GeriSeyahat Macera dolu Ürdün
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet NSosyal
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Macera dolu Ürdün

Macera dolu Ürdün

Kandillerin aydınlattığı Petra’da büyülü bir akşam, Rum Vadisi’nde çölde gece yürüyüşü... Ortadoğu’nun en çok turist çeken ülkelerinden Ürdün’ü adım adım keşfederken bir yandan da ‘Indiana Jones’ filmlerini aratmayacak maceralar yaşadık.

Düşük fiyatlı uçuş firmalarından birinde 9 euro’ya bilet görünce uzun zamandır rüyalarımı süsleyen Ürdün’ün yolunda buluverdim kendimi. ‘Indiana Jones’ filmlerinin içindeymiş gibi hissetmek için doğru rotaydı bana göre. Petra şehri, Rum Vadisi (Wadi Rum) bir adım ötemdeydi artık. Evden çıkarken kıştan yaza gittiğimi göz önüne alarak çantamı hazırladım. Geceleri soğuk olduğunu bildiğim için kış mevsiminde yola çıkmanın avantajını kullandım, kalın giysilerimi kat kat üzerime giydim. Kızıldeniz’e kıyısı olan Akabe’de denize girmek için de bikinimi çantama yerleştirdim.

Macera dolu Ürdün

Petra’nın gündüzü ayrı güzel, gecesi ayrı...

Akşam saatlerinde indik Akabe’ye. Kiraladığımız araç biraz geç geldi. Ülkede toplu taşıma çok yaygın olmadığı için araba kiralamak birinci tercih olmalı. İşlemleri tamamladıktan sonra hemen şehir merkezine gidip telefon hattımızı da aldık. Couchsurfing’den (yerel halkın evinde konaklama sistemi) bulduğumuz adrese gittiğimizde kalacağımız yerin tam bir gezgin evi olduğunu, ranzalı odalarını ve dünyanın dört bir yanından gelmiş insanları görünce şaşırmadım değil. Birkaç saat uyuyup sabah 4.00’te Petra Antik Kenti için yola düştük. Yolda uyurum demiştim ama öyle manzaralardan geçtik ki ne mümkün... Masal gibiydi, gerçek olamayacak kadar güzeldi.

7.00’de Petra’nın kapısındaydık. Gitmeden önce ülkedeki 40’tan fazla turistik yerde geçerli olan Jordan Pass adlı biletten almıştık. Biletin çıktısını alıp girişte damgalatıyorsunuz ve aktif hale getiriyorsunuz. Gece gerçekleşen mum ışığı gösterisi için ayrıca bilet almak gerekiyordu, onu da aldık. Eğer bileti girişte halletmezseniz akşam tekrar ana kapıya yürüyüp bileti alıp geri dönmeniz gerekiyor ki bu 3 km yürümeniz anlamına geliyor.

Macera dolu Ürdün
Geleneksel kıyafetiyle Petralı küçük kız.

Petra’ya gitmek için Siq adı verilen kanyona girdik. Hemen peşimize devesi, atı ve eşeğiyle Ürdünlüler düştü. “Taksi, taksi” diyerek peşimizden ayrılmadılar. Ben de bir ata atlayıverdim ama adamlar ha bire bizi yoldan çıkarıp başka şeyler de satmaya çalıştı. Almayınca da çok kısa bir süre sonra indirdiler. Canıma minnetti zaten. Bindiğim andan itibaren pişman olmuştum. O yolu yürümek daha güzel bence.

Yüksek duvarların arasından yürürken arada yanımızdan atlı arabalar geçiyordu. Lokal bir çalgıyla çalınan ezgiler ortamı daha da
mistik bir hale getirmişti. Bir müddet sonra yüksek duvarların arasından Petra’nın kalbi El Hazne yüzünü gösterdi. Rüya gibiydi. Önünde develer, etrafta gözleri sürmeli, antikçağdan kalmışçasına dolaşan insanlar ve tüm heybetiyle El Hazne.

Macera dolu Ürdün
Ürdün

Petra Antik Kenti çok geniş bir alana yayılmış kocaman bir kompleks. Bir tam günde ancak dolaşabilirsiniz. Tüm gün girmedik delik bırakmadıktan sonra, son anda aklıma El Deir Manastırı geldi. Eyvahlar olsun. Yokuş yukarı koşmaya başladık. Gün batmadan manastırı görmeliydik. Bir saate yakın ciğerlerimiz çıkıncaya kadar koştuk ve manastırı da görebildik. ‘Dünyanın en güzel günbatımı’ denen noktadan Ürdün dağlarının üzerinde batan güneşi izledik.

Kandiller yanınca...

