GeriÇağrı Develioğlu Şampiyon Galatasaray! Hayır değil
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Şampiyon Galatasaray! Hayır değil

Günün mottosu: Şampiyon Galatasaray! Fenerbahçe'nin İnönü'deki son derbide Beşiktaş'a son dakika golüyle mağlup olması beraberinde bu iki kelimeyi dillere pelesenk etti.

 En koyu Fenerbahçeli'nin bile dudaklarından bu sözler dökülüyor. Şampiyon Galatasaray...

Şampiyonluk hiç bu kadar erken, bu kadar kolay bir başka takıma verilmemişti daha önce. "Drogba&Sneijder Etkisi" de diyebilirsiniz buna, Fatih Terim Karizması da... Ya da Aykut Kocaman'ın beceriksiz olduğundan dem vuran sarı lacivertlileri şahit gösterebilirim size.

*******************
Ancak benim de söyleyeceklerim var! Şampiyon Galatasaray değil, büyük ihtimalle de olamayacak. Neden dediğinizi duyar gibiyim, şöyle buyurun.

2003-2004 sezonu... Fenerbahçe büyük umutlarla yepyeni bir kadro kurmuş, üç direğin altına da Alman filebekçisi Enke'yi koymuş. İlk maç skoru Fenerbahçe 0-3 İstanbulspor. Henüz ilk hafta spor yazarları başlıyor eleştirmeye. Kimi daha ilk haftadan "Bu kafa değişmeli" diyor, kimiyse 'Kadıköy'deki rezillikten' bahsediyor. En çok da Enke eleştiriliyor. Daha sonra girdiği depresyondan çıkamayan Enke... Tam sahalara döndü derken, 2 yaşındaki kızının ölümüyle sisler ülkesine adım atan Enke... 10 Kasım 2009'da biricik yavrusu Lara'nın mezarına 200 metre uzaklıkta kendini rayların önüne atarak yaşamına kıyan Enke... Neyse.

*******************

Aynı Fenerbahçe malum sezonda lider Beşiktaş'ın 11 puan gerisinden gelerek, Galatasaray'ı 2-1 yendiği maç sonrası yani 28 Şubat 2004'te liderliğe yükseliyor. Beşiktaş bir anda düşüyor, Trabzonspor Kanarya'yı zorlamaya çalışsa da Fenerbahçe 33. haftada şampiyonluğunu ilan ediyor.

********************

Fenerbahçe buna benzer bir başka şampiyonluğu 2010-11 sezonunda da tekrarlıyor.

********************

Şimdi bir puan tablosuna bir de fikstüre bakıyorum. Oynanmamış 10 hafta var, Fenerbahçe ve Galatasaray arasındaki puan farkıysa 7. Sadece 7. Ve fikstürde daha da ilginç bir şey dikkat çekiyor. Fenerbahçe evinde Galatasaray'ı ağırlamakla kalmayacak, nispeten çok daha rahat takımlara karşı mücadele verecek. Ancak Galatasaray'ın karşısına Sırat Köprüsü'nden 4 takım gelecek, düşmemek için. Üstelik, Gençlerbirliği, Kayserispor, İstanbul BB, Elazığspor, Gaziantepspor, Sivasspor, Trabzonspor gibi rakiplere karşı....

********************

Hâlâ Galatasaray şampiyon diyor musunuz? Açık konuşalım, ben demiyorum. Bunu puan farkına, yıldızlarla rüzgârı arkasına alan Galatasaray'a, komik puan kayıpları yaşayan Fenerbahçe'ye rağmen demiyorum. Hatta bir adım ileri gidip, Galatasaray ilk ikiye giremezse sürpriz olmaz da diyebiliyorum. Beşiktaş'ı nasıl görmezden gelebiliyorsunuz?

X

Milliler kontraya çıktı

"Milli Takım, kontratağa çıkıyor... Savunma araya girdi!"

Andorra -  Türkiye maçını sunan Güntekin Onay'ın bu sözlerini aklınızın bir köşesine yazın. Yani resmi maçlarda sadece bir galibiyet alabilen, rakip ağları sadece 19 kez sarsan, kadrosunda sadece "1", yazıyla "bir" profesyonel futbolcu bulunan takıma karşı Ay Yıldızlı ekip rakibinin atağını kesip, gol bulmak için kontratağa çıkmaya çalışıyor ve onda da başarısız oluyor...

Türkiye, Dünya Kupası'na gitmeye çalışan bir takım. Hasbelkader gittiği turnuvalarda, her nasıl oluyorsa (Hasbelkader buraya da uygun düşer) son yıllarda başarılı sonuçlar da alıyor. Ancak bu takımda 2008'den bu yana ciddi bir sıkıntı var. Önce 2010 Dünya Kupası, peşinden Avrupa Şampiyonası'na 'kesin gidecek' gözüyle bakılan, ancak ikisine de katılamamış bir ülke oluşumuyla karşı karşıyayız. Gol bulmakta zorlanıyor, basit olarak nitelendirilen maçlarda  tökezliyor, tökezlemek kalmıyor paldır küldür düşüyor bu takım, Türkiye...

"Milli Takım, kontratağa çıkıyor..." Bu cümleyi Güntekin Onay 30. dakikadan sonra duran topla gelen gol sonrası sarf etti. Yani Andorra, bu kalitesiz (Rakibi aşağılamıyorum, Türkiye karşısında gerçekten 'kalitesiz' sıfatını duymaları kendilerini de kırmaz) ekip bir şekilde topu millilerin ceza sahasına getirmiş ve pozisyona girmeye çalışmış. Hatırlatmak beis görmüyorum, kadrosunda amatör futbolcular ihtiva eden Andorra karşısında Şampiyonlar ve Avrupa Ligi'nde çeyrek final oynayacak 8 Türk futbolcu bulunan ekip karşısında direnmeye çalışıyor... Peki Türkiye ne yapıyor? Açıkçası bunu Abdullah Avcı da dahil olmak üzere 70 milyon (Biraz mübalağadan kimselere zarar gelmez) merak ediyor.

Taktikten bahsetmeye gerek yok... Bu maçta taktikten bahsetmek, diziliş ve taktiklerin 'Kutsal Kitabı'nı yani 'Inverting the Pyramid'i yazan Jonathan Wilson'a hakaret olur zira. Hak veriyorum futbolculara... Dizilişe sadık kalmamaları, antrenman maçından çok daha disiplinsiz oynamaları onların suçu değil sadece. Türk Milli Takımı'nda yer alan futbolcuların en son 15 yıl önce çıktığı, mahalle stadından farksız bir mekanda oynamak psikolojik olarka etkilemiş olabilir. Hatta rakibin kalitesiz oyunu, futbolcuları da bozmuş gibi göründü gözüme. Fakat bu takıma neredeyse hiç şut atma girişiminin olmaması açıklanabilecek bir durum gibi değil, hiç kusura bakılmasın.

Bir duran top ve Arda'nın kişisel çabalarıyla -pek çaba da sarfetmedi ya- oluşturduğu atakla gelen goller beni tatmin etmedi. Kalan maçlarda 5'te 5 yapılsa, tüm istediklerimiz yerine gelse, Türkiye play-off sonrası Dünya Kupası'na gitse bu mentaliteyle Brezilya'da şamar oğlanına çevrileceğimiz aşikar.

Şut çekmekten imtina eden, atak yapmaktan korkan bu takımın hikayesini yazmaktansa, şu yazıyı okunabilir bir alıntıyı koyarsam daha mantıklı olacak sanırım...

"Bir kovboy filminde rol olsaydı, ona, Batı'nın en hızlı ayağına sahip oyuncusu demek doğru olurdu. Daha yirmi yaşını tamamlamadan yüz gole imzasını atmıştı; yirmi beşine geldiğinde ise onu tutacak paratoner hâlâ icat edilmemişti, çünkü sahada yıldırım hızıyla gidiyordu. Nereden geldiği kestirilemeyen Jimmy Greaves bir anda sahanın her yerinde mantar gibi bitiyordu, öyle ki hakemler çoğu zaman onun sahanın dışından geldiğini sanıyorlardı.

- Gol atmayı o kadar çok arzu ediyorum ki, diyordu, sonunda bu bende saplantı halini aldı.

Yazının Devamını Oku

Elimde kalemim bekliyorum

Hayalkırıklığı? Şaşkınlık? Kabullenememe.

Aslı Çakır'ın doping yaptığına dair iddiaları ilk kez kanıtlarla duyduğumda oluşan hisler bunlar değildi. Öfke vardı. Sade, basit, saf bir öfke. Neden mi? Anlatayım...

Anayasa'nın 59. maddesi ne der biliyor musunuz? "Devlet başarılı sporcuyu korur." O halde Aslı Çakır Alptekin'in bu ahval ve şerait içinde korunması gerekirdi. Aslı korundu mu? Koca bir 'Hayır!'

