
Gecenin büyüsüyle tarihin izinde
Türkiye’de gece müzeciliği fikrini ilk uyguladığım zamanlarda herkesin aklında aynı soru vardı: “Gerçekten fark eder mi?” Evet, fark eder. Çünkü ışık değiştiğinde mekânın dili de değişiyor. Gece turları benim için bir lüks değil, bir anlatım biçimi. Tarihe vitrinlerin arkasından bakmıyor, onu sessizlik, ışık ve zamanın içinden okumaya çalışıyorum. Çünkü bazı hikâyeler vardır, yalnızca gece anlatılır. Gündüz gözden kaçar, karanlıkta tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar.
Tüketimin hızlandığı dünyada, zihnimiz de bu tempoya uyum sağlıyor. Görüyoruz ama bakmıyoruz, dokunuyoruz ama hissetmiyoruz. Hatırlamaksa zahmetli bir eylem haline geliyor. Oysa bir tarihçi ve seyahat yazarı olarak benim mesleğim tam da bunun karşısında duruyor: Hatırlamak ve hatırlatmak.
Yıllardır bana gezi tavsiyesi soranlara aynı şeyi söylüyorum. Gittikleri şehirlerde sokaklarda kaybolmalarını, kalabalıklardan uzaklaşıp hayatın içine karışmalarını öneriyorum. Bir pazarda oyalanmalarını, bir kahvede oturup insanları izlemelerini, şehrin gündelik ritmini hissetmelerini istiyorum. Ama mutlaka eklediğim bir şey daha var: En azından bir müze gezmeden dönmeyin. Çünkü bir toplumu, bir kültürü anlamak için yalnızca bugününe bakmak yetmez; geçmişine de temas etmek gerekir.
Müzeler benim için yalnızca sergi alanları değil. Onlar bir toplumun hafızasıdır. Sessizdirler ama çok şey anlatırlar. Duvarlarındaki izler, vitrinlerdeki nesneler, mekânın kendisi... Hepsi birer tanıktır. Bu yüzden yıllardır düzenlediğim turlarda müzeleri gezi planının merkezine almaya özel bir önem verdim. Fakat zamanla şunu fark ettim: Gündüz saatlerinde, kalabalıklar arasında yapılan ziyaretler bu anlatıyı eksik bırakıyordu. Zaman sınırlıydı, dikkat dağınıktı, mekân bir akış içindeydi.

İlk kez bir müzede, kalabalık tamamen dağıldıktan sonra tek başıma kaldığım anı hâlâ çok net hatırlıyorum. Yerebatan Sarnıcı’nda ışıklar kısıldığında, suyun içinden yükselen sütunlara bakarken gündüz oradan geçen binlerce insanın sesinin nasıl bir anda yok olduğunu fark etmiştim. O an şunu düşündüm: Tarih ancak sustuğumuzda konuşuyor. Asıl büyü, kapılar kapandıktan sonra başlıyor. Gece, tarihi mekânla aramızdaki görünmez perdeyi kaldırıyordu adeta.
Bu farkındalık, gece turlarının başlangıcı oldu. Türkiye’de gece müzeciliği fikrini ilk uyguladığım zamanlarda herkesin aklında aynı soru vardı: ‘Gerçekten farklı mı?’ Evet, farklı. Ayasofya’yı gündüz gezmiş yüzlerce insan, gece kubbenin altında durduğunda bana aynı şeyi söyledi: “Burası başka bir yer olmuş.” Çünkü ışık değiştiğinde mekânın dili değişiyor.
Ayasofya Camisi, Yerebatan Sarnıcı, Zeugma Müzesi, Kariye, Arkeoloji Müzesi, Topkapı Sarayı ve Efes Antik Kenti’nde gece turlarını ilk ben yaptım. Her biri unutulmaz deneyimlere dönüştü. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın son yıllarda gece müzeciliğini desteklemesi, bu anlamda kıymetli ve yerinde bir adım oldu.
Gece, mekânın ruhunu ortaya çıkarıyor. Gündüz bir mimari şaheser olarak baktığınız yapı, gecenin sessizliğinde, yaşayan bir tanığa dönüşüyor. Yerebatan’da yankılanan adımlar, Topkapı Sarayı’nda her köşeden kulağınıza fısıldayan hikâyeler, Efes’te antik taşlara düşen ay gölgesi... Bunlar ancak gece yaşanabilecek anlar.

