
Bir Kemaliye masalı
Ege ve Akdeniz kıyıları güneşin peşinde koşanları çağırırken memleketin farklı ve efil efil esen köşelerine gitmek isteyenler rotasını Doğu’ya çevirebilir. Yolum Munzur Dağları eteklerine düştüğünde Murat Suyu’nu geçerek vardığımız Kemaliye’nin etkileyici doğası karşısında bir süre nutkum tutulmuştu. Buranın gezginlere gösterecek çok şeyi var. Dağların enginliği karşısında, biz insanların toz zerresi kadar olduğunu hissetmek de bu rotanın bonusu.
Kapsamlı bir rotanın parçası olduğu için uzun ve yorucu sayılabilecek bir yolculuktan sonra vardık Kemaliye’ye... Siz kendi rotanızı oluştururken Malatya, Elazığ veya Erzincan’dan buraya geçebileceğinizi unutmayın. Kemaliye öyle bir noktada ki bu üç ile de neredeyse eşit uzaklıkta. Malatya’ya 175, Elazığ’a 145, Erzincan’aysa 164 kilometre; dolayısıyla bu üç kentten birine uçakla ulaşıp sonrasını programınıza göre belirleyebilirsiniz. Biz eşyamızı otele yerleştirip hemen ardından, tepe noktada Kemaliye’yi görebilen Mani Yolu’na geçtik. Osmanlı döneminde, eşlerini gurbete gönderen kadınların yazdığı manilerden oluşan tabelalar tüm yolu selamlıyor. Bir tanesinde şöyle yazıyordu: “Sen gideli zindan oldu şu Eğin/Seher vakti kabul ola dileğin/İnip hasbahçeye bir gül koparmam/Çarpıp oynamasın dertli yüreğim.” Maniler, hasret ve özlem yüklü, zaman zaman sitemkâr ama hep sevgi temelinde yazılmış ve hatıralarına binaen yollara asılmış. Okuya okuya yürüyüp o dönemi düşünüyorsunuz ister istemez, hayatın getirdiği zorlukları, ayrılıkları da...
Manide adı geçen Eğin, Kemaliye’nin eski adı. Eğinliler, Kurtuluş Savaşı döneminde Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekerek, 500 atlıyla emirlerinde olduklarını bildirince, savaştan sonra Atatürk, bu bölgenin isminin Kemaliye olarak değiştirilmesini teklif eder, bölge halkı da kabul eder. O zamanın küçük bir kasabası olan ve adı türkülerde dillendirilen Eğin’in sofa, divanhane ve odalardan oluşan ve genelde dört katlı olarak tasarlanan evleri yamaçlara sıralanmış.
Oldukça korunmuş ve birçok örneği günümüze kadar ulaşan evlerden bir tanesini gezme imkânımız oldu. Evin kapısında atlara binilen, binektaşlarının olduğu konak tipi evlere taşlıklı bir avludan giriliyor. Sonra solda geniş bir oda sizi karşılıyor. Merdivenin hemen altında, eski usul bir ocakta misafirlere kahve ikram ediliyor. Üst katlardaki odalarda geleneksel yaşamın izlerini gösteren yüklükler, gaz lambalarının konduğu küçük bölmeler ve mutfak kısmı var. Bir oda tamamen gıda deposu olarak ayrılmış. Eskiden evin hanımı, o gün ne yemek yapılacağına karar verdiğinde, gelinleri çağırıp o depodan malzemeyi elleriyle teslim eder ve yemeğin yapılmasını sağlarmış. Anadolu’da her memlekette olduğu gibi misafir kültürünün ön planda olduğunu anlıyoruz.
Ceviz ve dutla lök yapılıyor
Kemaliye evleri, mağ adı verilen 3-3,5 metrelik bir aks sistemiyle yapılır ve her evin bahçeye ya da sokağa açılan bir kapısı olurmuş. Evlerin şu an işlevselliğini yitiren bir önemli özelliği de rıhtım döşeme yani taş kaplama damların tarımsal ürünlerin işlenmesi ve kurutulması amacıyla kullanılması. Bölgenin bu anlamda en önemli ürünleri ceviz ve dut olarak ön plana çıkıyor. Bu iki önemli besin maddesi, adına lök denen bir ürün olarak Kemaliye’nin alameti farikası haline gelmiş. Kemaliye’de Mani Yolu’ndan biraz daha aşağıya doğru yürüdüğünüzde karşınıza Lökhane isimli bir mekân çıkacak. Burada soluklanıp hem çay-kahve içebilir hem de löklerin tadına bakabilir, satın alabilirsiniz. Lök ustası “Dutu güneşte kurutup daha sonra değirmenlerde un haline getiriyoruz ve cevizle dövme makinesinde yaklaşık 2,5-3 saat dövüyoruz. İçerisinde dutun tatlılığı, cevizin de yağı var” diyerek bu lezzetin tarifini verirken, bu geleneğin hâlâ sürdürülmesine seviniyorsunuz.
‘Orda bir köy var uzakta’
Bu kadar kısa bir gezide bile Kemaliye’nin havası, etrafını saran görkemli Munzur Dağları ve Fırat Suyu, bize bu hikâyenin daha yeni başladığını gösteriyor. Dinlenme sonrası yeni bir güne başlarken istikamet bu kez Sırakonaklar Köyü. Bu köy, Kemaliye merkezden daha çok korunmuş, otantik yapının tamamen görülebildiği, tepelerden etrafı seyredebileceğiniz bambaşka bir nokta. Sırakonaklar’dan komşu Apçağa Köyü’ne bir dostluk yürüyüş yolu yapılmış. Yukarıdan aşağıya, tehlike arz etmeyen ama mevsiminde binbir çeşit çiçeğin görülebileceği bir rotadan köye doğru yürüyoruz.
Apçağa Köyü’nün hikâyesiyse bambaşka. Şair Ahmet Kutsi Tecer’in “Orda bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür, gezmesek de tozmasak da o köy bizim köyümüzdür” şiirinin ta kendisidir Apçağa Köyü. Köy meydanında küçük bir fırın, bakkal ve çay ocağı var; özellikle bahar ve yaz döneminde turistler burayı ziyaret ediyor, yerliler de yavaş yavaş gelip evleri açıyorlar. Ayrıca bu köyde de yine Ahmet Kutsi Tecer Kültür Evi var, ziyaret edilebiliyor. Tarihi dokunun ve doğal güzelliğin yaşatıldığı bu iki köy, Kemaliye’nin görülmesi gereken noktaları.
Yukarılardaki bu ferahfeza köyleri dolaştıktan sonra, ertesi gün, vadinin içine, Fırat’a doğru yol alıyoruz. Karanlık Kanyon adı verilen bölge, bir anlamda içeri hapsolmuşluğun fotoğrafı gibi. Ama bölge halkı, 1870’lerde, ellerinde kazma küreklerle, İç Anadolu’ya bağlanmak için, Taş Yol dedikleri çalışmayı başlatmışlar. Yaptıkları şey bugünün imkânlarıyla baktığınızda inanılmaz. Bildiğiniz geçit vermez, sarp dağlara tüneller açılmış, yollar yapılmış. Bu o kadar uzun sürmüş ki... Ama bölge halkı bu sevdadan vazgeçmemiş, nihayetinde 2002’de devletin de desteğiyle tamamlanmış. Bugün o yollar kullanılmıyor, alternatif bir güzergâhla Erzincan’a bağlanıyor, haliyle daha kolay ulaşmak. Tabii kanyona gelmişken bu olağanüstü çalışmayı görmek bir taraftan insanı ürkütüyor bir taraftan da insanların azmine hayran oluyorsunuz. Kanyonu görmenin diğer alternatifi de tekne gezileri. Tünellerin yanı başındaki tesislerde tekneler kiralayıp Fırat’ı hissedebiliyorsunuz. Şanslıysanız dağlarda keçileri de görmeniz mümkün.
Yazımı bir Eğin türküsüyle tamamlamak istiyorum ve yolunuzu bu bölgeye düşürmenizi de hararetle tavsiye ediyorum.
“Eğin dedikleri küçük bir şehir/Ana ben cahilem çekemem kahir/Yediğim içtiğim ağuyla zehir/Ya ben ağlamayım kimler ağlasın/Bu garip gönlümü kimler eğlesin/Fırat kenarında kayık değilem/ Senden ayrılalı ayık değilem/Bir çift selamına layık değilem...”
Ya acenteyle gezin ya da yerlisiyle
◊ Hacı Ali Akın Çok Programlı Lisesi yerleşkesindeki Prof. Dr. Ali Demirsoy Doğa Tarihi Müzesi’ni ziyaret edin.
◊ Bölgeye gitmeden evvel gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Lütfi Özgünaydın’ın bölgeye dair kitaplarını edinin.
◊ Kemaliye meydanında reyhanlı dondurma yiyin. Bozkurt restoranda yerel yemekler tadın, hemen yanındaki dükkândan dut, ceviz, pekmez, lök gibi yöresel ürünler alabilirsiniz.
◊ Konaklama için Vadi Otel iyi bir alternatif, kent içerisinde de seçenekler mevcut.
◊ Rehber organizasyonsuz ve acentesiz gezmeye gitmeyin, gidiyorsanız mutlaka yerli birinden destek alın.
◊ Kemaliye’de her sene haziranın son haftasında yapılan uluslararası kültür ve doğa festivalini kaçırmayın.

Doğan HIZLAN
Nilgün Tekfidan GÜMÜŞ
İhsan Yılmaz


