
Toroslar’ın göçerleri dijital göçebeleri ağırlıyor
Alanya sessiz sedasız Türk turizminde yepyeni bir açılımın ilk adımlarını atıyor. Damlataş Mağarası’nın keşfedildiği 1950’lerden itibaren ilk otellerin açıldığı Alanya ‘iç seyyahçılık’ yani yerli turizm kavramının doğduğu yer sayılabilir. Şimdi burası yeni bir kavramın daha hayatımıza yerleştiği yer oluyor: Dijital göçebeler...
Sırtını Toroslar’ın bir parçası olan Geyik ve Akçalı dağlarının birleştiği platolara dayamış, yüzünü Akdeniz’in sonsuz maviliğine dönmüş bir ilçe Alanya. Arkasında yazın yakıcı sıcağından korunduğu yaylaları, yanı yöresi, kıyı boyu ovalar ve bu ovaları sulayan küçüklü-büyüklü onlarca akarsuyla çevrili... Böyle bereketli bir coğrafyanın yerleşimi takdir edersiniz ki tarihöncesine kadar uzanıyor. Rivayet
o ki MÖ 12-13’üncü yüzyıl civarında yapıldığı tahmin edilen efsanevi Truva Savaşı’ndan kaçanlar buraya yerleşmiş. Antikçağda Pamfilya ve Kilikya arasındaki çizgide olduğu için bazen Pamfilya bazen de Klikya olarak anılmış. Korekesyon olan adı, Bizans döneminde ‘vahşi-güzel dağ’ anlamına gelen Kalonoros olarak değiştirilmiş. 1220’de Selçuklular fethedince Sultan Alaeddin Keykubat’a atfen Alaiye olmuş. Alanya’ya dönüşme hikâyesi de ilginç...
1933’te Atatürk, Gülcemal gemisiyle çıktığı Akdeniz turunda Alaiye’den telgraf çekilir. Alaiye mors alfabesiyle yazılınca Alanya diye okunur. Atatürk “Bu isim de çok güzelmiş” diyerek Alaiye’nin Alanya olmasını ister.
Güneşin, toprağın, suyun bolluk ve bereketiyle çevrelenen Alanya İpek Yolu’nun ganimetlerini Akdeniz’de teknelere yükleyen tüccarların konukluğuna alışkın. Ardından ilk gerçek turistlerini astım hastalarının şifa bulmak için ziyaret ettiği Damlataş Mağarası sayesinde ağırlamış.
1948’de vapur iskelesinde kullanılacak taşlar için patlatılan dinamit, kayaların sakladığı yüz binlerce yıl yaşındaki mağarayı ortaya çıkarmış; bu kuytu mağarada içki içen astım hastası Kasap Salih kendini iyi hissedince de şifası duyulmuş. Bir dizi güzel tesadüf sonrası yurt çapında ünü duyulan mağarayı görmeye gelenler için iki otel yapılmış. Ev pansiyonculuğu gelişmiş.
80’lerde yaşanan ekonomik açılımlar, turizm teşviklerini, bu teşvikler de kitle turizmi için yepyeni otelleri getirmiş.
Her yıl milyonlarca turistin ziyaret ettiği Alanya bu alanda yine yeni bir kavramın öncülüğünü üstleniyor. Bu kez hedef ‘iç seyyahlar’ değil, bilgisayarı sırt çantasında, sınırı sadece internet bağlantısı olan dijital göçebeler. 12 ay aralıksız turizm için çok vizyoner bir yaklaşım.
Dijital göçebeler pandemiden sonra hayatımıza girdi. Birçok meslek ofis dışına taşındı, kimileri kalıcı oldu. “Madem uzaktan çalışıp para kazanıyoruz neden evimizde oturalım ki” diyenler sıcak bölgelere uçan göçmen kuşlar misali rahat ettikleri ülkelerde, şehirlerde çalışmaya başladı.
İklim ve güvenlik
Birçok ülke artık dijital göçebe vizesi veriyor ve daha çoğunun gelmesi için kolaylıklar yapıyor. Türkiye de dijital göçebe vizesi veriyor. Alanya’da oldukça kalabalık bir dijital göçebe nüfusu oluşmuş bile. Avrupa’dan, Asya’dan ve hatta Karayipler’den gelip yerleşenlerin burayı tercih etme sebebi öncelikle iklim; ardından güvenlik. Şehrin içinde dünyanın en güzel plajlarının olması, kira-konaklama fiyatlarının benzer kentlerden çok yüksek olmaması, her yerde rahatlıkla çalışıp istedikleri sporu yapabilmeleri de etkenler arasında. Yoga, bisiklet grupları var, buluşup birlikte etkinlik düzenliyorlar.
Alanya gastronomisiyle de dijital göçebeleri hayran bırakıyor. Göçerlerin açık ateş alışkanlığı, hamur işleri çok seviliyor. Yeme-içme fiyatları makul seviyelerde.
Yılın 300 günü, güne güneşle başlamak ve muhteşem bir günbatımı izlemek bulunmaz nimet. Ulaşım rahat, her yere yürümek mümkün. Şehirde yaz-kış canlı bir sosyal hayat var. Şehrin yakınlarındaki doğa harikası şelalelere, yaylalara erişim çok kolay, günübirlik doğa gezileriyle iş stresini atmak dijital göçebeleri buraya bağlayan özelliklerden.
Ülkemizde büyük şehirlerde yaşayıp dijital göçebeliği düşünen uzaktan çalışanlara, yurtdışına açılmadan önce Alanya’yı görmelerini öneririm. Yabancı bir ülkeye taşınmadan önce dijital göçebelik size göre mi anlayabilir ve burada dünyanın dört bir yanındaki işlerini sırt çantalarındaki bir bilgisayarla sürdüren ve çoğu girişimci olan topluluktan ilham alabilirsiniz.