Günün anlam ve önemi Aslı'nın değerlerinin ciddi anlamda değişikliklerin olduğuyla alakalıydı... Yani önce Uluslararası Bisiklet Birliği, ardından da Uluslararası Atletizm Federasyonu'nun kullanmaya başladığı biyolojik pasaportundaki değerler önce Bağdat'ı, ardından Alabama'yı gösteriyordu... Biyolojik pasaportu açalım dilerseniz, adı bu çok afilli nesne, basit bir kağıt parçası değil elbette. Sporcuların biyolojik değerlerinin kaydedildiği bir bilgi bankası. Buradaki değerler belirli aralıklarla ölçülüyor ve testte normal değerler saptığında sporcu incelemeye alınıyor.

Aslı Çakır Alptekin de bu değerler değişmiş durumda... Açıkçası bununla ilgili kulağıma 2 ay önce bazı dedikodular çalınmış, ancak ortada bir delil olmadığı için beklemekle yetinmiştim. Dedikodular maalesef gerçek çıktı.

Biyolojik pasaport aslında çok da dertli bir iş değil. Sporcunun o değerleri korumasıyla alakalı. Peki Aslı neden koruyamadı? Çünkü Türkiye Atletizm Federasyonu sporcularına bu konuda gereken eğitimi vermedi. Üniversitelerden en az doçent seviyesinde kan ve biyoloji uzmanlarından oluşan bir heyet bilimsel çalışmalarla, kan değerlerini, hemoglobin oranlarını sporcularının doğal yollarla istenilen seviyede tutmasına yardımcı olabilirdi. Ancak bunu federasyon önemsemedi. Şimdi de önemsememesinin bedelini sporcusu ödüyor.

Eğer Türkiye Atletizm Federasyonu lütfedip, atletlerine bilimsem bir kadroyla eğitim verseydi, Aslı Çakır Alptekin ismi üstünde belki de kuşku olmayacaktı. Belki de bilmeden yasaklı bir madde almayacaktı. Olmadı, günü kurtarma çabası, yarından baskın çıktı.

Doping özellikle son iki yılda dünya üzerinde birçok idolümüzün üstüne kırmızı kalemle çarpı işareti yapmamıza neden oldu. Yaşama Çevrilen Pedal'ı okurken 'Yürü be oğlum' nidalarıyla desteklediğimiz Lance Armstrong tarihin en büyük yalancılarından biri çıktı. Onu suçlamadım, anlamaya çalıştım... Yakalanmasaydı hâlâ bize ilham veriyor olacaktı. Şimdi elimizde kırmızı kalemle Aslı Çakır Alptekin resmine bakıyoruz. Haklı çıkmasını umarak, o kaleme çöpe atma dileğiyle...

Bakalım o Türk atletlerin 'İdolü' olmayı sürdürebilecek mi? Yoksa 'adı spor salonundan sökülen dopingli' atlet olarak mı? Göreceğiz...

Yazının Devamını Oku

Liderliğe giriş 101

Schalke’yi saf dışı bırakan Galatasaray’ın teknik patronu, adeta liderlik dersi verdi.

"Schalke tur öncesi favori görünüyor ama Fatih Terim’in bir numarası daha olduğunu biliyorum. Bu yüzden endişelenmeliler."

Büyük usta, Arsenal teknik direktörü Arsene Wenger'in Schalke 04 ile Galatasaray arasında oynanacak rövanş maçı öncesi yorumları bunlardı. Türkiye futbol tarihinin en başarılı teknik patronu için söylenen bu sözler hem Adana'lının ne kadar iyi tanındığının kanıtıydı hem de gerçeklerin... Fatih Terim büyük bir liderdi ve bu liderin şapkadan çıkartacağı tavşan hâlâ o silindirin içinde bir yerlerdeydi.

*************************

Açık söyleyim benim müsabakadan fazla umudum yoktu. İlk maç sonrası moral ve özgüven kazanan, hafta sonunda oynanan Ruhr Derbisi'nde B. Dortmund'u 'haşat' eden Schalke, kendi evinde tura biraz daha yakın olan taraftı. Ancak doğup büyüğüdü topraklarda, yıllarca ekmeğini yediği camiayı nefis bir golle üzen Hamit ve bu sezon ayrı bir boyutta dolaşan Burak Yılmaz 'Nazilerin sempati beslediği' takımın umutlarını söndürdü...

*************************

Umut'un attığı son saniye golünde ise bir şey dikkatimden kaçmadı... Fatih Terim'in içinde bulunduğu kadrajda bir dünya yıldızı umutla izliyordu gol pozisyonunu... Gözleri parlıyordu ve ağlar sarsılıp, meşin yuvarlak içeri süzülünce Wesley Sneijder çok büyük bir sevinç yaşadı. Bunu da yanındaki hocasıyla paylaşmak istiyordu, Terim'le...

*************************

Fatih Terim'e, "kendisine Almanya seyahatinden oyuncak getiren ailenin zengin amcası" gibi bakan bu adam altyapıdan henüz çıkmış bir çocuk değil... Sneijder! Hatırlatalım, bu adam biraz küstah, değerinin doruk noktasında olduğunu bilen, dünya futbol tarihinin en kaliteli 10 numalarından biri olarak gösterilen Hollandalı'sı... Normal şartlarda oyundan aldığı için üzülmüş, hatta sinirlenmiş bile olabilirdi. Ancak o sevinci 'komutanının' yanında yaşamayı uygun gördü. Üstelik onun gözlerinin içine bakarak ve adeta 'Lütfen benimle sevin' der mimikleriyle... Bu sekans Fatih Terim'in ne denli büyük bir 'lider' olduğunun en önemli göstergesiydi.

Yazının Devamını Oku

Didier Drogba: Kremanın da kreması

Henüz 5 yaşında Fransa'ya okumaya gitmeye karar veren Didier Drogba'nın Galatasaray'a çıkan yolu, ilginç tesadüflerle örülü. Karşınızda Fildişi Sahili'nin gurur kaynağı!

Jose Mourinho onu Chelsea'ye getirdiğinde takvim yaprakları 2004'ü gösteriyordu. Portekizli onunla yeni bir başlangıç için tam 30 milyon Euro para saymıştı ve Stamford Bridge'de sayısız başarılar yaşayacağını biliyordu. Sonraki 8 yılda 8 farklı teknik direktörle çalışan Fildişi Sahilli yıldız sayısız başarılara imza atmıştı. Ancak Chelsea'nin 'Şampiyonlar Ligi' takıntılı sahibi Roman Abramovic'in istediği Şampiyonlar Ligi kupasını kaldıramamanın vermiş olduğu baskı 2012'ye gelindiğinde eskisine göre çok daha fazlaydı. Allianz Arena'da mucizelerin yaşandığı o gecede yine başrol Drogba'nındı. Kulübünün tarihindeki en büyük kupasını almasını sağlayan yıldız oyuncu şöyle diyecekti sonraları: "Bu kupa Fransızca'da söylediğimiz gibi, 'Kremanın da kreması' oldu."

Bu kupa Ünal Aysal'ın deyimiyle 'Çilek'in Galatasaraylı olması anlamına da gelecekti bir bakıma. Zira Drogba "Eğer Şampiyonlar Ligi'nde zafere ulaşmasaydık Chelsea'den ayrılmazdım" da demişti. Türkiye futbol tarihinin görmüş olduğu en önemli transferlerden biri olan Drogba'nın kariyerinden öncesine gidelim. Galatasaray'a götüren tesadüfler silsilesi aslında 1983'te aldığı bir karara dayanıyor... 1978'de Fildişi Sahili'nin başkenti Abidjan'da dünyaya gelen Drogba, yedi kardeşin en büyüğüydü. Bankacı babası ve daktilograf annesine 'Ben eğitimim için Fransa'ya, amcamın yanına gitmek istiyorum" dediğinde henüz 5 yaşındaydı. İç savaşta birçok akrabasını kaybeden minik Didier'in ailesi 'Tamam' dedi. Soluğu Angouleme uçağında aldığında ne olduğunu anlamamıştı bile. Yolculuk boyunca ağlayacaktı... Ancak amcasının oturma izni üç yıl sonra dolacağı için ülkesine geri döndü. Bir sonraki Fransa macerası 'İkinci babam' dediği Michael sayesinde oldu. O an Drogba'nın yaşam fonunda 'Dönülmez akşamın ufkundayım' şarkısı çalmaya başlamıştı.

