GeriAyşe ARMAN Scarlett Johansson’a güzel diyen bana demesin
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Scarlett Johansson’a güzel diyen bana demesin

Burcu Esmersoy... Şubatta gösterime girecek Romantik Komedi adlı filmin 60 saniyelik bölümünde bir dans etti, şimdi bütün Türkiye onu konuşuyor.

Filmin başrol oyuncusu değil, yardımcı oyuncusu değil, kendi deyimiyle o, filmde dış kapının son mandalı. Aslına bakarsınız bu kadar söz edilmesi onu da utandırıyor, ama Allah’ı var, dans etmeyi seviyor, salsaya bayılıyor. Ama tabii ki tek özelliği bu değil, o Türkiye’nin yükselen televizyoncularından... İşini çok iyi yapıyor. Kimselere benzemeyen bir tarzı var. Avrupai, zeki ve güzel. Bu pazar sizi onun dünyasına götürüyorum...

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1af6*  İyi dans eder misin?

- Her Türk kadını kadar.

 

*  Yani?

- Evet, iyi dans ederim Ayşecim! Biz Akdenizliyiz, doğal bir kıvraklığımız var, işvemiz var, ritim duygumuz var. Bende de onlar doğuştan mevcut...

 

*  Zaman zaman dansın gelir mi?

- Offf sen ne diyorsun, hem de nasıl! Hani insanın canı balık, et falan çeker ya, öyle. Güzel müzik çalan bir mekânda, gözlerimi kapatıp, kalabalığın içinde uzun uzun dans etmeye bayılırım.

 

*  Yapıyorsun yani...

- E tabii. Angelique’te mesela, Babylon Lounge’da, Public’te, Rimini’deki Byblos’da. Ne zannettin bizim de iyi kötü bir özel hayatımız, özel anlarımız var. Dışarıya çıkamazsam, evde kendime benzer bir ortam yaratırım...

 

*  Yine nasıl yani diyeceğim... Sandalyeleri, koltukları çekerek mi?

- Yok, yok, ben şanslıyım, kocaman bir salonum var, hiçbir şeyi çekmeme gerek yok, dans etmeyi bırak, koşarak parande bile atabilirim.

 

*  Hangi ruh halinden sonra deli gibi dans etmek istersin?

- Sevindiğim zaman, kendimi iyi hissettiğim zaman enerjimi dans ederek dışavururum. Dans benim için bir iletişim türü.

 

*  Dans edebilmek için, içkinin desteğine ihtiyaç duyar mısın?

- Hayııııır! Hiç. Eğlenebilmek için de içkiyle işim olmaz. Kendi kendimi eğlendirebilen bir tipim.

 

*  En sevdiğin dans şarkısı...

- Touched The Sky / Dennis Ferrer...

 

*  Peki Türkçe parçalardan?

- En çok Ajda, sonra Hande Yener, bir de Ayşe Hatun Önal’ın club şarkıları vardı. Sezen’de pek edemiyorum. Bunların dışında beni ayağa kaldıran pek bir şey yok.

 

*  Oryantal yapar mısın? Yani göbek atar mısın?

- Evet hem de çok iyi.

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1af8DÜĞÜNLERDE KENDİMİ SAHNEYE ATARIM

 

*  Şaka yapıyorsun, sende hiç öyle bir tip yok...

- A çok ayıp bu söylediğin! Ben Türküm ya! Elimden gelir o işler. Düğünlerde filan da kendimi sahneye atarım.

 

*  Kimden öğrendin?

- Nersin Topkapı videolarından! Televizyona baka baka, ileri al, geri sar, öyle öğrendim.

 

*  Gay barda eğlenebilir misin?

- Tabii ki. Müziğini sevdiğim herhangi bir yerde eğlenebilirim. Benim öyle düzcinsel, eşcinsel gibi ayrımlarım yok.

 

*  Diyelim ki, sevgilin iyi dans edemeyen bir adam, ne hissedersin?

