GeriSeyahat Göbek adınız maceraysa bu rotayı deneyin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet NSosyal
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Göbek adınız maceraysa bu rotayı deneyin

Göbek adınız maceraysa bu rotayı deneyin

Seyahatte en sevdiğim tarz, hedefe doğru ilerlerken biraz sağa, biraz sola sapmak, yol üzerindeki durakları keşfetmek. Çok uzun zamandır tek bir yer için yolculuğa çıkmıyorum. Size de yolda olmayı iliklerinize kadar hissedeceğiniz, her gün başka bir yerde uyuyacağınız böyle bir serüven tavsiye ederim. Bu kez hedefimde Soğanlı Vadisi, Avla Kanyonu ve Kapuzbaşı Şelaleleri var. 

İstanbul’dan çıktım yola; Mersin’e doğru gidiyordum. Kapadokya sonrası soluğu Aksaray’da aldım. Soğanlı Vadisi’ne akşam olmadan hemen önce girdim. Vadinin içinden geçerken sağlı sollu Kapadokya benzeri kaya oluşumları beni mest etti. Bu kadar güzel olacağını nedense beklememiştim. Hava kararmadan hemen öncesi olduğu için aceleyle antik şehre attım kendimi. Gece ışıklandırmasıyla antik şehir çok mistik görünüyordu. Bu halini kaç kişi ziyaret etmiştir bilemiyorum.

O an benden başkası yoktu.

Işıklandırılmış yolda ahşap bir platformun üzerinden ilerlerken antik şehrin bu kimsesizliği içimi çok acıttı. Bakımlıydı ve itinayla ziyaretçiler için hazırlandığı belliydi. Hak ettiği değeri görmüyor diye düşündüm. Ben bile bu kadar güzel olduğunu bilmiyormuşum. Bölge Roma döneminden beri yerleşim alanıymış. Vadi yamaçlarındaki sivri kubbeli şirin peribacalarını Romalılar mezarlık, Bizanslılarsa kilise olarak kullanmış.

Haberlerimizi Google’da Takip Edin
En güncel haberlere ve son dakika gelişmelerine Google üzerinden anında ulaşmak için bizi favorilerinize ekleyin.
Google’da tercih edilen
kaynak olarak ekleyin

Dönüşte hava buz kesmiş ve etraf zifiri karanlığa gömülmüştü. Işıklandırılmış yol sayesinde kolayca geri dönebildim. Geceyi karavanımda, girişteki restoranların orada geçirdim. Aksaray coğrafi konumu nedeniyle geceleri soğuk oluyor. Köpekler sabaha kadar havladı, şansıma. Erkenden kalkıp kanyona gitmeyi hedeflesem de iyi uyuyamadığım için bunu başaramadım.

Öğlen de olsa bu sevimli sivri kubbeli peribacalarına karşı kahvaltı etmek, çayımı yudumlamak hayallerimin ötesindeydi. Ben de koşuşturmayı bırakıp anın tadını çıkardım. Gece soğuktan kaskatı kesilen vücudumun da enfes güneş ışığında çözülmesi gerekiyordu. Bence o an yapılacak en güzel şey oydu.

Göbek adınız maceraysa bu rotayı deneyin

Yerel halka sorun

İtiraf etmem gerekirse buraya asıl geliş amacım Avla Kanyonu’nu görmekti. Amerika’daki Antilop Kanyonu’na benzetilen bu kanyonu çok uzun yıllar öncesinde listeme almıştım. Yanımda bölgeyi bilen biri olmayınca internetten araştırmıştım. Kanyonun girişinin nerede olduğunu anlamam gerekiyordu. Böyle yerleri navigasyona yazarak bulamıyorsunuz. Bir de yerel halka sorayım dedim ve iyi ki öyle yapmışım. İnternette yazanların tam aksini söylediler. Antik şehre geri dönüp yürüyüşe oradan başladım.

Bir hayli yürüyüş yolu varmış. Çoğu yerde küçük bir dereden karşıya geçmek, yer yer çalıların arasından ilerlemek gerekiyordu. Yürürken üç Fransız kadına denk geldim. Mola vermiş, bir şeyler yiyorlardı. Ormanlık alanı görünce geri dönmeye karar vermişler meğer. Ben devam ettim.

Epeyce yürüdükten sonra nihayet kanyon duvarları göründü. Ben de içimde bir bahar havasıyla kanyona daldım. Zamanında suyun şekil verdiği bu enfes yerde şimdi su yoktu. Belki kış aylarında oluyordur diye düşündüm. Gökyüzünü zor görerek devam ettim. Kaç kare fotoğraf, kaç video çektim bilmiyorum ama insan bu güzellik karşısında kısa süre de olsa şuurunu kaybediyor.

Kanyon duvarları bitinceye kadar ilerledim. Çarşak (döküntü taş parçalarıyla kaplı arazi) başlayınca kendime ‘Artık dön Bahar, bu gelişin bir de dönüşü var’ dedim. Fakat dönüş her zaman hızlı olur. Fotoğrafı çekilecek bir şey kalmamıştır ve tempolu bir yürüyüşle hop diye hedefe ulaşırsınız. Toplamda 13 kilometrelik bir yürüyüştü ama ben fotoğraf çekerken, git-gel yaparak bu mesafeyi geçmişimdir.

Bölgeden harika anılarla ayrılırken içimde ‘Bu işleri yalnız yapmayı bırak’ nasihatleri yankılanıyordu. Bir sonraki hedefe odaklanınca bu sesleri hemen unutuverdim.

Coşkuyla çağlıyor

Pandeminin birinci yazında Kayseri’deki Kapuzbaşı Şelaleleri’ni görmeye ilk kez teşebbüs etmiştim. Önce navigasyonda aratmıştım. Küp Şelaleleri’yle Kapuzbaşı Şelaleleri’nin arasının bir saat olduğunu görünce bu rotadan gitmeye karar vermiştim. Canım navigasyon beni Aladağlar’da traktör yollarına soktuğu için sabahtan akşama kadar arabayı dağdan aşağıya kaydıra kaydıra indirmek zorunda kalmıştım. Yarı ömrüm gitmişti ve şelalelere de ulaşamamıştım.

O zaman olmamıştı ama bir gün olacaktı ve işte o gün bugündü. Şöyle kendimi Anadolu’nun yollarına salmışken daha önce niyetlendiğim ama göremediğim neresi varsa haritada işaretleyiverdim. Kapuzbaşı Şelaleleri’ni listenin ilk sırasına koyuverdim; nasıl kafaya taktıysam... Oraya giden yollar bir hayli virajlıymış. Gece yarısı vardım Kapuzbaşı Şelaleleri’ne.
Zifiri karanlıktı. Bir yerlerden gürül gürül su sesi geliyordu ama hiçbir şey göremiyordum. Yorgunluğun da verdiği yetkiyle karavanımda yatıp uyudum. Temiz havanın etkisinden midir nedir, öğlene doğru kalkmışım yine. Pes diyerek koşturdum şelalelere. Kapuzbaşı Şelaleleri’nin en ünlüsü Elif Şelalesi; heybetli bir dağın üzerinden coşkuyla çağlıyordu. Buz gibi sularına biraz ayaklarımı soktuktan sonra ani bir kararla şelalenin altına giriverdim. Kayseri buna hazır mıydı bilmiyorum ama ben o şelaleye girmeden dönemezdim. Buz ki ne buzdu... Aklıma geldikçe hâlâ ürperiyorum. Sonrasında dere boyunca akan diğer şelaleleri ziyaret ettim. ‘O suya gir, bunda fotoğraf çek’le kaç saat geçtiğini anlamadım. Bir kayanın üstüne oturup uzun uzun çağlayan suları izlerken buldum kendimi. Gördüğüm turkuvaz renge hayran oldum. Tekrar suya atmamak için kendimi zor tuttum.

Göbek adınız maceraysa bu rotayı deneyin

Bir hayale daha tik attım

Türkiye’nin Petra’sı (Ürdün’deki antik kent), Kapadokya’nın giriş kapısı Gümüşler Manastırı’na koştum sonra. Çok büyüleyici bir yerdi. Ana avludan geçip içeriye girdiğimde simsiyah duvarlı freskli bölüm karşıladı beni. Gülümseyen Meryem Ana freskleri, sütunlar, her şey çok etkileyiciydi. Sonra yeraltı şehirlerinde koşturdum bir müddet. Nerelerde, nasıl yaşamış insanlar, hayret ettim.

Yeter miydi, tabii yetmezdi. Bir de manastırı tepeden görmek gerek. Kare şeklinde kesmişler dağı ve bu manastırı yapmışlar. Yukarıdan kuşbakışı görebiliyorsunuz avlusunu. Etrafını güvenlik için tel örgüyle kapatmışlar. Geçmişte bu kaya duvarının kenarına oturan insanların fotoğraflarını anımsıyorum ama günümüzde yaklaşmak yasak. Kapatmak mantıklı olmuş. Bir hayalin daha üstüne tik atıldığında yaşanan iç huzurunu tarif etmenin imkânı yok.

Akşam olmuştu ve açlıktan ölmek üzereydim. Yoldayken arayıp siparişini verdiğim Niğde’nin meşhur Bor söğürmesini tatma zamanıydı. Daha önceki Niğde ziyaretimde önceden siparişle yapıldığını bilmediğim için tadamamıştım ama bu sefer dersime çalışıp gelmiştim. Fırında en az üç saatte pişen bir et yemeği bu ve en az iki kişilik sipariş verebiliyorsunuz. Bana kalsa 3-4 kişi rahat doyar bir siparişle.

Ününü hak eden lezzet

Ve şov başlasın... Masa önce ikramlarla donatıldı. En son assolist Bor söğürme geldi. Tepsinin üstü hamurla kapatılmış, hamur nefis bir şekilde kabarmış, muhteşem kokuyordu. Garson hamuru kesti. Dört tarafa yufkasını ayırdı. Çıtır çıtır yufkaları koparıp bandıra bandıra yemek gerekiyor. Ölmeden önce tadılacaklar listenizde olmalı. Adanalı İsmail Gültekin Usta, Niğde’nin en ünlüsüymüş. Deneyince ününü hak ettiğini düşündüm.

Yemek sonrası durağım Gülek Kalesi’ydi. Daha önce gitmiştim ama bu tekrar gitmeyeceğim anlamına gelmez. Sağ olsun, navigasyon beni öyle yollardan götürdü ki ilk kez gitmiş gibi oldum. Geceyi Gülek Kalesi’nin aşağısında geçirdim. Bu rotanın son durağı için erken kalktım ve ünlü manzara noktasına gittim. 5 yıl sonra hâlâ aynıydı. İlk gittiğimde pazar günüydü ve çok kalabalıktı.

Bir yol üstü duraklar listesi daha tamamlandı, bekle beni Mersin...

False