Atalarının köklerinden hiçbir zaman kopmadığını ifade eden Drogba, 15 yaşlarındayken Paris'in banliyö takımlarından biri olan Levallois-Perret'te oynamaya başlamıştı. Takım arkadaşlarının 'Mükemmel' olarak nitelendirdiği oyuncunun keşfedilmesi yeteneklerine nazaran kolay olmadı. Ardından başkentin uzaklarından Le Mans'da aldı soluğu. Yeni takımında sık sık sakatlanması onu üzüyordu. Yardımcı antrenör Alain Pascalou o günleri şöyle anlatıyor: 'Ailenden uzak kalmak senin zayıf hissetmeni sağlıyor. O yüzden hayatında bir şeyleri değiştirmeye başla' dedim. Bu andan sonra Drogba kendini bulacaktı. Guingamp ve Marsilya maceraları sonrası neler olduğunu hepiniz biliyorsunuz zaten!

Chelsea'de geçirdiği muhteşem 8 sezonu 10 kupayla kapatan yıldız oyuncu Şanghay Shenhua macerasında Çin'e erken küstü. Ayağının tozuyla yeni bir kulüp arayan Drogba'yla Milan, Real Madrid gibi büyük kulüpler ilgileniyordu. Ancak sürpriz bir takım da yarışa katıldı. Şampiyonlar Ligi'nde zaferi hedefleyen sarı kırmızılılar Drogba'yı renklerine bağlayarak, 35 yaşındaki süper yıldızın çalımlarını andıran bir hamle yapmıştı... Chelsea'den ayrıldıktan sonra verdiği röportajda "Kendimi önümüzdeki sezon Şampiyonlar Ligi'nde bir başka takımda görebiliyorum. Yine de emin değilim, bakalım ne olacak" diyen yıldız, belki de Galatasaray'ın Şampiyonlar Ligi'nde kupayı almasında aslan payına sahip olacak, üst üste ikinci kez bir başka takımla kupayı omuzlayacak...

KENDİ AĞZINDAN DIDIER DROGBA

1 "Zaman zaman kendimi yere attığım doğru."

2 "En mutlu olduğum ya da dibe vurduğum zamanlarda taraftarı düşünürüm. Çünkü benim işim onlarla"

3 "Ailem beni mütevazı biri olarak yetiştirdi. Arkadaşlarım da bana bir yıldız gibi değil gerçek bir dost gibi yaklaştı. Saygımı hiçbir zaman yitirmedim. Bu nedenle küstah biri olmadım."

Yazının Devamını Oku

Samet Aybaba mı, Travis Bickle mı?

Mâlumunuz, M.S 3. yüzyıldan sonra çeşitli platformlarda İngiltere’nin Derbyshire bölgesinde birbiriyle çeşitli sebeplerle geçinemeyen düşman mahalleler arasındaki rekabet, Türkçe’ye de “Derbi” olarak geçen kelimeyle özetlenmiştir.

Madem İngiltere dedik, oradan örnek verelim. West Ham United ve Millwall birbirlerinden nefret eden düşman kardeşlerdir.  Londra’nın aşağı tarafında ikamet eden aynı mahallenin farklı çocukları birbirlerini 1900’lerin başından beri birbirlerine sunturlu küfürler eden kavgacı, bıçkın delikanlı iki gençten hallicedir. Thames Iron Works ve Millwall Iron Works şirketlerinde çalışan tersane işçileri yaklaşık 30 sene tatlı sert bir rekabet içerisindedir. Tâ ki grev kararı alan tersane işçilerinden Millwall tarafı patronlarla gizlice mutabakat sağlayana ve anlaşmayı bozana kadar. Yani 90 yıllık huzursuzluğun temelinde ekmek parası var. Peki ya bizimkinin temelinde var? Hiçbir şey! Dün geceyi hatırlayalım. Galatasaray - Beşiktaş derbisini izleyenler "Sanırım Dentinho 40 yıllık Beşiktaşlı, Melo annesinin karnından çıkar çıkmaz "Şampiyon Galatasaray" diye bağırmış" şeklinde düşüncelere büründü. Melo tükürerek İtalya'daki 'Bidon' unvanına bir adım daha yaklaştı, Dentinho ise oynadığı kısa zaman diliminde Oscar'a göz kırpan ve gelecek vaadeden aktör olabileceğini gösterdi.

Samet Aybaba mı, Travis Bickle mı?

Aybaba takımı gol yedikten sonra öyle tepkiler veriyor ki, "Feda" diyen Beşiktaş' yerine, para saçan Manchester City'yle anlaşmış izlenimine kapılıyorum. Galatasaray karşısında ilk golü yiyor, suratını buruşturuyor. Devre biterken Beşiktaş bir gol daha yiyor, kamera Samet Aybaba'da... Öyle bir rol kesiyor ki, Taxi Driver'daki Travis Bickle bu adam. "Are you talking to me" diye, nidalanan Robert de Niro... Gördüğüm kişi şu:  Şaşkınlıktan nutku tutulmuş ya da sevdiği bir dostunun inanılmaz kazığını yemiş yaşlı ve kalbi kırık bir adam. Yahu Sayın Aybaba, siz bu takıma 'Menemen' yedirtip, gençleri kullanacağız diyen kişi değil misiniz? Hem bu tavırlarla daha rahat futbol oynaması gereken oyuncularınızı baskı altına almıyor musunuz? Lige genel olarak bakıldığında en heyecan verici futbolu oynayan Beşiktaş, Samet Aybaba'nın 'zirve' inadı nedeniyle Türk Telekom Arena'da etkisizdi. Eğer Aybaba, puan tablosundan ve şampiyonluk hedefinden bağımsız, sezon başındaki 'düşünce yapısına' tekrar dahil olabilirse, Beşiktaş'ı yine zirveye oynarken göreceğiz. Ancak beklenti ve umut siyah-beyazı dün gece olduğu gibi etkisiz kılacak...

"En iyiler Fener forması giyer" idi...

Eskiden çokça dile getirilen bir Fenerbahçe sloganı vardı. "Bir gün herkes Fenerbahçeli olacak" değil, hayır! Fenerbahçe, dönemde en iyi futbolcuları renklerine bağlayan, astronomik transfer ücretlerini çekinmeden 'trink' ödeyen, rakiplerinin elinden futbolcuları kaçıran bir takımdı ve 'En iyiler Fener forması giyer' sloganının haklı sahibiydi. Berlin Duvarı yıkıldı, Saddam öldü, Yugoslavya ve SSCB dağıldı... Bu dönemde slogan da yerlebir oldu. İki sezon önce parasızlık nedeniyle canlı yayınlarda kampanya düzenleyen Galatasaray transfer bombalarını acımadan, hunharca patlatırken, Fenerbahçe özkaynaklarına dönen, gelecekte yıldız olabileceği muamma olan bir futbolcunun kulübüne mâkul bir bonservis ve ödeme planıyla başvuran, altyapıdan çıkarttığı oyuncuları parlatmaya çalışan bir kulüp olma yolunda ilerlemeye başladı. Kısa vadede hüviyetlerini değiş-tokuş eden iki kulüpten hangisinin başarılı olacağı muamma, ancak Fenerbahçe bu mentaliteden vazgeçmezse kazanan olacak...

Yazının Devamını Oku

Armstrong yalancı peki ya biz?

Friedrich Nietzsche'yi hatırlayalım mı? Yalanlarla ilgili özlü sözleri ararken belki de en sade ve en güzeli olarak onunki göze hemen çarpar zaten. Yazıyı da bunun üstüne kurabiliriz mesela. Ne dersiniz?

"Bana yalan söylediğin için üzülmüyorum. Üzülmemin sebebi bundan sonra sana güvenemeyecek olmam" demiş Nietzsche, ne güzel demiş. Çocukluğumuzda beyaz eşyalar sayesinde kendisini tanıdığımız Robert Bosch'un, "İnsanların güvenini kaybetmektense para kaybetmeyi tercih ederim" vecizesinden daha etkili sanki. Bundan sonra Armstrong'a güvenemeyeceğimiz kesin. Bizim için büyük bir mesele mi? Hayır... Onu Armstrong'un çevresindekiler düşünsün. Peki bu yalan bizi nerede yakalıyor? 'Yaşama Pedal Çeviren Adam' sayesinde tutkunu olduğumuz bisiklet olabilir mi acaba? Türkiye'de bisiklet sporunun ivmelenmesini sağlayan Caner Eler, Sarper Günsal, Aydan Çelik ve eski iş yeri arkadaşım İnan Özdemir gibi insanlar sayesinde katıldığım pelotonun eski keyfi yok... Çok sert bir rüzgar, sert ve direkt. Afallatıyor. Üzüyor. Güven kırıyor.

