GeriSeyahat Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet NSosyal
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir

Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir

Birden çok kez gittiğim Londra’yı bu kez akıp geçen hayatı izleyip sokakların anlattığı hikâyeleri dinleyerek gezdim. Edebiyattan, filmlerden ilham aldım ve en çok da gençliğimin müziklerinin peşinde dolaştım ama siz yine de müzelerden başlayabilirsiniz turunuza. Unutmayın, tren istasyonlarının, metroların, hatta taksilerin ve otobüslerin bile anlatacakları var bu şehirde.

Londra’ya ilk kez gitmiyorum ama her seferinde başka bir yerden yakalıyor beni. Bu kez ‘mutlaka görülmeli’ listeleriyle dolaşmadım. Zaten bu şehir onlara pek aldırmıyor. Londra kendini ancak yaşayarak gösteriyor.

Bu yaşta hâlâ en sevdiğim şeylerden biri, bir şehri toplu taşımayla keşfetmek. Londra metrosu bu anlamda başlı başına bir deneyim. Dünyanın en eski ve en geniş metro ağlarından biri. Bazı duraklarda üç, hatta dört farklı hat kesişiyor. Yeraltında yürürken bazen nerede olduğunuzu şaşırabiliyorsunuz. Ama metroda kaybolmak sorun değil. Çünkü her çıkış başka bir hikâyeye açılıyor.

Bir istasyondan yukarı çıktığınızda, eğer şanslıysanız Londra’ya özgü siyah taksilerden biriyle karşılaşıyorsunuz. Şoförle yolcuyu ayıran camı, geniş arka koltuğu... İçeri oturduğunuzda kendinizi prenses gibi hissediyorsunuz. Kısa bir yolculuk bile özel. Şehri yukarıdan izlemek isteyenler için iki katlı kırmızı otobüsler hâlâ en keyifli seçenek. Üst kata çıkıp ön sıraya oturduğunuzda Londra ağır ağır akıyor. Sokaklar, insanlar, vitrinler... Sanki şehir sizi gezdiriyor.

Ya da yürüyün, yürüyebildiğiniz kadar yürüyün. Arada otobüs duraklarında ya da bir bankta veya bir kafede oturup dinlenin, kozmopolit şehri seyredin. Ben öyle yapıyorum.

Londra’nın tren istasyonları da sıradan değil. Yüksek tavanlı, görkemli, teatral. Bir yerden bir yere gitmekten çok, şehre giriş kapıları gibi. St. Pancras ‘Harry Potter’ filmlerinde boşuna Peron 9 Üç Çeyrek olarak seçilmemiş. Tuğlaları, kemerli yapısı, katedral hissi veren mimarisiyle insanı yukarı bakmaya zorluyor.

Paddington Station ise bambaşka bir duygu. Kitabı filme de uyarlanan ‘Ayı Paddington’ adını buradan alıyor. Peronda küçük heykeli, elinde bavulu, başında şapkasıyla duruyor. Yanından geçen herkesin yüzünde küçük bir gülümseme var.

Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir

Londra’da müzeler yalnız gezginin en büyük dostudur. Kimse seni acele ettirmez, kimse sana hızlandırılmış bir tur sunmaz. British Museum, dünyanın en zengin müzelerinden biri. Bir rehberin anlatımıyla değil, kendi iç sesimle dolaştığım müzede Rosetta Taşı’nı, Parthenon mermerlerini uzun uzun izledim; belki de gençliğimde görsem geçip gideceğim bir esere bakarken içimde derin bir saygı hissettim. Yaş aldıkça insanın iç dünyasında büyüyen sessizlik, müzelere bambaşka bir anlam katıyor.

Natural History Museum (Doğal Tarih Müzesi) ise başka bir dünya. Müzenin en ikonik sergilerinden biri Diplodocus iskeletinin gerçek boyutlu bir kopyası ve bir mavi balinanın gerçek iskeleti. Her gittiğimde beni etkileyen bu görüntüleri artık çocukların hayal gücüne emanet ediyorum.