Tekrar El Hazne’nin olduğu yere döndüğümüzde yorgunluktan ölmek üzereydim. Gün boyunca 42 bin adım atmıştım. Kandiller yanıncaya kadar bir bankın üzerine uzanıp, gözlerimi kapatıp Petra’nın koynunda uyudum. Orada ne kadar uyudum bilmiyorum ama çöl iklimi kendini göstermiş, soğuktan vücudum kaskatı kesilmişti.

Gözlerimi açtığımda o muhteşem yapının önünde kandiller yanıyordu. İnsanlar yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Yerel müzik aletleriyle 30 dakikalık akustik bir müzik dinletisi oldu. Sonra birden ışıklar yandı ve El Hazne tamamen gözüktü. Hayranlık dolu sesler yükseldi. Petra’yla vedalaşırken içim buruktu. Sabahın erken saatlerinde yürüdüğümüz Siq yolu şimdi birer metre aralıklarla sağlı sollu kandillerle aydınlatılmıştı. Çok nadir böyle enfes bir şeye denk geliyor insan hayatında. Tek kelimeyle muhteşemdi.

Yine Couchsurfing’den ayarladığımız evi bulmak çok kolay olmadı. Tam evi bulacağımız yerde internet kesiliyordu ve biz dönüp duruyorduk. Yorgunluktan ölmek üzereyken villamızı bulduk. Evinde kaldığımız aile yöresel yemekler hazırlamıştı. En sevdiğim şey bu lokal deneyimler...

‘Güne vadide başlayıp kalede bitirdik’

Dana Vadisi (Wadi Dana) yürüyüşçülerin efsanevi rotalarından biri. Ülkedeki ikinci günümüzdü ve sabahın erken saatlerinde navigasyonla yolu bulmaya çalışırken bir cipin içindeki adamlar bizi durdurdu. Zamanımızın olmadığını, sadece birkaç saat kalacağımızı, kısacası bizden para kazanamayacaklarını öğrenince gülen yüzleri soldu. Bizi bıraktılar ama köye gidişi anlatırken ters yolu tarif etmişler. En sonunda Dana Vadisi köyünü bulduk. Tüm gün kalıp rotayı yürümeyi çok isterdik aslında ama bu tarz deneyimler için ne malzememiz ne de zamanımız vardı. Vadinin en dik yokuşlarını inip, en keyifli yürüme yolunda oturup manzaranın tadını çıkarırken bir yanda da müziğimizi dinleyip karnımızı doyurduk. Biraz da uyuduk. Güneş o kadar sıcaktı ki
bir gece öncesinin üşümesi ancak geçti. Boynumuz bükük ayrıldık oradan.

Sonra Kerek Kalesi’ne doğru yola çıktık. Kaleye gün batarken yetişebildik. Ülkedeki hız sınırı 70-80 km’ydi. Bir yerden bir yere giderken hava kararıyor, akşam oluveriyordu. Kağnı hızında yol alıyorduk. Ve bize asla yapmayın dedikleri gece yolculuklarını yapmak zorunda kaldık. Neyse ki hiçbir sorunla karşılaşmadık.

Macera dolu Ürdün

‘Lut Gölü’nde yağ içinde kaldık’

Dünyanın en alçak bölgesi Lut Gölü, asıl bilinen adıyla Dead Sea (Ölü Deniz) için çok heyecanlıydım. Denizden 430 metre aşağıdaki göl, İsrail’le Ürdün arasında. Dolayısıyla tüm yol kameralarla izleniyor. Gölün tuz oranı o kadar yüksek ki yüzerken asla batmıyorsunuz. İnsanlar ellerinde dergileri, kahveleriyle suyun içinde fotoğraflar çektiriyor.

Dead Sea için kesinlikle kafanızı suya sokmayın diyorlardı ama arkadaşım deneyimlemek istedi ve sonrasında asla kurumayan, vıcık vıcık yağ içinde kalan saçlarıyla ilgili şikâyetini dinlemek zorunda kaldım. Su aşırı tuzlu. Bunu bir damla gözüme değdiğinde anladım. Sudan çıktığımda benim de her yerim yağ içindeydi. Suyun neden yağlı olduğunu çözemedik.

Yakınlarda bir kanyon vardı ama yağıştan dolayı kapatılmıştı. Sıcak akan termal sulara da gidemedik. Navigasyon bizi yanlış yollara sokunca vazgeçip Amman’a gidip bir otel bulduk. Amman’daki ilk saatlerimiz duşla ve çamaşır yıkamakla geçti. Arkadaşımın saçlarına hiçbir şey olmadı ama siz yine de kafanızı Lut Gölü’nde suya sokmayın.