"DOPİNG FALAN BULAMAYACAKSINIZ"
"Üzerine basa basa söylüyorum; doping almıyorum" dedim. 'Benim geç geçmişime ve sağlık durumuma sahip bir bisikletçinin başarısının hiç de sürpriz olmadığını düşünüyorum. Ben acemi bir bisikletçi değilim ki. Biliyorum hepiniz araştırıyor, merakla inceliyor, altında bir şeyler bulabilmek için eşeliyorsunuz, ama bulamayacaksınız. Çünkü bulacağınız hiçbir şey yok..."

"Le Monde bir doping hikayesi arıyordu ve onu da bir cilt kreminde buldu."

"Fransız gazetecilerinin şüphelerini özellikle bana yöneltmeleri de beni çok incitmişti. Ben Fransa'da yaşıyordum ve o ülkeyi seviyordum... Eğer bir şeyler saklamaya çalışsaydım, başka bir ülkede olurdum"

Eğer iyi bir yalana tutunursanız onu yakalanana dek bırakmazsınız. Öyle ki yaşamınız yalanın üzerine kurulurken gerçekle yalanı bile karıştırabilirsiniz.

Yaşama Çevrilen Pedal'ı okurken, Armstrong bu cümlelerle kendini savunduğunda Fransızlara bir de ben küfür sallıyordum. Liseyi Fransızca okudum ve o tavırlarından nefret ederdim. Fransızların sahip olduğu şirkette çalışırken karnımıza ağrılar girerdi. Yorgun eşeği yokuşa sürmekte üstlerine yoktu, kendi ülkeleri dışında başkaların başarılarını anlamak istemiyorlardı. Armstrong'a da tıpku bu şekilde saldırıyorlardı. Saldırıyorlardı ve feci kıl oluyordum okurken. Armstrong her aklanışında, her taşı gediğine oturttuğunda, 'Yürü be koçum' nidası dökülüyordu ağzımdan.

DOPİNGE ÇEVRİLEN PEDAL

Yazının Devamını Oku

Salih Uçan: Fellaini değil, Busquets

Bursaspor ve Fenerbahçe arasında oynanan kupa maçında konuşulacak bir sürü şey var.

Savunma hataları, müthiş goller, Ertuğrul Sağlam, hakem, ofsayt, yağmur... Ancak hiçbirine gerek yok. Çünkü bunları milyonlarca kez daha göreceğiz. Ancak bir Salih Uçan daha gelmeyebilir yeşil sahalara...

Hayata, puslu bir Aralık günü Paris’te gözlerini yuman avangart yazar, şair, eleştirmen Samuel Beckett'in meşhur sözleri Bursaspor-Fenerbahçe müsabakası sonrası kafamda yankılanıyordu: “Hep denedin. Hep yenildin. Olsun. Gene dene. Gene yenil. Daha iyi yenil.”

Bu sözün aklıma düşmesinin sebebi Bursaspor'un mağlubiyeti değil. "Eee Fenerbahçe dün yenilmedi ki" dediğinizi de duyar gibiyim.  Salih Uçan getirdi aklıma Beckett meşhur cümlesini. Saçlarından başka hiçbir ortak özelliği olmayan Fellaini'ye benzetenlere inat, "Ben Sergio Busquets'e daha çok benziyorum" diye kendini tanımlayan Salih, mükemmel bir futbol sergilemedi kupa maçında. Ancak mükemmel olacağına dair emareleri gösterdi.  Yeşil sahada yaşıtlarından beklenmedik, hatta yaşıtlarını bırakın Türk orta sahalarda bile alışık olmadığımız figürleri sergiledi; geleceği için 'Bu çocukt ciddi ciddi olacak galiba' dedirtti. Varsın hata yapsın, varsın 'zeka' parıltıları henüz takım arkadaşları tarafından yansıtılmasın. Yanlış anlamayın, Salih baştan aşağı hatalı oynadı demiyorum. Ancak öyle bir hava var ki kendinde hata yapa yapa, doğrusunu bulacak gibi. Zaten tecrübe dediğimiz şey değil miydi, yapılan hataların toplamı?

Türkiye'nin en önemli altyapılarından birine dönüşen Bucaspor'da parlayan ve Fenerbahçe, Beşiktaş ve Rubin Kazan'ı peşinden koşturan Salih'in ne kadar zeki olduğunu Serkan Akkoyun'un Futbol Extra için yaptığı röportajda anlamıştık zaten. Rubin Kazan'a Rusya'nın soğuğu ve yemekleri nedeniyle gitmeyen, Beşiktaş'a ise geleceğine dair kuşkuları nedeniyle hayır diyen genç yetenek, Fenerbahçe'yi Aykut Kocaman için tercih etmiş. Bu zekasını sahada da göstermekten imtina etmiyor... Üstelik kendisini yetiştiren Kocaman'ı da haksız çıkartmıyor.

Ancak bir gerçeği göz ardı etmemek gerek. Fenerbahçe'nin gençlerle bir problemi var. Uzun yıllardır süregelen bu sorunu çözmeye kararlı görünen Aykut Kocaman da, eline geçen her fırsatta Salih'e şans vererek bu makus talihi değiştirmek istiyor. Berk Elitez, Gökay İravul, Okan Alkan, Özgür Çek, Can Arat gibi gençlerle geleceği kotaracağı düşünülen ancak her isimde hüsran yaşayan sarı lacivertlilerde Salih'in kendinden emin, sağlam ve yavaş adımlarla ilerlemesi, Fenerbahçelilere yeni bir umut aşılıyor.

Salih'in sorun yaşaması ancak şu iki hatayla mümkün olabilir.  Biri Salih'e, diğeri Fenerbahçe taraftarına bağlı... Salih, şu şans bulduğu dönemdeki gibi hata yapmaktan çekinmez, Beckett Abi'sine biraz kulak verir ve 'Daha iyi yenilmekten' korkmazsa kendini benzettiği Busquets'ten çok daha iyi bile olabilir. Başarısızlığa götürecek diğer olguysa Fenerbahçe taraftarının insafına kalmış. Her ne kadar gençleri desteklemekten imtina etmediğini söylese de, basit hatalar, top kayıpları, yenilgiler sonrası 'kendi geleceğine' zaman zaman homurdanan taraftar, elverdiğince Salih'e destek olmalı.

Yazının Devamını Oku

Yazdı kalem, doldu defter

Havanın boğucu, soğuk ve yağmurlu olmasının tek sebebi mevsim değildi… İklim adeta Lefter’i anıyordu. Ölümünün 1. yıl dönümünde anılan Fenerbahçe ve Türk futbolunun efsane ismi Lefter Küçükandonyadis, çoğunlukla torunu yaşındaki Fenerbahçeli tarafından hatırlanıyordu. Çubuklu'nun efsanesi dün ölümünün 1. yılında Büyükada'da anıldı... Bizlere de onun muhteşem hayat hikayesini anmak kaldı.

Henüz 10-11 yaşlarında ufak bir çocuktu… İki büyük aşkı vardı: Biri futbol, diğeri çok sevdiği Gina… Ancak futbol sevgisi, Gina’ya üstün gelecek, tercihi adını milyonlara sayıklatacak olan ayak topu olacaktı. Onun adı Lefter Küçükandonyadis’ti.

Her gün işten kaçıp Talimhane’nin arkasındaki arsada çift kale oynadığı için ilk işinden kovulması fazla sürmedi küçük Lefter’in. Ancak su tesisatçılığı yapan eniştesi eline bir anahtar tutuşturmuş, balık tutmayı da çok seven bu genci çırağı yapmıştı. Yeni işini çok seven Lefter, enişteden top oynamak için izin kopartmayı zaman zaman başarıyordu.

13’ünde Büyükada’da ‘Kumsal’ adlı mahalle takımında as olması fazla sürmemişti bu genç forvetin. Beyoğluspor beki olan Panini Küçükandonyadis, yaşı çok küçük olan Lefter’in takıma girmemesi için elinden geleni ardında koymamıştı. Ancak birkaç yıl içinde aynı kulübe transferi için biricik kardeşine dil dökmekten geri kalmayacaktı.

“Ben Fenerbahçeli değilim” Takvim yaprakları Aralık’ın 1946’sını işaret ediyordu. Cihat Arman’ın beklenmedik sakatlığı devrin yöneticisi Rüştü Dağlaroğlu’nu yeni bir kaleci arayışına yöneltmişti. İki kuşak sonra sarı-lacivertlilerin kalesini koruyacak olan Oğuz Dağlaroğlu’nun dedesi olan Rüştü Bey’in hedefinde Beyoğluspor’un kalecisi Şalabi vardı. Ancak kulüp başkanı Ohanidis kendisine ‘Şalabi’yi bırak Lefter’e bak’ diyecekti.