Sanat müzelerinde, galerilerde bir bankta oturup insanların eserlerle kurduğu ilişkiyi izlemek bile başlı başına bir deneyim. Kimi hızlı geçiyor, kimi şaşkın şaşkın bakıyor, kimiyse benim gibi düşünceli... Sanatla kurulan bu kişisel bağ, Londra’da geçirdiğim zamanın en değerli anlarından biri oldu.

Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir

Küçük keşifler için...

Her gün mutlaka bir ara sokağa sapıyorum. Londra’nın büyüsü turistik bölgelerde değil, arka sokaklarında saklı.

Bir gün Covent Garden’ın kalabalığından uzaklaşmak için daracık bir sokağa saptım. Bir köşede ufacık bir kitapçı buldum; içerisi sıcak, raflar dolu, çalışanları güler yüzlü. Bir süre kitaplara baktım, sonra kitapçının sahibinin kedisi gelip ayaklarıma dolandı. Böyle anlar Londra’nın bana verdiği küçük armağanlar gibi.

Thames kıyısıysa her zaman içimi açıyor. South Bank boyunca yürürken insanların yüzlerindeki ifadeleri izlemek mesela. Kimi fotoğraf çekiyor, kimi yalnız başına yürüyor, kimi elinde dondurmasıyla manzarayı izliyor... Herkes kendi hayatında ama aynı sahnenin içinde.

Benim aklımsa gençliğimin gruplarında. Beatles... Queen... Müziklerini hep sevdim. Günümüzdeki elektronik medya hegemonyasına karşın benim gibi müziği hâlâ plak veya CD’den dinlemeyi sevenler için Londra bir cennet. Onlarca güzel, zengin içerikli müzik dükkânları var.

Londra’nın o kadar çok simgesi var ki! Hepsi de hikâyeyle konuşuyor. En yeni simgelerden dönmedolap mesela... Neden adına London Eye demişler diye düşünüyorsunuz. Çünkü yukarı çıktığınızda şehri izlemiyorsunuz, şehir sizi izliyormuş gibi oluyor. Thames kıvrılıyor, binalar susuyor, Londra göz kırpıyor.

Londra’ya ilk kez gidiyorsanız, şehrin simgelerine kısa bir tur yapmak şart. Big Ben’i görmeden dönmek olmaz. Bu ikonik saat kulesi, sadece zamanı göstermekle kalmıyor; yüzlerce filmde ve tişörtlerde karşınıza çıkan bir Londra yüzü gibi.

Buckingham Sarayı’ysa kraliyet hayranı olmasanız da mutlaka uğrayacağınız bir yer. Muhafız değişim törenine denk gelirseniz küçük bir Londra ritüeline şahit olursunuz.

St. Paul Katedrali, şehrin merkezindeki bir tepede yükselir. İçeri adım attığınızda, kubbeyi süsleyen mozaikler ve doğal ışık sizi karşılar, kraliyet düğününü yaşarsınız.

Londra: Eskiyle yeninin rahatlıkla yan yana durduğu şehir

Müzik ve tarih iç içe

Benim yolum Mayfair’deki St. George’s Hanover Square Kilisesi’ne düştü. Öğle saatlerinde düzenlenen konserlerden birine denk geldim. Korint sütunlarıyla dikkat çeken bu zarif kilisede, kısa bir klasik müzik konseri dinlemek Londra’ya özgü, sakin ama çok özel bir deneyimdi. Her yıl Londra Handel Festivali’ne ev sahipliği yapması, Londra’da müziğin ve tarihin nasıl iç içe yaşadığının güzel bir örneği.

Müziğin ardından, şehrin temposu hâlâ yavaşken, küçük bir çay salonuna geçtim. İngilizlerin en çok sahiplendiği şeylerden biri. Kraliçe Viktorya döneminden beri beş çayı, burada sadece çay değil. İnce sandviçler, scone’lar, reçel, kaymak... Tek başıma verdiğim bu mola; ince porselen fincanda çay, yanında minik tatlılarla tamamlandı.

Sokaklara gelince... Oxford Street artık fazla kalabalık. Regent Street zarafetini koruyor. Ama Soho... Butik, pahalı, canlı. Bir-iki dükkâna girip çıkmak bile insana iyi geliyor.