- Ayyyyyy. Bir erkek arkadaşım, hiç dans etmezdi. “Ağır adam”, kimliğine aykırıydı sanırım. Düşününce, komik geliyor. Ne fena insanın kendini bu kadar kasması. Ama Allah’a şükür şu anda, beraber dans etmekten çok keyif aldığım bir sevgilim var. Dans partnerim de aynı zamanda! Ve çok cool dans ediyor! Gözümü alamıyorum. Dans edişini görür görmez bayıldım, bu kadar güzel dans ediyor olması beni baştan çıkaran özelliklerinden biridir.

 

*  Nasıl dans ediyor, tarif et...

- Öncelikle ritim duygusu var, kulağı çalan parçayı duyuyor, bedenini o müziğe bırakıyor, bazen eli cebinde oluyor, kimseyle ilgilenmiyor, benim dışımda tabii, umarsız bir hali var, dünyayı takmıyor, o müzikle salınıyor... Şahane! Çok hoşuma gidiyor geceleri onunla çıkmak, dans etmek. Bunu yapamıyorsan, bu büyük bir eksiklik aslında...

 

*  Adamları piste sürükleyen kadınlardan mısın?

- Tabii, tabii. Neyse ki, şimdi benimle gönüllü piste fırlayan bir sevgilim var. Ben eşli dansların çok etkileyici ve güzel olduğunu düşünüyorum. Romantik de. Ama sadece sevgilisini değil, iş arkadaşlarını da dansa kaldıran insanımdır. Güzel bir zaman paylaşmış oluyorsun, o atmosferi, o müziği, o kahkahaları. Ben zaten buzdolabımı, gardırobumu, evimi, her şeyimi paylaşırım. Gece kulübüne de eğlenmek için giderim, sohbet etmek içi değil. Bana kimse “Gece kulübünde yeni insanlarla tanışıyorum” filan demesin. O yüksek volümlü müzikte, konuştuğundan ne anlıyorsun da tanışmış oluyorsun!

 

*  Kesişiyor olamazlar mı?

- E herhalde öyledir. Buyursunlar kesişsinler de, gece kulübüne biriyle tanışmak için gitmeyi manasız buluyorum.

 

*  Sence tanışmanın ideal yerleri mi var? Mesela spor salonunda tanışmak gece kulübünde tanışmaktan daha mı “masum”?

- Valla başkalarını bilemem, benim gözümde öyle.

 

*  Evde kendi kendine dans eder misin?

- Evet Ayşe. Bu röportajdan sonra bana deli diyecekler. Zaten biraz öyleyim. Evde kendi başıma dans ediyorum.

 

*  Kendini Britney Spears’ın “Womanizer” klibinde filan hayal eder misin? Dans ediyorsun, milyonlar seni izliyor...

- Hayır. Ben kendimi hep slow bir şarkının klibinde hayal etmişimdir. Bir Sezen veya Şebnem Ferah şarkısının klibinde. Ama dans ederken değil de, melankolik bir âşık olarak...

 

*  Neden?

- Bilmem ben öyleyim, biraz melankolik. Bir de tamam dans etmesini seviyorum filan ama o kadar performans sergileyecek kondisyonum yok.

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1afa*  Bir şey dikkatimi çekti, genellikle “seksi kadın” imajından kaçmaya çalışıyorsun. Neden? “Seksi kadın, eşittir kötü kadın” mı? Öyle mi düşünüyorsun? Ya da medyayı bildiğin için seni öyle damgalamamaları için oyunu kuralına göre mi oynuyorsun?

- Hiç alakası yok. Gerçekten melankolik bir klip beni daha çok tarif eder.

 

*  Ama salsa yaparken hiç de melankolik durmuyorsun! Böyle salsa yapmayı nereden öğrendin? Ders mi aldın?

- En yakın arkadaşlarımdan Merve salsa, çaça ve rumba derslerinin müptelasıdır. Darüşşafaka’da İngilizce öğretmeniydi, onunla okulun spor salonunda ders alıyorduk. Sonra o evlendi, Filipinler’e yerleşti, dans grupları filan kurdu. O Filipinler’i sallıyor dansıyla, ben İstanbul’u!

 

*  Salsanın baştan çıkarıcılığı sence ne?

- Çok hızlı, şaşırtıcı ve kıvrak. Hayatta da böyle olmak gerekiyor.

 

*  En seksi dans sence hangisi?