Dağlaroğlu, o sıralarda Diyarbakır’da askerliğini yapan Lefter’in bir an önce bulunmasını emretti. Diyarbakır Emniyet Amiri’nin araya girmesiyle bu müthiş yetenek İstanbul’a getirtilmişti. Ne olduğunu pek anlayamayan oyuncu çekingen ve endişeliydi. Dağlaroğlu ona, “Hoş geldin Lefter. Fenerbahçe’yi çok seviyormuşsun. Bizim takımda oynamak ister misin” diye sorduğunda aldığı yanıt pek de beklediği cinsten değildi. Lefter ona “Ben Fenebahçeli falan değilim” demişti!

Birkaç gün sonra Fenerbahçe’nin yeni antrenörü Molnar Lefter’i B takıma koydu ve antrenman başladı. Bu çocuk muazzamdı. Önüne geleni çalımlıyor, şutunu atmaktan imtina etmiyordu. As takıma karşı tam dört gol atmış, Molnar’ın onayını almıştı. İdman bitmiş, tüm gözler onu aramıştı. Ancak mahçup çocuk ortada yoktu.


Yazının Devamını Oku

Döndük sahaya doğru

Bazen bir filmde duyduğumuz repliği taşı gediğine oturtur gibi kullandığımız olur. Bazen de o mahur bestenin sözlerini sevgiliye fısıldarız. Sevdiği takımın renklerini, sevdiceğinden öne koyanlar ise stadyuma koşar, aşkını tezahüratlarla dile getirir. Tekrar tekrar, her hafta, iki haftada bir... Hatta o tezahürat eski yazılara konu olsa bile, tekrar ilham verebilir... Neden olmasın?

"Döndük sahaya doğru açtık ellerimizi

Yalvardık Kanarya'ya duysun diye bizleri

Avaz avaz sesimiz yükseliyor tribünden

Şampiyonluk hırsını, yaşıyoruz yeniden"

 

Beşiktaş'ın 15 sene aradan sonra şampiyon olduğu, Trabzonspor'un 1 puan farkla liderliği kaçırdığı, Fenerbahçe'nin ise 41 puanla üçüncü sırada yer aldığı sezon. Yukarıdaki dizeler de romantik Fenerbahçe taraftarının, o yıllarda söylediği tezahürata ait. Bu tezahüratın videosu Youtube'da var. Aşkla takımına bağlı kişileri görmek isteyen izleyebilir.

 

Takımda yabancı yok, 1981-1982 sezonu, takım bir önceki sezon 12. olmuş ve şimdilerde stadı doldurmak için şartlardan biri olan yabancı yıldızlar da yok. Peki neden bu adamlar eşlerine bile söylemediği güzel sözleri bir futbol takımına söylüyor? Çünkü aidiyet hissediyorlar. Sahada çubuklu için canlarını dişlerine taktıkları her halinden belli olan futbolcuları görüyorlar. Mutlular; çünkü dışlanmamışlar. Mutlular; çünkü Fenerbahçe Spor Kulübü'nün gönüllü işçileri onlar. İşin ilginci bu şarkıyı hırsla değil, aşkla söylüyorlar. Tesisleşme hak getire, 55 bin kişilik lüks stadyumdan eser yok, bırakın taraftarları, futbolcuların bile kaliteli pamuktan forma giymesi namümkün yıllar...

Yazının Devamını Oku

Kaybedenler Kulübü'nü tutuyoruz, mecburuz!

Futbolu ne kadar seviyoruz? Hadi seviyoruz diyelim sevmek zorunda mıyız? Bir cami, bir şehir ve iki adamın hikayesini anlatacağım.

"Süleymaniye Cami’nin bir bakıcısı vardırVanlıBunun babası bu küçükken bir iş için İstanbul’a gelmişDönüşte de hatıra olsun diyeEminönü'nden bir Süleymaniye Cami fotoğrafı almışBakıcı o zamanlar çok genç küçük yaniVan’daki evlerinin duvarına asmışlar fotoğrafıÇocuk her gün o fotoğrafa saatlerce bakmış bakmışBabasının İstanbul’dan getirdiği o fotoğrafa büyük bir tutku ile bağlanmışArtık hayattaki tek ideali o camiyi görmek olmuşYirmili yaşlara geldiğinde de İstanbul'a gelmiş ve doğru Süleymaniye Cami’neCamiyi görmüşOturmuş bahçesineBakmışİçeri girmişNamaz kılmışBi türlü ayrılamamış ordanCaminin bahçesindeki yaprakları temizlemeye başlamışÇiçeklere bakmışÖyle hiçbir şey talep etmedenKendiliğindenCaminin imamı farketmiş bunu ve bakıcı olarak işe almaya karar vermişSüleymaniye Cami’nin üst katlarında bakıcı için gizli bir oda vardırCaminin imamı ve bakıcı dışında hiçkimse bilmez bu odayıBuna bu odayı vermişlerBi' rivayete göre İstanbul’un en güzel manzarası burdan bakınca görünürmüşVe böyle eşsiz bir manzaraya bakmaya nail olmakAncak büyük bir tutkuyla mümkün olmuş"

Kaybedenler Kulübü'nde Kuş Beyin'in anlattığı Süleymaniye'nin Öyküsü'nü az çok biliyoruz.  Aşağıdaki ise İspanya'da, Valensiya'da geçiyor. Süleymaniye öyküsündeki bakıcı gerçekten var oldu mu bilinmez ama Valensiya'daki muadili -ki bundan sonra kendisine Raimon diyeceğiz- olabileceğinin kanıtı. Hepimizin bir takım alışkanlıkları, hobileri mevcut. Bunlardan bazıları bizi diğerlerinden farksız kılmıyor. Ancak bazıları var ki 'imzanız' olabiliyor. Onunla anılıyorsunuz. Sizi işaret edenler o özelliğinizden, hobinizden bahsederek parmağını uzatıyor... Raimon da öyle.

Raimon, Levante Futbol Kulübü'nün bakıcısı. İspanya Ligi'ndeki Levante'den bahsediyorum, hani şu herkesi ters köşeyi yatırmayı başaran takımdan. Ciutat de València Stadyumu'nda yaşayan, çimleri kesmekten tutun, sahadaki çizgileri boyayan bir adam. Yaşadığı odaya kendi meşrebince bir müze kurmaktan da geri kalmayan Raimon, 25 yıldır bu görevi sürdürüyor. Bu müzede özel posterler, biletler, bayraklar, basında çıkan haberlerin çerçevelenmiş hallerini bulabiliyorsunuz. Formalar, kupalar da cabası elbette. Bunun yanı sıra bir hobisi daha var... Yemek yapmaya bayılıyor. Takım yemeklerinde aşağıdaki yemekhaneye indiğinizde bakıcıyı bir şef olarak görebiliyorsunuz...   

    

Bayrak adam!Anne ve babası Valencia'yı tutan bu tuhaf adam öyküsünü anlatırken, "Evet onlar Valencia'yı destekliyordu. Ama ben her zaman zayıf olanın yanında olmayı seçmişimdir" diyor. Jose Ramon Ferrer, başka detayları da ufak ufak veriyor. Mesela 1990-92 arasındaki ekonomik darboğazdan söz ederken kendi boğazı düğümleniyor. "Elektrik ve su parası gibi basit faturaları bile yatıramaz hâle gelmiştik" derken o günleri bir çırpıda ileri sarıyor.

Raimon'un tuhaf bir takıntısı daha var. (Evet, tuhaf bir adam...) Kendisi La Liga'da mücadele eden 20 futbol takımının bayraklarını, ligin güncel puan durumuna göre sıralıyor. 25 yıllık görev süresi boyunca herhalde en çok Barcelona ve Real Madrid bayraklarını birinci deliğe sokan bakıcı, bu sevinci geçen yıl yaşadı. 2011'de yazdığım panoramada şu ifadelerle belirtmiştim bu 'zafer'i.

"Etimolojik olarak incelendiğinde Levant Koridoru’ndan gelmesi yüksek ihtimalli adıyla, Valensiya şehrinin en eski, ancak La Liga’nın en fasulye takımı bu sezon neler yapıyordu öyle? Villarreal’i de yenecek değillerdi ya...İlk yedi hafta itibarıyla 17 puan toplayan siyah-beyazlılar El Madrigal’de haddini bilerek oynadı. Juanlu ve Kone gibi affetmeyen isimler bu naif kadronun bitirici isimleri oldu. Nano ve Ballesteros defansın ortasında rakiplerinin hareket etmesine izin vermezken, birer gladyatör gibiydiler... Juan Ignacio şu anda her ne kadar tedbirli konuşsa da, bu kendisi ve takımını takdir etme hakkımızı elimizden almıyor. Zira Levante çok müstesna bir mukavemet örneği gösteriyor.