Ve elbette Harrods. “Burada fil bile bulabilirsiniz” sloganı boşuna değil. Satın alınabilecek her ürünü bulundurdukları iddiası sanırım doğru. Hayatımda bu kadar çok çeşit peyniri hiçbir yerde görmedim.

En romantik kitapçı

Film ve kitap sevenler için Londra biraz da tanıdık bir şehir. Defalarca izlediğim, romantik komedi ‘Aşk Engel Tanımaz-Notting Hill’ filmindeki o küçük kitapçı gerçekten var mı diye yıllar önce aramıştım. Film bire bir orada çekilmemiş ama sahnelere ilham olan yer o dönem The Travel Bookshop adını taşıyormuş. Filmden sonra adı The Notting Hill Bookshop olmuş. İçeri adım atınca bir hikâyenin içine girmiş gibi hissediyorsunuz.

Şehrin geçmişi lokantalarda ve pub’larda

Yemek meselesine gelince... İngiltere’nin çok iddialı bir mutfağı yok belki. Ama bu yüzden Londra’da dünyanın bütün mutfakları var. Hatta aynı ülkenin farklı bölge ve şehirlerine ait mekânlarıyla tam bir gurme şehri sanki. Farklı dünya mutfaklarına ilgi duyan insanlar için o ülkelere gitmeden yerinde denermiş gibi deneyimler sunan restoranlar var. Ama yine de haksızlık etmeyelim. Soho’da bir öğle vakti küçük, klasik bir restoranda shepherd’s pie (çobanın turtası) yedim. Kuzu eti ve patates püresinden oluşan bu klasik İngiliz yemeği, sade ama çok lezzetli ve doyurucuydu. ‘60+’ bir gezgin için bazen bir şehri anlamanın yolu, tam da böyle geleneklerine sımsıkı bağlı bir tabaktan geçiyor.

Yorulduğunuzda, acıktığınızda, hatta biraz kalabalıktan kaçmak istediğinizde bir pub’a dalmak iyi geliyor. Pub’lar birer içki mekânından çok, mahallenin ortak oturma odası gibi. Ahşap masalar, eski tabelalar, duvarlarda yılların izleri... Londra geçmişini müzelerde saklamıyor. Mekânlarıyla, alışkanlıklarıyla yaşatıyor.

Bir de beş katlı oyuncak mağazası Hamleys var ki! Torunlara oyuncak bakacağım diye girip, iki saat dolaşıp her oyuncağa dokunarak çıkan bir büyükanne olarak söylüyorum: Yorucu ama çok keyifli.

Akşam olunca Londra sahneye çıkıyor. Tiyatro ve müzikaller burada özel bir gece değil, hayatın parçası. ‘Sefiller’, ‘Phantom of the Opera’, ‘Aslan Kral’... Bildik hikâyeleri müthiş koreografiler eşliğinde izlemek her şeye değiyor.

Ve son bir Londra ironisi: Kırmızı telefon kulübelerinin içinde cep telefonuyla konuşan insanlar. Eskiyle yeninin bu kadar rahat yan yana durduğu başka bir şehir zor bulunur.

Londra bana bu kez şunu hatırlattı: Gezmek, görmekten çok fark etmek. Ve bazı şehirler, yaş aldıkça daha iyi
anlaşılıyor.

Bir bankta saatlerce oturabilirsiniz

Hyde Park, Londra’daki en büyük Kraliyet Parkı... Geçmişte; Pink Floyd, The Rolling Stones ve Queen burada ikonik konserler vermiş. İzleyemediğim için çok üzgünüm. Hyde Park etkileyici, huzurlu bir enerjiye sahip, burada bir bankta saatlerce oturup, kahvenizi içip atıştırmalıklarınızı yiyebilirsiniz. Park, protestolar ve gösteriler için de popüler bir yer. Bir gün, bir adam küçük bir kürsüye çıkmış konuşuyordu. Etrafında onu dinleyenler, biraz uzakta tetikte ama müdahale etmeyen polis. Kimse kimseyi susturmuyordu. İnsanlar fikirlerini özgürce ifade ediyordu.  Beni en çok etkileyen anlardan biridir bu.

 

False