Macera dolu Ürdün

‘Antik kentte hipodroma tahta kılıç sallayacakmış gibi dalıverdik’

Gezimizin ilerleyen günlerinde yağmurlu bir Amman sabahına uyandık. Resepsiyonda oturan, bir Ürdünlüden çok Karadenizliye benzeyen yaşlı, güleç adam bize “Citadel’e (kale) gittiniz mi” dedi. “Hayır” dedik. Hemen haritada gösterdi; “Buraya 5 dakika”. Döne döne çıktığımız yolda tepeye vardığımız an birdenbire güneş açtı. Jordan Pass’ı gösterip içeri girdik ve kocaman bir alanla karşılaştık. Amman’ı tepeden gören yerde çok da güzel bir müze vardı. Birkaç saatte ancak gezebildik. Burası Amman Kalesi olarak geçiyor. İyi ki
adam karşımıza çıkmış ve bizi ikna etmiş. Görmemek büyük kayıp olacakmış.

Macera dolu Ürdün

Yine soğuk bir Amman sabahında koşa koşa Ceraş’a (Jerash) gittik. Jordan Pass alırken Ceraş için ekstra ödeme yapıyorsunuz. Burada belirli günlerde dünyanın en büyük canlandırmalı gösterinin yapıldığı söyleniyordu. O günlerden birine denk getirmek için çok uğraşmıştık. Saat 11.00’deki gösteri öncesi antik şehri acele acele gezdik. Çok büyük bir alana yayılmış antik kent. Ortadoğu’nun en iyi korunmuş Roma şehri olarak biliniyor. Ürdün’de Petra’dan sonra görülmesi gereken ikinci en önemli yer. Koşa koşa gösteriye yetişirken dört at gördük önce. Sonra hipodroma girince de birkaç kişi. Sabahtan beri şakalaştığım adam gösteriyi bırakıp bize koştu. Çünkü geç kalmıştık ve hipodromda onlarla tahta kılıç sallayacakmış gibi dalıvermiştik içeri. O da bizi düşman kuvvetleri edasıyla karşıladı haliyle. Asıl derdi paraymış tabii ki. Hiçbir yerde yazmıyor gösterinin ücretli olduğu. Ceraş için ekstra ödeme yaptığımızda bu gösteriyi de kapsıyor sanmıştım. Para vermek istemediğimiz için gösteriyi izlemekten de vazgeçtik.

Macera dolu Ürdün
Macera dolu Ürdün

Hacı oluyorlar

Ürdün coğrafi bakımdan kutsal toprakları da içinde barındıran bir ülke. Burada İsa’nın vaftiz yeri var. Ürdün Nehri’nde çamur akıyor ama sıcak havalarda insanlar suya girip vaftiz oluyorlar. Nehir, İsrail’le Ürdün’ü birbirinden ayırıyor. Nehrin ortasında dubalar var. Başında bekleyen silahlı askerlerle şakalaştım. “Atlayıp yüzmek istiyorum” dedim. Güldü ve tüfeğini gösterdi. Atlarsam gülmeyecekti ve beni vuracaktı biliyorum. İnsanlar burayı akın akın hacı olmak için ziyaret ediyor.

Macera dolu Ürdün


Ay Vadisi’nde kaybolduk

Gezinin son bölümünde adeta dünya üzerindeki Mars’a yolculuk yaptık. Akabe’ye
50 km mesafede, koruma alanı olarak ayrılmış 720 km’lik kamp alanı Rum Vadisi’nden bahsediyorum. Ülkede en zorlandığımız
yer de burası oldu. Beni ağlatacak kadar sinir bozan insanları bir tarafa, muhteşem manzaraları bir tarafa...

Tüm gece yol yapıp birkaç polis çevirmesinden geçtikten sonra sabah erkenden Ay Vadisi’nin yani Rum Vadisi’nin kapısındaydık. Jordan Pass’ımızı gösterip kamp alanına birlikte gideceğimiz Abdullah’la buluştuk.
Bizi çileden çıkaran olaylar da böyle başladı. Önce bizi bir masaya oturtup ekstra bir şeyler satmaya çalıştı. Almayınca da kamp alanına götürmek için 20 dinar istedi. Normalde transferler ücretsiz. Eğer cip kiralarsanız kendi aracınızla içeriye girebiliyorsunuz ama nereye gideceğinizi bilemeyeceğiniz için yine bir rehber şart. Kapıda tanıtıcı bir broşür ve harita var ama çölde herhangi bir tabela ve internet olmadığı için yine bir rehbere ihtiyacınız var. İşte tam da bu sebeplerden eliniz mahkûm bu insanlara ve onlar da sonuna kadar sömürüyor bu durumu.

Rehber huzur vermiyor

Kamp alanımıza vardığımızda artık sinirsel olarak çökmüştük. Bize illa yarım günlük bir cip safari sattı. Ücreti 60 dinar ya da 90 dolar. Ertesi gün yapmak istesek de illa bugün diye bizi ikna etti. Çok güzel yerlere gittik ama rehberimiz huzur vermedi. Dünyanın en özel yerinde bu nasıl bir şanssızlık anlayamadım.