Levante’nin karnesi an itibarıyla şu şekilde: 20 puan, üst üste altı galibiyet ve sekiz haftada yenilen üç gol. Başka bir söze gerek var mı? The Madwoman of Challiot ve The Trojan War Will Not Take Place gibi unutulmaz eserlerin sahibi Giraudoux belki de La Liga’yı izleme şansına sahip olsaydı “en göze çarpmayan üniforma sahipleri” sıfatını Levante’ye, en parlak renkleri ise Barcelona ve Real Madrid’e atfederdi."

Yazının Devamını Oku

Kansız devrim olmaz

Fenerbahçe'nin maçlarını izlerken aklıma bir arkadaşım ve onunla özdeşleşen bir cümlesi geliyor...

Ergenlik yıllarımın başında mahallede hayatını sola adamış bir arkadaşım vardı. Yanlış anlamayın o da bir ergendi ve iki elin parmaklarını yeni geçtiği bir yaşta olmasına rağmen devrimcinin, emekçinin, işçinin yanından ayrılmamıştı. Sanki Kapital'i, Komunist Manifesto'yu Marx ile Engels yazarken o da evin bir köşesinde oturmuş sigarasını körüklerken, "Arkadaşlar oraya bir de 'Anlatılan senin hikâyendir' yazın" demişti. Üstüne giydiği parkası, kafasına taktığı şapkası, boynuna geçirdiği atkısıyla çelimsiz vücudu adeta bir tezatlık örneği sergiliyordu. Ağzından Samsun 216 ve bir cümle düşmezdi bu gencin: "Kansız devrim olmaz!"

Küçük Parka'nın o yaşa kadar yaptığı en büyük devrim odasındaki eşyalarının yerini değiştirmek olsa da, o bir şekilde bu cümleyi söylemekten keyif alıyordu, "Kansız devrim olmaz..." Son haftalardaki Fenerbahçe'yi izlerken  Parka Bey'i anmadan duramıyorum. Sarı-lacivertin aldığı her başarılı sonucun ardından dudaklarımdan şu kelimeler dökülüyor: "Kansız devrim olmaz!" Avrupa Ligi'nde alınan muazzam başarı, çok zorlu bir fikstüre ve fahiş hakem hatalarına rağmen Süper Lig'deki ivmelenme beni bu cümleyi söylemeye mecbur bırakıyor. Evet ama neden?

"GÖNDERİLİŞİ DEĞİL, GÖNDERİLİŞ TARZI"

Alex de Souza'nın gittiği günden bu yana her 3 Fenerbahçeli'den biri "Abi, Alex'in gönderilişine değil, gönderiliş tarzına çok kırıldım" cümlesini sarf etti. Bunda da haksız değildi. Sarı-lacivertlilerin en çok üzüldüğü konu kaptanlarının bir anda, apar topar Brezilya biletinin alınmış olmasıydı. 8 yılda yaşanan her şey bir anda çöpe atılmıştı. Ülkenin bir anda gündemi değişmişti ve Türkiye Alex'siz Fenerbahçe'nin bir şekilde başarısız olmasını istiyordu. İçlerinde bir yerde bunu ona yaşatanların cezalandırılmasını istiyordu futbolseverler. Nasıl olurdu da koskoca Alex de Souza gönderilirdi.

Ancak Aykut Kocaman'ın bir ideali vardı. Bunu ben de görememiştim. Aykut Kocaman'ın sessizliği, basınla olan 'az diyaloğu', duruşunu bozmaması beni de etkilemişti açıkçası. Takımın kimyası bozulmuştu. Futbolcular oynadıkları 'şey'den keyif almıyorlardı. Sarı-lacivert forma onlar için futbolu değil, yağlı bir maaş çekini ifade ediyordu. Ancak Kocaman'ın kesin kararı, Aziz Yıldırım'ın da onun arkasında duruşu gerçeklerle yüzleştirdi oyuncuları. "Alex bile gönderilmişti, acaba bizim akıbetimiz ne olur?" Devrim bir çocuğunu yemişti ama o çocuk da 'Memleketinden' giderken aslında iyilik yapıyordu...

PEKİ YA ŞİMDİ?

Kocaman'ın diktiği takım elbise Fenerbahçe'nin üstüne Gençlerbirliği maçı sonrası daha da oturdu. Eksikleri yok mu? Var. Paçaları henüz yapılmamış, üstünde belli belirsiz iplikler duruyor, ütüsüz. Ancak gören bunun çok iyi bir takım elbise olduğunu ve dikilirken hayli emek harcandığını anlıyor. Üstünde ne devrimler yaşadığını ise bazı terziler anlayamıyor.

Fenerbahçe'nin oynadığı son 10 maçı izlerken andığım arkadaşım ne yapıyor bilmiyorum. Küba'ya gitti mi? Kuzey Kore'ye gidip Kim Yong'un ardından göz yaşı döktü mü, bilemiyorum. Ancak bir şekilde devrim yaptığını biliyorum. Büyük ya da küçük, bir şekilde değişik bir hayat yaşadığını tahmin ediyorum.

Yazının Devamını Oku

'Yalancı Bahar' çabuk bitti

Özellikle son 1 yıldır Fenerbahçe taraftarının kendine ait tüm değerlere sonuna sahip çıkması, farkında olmadan camiaya zarar veriyor.

Şike operasyonunun resmen başladığı o sıcak günden sonra bazı çevrelerce umumiyetle sarı-laciverte yapılan eziyet ve zulüm, taraftarı çok daha hassas yapmış. Can acıtan 'gerçekler'i dile getirenler, artık hainlikle, canilikle, yalancılıkla suçlanıyor. Gözleri sadece sarı ve lacivert görenlerin nazarında Aykut Kocaman'ın, Aziz Yıldırım'ın ya da futbolcuların eleştirilmesi "Zındıkların, kulübü 3 Temmuz sürecine götürmek istemesi" demek.

 

Alex'in gönderilişinin akabinde alınan Mönchengladbach ve Beşiktaş galibiyetleri 'Yalancı Bahar' etkisi yarattı. Ancak tablo Bob Ross'un değildi. Kıvırcık saçlarıyla bir dönemin sabahlarını aydınlatan ressamın yaptığı gibi sağa sola mutlu bir kuş konduramıyor, neşeyle akan bir dere çizemiyor, göz alıcı bulutlarla resmi tamamlayamıyoruz. Çünkü Ross'un resme duyduğu aşk gibi naif değil bir kısım Fenerbahçe taraftarının aşkı. Aşırı sevgi, cehalet belki belirli bir çıkar için yalancı samimiyet, ortaya 'Aşktan gözleri kör olmuş' bir Fenerbahçeli profili ortaya çıkartıyor. Aykut Kocaman'ı eleştirmek vahşet, takımı yetersiz bulmak hunharlık, değişim istemek hainlik olarak nitelendiriliyor bu NeoFenerbahçelilerin gözünde.

 

Ancak 'İnsan koruma', 'Değerlere sahip çıkma' argümanı iki cephe yaratıyor. Bir taraf körü körüne yanlışları savunurken, diğer taraf haklılığını kanıtlamak istercesine kişilik haklarına saygısızlıkta ustalaşıyor. Fenerbahçe'yi saf duygularla eleştirenler ya da aynı şekilde naifçe koruyanların sayısı azalırken, Fenerbahçe'ye zarar verecek, düşündüğüne körü körüne bağlı zıt kutupların güruhları çoğalıyor. Aykut Kocaman'ın her basın toplantısında 'İstifa'yı dillendirmesi de bunun bir ürünü. Cephede savaş süngü mesafesine gelmişken, uğruna savaşılan şeyin de sessiz kalması düşünülemez.

 

Fenerbahçe'yle ilgili en ufak olumsuz eleştiriyi sindirememek, gerçeklerin gözden kaçmasına sebep -oluyor- olacak; Fenerbahçe'yi çok sevdiği için laf söyletmeyen taraftar ise zararın... Gözlere takılan o bağın sadece adalet tanrıçası Themis'in yüzüne yakıştığını unutan sözümona 'Aşıklar', Aykut Kocaman ve Aziz Yıldırım'ın misyonu dolduktan sonra soluğu başkasının gemisinde alacak. Doğru ya da yanlış, gerçekleri dile getirenler ise geminin küreklerini asla bırakmayacak. 

Yazının Devamını Oku

İki Kral, 8 yıl ve ortak bir kader

Aykut Kocaman ve Alex de Souza'nın kaderleri ortak yazılmış sanki...

"Yanlış yapmışsın. İkisini de kadro dışı bırakmalıydın. Trabzon'a gideriz 10-0 yeniliriz, mesuliyeti de ben alırım. Bunun profesyonellikle ilgisi yok. Kader maçı öncesinde böyle bir şeye nasıl cüret ederler? Demek hiç güvenleri yok ki, 100 milyon liranın peşine düşüyorlar. Yarınki maçı 10-0 kazansak, beş golü Aykut, beş golü de Oğuz dahi atsa FB'den gidecekler. Bu nasıl sevgi, bu nasıl kaptanlık?"