Kışın da denize giriliyor
◊ Yılın 360 günü güneşli olan Alanya’da kışlar da yaz gibi geçiyor. Uzun yıllar sıcaklık ortalaması 20,0 derece, deniz suyu sıcaklığı ortalaması 22,1 derece. Kışın en fazla 18 dereceye kadar düşen deniz suyu kışın da yüzmek için uygun.
◊ Alanya Kalesi’nden denize doğru dizilmiş rengârenk tarihi evlerin denizle arasındaki tarihi yapı tersane. Tersanenin tarihi duvarları arasından geçip nefis bir kumsalda yüzebilirsiniz. Havlunuzu serin, yüzün, tesis filan yok. Gerek de yok.
◊ Kleopatra Plajı 2 kilometrelik nefis bir sahil. Alanya merkezde kıyılar tamamen plaj zaten ve her yer birbirinden güzel. Otellerin şezlongları var ama siz bir yere havlu atıp istediğiniz gibi yüzebiliyorsunuz.
◊ Merkeze yakın Portakal, Mahmutlar, İncekum, Emirgan Ulaş gibi plajlar da hem denize girip hem de piknik yapabileceğiniz olanaklarıyla yılın 12 ayı ziyaret edebileceğiniz yerler.
Doğal güzellikleri benzersiz
◊ Damlataş Mağarası’nın, yaz-kış sabit 22 derece sıcaklığı ve yüksek nem oranıyla astım hastalarına iyi geldiği düşünülüyor. Mağaranın içi çok etkileyici.
◊ Doğayla baş başa kalmayı, sakin piknikleri seviyorsanız Dim Çayı’na gidin. Ayrıca restoranların çay boyunca serin suların üzerinde kurduğu kamelyalarda oturup yöresel yemekleri tadabilirsiniz.
◊ Korsanlar Mağarası’na sadece tekne turlarıyla gidiliyor. Rivayete göre geçmişte korsanlar burada ganimetlerini gizlermiş. Çocuklarla gittiğinizde kesinlikle görün. Fosforlu Mağara da yine sadece tekneyle gidilen bir doğal oluşum. İçinde turkuvaz parlayan sular, bir film sahnesinde gibi hissettiriyor.
◊ Rafting sevenler Köprülü Kanyon’a, yürüyüş sevenler de Sapadere Kanyonu’na gidebilir.


Tropik lezzetlerle gelenek birleşiyor
◊ Kumsaldaki masaların arasında Tulum tarzı dekore edilmiş Soul of Kitchen’da yediğim domates salatası Türkiye’de yediklerimin en iyisiydi. Denizle iç içe bu restoranda tabii ki menünün yıldızları balıklar. Genç bir mutfak ekibi var, hepsi çok yaratıcı.
◊ Merkezdeki Mercado Restaurant’ta Anadolu mutfağı modern tekniklerle buluşuyor. Kolajen çorbası tam bir şifa bombası. Mutfak açık; pizzalar, makarnalar, gözlemeler yani bütün hamurişleri gözünüzün önünde hazırlanıyor. Mekânın yıldızı 18 saat meşe odununda pişmiş asado et.
◊ Yöresel yemekler ve kahvaltısıyla ünlü Emine Aba, Kızıl Kule manzaralı.
◊ Dondurma Dükkânı, Antalyalı zincir bir dondurmacı. Hindistan cevizi kabuğunda Hindistan cevizli ve limon kabuğu içinde limonlu dondurmalarına bayıldım. Hele dışı Belçika çikolatası kaplı, minik meyve şekilli dondurmalarından yiyebilmek için tekrar giderim. Umarım zincir olarak tüm ülkeye yayılırlar da herkes o müthiş gerçek meyveli dondurmaları tadabilir.
Antik çağdan Osmanlı’ya
◊ Şehrin simgesi Alanya Kalesi, Selçuklu döneminde yapılmış. Surlarda günbatımını izleyin.
◊ Kızıl Kule sekizgen mimarisi ve heybetiyle Alanya Limanı’na tepeden bakıyor. İçinde küçük bir etnografya müzesi var.
◊ Kalenin eteklerindeki Tophane Mahallesi’nin sokaklarında, tarihi evlerin arasında yürüyün.
◊ Süleymaniye Camisi’ni görün; sade ve mütevazı mimarisiyle zarif bir Osmanlı eseri.
◊ Alanya Arkeoloji Müzesi 1967’de açılmış, yenilenen binası da içindeki eserler gibi oldukça güzel. MS 2’nci yüzyıla tarihlenen, bronz döküm Herakles heykelini görmeden çıkmayın.
◊ Syedra Antik Kenti, merkeze 20 kilometre uzaklıkta. Antik tiyatrosu, sütunlu caddesi, mozaikleri ve panoramik muhteşem manzarasıyla bir gününüzü buraya ayırmayı hak ediyor.
◊ Selinus Antik Kenti de Gazipaşa yakınlarında ve çok etkileyici bir deniz manzarasına hâkim.

Müge AKGÜN
Güzin Abla
Orkun Ün


