Sakal çıkmadan önce

Tamam ama, pek bir erken jilet kullanmaya başlamış yaşıtlarım da vardı. Onları sonsuz kıskanırdım.

Sonsuz hasetle bakardım. Ve, zahir kavmi bir genetik formülden dolayı olacak, bunların çoğunluğu da Ermeni arkadaşlarım arasından çıkardı. Zaten de, biz "tüysüzler" yiğitliğe toz kondurmamak için kasten fark etmezden geldiğimiz takdirde, kerátalar gözümüzün içine baka baka, parmaklarının tersiyle ilk sakallarını yukarı doğru sıvazlardı.

Buluğ çağından ergenliğe geçerken, belki de en büyük korkum köse kalmaktı. Gece, sakalımın ve bıyığımın çıkmayacağı düşüncesiyle kábus gördüğüm olurdu.

Dolayısıyla, hem zaten sırtıma yapıştırılmış "hanım evládı" ve "muhallebi çocuğu" etiketlerinden hiç kurtulamayacağımı; hem de üstelik, sanki bir alákası varmış gibi, gelecekte eşcinsel falan olacağımı düşünürdüm. Dehşetlere kapılırdım.

Oysa aslına bakarsanız, tüylerimin genel akran ortalamasından geç mi bitip bitmediği konusunda hiçbir fikrim yok. İstatistik açıdan, çok büyük ihtimalle, ben de söz konusu ortalamaya dahildim. Tamam ama, pek bir erken jilet kullanmaya başlamış yaşıtlarım da vardı. Onları sonsuz kıskanırdım. Sonsuz hasetle bakardım onlara. Ve, zahir kavmi bir genetik formülden dolayı olacak, çoğunluğu da Ermeni arkadaşlarım arasından çıkardı.

Örneğin, benim dudak üstümde dahi hafiften bir esmerleşme yokken, Mıgırdıç veya Ardaşes’in artık bayağı bayağı tıraş olduğunu fark etmemek için kör olmak gerekirdi.

Zaten de, biz "tüysüzler" yiğitliğe toz kondurmamak için kasten fark etmezden geldiğimiz takdirde, kerátalar gözümüzün içine baka baka, parmaklarının tersiyle ilk sakallarını yukarı doğru sıvazlardı.

Erkekliğe geçiş önceliklerinin fiyakasını satar ve "rötar"ımızı yüzüme vururlardı. Hatta bazen öyle olurdu ki, okula tıraşlı geldikleri için fena halde azar işitirlerdi.

"Aziz Birader" yarı Fransızca, yarı Türkçe, "Artık kazık kadar oldunuz mösyö! Yarın da böyle gelirseniz, kendinizi dış kapıda bulacağınızın resmidir. Sınıfa değil, Gülhane Hayvanat Bahçesi’ndeki goril kafesinin önüne gidin" diye ihtar verirdi.

Ah, o azarı işitecek ve o ihtarı alacak öğrenci olabilmek için neler feda etmezdim ki!

BANA DA BABA AZARI

Oysa, ne münasebet, işte tek bir tüy bile bitmiyor.

Babamın makinesiyle ve gayet gizli gizli, haniyse her iki günde bir "kaymak gibi" (!) yanağımın üzerinden defalarca jilet geçiyorum ama, o kaymağın üzerinde yağlı Silivri yoğurdunun engebesi bile oluşmuyor.

Mübarek cilt, tatsız tuzsuz pastörize mamûl gibi dümdüz!

Üstelik, bir defasında, tam yukarıdaki "operasyon"u gerçekleştirirken pederim suçüstü enseledi ki, "Aziz Birader"in azarı ve ihtarı benim haşlanmamın yanında, papaz efendinin pazar vaazındaki nasihat kalır!

Girizgáhı, "Bre kopil, daha kaç yaşındasın ki bizim familyamızda peydahlanacak ilk ayı olmak hevesine kapılıyorsun" diye yaptı.

Sonra da, "Eğer bir daha yakalarsam, işte sana yemin-i billáh, berber Hamdi Efendi’nin usturasını bilediğim gibi, suratının derisini kendi elimle kazırım. Öğren bakalım, altında sakal mı varmış, yoksa baş bir şey mi" tehdidini savurdu.

Nihayetinde de az biraz yumuşayıp "Meret bir çıkmaya görsün, görürüm seni! Paşazademiz tembelin teki olduğun için bu defa da tıraşa üşeneceksin. Bil ki, ’kes şu keçi kıllarını’ diye yine ben başına cebelleş olacağım" şeklinde bir "finiş"le noktaladı.

KITIPİYOS JİLETİM

Adı zaten "ásabi adam" yedi cihana nám salmış peder bey bu, hiç şakaya gelmez. Vallahi, söylediğini yapar mı yapar!

Faik Sabri Duran’ın "Káşifler Álemi"nde okuduğum ve arzumun tam tersine, bu defa sakalları hiç çıkmasın diye suratlarını hacamat eden kabilelerdeki gibi, babacığım da oğulcuğunun yüzünden ustura geçiriverir.

İlelebet köse kalacağımın ve her bir yanı bıçak darbeli mahpushane kaçkınlarına benzeyeceğimin resmidir!

Dolayısıyla, ben de yemin-i billáh dedim ve ne damatlığından kalma tıraş makinesine, ve ne de "Nacet" marka jiletlerine bir daha elimi dokundurdum.

Naçar, "hanım evladı" cildimi kendi haline bırakıp ve Mıgırdıç’ı, Ardaşes’i, Halûk’u, Yalçın’ı, hatta birden bire ergenlik tıraşına geçen Moşe’yi büyük bir kıskançlıkla gözleyip sakalımın çıkmasını bekledim. Çıkmaz olur mu, tabii ki çıktı.

Kitaplarda tam Alain Fournier’den "Koca Meaulnes" hüzünlerini bitirip Goethe’den "Genç Werther’in Acıları"na geçiyordum ki; yani tam buluğ çağ endişelerinden ergenlik çağı kaygılarına doğru ilerliyordum ki, her erkek çocuğun yaşadığı dönüşüme uğradım.

Önce suratımda, sık sık bitmez ve sil sil temizlenmez sivilceler belirdi.

Sonra, bıyıklarım hafiften hafife "terlemeye" ve favorilerimden itibaren de yanaklarım biraz biraz "tüylenmeye" başladı.

Tamam, Mıgırdıç’la, Ardaşes’le, Halûk’la, Yalçın’la, Moşe’yle hemencecik aşık atacak ve "Aziz Birader"den "hayvanat bahçesinin goril kafesine git" ihtarını çabucak alacak kadar "büyümedim" ama, kendi damatlık tıraş makinesini kullanmayayım diye, peder bey hiç olmazsa sapı plastik ve jileti kıtıpiyos cinsten bir alet edinmeme ses çıkartmadı.

Evet evet, köse kalmadım ve de sakallarım çıktı.

Hep daha gür, hep daha sert, hep daha gri ve nihayet, hep daha beyaz olarak çıktı.

Bu tür ve renk değişimine ilişkin parkuru gelecek pazara bırakıyorum.
Yazarın Tüm Yazıları