Ne bu yukarıdaki sözler çok yeni ne de söyleyen kişi şu an Fenerbahçe'nin başkanı. Cümle Ali Şen'e ait, bahsedilenler ise sarı lacivertlilerin şu anki teknik direktörü Aykut Kocaman ve eski teknik patronu Oğuz Çetin. Tam 16 yıl önce vuku bulan bu hadiseden sonra sarı lacivert köprünün altından çok sular aktı. Aykut Kocaman Fenerbahçe'den uzaklaştırıldı, yerine nice forvetler geldi. Ali Şen başkanlığı bıraktı yerine Aziz Yıldırım seçildi. Oğuz Çetin'in kısa teknik direktörlük macerası hüsranla sona ererken, 2010'da Kocaman 'Teknik direktörlük' sıfatıyla soluğu tekrar Kadıköy'de aldı.

1996'da şampiyonluğu getirdiği halde 'Ali Şen'e göre takımın omurgasını bozan Aykut Kocaman, 2012'de buna benzer bir hadisenin içindeydi. Ancak bu kez kovulan değil, kovan pozisyonundaydı. Sebepleri ise neredeyse aynıydı. Tıpkı Kral Aykut gibi, Kral Alex de takımın huzurunu bozuyordu (!), tıpkı 1996 Fenerbahçe'si ekip yeni bir oluşum içine girmeliydi. Padişah fermanı gönderdi, kelle alındı. Alex de Souza, tıpkı 16 yıl önce kendisini kulüpten uzaklaştırılan adam konumundaydı.

"Kadro dışısın!" Bu iki kelime Alex'te nasıl bir etki bıraktı bunu bilemiyorum. Sadece tahminlerim var. Ancak Aykut Kocaman bunu daha önce tatmış, tatbik etmişti. Aynı hayal kırıklığıyla o kulüp binasından ayrılmıştı. İşte garip olan bu...  Fenerbahçe'ye sekiz yıl hizmet vermiş, 47 bin dakika çubukluyu terletmiş, şampiyonluklar yaşamış iki efsane de sarıyla laciverte üzgün, kırgın ve sinirli bir şekilde veda etti. Bense 16 yıl önce yaşadığım hislerin aynısını bugün yine hissettim. İşin garibi bu kez kalbimi kıran kişi, yıllar evvel hüznünü paylaştığım Fenerbahçeli'yle aynı isimdi...

 

Yazının Devamını Oku

Alex de Souza: Anlatılacak bir hikâye

Müzikseverler için 13 Aralık 2001 tarihi asla onarılamaz bir kalp ağrısıdır.

Death'in 'frontman'i, söz yazarı, bestecisi, her şeyi Chuck Schuldiner, beynindeki tümörü yenememiş, ruhunu kıran, bedenini kemiren illete teslim olmuştur. Son albümü The Sound of Perseverance da bu hastalığı anlatır nitelikte bir eserdir. Bir sanat şaheseri olmasının dışında bu albüm, Chuck'ın vedası, hayranlarına vasiyetidir bir bakıma. O şaheserin unutulmazlarından 'Story to Tell' de sanki öleceğini bilen bir bireyin yakarışıdır. Şöyle der Floridalı: "Gerçeği tattığın zaman, diğerleri gibi göreceksin / benden önce, sana / ben geçmişim, anlatılacak bir hikayeyim, / anlat bunu..."

Chuck Schuldiner'in belki de son isteği hikayesinin anlatılmasıydı. Hayatlarına dokunduğu kişilerin bir şekilde onu unutmaması son isteğiydi. Parasızlıktan ameliyat olamayıp, hastane faturalarını annesi zorluklarla ödese de, güzel anıları da anlatılıyor, - anlatılacak-.

Alex’in son isteği

Metal müziğin efsanesinin 'anlatılma ve unutulmama' isteği, yeşil sahaların bir başka efsanesinin de son arzusu olabilir mi acaba? Fenerbahçe'ye geldiğinden bu yana takımı için her şeyi fazlasıyla yapan Alex de Souza'nın? Brezilyalı, Türkiye'den ayrılıp ülkesine döndüğünde istatistiklerdeki sayılardan, maç raporlarındaki 'yıldızlardan' çok daha fazlası olarak anılmak istiyordur belki? Son demlerini yaşadığı 'çubuklu'nun 'Anlatılacak bir hikayesi' olmak, yaptıklarını göz önüne alınca makul bir istek gibi görünüyor. Ancak maalesef Fenerbahçe'nin 'bağrına basacakları evlatları'na davranış biçimi, onun için de emsal oluyor. Tıpkı Pierre van Hooijdonk, Tuncay Şanlı, Viorel Moldovan, Appiah, Mateja Kezman, Kemalettin gibi o da gitmeden önce sorun yaşayan isimlerden biri haline getiriliyor.  

En zor dönemlerinde sahip çıktığı kulübünde itibarsızlaştırılan, 'marka değeri' ucuzlatılan, takıma zarar verdiğinden dem vurulan alelade bir futbolcu durumuna düşürülüyor. Kulüpten ayrılacağı neredeyse kesin olan Alex de Souza'nın tek bir isteği olduğunu düşünüyorum. Bunu en çok da 'heykel' açılışındaki göz yaşlarında hissettim. Kaptan yaşlı gözlerle belki de şöyle diyor, tıpkı Chuck Schuldiner gibi: "Gerçeği tattığın zaman, diğerleri gibi göreceksin / benden önce, sana / ben geçmişim, anlatılacak bir hikayeyim, / anlat bunu..."

 

Yazının Devamını Oku

Fener adamını buldu

Modayı yakından takip ediyor, alışveriş yapmayı çok seviyor, dövme tutkusu haddinden fazla… Bir de Fenerbahçe’nin orta sahasına yeni bir soluk getirmekle meşgul şu sıralar. Evet Raul Meireles’ten bahsediyorum, sarı lacivert formayla çıktığı ilk maçta topu kendi ağlarına gönderen Portekizli’den.
 
Kafasına çarpan topla Volkan’ı yanıltan Meireles, Şükrü Saracoğlu’nda yaşadığı ilk heyecanda hayli enteresan bir futbol sergiledi. Enteresan diyorum çünkü uzun süredir ilk kez bir Fenerbahçe orta sahası hem defansif hem de ofansif anlamda eli yüzü düzgün bir şeyler yaptı. Liverpool’a transfer olduğunda “Ortada oynarken kendimi daha rahat hissediyorum. Fakat teknik direktör beni nereye koyarsa o bölgede elimden geleni yaparım. Bu benim işim. Ben yıldız değilim, bireysel oynamam. Benim işim takımım için elimden geleni yapmak” diyen Raul Meireles, dediğinde hayli ciddi! Bu sözleri aradan geçen iki yıla, iki takıma ve yepyeni bir lige rağmen değişmemiş gibi görünüyor. Zekasıyla oynayan, futbolu çok iyi bilen ve yıldız mertebesinde algılanan Portekizli buna rağmen bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle takımı için elinden geleni yaptı. Çok farklı bir takımda, yeni arkadaşlarıyla siftah yapıyor olmasına rağmen, hiç sırıtmadı ve gelecek için olumlu sinyaller verdi.
 
Aranan kan Meireles
Daha önce ilk kez 2004 yılında, Porto forması giyerken kendi ağlarını sarsan Meireles’in dolaylı olarak yeni bir transfer yaptığını söylemek mümkün. Zira Mehmet Topal Fenerbahçe’de ilk kez bu kadar etkili bir futbol sergiledi. Premier Lig’in tozunu yutmuş bu ‘yıldız’la Topal’ın kendini bulduğunu ve verilen görevi ziyadesiyle “hal’lettiğini” gördü futbolseverler. Zira Meireles’in ışığı, Topal’ı da aydınlattı.
 
Aykut Kocaman’ın kafasındaki Fenerbahçe, Meireles’le istenen yola girecek gibi… Alex, Kuyt, Mehmet Topuz, Stoch gibi isimler sürekli olarak yer değiştirirken, Mehmet Topal da dikine oynayan Meireles’i arkasında emniyet subabı olarak kalıyor. Takım istediği futbolu sergileyemese de, en azından doğru düşünebiliyor. Tabii ikinci yarıda oyundan düşen sarı-lacivertliler Marsilya ile oynanacak Avrupa Ligi randevusunda düşünmekten fazlasını yapmak zorunda…
Yazının Devamını Oku

Emek, Metin Kurt ve Burak Yılmaz

İki gün önce hayatını kaybeden Metin Kurt'un ağzından en çok çıkan kelime neydi? Belki bunu bilemeyiz ama az çok tahmin yürütürsek, uğruna yaşadığı sözcükleri bulmakta zorlanmayız: "Emek, hak ve adalet". Dün kendisini ufak bir siyah-bantla anma zahmetine bile girmeyen Galatasaray'ın eski futbolcusu Metin Kurt'tan bahsediyorum. Futbolu emek batakhanelerine benzettiği ve sendikalılaşma hareketlerini başlattığı için sarı-kırmızıdan aforoz edilen Kurt.