- Tango ama ben pek meraklısı değilim. Biraz durağan geliyor. Ben daha enerjik dansları seviyorum. İçi kıpır kıpır olan bir kadınım ben.

 

*  Bir dans karesiyle Türkiye seni konuşuyor, sen nasıl değerlendiriyorsun bu durumu?

- E biraz komik tabii! “Romantik Komedi” diye bir film yaptık. Senaryosu, oyuncuları, ışığı, mekânları, kurgusu ve her şeyiyle harika bir film. Çok seveceksiniz. Yüzlerce insanın emeği var o filmde. Ben ise gerçekten dış kapının son mandalıyım, sadece 30-40 saniye görünüyorum. Onun çoğunda da dans ediyorum. Türkiye seni konuşuyor dediğin kare o.

 

*  İyi de bu, filme haksızlık değil mi?

- Evet haksızlık. Hem filme, hem emeği geçen herkese de. Ama n’apalım, Türkiye’de işler böyle.

 

O SAHNEYİ ÇEKMEK 16 SAAT SÜRDÜ 

 

*  Mert Yavuzcan ile dans ediyorsunuz...

- Evet. 16 saat sürdü o 30-40 saniyeyi çekmek. Bir de tabii uyum sağlayabilmek için dans dersleri aldık, ama yani milletin verdiği emek karşısında bu, devede kulak ayrı. İnsanlar saatlerce, günlerce, aylarca çalıştılar bu iş için. Mesela Sedef Avcı... Ben sete gittiğimde 24 saattir uyumamıştı, bir de benimle geçen 16 saati ekleyin ve durumu anlayın...

 

*  Peki “Niye sadece beni yazıp çiziyorlar?” diye kızıyor musun?

- Yok kızmıyorum, insan kendisinden bahsedilmesinden hoşlanmaz mı? Hoşlanır. Diğerlerine haksızlık oluyor diye üzülüyorum.

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1afc*  Bacakların da müthiş iltifat aldı. Hoşuna mı gidiyor, utanıyor musun?

- Neden utanacakmışım? Beğenilmek, üstelik kadınlar tarafından beğenilmek çok önemli. Güzelliğin esas kıstası bu bence, hepimiz bunun için uğraşıyoruz, kadınlar tarafından beğenilmek için. Evet, haberin üzerine atılan başlıklar da sinirimi bozdu. Mesela, “Burcu, açıldıkça açıldı” gibi.Güzel bir işi, çirkin gösterebilecek, hoş olmayan laflar bunlar. O zaman rahatsız oluyorum.

 

*  Öyle yazsalar ne olur ki? Neden korkuyorsun? Senin de “iyi aile kızı” kuralların mı var?

- Yok, galiba biraz bayağı buluyorum, mesele bu. Bir de kafamı şuna takıyorum: Bizde güzel olan şeyleri yerme, meyve veren ağacı taşlama merakı var. O tür başlıklar da bunun ürünü. Biz bir türlü, “Evet güzel”, “Evet başarılı” diyemiyoruz, aman ağaç meyve verdi hemen taşlayalım. Ancak öyle alıcı bulacağını düşünüyoruz. Oysa sadece bir danstı bu, açılıp saçılmak yok. Olsa da kime ne?

 

*  Peki dans sırasında yaşadığın duygu ne?

- Kendimi güzel hissetme, seksi hissetme ama daha çok trans hali. Çevremdeki hiçbir şey, o esnada beni rahatsız etmiyor, bölmüyor, etkilemiyor. Sadece müzik ve ben, ful konsantrasyon. Bir de eğer varsa partnerim, onun bedeni, elleri ve gözleri. Harika bir duygu. Uçmak gibi.

 

*  Ne güzel anlattın. Biraz da filmi anlatır mısın...

- “Sex and the City” havasında bir film. Sağlam bir senaryo, zekice diyaloglar ve iyi oyuncular. Sedef Avcı, Sinem Kobal, Burcu Kara ve Begüm Kütük başrolde. Onların birlikte olduğu veya olmak istediği erkek karakterler de var, Cemal Hünal, Gürgen Öz gibi. Kadın-erkek ilişkilerini esprili bir dilde anlatıyor.

 

*  Sevdin mi sinemayı?

