanla pişmiş kuzu, domatesli bamya ve pilav. Tatlı olarak hurmalarla dolu bir tabak geldi önümüze.

Siwa´da kaldığımız sürece lokantalarda ateş görmemiş yemek ve salata hiç yemedik. Çünkü malum, sularda büyük sorun var. Dişlerimizi bile kapalı şişe sularıyla fırçaladık. Ama sokak lezzetleri tatmadık diyemem. Tulumbaya benzeyen nefis bir tatlı ve baklagillerden fulya dedikleri, domates ve soğanla pişirdikleri çok lezzetli bir yemek... Manavlarda sebze ve meyve bolluğu ilgimizi çekti. Hele kınalı bamya ve minik patlıcanların lezzeti unutulmazdı.

Lokantadan ayrılırken ailelerimizle konuşmak için köydeki internet bağlantısı olan tek kafeye gittik. Espresso istediğimizde herkes bize geçen senelerde olduğu gibi tuhaf bakmadı. Bu sene macchiato ve cappucino bile vardı. Sonunda Türk kahvesine benzer bir kahve içip, ailelerimizle konuşup Instagram hesaplarımıza fotoğraflar attıktan sonra akropolisin altındaki pazarı gezmeye gittik.

Rengârenk kilimler, elde işlenmiş çantalar, elbiseler ve tuz gölünün tuzlarından yapılmış el işi objeler ve mumluklar... Hibiskus, baharat çeşitleri ve limonotu satan dükkânlardan bolca alışveriş yaptık. Köy içinde ciple değil tuk tuk dedikleri üç tekerlekli arabalarla dolaştık. Köydeki çocukların eğlencesiyse bu tuk tuk arabaları kullanmak. 10-12 yaşındakiler bile kullanıyordu. Tabii yol, trafik ışıkları ya da yol ayrımı diye bir şey yok. Her taraf kum ve çamur. Köy meydanındaki Hermitage Oteli’nde naneli çay içtikten sonra evimize dönüş yolunu tutuk.

Tuz gölüne gitmek için ertesi sabah erkenden yola çıktığımızda bu defa jipte şoförümüz Muhammed vardı. Tuz gölünden sonra büyük bir çöl turu yapacağız, en tecrübeli şoför de Muhammed.

Kleopatra’nın gölü

Tuz gölü hakikaten muhteşem görünüyordu. Her tarafı, içi-dışı tuzla kaplanmış, yıllar içinde tuzlar adeta heykeller oluşturmuş suyun etrafında. Kilometrelerce büyüklükteki bu tuz gölüne Siwa’da yaşayan Berberi halkı sağlık için yüzmeye gelirmiş. Acaba oralarda yaşayan kızların güzelliği gölden mi kaynaklanıyor diye konuşurken rehberimiz hemen bize yanıt verdi. “Bu güzellik hem buradan hem Kleopatra’nın gölünden!” İstikametimizi Kleopatra Gölü’ne çevirdik.

Mısır kraliçesi Kleopatra, Siwa Vahası’na her gidişinde bu gölde yüzermiş. Efsaneye göre güzelliğini bu sudaki minerallere borçluymuş. O yüzden göle adını vermişler. Biz de bunu duyar duymaz otelde kalacağımız gün için Kleopatra Gölü’nde de bir yüzme programı yaptık. Rivayete göre bu gölün tuzundan yapılan mumluklarda mum yakıldığında odaya büyük enerji verirmiş. Tabii ki dönüşte valizlerimizi bu mumluklarla doldurduğumuzu söylemeye gerek yok.