Şimdi o formayı genç bir meslektaşı terletiyor, Burak Yılmaz... Daha önce defalarca buna benzer olayların kahramanı olmayı başaran 'gol kralı' unvanlı milli forvet, 85. dakikada ceza sahası içerisinde kendini bırakarak eski takımının emeklerine, meslektaşlarının hakkına, iyice uzaklarda bıraktığımız futbolun adaletine darbe vurmaktan beis duymadı. 'Emek' dediği için Galatasaray'dan uzaklaştırılan Metin Kurt'un kemiklerini sızlattı.

Melo'nun hataları, Holosko'nun iki yıl sonra kıpırdanması, Galatasaray'ın orta saha zafiyeti, Olcay Şahan'ın adaptasyonu, Fernandes'in orkestra şefliği... Bunların hepsi üzerinde saatlerce konuşulur, tartışılır, büyük ihtimalle keyif de alınır. Ancak Burak Yılmaz'ın bu yaptığı maalesef, ne Metin Kurt'un mücadelesine, ne de parçalıya yakışır.

Oscar Wilde ve Feda

Beşiktaş Jimnastik Kulübü kurulmadan çok kısa bir süre önce Reading Hapishanesi'nden salınan ve ardından bir otel odasında ölü bulunan dünyanın en önemli şairlerinden Oscar Wilde şöyle demişti: "Romantik aşk zenginlerin ayrıcalığıdır, işsiz olanların değil. Fakirler, sıradan ve pratik zekâlı olmalıdır." Galatasaray bu kadro yapısı, yıldızları ve debdebesiyle belki rakibini hafife aldı ve bir şekilde darbe almadan İnönü'den ayrıldı. Ancak siyah beyazlı taraf pratik zekayla, sıradanlıkla ve realiteyle o şaşalı kadronun karşısında çok daha iyi olan takımdı, galibiyeti kaçırdı. "Feda" projesi belki kulübün kasasını doldurmuyor ancak futbola ve spora dair çok önemli dersler veriyor.

Yazının Devamını Oku

Blake bu kez Bolt'u geçecek

200 metre yarı finalinde kendi serilerini adeta yürüyerek geçen Usain Bolt ve Yohan Blake altın madalyanın en büyük favorileri. Ancak hesaplara göre Blake bu kez Bolt’u geride bırakıp, rakibinden öcünü alabilir...

Mantık çerçevesi içerisinde incelendiği zaman, bir atletin 200 metre potansiyelini hesaplamak için en iyi 100 metre derecesi ikiyle çarpılır ve bu süre 0.2 iyi ya da kötü olur. Usain Bolt’un 2008 ve 2009’da elde ettiği dereceler hesaplandığında tutarlı olarak buna bağlı doğru çıkıyor.

Buna bağlı olarak Usain Bolt, Londra’da 200 metre finallerinde 19.26 gibi bir derece koşacak. (100 metre finalindeki derecesi 9.63x2) Jamaikalı atletin derecesi 19.06 ilâ 19.46 arasında olacak gibi görünüyor. Dünya Atletizm Şampiyonası’nda 19.19 koşarak 200 metrede rekorunu geliştiren Bolt’un önünde yine aynı rakip var. Yohan Blake… Ancak antrenman partneri bu kez çok daha tehlikeli gibi görünüyor. Çünkü genç atlet, Usain’e göre ikinci 100 metresinde çok daha hızlı. Speedendurance.com sitesinin de detaylı olarak incelediği 200 metre yarışı öncesinde Blake, Bolt karşısında favori gösteriliyor.

Blake inanılmaz bir ivmeye sahip

16 Eylül 2011’de Diamond League’de 19.26 koşarak tarihin en hızlı ikinci 200 metresini koşan Blake, 100 metrede vatandaşına kaptırdığı altını bu kez boynuna geçirmenin hesaplarını yapıyor. İlk 100 metrede Bolt’un en iyi derecelerine nazaran daha kötü koşan Blake, ikinci 100’de rakiplerinin yapamadığını yapıyor ve yavaşlamıyor. Bolt patlayıcı gücünü kullanarak 60-80 metre aralarında inanılmaz bir fark yaparken, Blake 90 metreden sonra giderek artan bir ivmeyle koşuyor.

Bolt 2008 Bolt 2009Blake 2011 Rüzgâr -0.9 -0.3 +0.7Reaksiyon zamanı0.174 0.269İlk 100 metre9.98 9.92 10.14İkinci 100 metre 9.32 9.27 9.12En iyi 100 metresi 9.69 9.58 9.82Hızını koruması0.290.34 0.32Yavaşlama süresi 0.34 0.35 -0.02

Blake 2011

-0.02

Not:

Yazının Devamını Oku

Fenerbahçe hafif yaralı

“Futbol benim varoluş sebebim. Kazanmak da şu anda burada olmamın müsebbibi. Fenerbahçe’yi burada yenmek istiyoruz. Yenmek için sahaya çıkacağız”

İlk cümle haricinde kalanı buram buram klişe kokan, İstanbul’a gelip büyülenen takım patronlarının yaptığı açıklamalardan biri gibi görünebilir. Ancak Sumudica’nın ağzından dökülen bu sözleri duyduğumda çok ciddi olduğunu anlamıştım. 

Saçlarında parlayan biryantin, ağır parfüm kokusu, Rus-İtalyan mafyalarını andıran bir İngilizce… Martin Scorsese filmlerinden kopup gelmiş bu adam, yani Vaslui’nin teknik direktörü Marius Sumudica, “Fenerbahçe’nin güçlü bir takım olduğunu ancak ellerinden geleni yapacaklarını” söylemişti. Peki gerçekten de Fenerbahçe o kadar iyi miydi?

Öncelikle Sumudica karşısında hazır olmayan, organize olmaktan çok uzak, birçok mevkisinde de eksikler bulunan bir Fenerbahçe’yle oynadı. Vaslui karşısında ikinci yarının belli bölümleri haricinde atak yapmayı bırakın, orta sahayı dahi kontrol edemeyen sarı-lacivertliler, yeni sezonun açılış maçında, üstelik 1 yılı aşkın süredir ilk kez stadyumda bulunan Aziz Yıldırım’ı selamladığı karşılaşmada tabiri caizse ‘berbat’ bir oyun sergiledi. “Berbat”ı şöyle açabiliriz, Fenerbahçe için kabul edilemeyecek derecede kötü… Romanya’da sezonun açılmış olması elbette Vaslui’nin avantajı. Ancak şunu unutmamak gerek Sumudica üç haftadır bu kulüpte ve 16 yeni transferle takımın kimyası iyiden iyiye değişmiş durumda. Kısacası sarı-lacivertin karşısında da birbirini çok da iyi tanımayan bir takım var. Fenerbahçe’nin ‘eksik maç’ bahanesi çok inandırıcı gelmiyor. Bu takıma yeni bir Emre, gerçek bir santrafor, daha iyi bir oyun planı ve tecrübeli bir savunma oyuncusu gerek. Ya da Aykut Hoca’nın elindeki malzemeyi daha iyi kullanması…

Futbol yüzünden eşinden uzun süreli ayrılıklar yaşadığını belirten ve bu yüzden ağır kavgalar ettiğini itiraf eden, “Futbolcum hak ediyorsa tekme tokat onu döverim” diyen Sumudica, Fenerbahçe’ye az daha meydan dayağı atıyordu. Ancak yine sahneye çıkan Alex ve onun kadife ayağı, sarı-laciverti ipten aldı. 

Maç öncesinde, futbol dünyasının ‘taze’ takımlarından biri olan rakibini hafife alan Fenerbahçe, büyük bir kazayı ufak sıyrıklarla atlattı. Bir hafta sonra oynanacak maç, kesinlikle bundan daha zor olacak. Fenerbahçe hazır değil, karşısında Luca Brasi kılıklı bir o kadar hırslı bir teknik adam ve fizik olarak Fenerbahçe’den çok üstün bir takım var. Bakalım Fenerbahçe hangi role bürünecek? Goodfellas’ın yaramaz çocuğu Tommy DeVito’ya mı, yoksa her sorunda bir şekilde çözümü bulan Henry Hill’e mi?*

Yazının Devamını Oku