-Evet ama işimi daha çok seviyorum.

 

Özcan Deniz’le tanışmadık bile ama bizi sevgili yaptılar

 

*  Güzelliğinle bu kadar anılmak sinirini bozuyor mu? Yoksa, “Kim ne düşünürse düşünsün, ben güzel kadının çok ötesindeyim” mi diyorsun...

- “Beauty is only skin deep” inanışında olan bir kadınım, yani mühim olan ruh güzelliği. Haliyle güzelliğe bu kadar vurgu yapılması hoşuma gitmiyor. Ama kahrımdan da ölmüyorum. Beni güzellik-çirkinlik türünden kavramlar değil, iyilik ve kötülük gibi kavramlar ilgilendiriyor.

 

*  Dünyanın en en en iyi insanı olacaksın ama çok çirkin... Kabul eder miydin?

- O kadar da demedik!

 

*  Hakkında çıkan abuk sabuk haberlere üzülüyor musun, yoksa gülüp geçiyor musun?

- Artık gülüp geçiyorum. Sadece şunu anlıyorum; demek ki bir sürü insan hakkında yazılanlar tamamen hayal ürünü. Ben eskiden okuduklarıma inanırdım, şimdi benim hakkında nasıl palavra sıkıyorlarsa, başkaları hakkında da sıkıyorlar diye düşünüyorum.

 

*  “Mesela Özcan Deniz’le ilişkisi var” haberini okuyunca ne yaptın?

- Al, bu da onlardan biri. Düşünebiliyor musun ben Özcan Deniz’le hiç tanışmadım, hiç karşılaşmadım, hiç görmedim bile. Ne filmlerini, ne dizilerini izledim. Asmalı Konak’ın bir bölümünü bile seyretmemiş biriyim. Tamamen kel alaka! İnanılmaz bir şey, nereden esiyor da ikimizi birbirimize yakıştırıyorlar, “Birlikteler” diyorlar, anlamak mümkün değil. Dahası benim 1.5 yıldır başka bir ilişkim var, çok âşığım, çok mutluyum. O insana da ayıp. Ben birisiyle birlikteyken gözü başkasını görmeyen kadınlardanım.

 

*  Sen hiçbir şey yapmıyorsun ve hakkında haberler çıkıyor... Böyle mi işliyor mekanizma?

- Aynen. Resmen ateş olmayan yerden duman çıkıyor. Ama tabii, el ele olan bir sürü insan bile, “Yooo biz birlikte değiliz” dediği için artık hiçbir şeyin inandırıcılığı kalmıyor.

 

*  Sevgilin ne diyor, o hiç laf etmiyor mu?

- Yok canım. Ne rahatsız olur, ne sorgular. O sadece benim üzülmeme üzülür. Ama bizim işte her şeye hazırlıklı olacaksın, şöhret bir anlamda gerçekten felaket, her virajda yeni bir şey öğreniyorsun. Gereksiz konuşmayacaksın.

 

*  Sen mesela sokağa çıktığında ya da ne bileyim sinemaya gittiğinde hep çok bakımlı mısın? O meşhur Burcu Esmersoy, seni hep öyle bir kadın haline mi getiriyor?

- Yok hayır. Ben televizyona da çok fazla makyaj yaparak çıkmıyorum. Bunun şöyle bir avantajı oluyor, o zaman sokağa da her zaman bakımlı çıkmam gerekmiyor. Saçımı fönletmeden ekrana çıktığım oluyor. Hayatımı kolaylaştırdım ben. Seni çok çok makyajlı ve bakımlı görürse izleyicin, hep öyle bir kadın olmanı talep edebilir, ben öyle değilim.

 

*  Ne verirsen onu istiyorlar...

- Aynen öyle. Ama ona ne ruh hali dayanır ne de cüzdan!

 

*  Zengin bir kadın mısın?

- Değilim ya... Hep öyle zannediyorlar. Fakir değilim ama zengin de değilim, kendi yağında kavrulan bir kadınım.

 

*  Ünlü kadını taşıyabilen ve taşıyamayan diye bir erkek ayrımı var mı?

- Yok şekerim, kompleksli erkek, komplekssiz erkek diye bir ayrım var!