Göllerden uzaklaşıp çöl yoluna girdiğimizde rehberimiz bize tuz gölü konusunda bilgiler verdi. Siwa’ya giderken yolda gördüğümüz kamyonlar bu tuzu İskenderiye Limanı’na bırakıyor, oradan dünyaya dağıtılıyormuş. Ama bu tuz yemeklik değil, kar yağan ülkelere gidiyormuş. Bu bilgiyi de öğrendikten sonra çöle vardığımızda dostlarımın ilk merakı rehberimizin çölde yolu nasıl bulduğunu ve kaybolmadığını öğrenmekti. Cevabıysa ‘ona göre çok basitmiş; güneş, rüzgâr, yıldızlar ve içgüdüleri’ yolu gösteriyormuş. Anlaması zor bu konuyu kurcalamadan çölün derinliklerine inişli çıkışlı yollardan epeyce kilometreler gittik. Nasıl döneceğimizi sorgulamadan rehberimize güvenerek inanılmaz bir macera yaşadık. Yol konusunda hiç şüphem yoktu çünkü ben aynı macerayı önceki gelişlerimde denemiştim. Muhammed bir çöl Berberisiydi ve bu çölde doğup büyümüştü.

Vardığımız yerde fosilleşmiş deniz kabuklarını gören dostlarım çığlıklar atmaya başladı. Hakikaten bir doğa mucizesi. Aynı bölgeye önceden gitmeme rağmen yine hayret, huzur ve minnetle durdum, sustum, duygulandım; çünkü bu gördüklerim bana yeniden yaşamı hatırlattı, sanki her fosilin altında bir hikâye, bir mucize, bir yaşam, bir enerji var.

Dönüş yolu aynı heyecan ve macerayla doluydu ve aç karnımız o gün hiçbir şey yemediğimizi hatırlattı. Köy manavından alışverişler yapıp, kasapta çengelde asılı kuzulardan alıp evin yolunu tuttuk. Ahaton ile beraber yemek hazırlığına giriştik. Patlıcanlardan imambayıldı, keçi peynirli el açması börek, kınalı bamyalı kuzu, domatesli İzmir köftesi ve bademli-hurmalı pilav. Hurmalar bahçeden sabah toplanmıştı. Tatlı olarak taze sütten mis kokulu sütlaç.

Yepyeni anılar topladığımız dolu bir günün ve lezzetli bir yemeğin ardından gökyüzündeki sayısız yıldızları seyrederek derin bir uykuya dalmıştım o gece...

Askeri havaalanı dışında havaalanı olmayan ve yalnız zor yol koşullarında varılabilen, dünya haritasının bu ufacık noktasından ayrılırken Siwa’nın bir yer değil, bir hatırlayış, doğaya yeniden karışmanın, kalbinin en sade halini bulmanın adı olduğunu düşünerek yeniden o toprağın nefesini, çölün kokusunu hissedeceğim güne kadar vedalaştım vahamla...

Yavaşla... Dinle... Hisset...

Kral Charles da Katty Perry de burada kaldı

Siwa’daki sayılı günlerimizden birini, bir otelde geçirdik. Otele giderken daha önce aklımızın kaldığı Kleopatra Gölü’nde yüzebilmek için mayolar alındı ve öyle yola koyulduk. Güzelliğimize ne kadar yaradı bilemiyorum ama 15 dakika suda kalıp çıktık çünkü yeni maceralar bizi bekliyordu.

Yol üstünde rastladığımız Falco eleonorea cinsi kocaman bir doğanı besledikten sonra bir gece için yer ayırdığımız Siwa’nın çok özel oteli Adrere Amellal’e vardık. Dış dünyayla bağları tamamen kopuk, elektriği dahi olmayan, bir köy büyüklüğündeki otelde kalmanın keyfiyle ateşler yakıldı, mum ışığında Berberi aşçıların hazırladığı yemekler yendi, hayatımız boyunca unutamayacağımız güzellikte bir günbatımı izledik ve o zifiri karanlıkta doğan yıldızları tek tek saydık. Bizden önce bu otelde kalan prensleri, kralları, rock ve sinema yıldızlarını (İngiliz Kralı Charles prensken eşi Camilla’yla burada kalmıştı; en son ünlü konuklarından biri de Katty Perry...) sayıp bizden sonra kimlerin geleceğine dair fikirler ürettik.

False