Tüm gün hoplaya zıplaya, tırmana sürüne geçirdikten sonra bir tepede sükûnetle günün batmasını bekledik. Yaşadığım şeyi fotoğrafların anlatması mümkün değil. Öyle güzel battı ki güneş, bir daha doğmam dercesine gitti. Yorgun argın kamp alanına döndüğümde yemek saatine kadar uyumak istedim. Güneş gidince hava öyle bir buz
kesti ki; olduğum yerde büzüştüm kaldım. Yemek için kalktığımda üstüme ne varsa giydiğim halde hâlâ donuyordum. Ortak alanda ortadaki ocakta ateş yakmışlar güya. Odun yok. Çöldeki çalı çırpıyı koymuş adam, üfleyip duruyor dumanı. Kapı da sonuna kadar açık. Yalnız üşüyen sadece biziz. .

Düdüklüde patates pişirmişti rehberimiz. Enteresan bir şekilde halkın eli çok lezzetli. Ne yapsalar güzel oluyor. Yemekten sonra çadırdan getirdiğimiz battaniyeler de ısıtmadı. Arkadaşım dedi ki; dışarısı içeriden sıcak. İnanasım gelmedi ama ‘dünyanın en berbat rehberi’ Abdullah’ın nargile fokurdatmasını dinlemektense dışarıda donarım daha iyi diye düşündüm. Dışarısı hakikaten sıcakmış bu arada. Harika bir dolunay vardı. Battaniyeye dolanıp sessizliğin içinde, ay ışığında çölde yürümeye başladık. Hatta yürürken battaniye fazla geldi, terletti.

Çadıra geri döndüğümüzde “Biraz da diğer tarafa yürüyelim” dedik. Uzakta köyün ışıkları gözüküyordu. Dönüşe geçtiğimizde gökyüzü bulutlanmıştı artık. Yürüdük, yürüdük, yürüdük. Arkadaşım “Şu kayayı dönünce, bu tarafa gidince” deyip duruyordu ama varamıyorduk bir türlü. Ay ışığı da gitti bir müddet sonra. Bildiğin çölün karanlığında yol bulmaya çalışıyorduk. Neyse ki kayaları tanıdım ve dönüş yolunu bulduk. Kampa ulaşınca direkt yattım, uyudum. Ben battaniyelere sarılıp sıcaktan bayılırken zavallı arkadaşım sabaha kadar donmuş. Hapşırık sesine uyandım.

Macera dolu Ürdün

Kahvaltı 7.00’de demişlerdi. Biz 8.00 civarı uyandık. Kalktığımızda kimse yoktu. Bedevi kampında bir başınaydık. Güneş ısıtıyordu ama gölgeler soğuktu. Kendi çapında bir açık büfe kahvaltı hazırlamışlar. Açık büfe dediysem fazla hayale kapılmayın. Birkaç parça şey vardı. Bu sefer zeytinimi falan yanımda götürmüştüm. Bol şekerli, baharatlı çayımız da vardı termosta. Bedevi çadırından eşsiz bir manzaraya bakarak kahvaltı ettik. İki gecelik ödeme yaptığımız halde Akabe’ye bir gün erken gidip denize girmeye karar verdik. Çölde yapacak bir şey kalmamıştı. Araç gelip bizi alıncaya kadar son kalan tepeye tırmanıp kumlarda yuvarlanmayı ihmal etmedik.

Akabe Ürdün’ün serbest bölgesi. Şehir girişinde polislerce durdurulduk. Hangi otelde kaldığımızı sordular. “Arkadaşımızda” deyince arabadan indirip pasaportlarımızı aldılar. Devamlı nerede kaldığımız soruluyordu. Ben gülümseyerek cevap veriyordum. Arkadaşımı aramamı söylediler. Telefonunu verdim. Aradılar ama işte olduğu için telefonu açmadı. Akabe’de ne yapacağımızı sordular. Uçuş bilgilerimizi paylaştım. Neden Ürdün’de olduğumuzu anlattık. Seyahat yazarı olduğumu, Ürdün’ü yazmak için geldiğimi söyleyince bir anda pasaportlarımızın fotokopisini alıp “Gidebilirsiniz” dediler.

Şehri özlemiştik. Biraz Akabe’de dolanıp en yakın plaja serildim. Çölde donmuş bedenimizi ısıtan kızgın güneşe şükürler olsun. Günbatımında denizde yüzmek hele ki bu mevsimde muhteşem bir şeydi. Dün çölde batan güneş, bugün denizde batmıştı. Başarmıştık.

False