 

*  Sevgilin, seni bir adamla kendinden geçmiş bir şekilde dans ederek görse kıskanır mı?

E tabii ki. Başka biriyle, kendimden geçmiş bir şekilde dans etmemden hoşlanmaz. Ama zaten filmde bile böyle bir Burcu yok.

 

*  Hayatının bir döneminde üstsüz fotoğrafların yüzünden işten atılmışsın, öyle diyorlar, doğru mu?

- Yok öyle bir şey. Tamamen hayal ürünü!

 

*  Hıncal Uluç’un sekreterliğini yaptın mı?

- Evet, Yasemin doğum iznindeyken asistanlığını yaptım. 20 yaşındaydım. Ama Hıncal Uluç, çok dağınık olmamdan şikâyetçiydi. Masam filan hep dağınıktı. Telefonlarına baktım, e-mail’lerini düzenledim, hatta 1-2 yazımı yayınladı...

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1afe*  Güzellik yarışması hayatındaki en kötü şey mi?

- Evet, en gereksiz şeyi...

 

*  Bir sürü kapı açmamış mıdır?

- Yok hayır, kapılarım oradan açılmadı! Ben 4. oldum ve bir kere gazetelerde ilk üç güzelin fotoğrafı yayınlandı. Kimse bana bakıp, “A sizin fotoğraflarınızı gazetede gördük!” filan demedi. Sonra Kanal D’de prodüktör olarak çalışmaya başladım. Yani ben güzelim, illa kamera önü gibi isteklerim hiç olmadı, tamamen tesadüftür kamera önü. Güzellik yarışmasına gelince, “Eski Türkiye güzellerindendir” diye manasız bir titrin oluyor o kadar...

 

*  İlk ismin Kamile mi?

- Evet.

 

*  Kaç kilosun?

- 54. Ama Allah vergisi değil, bu kiloda kalabilmek için canımı veriyorum. Haftanın 5 günü spor yapıyorum. En az iki saat. Kondüsyon artırıcı şeyler, spinning, sonra pilates, bir de Tayland boksu var. Sporu bıraksam, yandım...

 

*  Sesinin kötü olduğunu düşünüyor musun?

- Ne alakası var ya. Beni çekemeyenlerin uydurması.

 

*  Agresifliğinden kurtulmak için mi boks yapıyorsun...

- Hayır, spor olsun diye.

 

*  Bütün sakin görüntünün altında, vahşi bir kedi mi yatıyor?

- Bir kedi yatıyor ama vahşi değil. Gerçi, ne yapacağı belli olmaz...

 

*  Güzelliğini Scarlett Johansson’la kıyaslayanlara ne diyorsun...

- Onu güzel bulan beni bulmasın kardeşim!

 

*  Hep mütevazı mısın böyle!

- Mütevazı görünmek için özel bir çabam yok, benim ayaklarım her zaman yere basar.

 

EN SON AVATAR’DAKİ MAPOU AĞACI YIKILIRKEN AĞLADIM

 

*  Meslekte nereden nereye geldin?

- Daha önce hayal bile edemediğim bir noktaya geldim. Çok çalıştım, çok uğraştım ama kendimi kabul ettirdim. Çok üzüldüğüm, ağladığım zamanlar oldu ama şimdi çok mutlu ve huzurluyum, yaptığım işi çoğunlukla beğeniyorum.

 

*  Artık sporun dışına da taşıyorsun...

- Evet NTV, beni farklı programlarda da kullanıyor, bu da benden ve yaptığım işten memnun olduklarını gösteriyor.

 

*  Gelecekte ne tür bir program var kafanda...

- Hafta sonu 4-5 saat süren eğlenceli, bol konuklu, bol sohbetli bir format.

 

*  Ne kadar hırslı bir tipsin?

- Sıfır! Sadece oyun oynarken (buzz-ps3 oyunu) çok heyecanlanıp kazanma hırsıyla doluyorum. Başka hiçbir alanda, hiçbir konuda hırslı değilim veya hırslarıma yenilmiyorum.

 

*  Kendini hangi sıfatlarla tanımlarsın?

- Zeki, eğlenceli, hiperaktif, biraz deli, çok az agresif.

