GeriSeyahat Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin

Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin

‘Gündüzü mezarlık, gecesi gerdanlık, taş diyarlar şehri’ diye tasvir edilir Mardin. Ne demek olduğunu gitmeden, görmeden, yaşamadan anlamak zor. Gece uçsuz bucaksız bir denizin kıyısındaymış hissi veren Mezopotamya’nın düzlükleri, gündüz taşlarla kurulmuş yerleşimlerle bambaşka bir hikâye anlatıyor. m

Coğrafyasıyla, mimarisiyle zamanın durduğu izlenimi veren Şahmeran’lı masalların şehri Mardin, en çok merak ettiğim şehirdi. Daha ilk görüşte kanıtlıyor; uçaktan izlediğim manzara Mezopotamya’nın kutsal topraklarının ne kadar da büyüleyici olduğunun kanıtı sanki... Öğleden sonra vardığımız eski Mardin’de beni davet eden arkadaşım Önder karşılıyor bizi. Önce aracımızı kiralıyoruz. Gideceğimiz yerler birbirine uzak zira. Sonra da doğruca annesinin kurduğu muhteşem sofrada buluyoruz kendimizi. Doğu misafirperverliği böyle bir şey.

Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin

Deyrulzafaran

Taş işçiliği benzersiz

Yemek sonrası ver elini Kasımiye Medresesi. Artuklu döneminde yapımına başlanan medrese Akkoyunlu Hükümdarı Cihangiroğlu Kasım döneminde tamamlanmış. Medrese taş işçiliğinin nefes kesen bir örneği. Yapının kafesli pencerelerinden Mezopotamya’nın buğulu, uçsuz bucaksız manzaralarında kayboluyor insan adeta. Kentin önemli yapılarından bir diğeri Kırklar Kilisesi, tam merkezde. Buraya Mor Behnam Kilisesi de deniyor. Yapım tarihiyse 6’ncı yüzyılın ortalarına kadar gidiyor. Kilisenin bahçesinde oyun oynayan Edi ve Mariana’yla tanışıp onların aralarında Süryanice konuşmalarına bir süre kulak kabartıp Mardin’in daracık sokaklarında yola devam ediyoruz. Zinciriye Medresesi’ndeyiz...
Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin

Dara

Medrese, Mardin tepelerinde, kaleye yakın. Kaleye çıkış yasak. Kasımiye Medresesi’nin kubbelerine çıkılamıyordu ama Zinciriye Medresesi’nin kubbelerine çıkış serbest. Bence çok isabetli bir karar. Çünkü buradan Mardin’i seyretmek ayrıcalıklı bir şeymiş. Hele bir de günbatımına denk gelince manzara doyumsuz. Zinciriye Medresesi’nde gün batarken, Ulu Cami’nin ve şehrin ışıklarının yanmasıyla kent sanki deniz kenarındaki bir masal diyarına dönüşüyor. Uzakta Suriye’nin ışıklarını izlemek, aradaki köylerin ışıklarının gemi ışıklarına dönüşüvermesini görmek enfes. İşte şimdi ‘gecesi ayrı, gündüzü ayrı’ ne demek, anlıyor insan. Deyrulzafaran Manastırı Mardin’e 3 kilometre uzaklıkta, 5’inci yüzyıldan kalma bir Süryani ibadet mekânı. Mor Hananyo Kilisesi, Azizler Evi, Meryem Ana Kilisesi ve Güneş Tapınağı manastırın önemli yapılarından. Buradaki taş işçiliği de insanı büyülüyor. Mardin Meydanı’ndaki müzeyi de mutlaka görmelisiniz.
Mezopotamya’nın taşla anlatılan hikâyesi: Mardin

Yazarımız Bahar Gündoğdu Zindan’ı gezdiren rehberleriyle...

‘Indiana Jones’ filmi gibi...

Merkezdeki görülmesi gereken yerleri bitirip Mor Gabriel Manastırı’na doğru yola koyuluyoruz. Manastır, Süryanilerin anayurdu olarak bilinen Tur Abdin platosundaki Midyat’ın Güngören Köyü’nde. Mor Gabriel dünyada ayakta duran en eski Süryani Ortodoks manastırı. Rahibeler, çalışanlar, öğrencilerle birlikte 60 kişi yaşıyor. Uçsuz bucaksız toprakların ortasında muhteşem bir mimari... Manastırın temelleri Mor Şmuel ve Mor Şemun tarafından 397 yılında atılmış. Azizler öldüklerinde burada bir taş sandalyeye, yüzleri doğuya dönük şekilde oturtularak gömülüyormuş. Sadece Mor Gabriel’in mezarı yerde. Çünkü o herkesin ayaklarının altına gömülmek istemiş. Bir sonraki durağımız Dara Antik Kenti. Mardin’e 30 kilometre uzaklıkta Oğuz Köyü’ndeki antik kent sabah 9.30’dan itibaren ziyarete açılıyor. Biz biraz erken vardığımız köyde ‘Zindan’ denilen bir yere gittik.

Küçük sarışın kızlar karşıladı bizi. Handan bize şiir okudu ve sonra evin altında bir kapı açtı. Ben yine bir mağara beklerken, yerin kaç kat altına girdiğimizi bilmediğim, adeta bir ‘Indiana Jones’ filminde buldum kendimi. “Dikkatli yürüyün, düşmeyin” diyen küçük kız çocuğu merdivenleri koşarak indi. Yukarıda dedesi yaşıyormuş. Zindan büyük büyük dedesinin kaçan tavuğu aranırken bulunmuş. Gitmişken görülmeli kesinlikle. Zindandan sonra Dara Antik Kenti’ni gezdik. İmparator Anastasius, 505 yılında Doğu Roma İmparatorluğu’nun doğu sınırını Sasanilerden korumak için garnizon kenti olarak kurmuş Dara’yı. Kayalara oyulan yapılardan oluşan kentte kilise, saray, çarşı, zindan, tophane ve su bendi kalıntıları var. Kent aynı zamanda dev bir mezarlık gibi. ‘Ölüler Şehri’ zaten bir diğer adı. İnsanlar yeniden dirileceklerine inanılarak buradaki mezarda toplanmış. Platformun üstünde yürürken iskeletler görülebiliyor. İnsanın tüylerini diken diken eden bir yer. Dara görülmezse Mardin eksik kalır bence...

False