Dünyaya açılma zamanı
Bu deneyimi Türkiye sınırlarının ötesine taşıma fikri de böyle doğdu. Özel bir grupla Roma’da yaptığımız Kolezyum gezisi, biraz sessizliğin insanlık tarihiyle bağ kurmaya ne kadar yardımcı olduğunu yeniden kanıtladı bana. Kolezyum’un kapıları gece açıldığında, güvenlik görevlileri bile farklı davranıyordu. Gündüz turist kalabalığından geçilmeyen o dev yapı, gecenin içinde neredeyse çekingen bir hal alıyordu. Taşlara dokunduğumda, soğukluğu değil, nefes alan bir tarihin ağırlığını hissettim. Nero’nun halktan gasp ettiği topraklarda, Vespasianus’un gölü kurutup halka armağan ettiği bu dev yapıda, gladyatörlerin ve imparatorların gölgeleri sanki hâlâ taşların arasındaydı.
Ardından rotamızı Paris’e çevirdik. Gündüz dahi insanı sarsan ihtişamıyla bilinen Versay Sarayı’nı gece gezmek, 38 yılını bu mesleğe adamış benim için bile heyecan verici bir deneyimdi. Aynalı Salon’un sessizliği, barok bahçelerde dolaşan rüzgâr... Aynalı Salon’dan geçerken grubun refleks olarak fısıldamaya başladığını fark ettim. Kimse yüksek sesle konuşmak istemiyordu. Sanki saray hâlâ sahibini bekliyordu. 14’üncü Louis’nin gücünü, Marie Antoinette’in halktan kopuk yaşantısını ve Fransız Devrimi’nin yaklaşan ayak seslerini gecenin içinde daha net hissettik.
Bu turda Paris’in en lüks otellerinden Hôtel Plaza Athénée’de konakladık. Michelin yıldızlı şef Gordon Ramsey’nin restoranında unutulmaz bir lezzet deneyimi yaşadık. Şehrin bohem yüzünü temsil eden Le Marais gezisinin yanı sıra ‘Emily in Paris’ dizisiyle gündeme gelen Giverny’deki Monet Jardin’de kendimizi doğanın renklerinin huzuruna bıraktık. Geçen sene iki defa yaptığımız bu turu bu sene mayısta tekrarlayacağız.
Ekim ayındaysa hayatımda çok özel bir yeri olan Viyana’ya bir turumuz oldu. Bu görkemli şehri keşfimizin yanı sıra bu gezide de Schönbrunn Sarayı’nı gece gezdik. Habsburg İmparatorluğu’nun ihtişamını en yalın haliyle anlatan yerin Schönbrunn Sarayı olduğunu düşünürüm. Sarayı grubumuza özel olarak gece açtırdığımızda barok mimarinin o ölçülü ihtişamı daha da görünür hale geldi. Maria Theresa’nın salonlarında yürürken imparatorluğun gücünü değil, zamanın izlerini hissettik. Aynalar, duvar resimleri ve yüksek tavanlar, gündüz fark edilmeyen ayrıntıları gece sessizliğinde fısıldıyor. Bahçelere çıktığımızda, Viyana’nın ışıkları uzaktan parlıyor; Gloriette’in silüeti karanlıkta sarayı taçlandırıyordu.

‘Vatikan’da Bir Gece’ deneyimi için Roma’ya aralıkta gittik. Bu turda konakladığımız Hotel de Russie şehrin en güzel otellerinden biri. Popolo Meydanı’na ve Borghese Bahçeleri’ne çok yakın. Borghese Bahçeleri’nin içinde heykeltıraş Pietro Canonica’nın müze haline getirilmiş evinde Taksim ve İzmir anıtlarının replikaları var.
Turumuza adını veren Vatikan’ı günde 35 bin kişi ziyaret ediyor. İçeride sadece 30 kişiydik. O sessizlik, ortamın ruhani havasını sanki biraz daha yoğunlaştırıyor gibiydi. Yeni Papa’nın seçildiği Sistine Şapeli’nin ihtişamı, mimari detayların içinde kaybolmak, sanatın en yüksek haline şahit olmak... Vatikan’da ruhumun yükseldiğini hissettim...
Anın keyfine varmak...
Bu yolculuklar beni oldukça kuzeye, Çarlık Rusya’sının eski başkenti St. Petersburg’a da götürdü. UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’ndeki bu şehir, daha ilk adımda insanı başka bir zamana davet eder.
St. Petersburg’da konakladığımız Grand Hotel Europe, bu belleğin ayrılmaz bir parçası. Art nouveau
üslubuyla yüzyılı aşkın süredir diplomatları, sanatçıları, bestecileri ağırlamış bu otelde kalmak bile başlı başına bir zaman yolculuğuydu. Böyle geçmişi olan oteller de vitrinleri olmayan müzeler gibi aslında.
Hermitage Müzesi’nde gece turuysa hâlâ anlatırken bile heyecanlandığım bir deneyim. Müzeye, bizi karşılayan keman sanatçısının notalarıyla adım attık ve 3,5 milyona yakın eserin arasında neredeyse yalnızdık. Michelangelo, Leonardo da Vinci, Rembrandt, Raphael, Rodin... Bu isimlerle kalabalık değilken, sessizlik içinde karşılaşmak, bir müze gezisinden çok daha fazlasıydı. Çarlık Rusya’sının ihtişamı karşımızdaydı ve bize acele etmeden bu anın keyfine varmak kaldı.
Bu sene, uzun zaman sonra Hindistan’da da unutulmaz bir tura imza attık. Bu sektördeki deneyimimle diyebilirim ki Türkiye’de bugüne kadar yapılmış en güzel Hindistan turu oldu. Başta Tac Mahal olmak üzere birçok ikonik ve tarihi yapıyı ziyaret ettik.

Kaldığımız oteller arasında Raffles Jaipur en beğendiklerimden biri oldu. Tabii ki bu turumuzda da bir gece deneyimi vardı. Jaipur’da City Palace’ı açtırdık. Misafirlerimize özel dikilen geleneksel kıyafetlerle sarayın avlusuna girdiklerinde müzik gösterileri ve kafamızdan dökülen gül yapraklarıyla karşılandık. Mihracenin özel salonu olan Mavi Salon’da yemeğimizi yerken hepimiz bir Hint masalının içinde gibiydik.
Bu yolculuklar beni yalnızca Avrupa’nın saraylarına değil, insanlık tarihinin en eski medeniyetlerinden birine de götürdü: Mısır’a. Yeni yılı karşılamak için bu sefer yolumuzu Kahire’ye çevirdik. Gündüz Mısır medeniyetinin tanıdık hazinelerini keşfettikten sonra sıra Giza Piramitleri’nin hemen yanı başında yükselen Büyük Mısır Müzesi’ne geldi. Müzeyi gece, kapılar bizim için açıldığında gezmek zaman kavramını tamamen ortadan kaldıran bir deneyimdi.
Piramidin gölgesinde...
11 metrelik II. Ramses heykeli, Tutankamon’un hazineleri, dev heykeller, henüz gün yüzüne çıkmamış eserler... Gece ışıkları altında bu objeler vitrinde bir ‘eşya’ olmaktan çıkıp yaşayan tanıklara dönüşmüştü.
Piramitlerin karşısında durduğunuzda, insanlığın neden hâlâ bu yapılara hayranlıkla baktığını anlıyorsunuz. Keops’un iç koridorlarında ilerlemek, Sfenks’in önünde sessizce durmak, Sakkara’da basamaklı
piramidin gölgesinde düşünmek...
Ve ardından Kahire’nin sokaklarında hayatın bütün karmaşasıyla akmaya devam ettiğini görmek. Bu turun sonunda, bu yıl da ‘Gezmek yaşamaktır’ mottosuyla dünyayı merakla keşfetmeye devam etmeye söz verdim kendi kendime.
Belki bir gün, bir gece turunda yollarımız kesişir. O zaman aynı sessizlikte, aynı ışık altında, tarihle birlikte yürürüz. Ve belki de unutmamayı yeniden hatırlarız.

Selin Irmak KAÇMAZ
Ömür GEDİK
Savaş ÖZBEY