 

*  Ne zaman agresif oluyorsun peki?

- Bir haksızlığa uğradığımda, iki acıktığımda...

 

*  Deli halini kim, ne zaman görüyor?

- İşyerindekiler.

 

*  Sizin yeni iş yeri süper oldu değil mi?

- Aman Allah’ım rüya gibi, uzay mekiği gibi. NTV ve NTV Sporhakkında saatlerce konuşabilirim, sevdiğim herkesin orada olmasını istiyorum. Pek çok televizyon kanalında çalıştım ama inan kendimi en iyi hissettiğim yer burası. Aile gibi. Düşünüldüğünü, değer verildiğini hissediyorsun.

 

*  En son neye ağladın?

- Avatar’da “Hometree” mapou ağacı yıkılırken...

 

*  Yılbaşında ne diledin?

- Sağlık, mutluluk ve huzur.

 

*  Tutku nerede?

- Onu dilemeye gerek yok, var zaten!

 

KAFA OLARAK HERKESTEN FARKLIYIMBU ÜLKENİN OPRAH’I BEN OLACAĞIM

Ben ileride ne olacağım biliyor musun? Bu ülkenin Oprah Winfrey’i! Yıllardır televizyonculuk yapıyorum, gittikçe profesyonelleşiyorum ve pişiyorum. Sonunda tek olacağım. Hırs gibi anlaşılmasın, gerçeği söylüyorum. Ve benim işim güzellikle değil, öyle olsa makyaj odasından çıkmam, oysa, bazen bir tek rimel sürüp ekrana çıkıyorum. Ben kafa olarak herkesten farklıyım.

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1b00Niye dizide oynayayım stres çekeyim?

 

*  Sinemanın en zor yanı?..

- Çok yorucu.

 

*  Devam etmek ister misin oyunculuğa? Dizi mizi?

- Ay hayır!

 

*  Niye kalkıştın?

- Beyazperdede nasıl görüneceğimi merak ettim. Televizyonu biliyordum zaten. En güzel ışık, en güzel set, en güzel çalışma saatlerine sahibim. Üstelik reyting kaygısı olmadan prime-time’dayım, dizide de olup, o stresi çekmeye niyetim yok.

 

*  Daha fazla para kazanırsın.

- Sağ ol, kalsın...

 

KAPI KOMŞUM TANIŞTIRDI, 1.5 YILDIR BÜYÜK AŞK YAŞIYORUM

 

/images/100/0x0/55eb53a2f018fbb8f8ba1b02*  Yeni aşk... Nasıl tanıştınız?

- Evi terk ettikten sonra kiraladığım ilk evimde müthiş bir kapı komşum oldu: Mine Bursa. O tanıştırdı Cem’le bizi. Cem (Alper) mühendis, bizim sektörden biri değil. Demek ki her ikimiz için de çok doğru bir zamandı, âşık olduk.

 

*  Bu kadar kuru geçiştirmeyeceksin di mi? Nasıl tanıştığınızı anlatsana...

- Anlatırım ama gazeteye yazmanı istemiyorum. Çünkü nazar değiyor. “Çok iyiyse her şey anlatma” derler ya, doğru galiba, kötü enerji çok fazla. Daha önce anlattım başıma gelmeyen kalmadı, ilişkim konusunda artık daha ketum olmak istiyorum...

 

*  Sokağa çıktığınızda fotoğrafınızı çekecekler diye rahatsız oluyor mu?

- Hayır olmuyor. Biz Cem’le kaçmıyoruz, saklanmıyoruz. Her yerde el eleyiz, kol kolayız. Ama yani onunla yaşadıklarımın bana özel kalmasını istiyorum.

 

*  Anlatma mı diyor?

-Yo hayır, o bir şey söylemiyor. Bu, benim kendi tasarrufum.

 

*  Meslekleriniz itibariyle ayrı dünyaların insanları değil misiniz?

- Yok ya. Ben öyle bir ayrım olduğuna inanmıyorum. Kendine güveni olan erkek sorun çıkarmaz. Benim sevgilim de öyle biri. Aslında herkes, hak ettiği şeyi yaşıyor ya da çağırdığı şeyi...

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku