GeriGence Alton Rhys: Bu ismi unutmayın!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Rhys: Bu ismi unutmayın!

İlk rekoltesi 2004 olan Rhys tanınmayan bir yeni yetme iken kısa sürede kulaktan kulağa bir efsaneye dönüştü. Bu şarabın geldiği bağı gözlerimle görmem, onu anlamam gerekiyordu ve sonunda fırsat kapıyı çaldı

Üç yıl önce bir Burgonya kör tadımındayız. İlk altı şarap beyaz ve geceyi organize eden arkadaşımız aralarında kural dışı şarap olabileceğini söylüyor. Böyle tadımlarda temanın dışına çıksa da yine de benzer tarzda yabancı şarap katmak hem eğitici hem de eğlenceli oluyor. Hele etiketler bir bir gün yüzüne çıkarılırken... Kaliforniya’dan olma ihtimali yüksek, diğerlerinden daha olgun, daha meşeli ve hatta neşeli bir yabancıyı ayırt ediyorum. Başarılı bir seçim ama yakayı yoğun meyvemsiliğiyle ele veriyor.
Sonoma’da muazzam bir otomobil bayileri zincirine sahip olan Hansel ailesinin aynı zamanda Walter Hansel adında bir şaraphanesi de var. Walter’ın oğlu Stephen Hansel tam bir Burgonya hayranı ve şarapları da bunu yansıtıyor. Bir de hepsinden farklı bir favorim var ki, hem tanıdık hem yeni. Yere göğe sığmaz büyük üstad Coche-Dury’den bir Meursault olduğuna neredeyse eminim bu aklımı başımdan alan şarabın. Oysa sonunda maskesi düşüyor ve hayret dolu bakışlar eşliğinde Kaliforniya’dan çıkıyor.
Hala Rhys kadar ayaklarımı yerden kesen bir Kaliforniya beyazı bulamadım desem? Üstelik en acıklısı, bu sevdada bahtsız çıkmam. Belki en iyi ama bir o kadar da zor bulunan bir Chardonnay bu! Sadece liste üyelerine satılan Rhys her müşterisine yılda ylnızca bir şişe gönderebilecek kadar az üretiliyor.
Talep sonsuz, arz adamı çileden çıkaracak kadar düşük. Gece gündüz köşe bucak bulduğum her şişeyi ne pahasına olursa olsun kapıyorum. Kavımda ne kadar derinlere atsam da elim hep onlara gidiyor.
O kör tadımda Leroy, Pernot, de Montille gibi dev isimlere, Bienvenue-Bâtard-Montrachet, Meursault-Perrières, Meursault-Genevrières gibi yüce bağlara adeta yukarıdan bakıyordu Rhys.
Silikon Vadisi’ni Pasifik Okyanusu’ndan ayıran Santa Cruz Sıradağları’na gizlenen küçücük bir bağdan hem de... İlk rekoltesi 2004 olan Rhys tanınmayan bir yeni yetme iken kısa sürede kulaktan kulağa bir efsaneye dönüştü. Bu şarabın geldiği bağı gözlerimle görmem, onu anlamam gerekiyordu ve sonunda fırsat kapıyı çaldı.

eBAY’İN ORTAĞI

Rhys’in arkasındaki dahi Kevin Harvey. Bu mütevazı şahsiyet aslında teknoloji dünyasının en önemli isimlerinden. Elektrik mühendisliğinden yazılım uzmanlığına, yatırımcılıktan bağcılığa uzanan nefes kesici bir yolculuğu var. Şarap işinde yaygın bir söylem vardır; küçük bir servete ulaşmak için yola büyük bir servetle çıkmak gerekir derler. Harvey, evinin arka bahçesini bağ, garajını da şaraphane yaptığı yıllarda ortak olduğu şirket de ‘eBay’ adlı meçhul bir internet sayfasına destek ve sahip çıkmış.
Değeri iki yıl içerisinde altı milyon dolardan beş milyar dolara fırlayan eBay, Harvey için ardı arkası kesilmeyen başarılı teknoloji yatırımlarına vesile olmuş. Bugünkü şahsi serveti tahminen milyar dolar boyutunda. Şaraba tutkuyla gönül veren Harvey sonsuz kaynaklara sahip ama sektördeki diğer zenginler gibi varlığını gösteriş ve pazarlamaya kanalize etmiyor. Onun için en öncelikli yatırım bağ, çünkü dünyanın en önemli şaraplarının bağda yapıldığını çoktan birinci ilkesi olarak benimsemiş.
Sarp dağ sırtlarına kurulmuş çarpıcı Rhys bağlarını şahsiyeti kadar tevazu yüklü BMW cipiyle gün boyunca etraflıca gezip durduk. Harvey’nin amacı her farklı tek bağ şarabının bambaşka doğal şartlara, kendini her yudumda belli eden farklı bir teruara sahip olması. Günün sonunda tattığımız dokuz şarap bunu büyük ölçüde başardığının bir kanıtı. Kaliforniya’da bir benzeri olmadığına inandığım Chardonnay dışında Rhys aslen bir Pinot Noir uzmanı. Eşsiz Chardonnay’sine bir Syrah, sekiz de Pinot Noir eşlik ediyor.
(Devam edecek?)
X

Çizgi şaraplar olmamış

Disney kendi şarabını da yapmış. Disney’e ait otel, restoran ve barlarda servis ediliyor. İtalyanların piyasaya sürdükleri Japon çizgi kedisi Hello Kitty şaraplar ise ebeveynleri endişelendiren cinsten Günümüz insanının ayaklarını yerden kesen şaraplar nadiren karşısına çıksa da ayakları yerden kesikken içmeye değecek şarap karşısına pek çıkmıyor. Kastettiğim, hayatımızın kaçınılmaz bir parçası olan uçaklar ve şarap servisi. Uzun seneler uçakta yenen yemek saatlerce daracık bir koltuğa sıkışıp kalmakla benzer bir eziyet teşkil etti. Seyahat sırasında sıkça acıkan insan o servis arabalarının bitmeyecekmiş gibi gelen iki ileri bir geri yolculuğunu oruca benzer bir sabırla bekler ya, peki ne için?
Sırf karın doyurmak için mikrodalga sıcağı yemeklere saldırıp yanan damaklar, bayat ekmeklere sürülen sefil yağlar, az biraz tuz biber ekmek için yapılan türlü cambazlıklar hep uçakta yemek anılarımızda izler bıraktı. Havayolları artan rekabet yüzünden kendilerine çeki düzen vermeye başlayana kadar. Uçaklarda yemekler şu son yıllarda giderek düzelmeye, kabul edilir bir irtifaya tırmanmaya başladı. Bilakis bazı ileri görüşlü havayolları en üst sınıftan ekonomiye yemek kaliteleriyle sivriliverdi.
THY tartışmasız bu gruptan. Hayatımın önemli saatlerini çalan uçuşlar bana en azından bunu öğretti. ABD’den İstanbul’a ulaşabilmek için ne zaman Avrupa’da yabancı bir havayolundan THY uçuşuna aktarma yapsam yemek servisiyle beraber içimde bir ısınma başlıyor. Önümüzdeki marttan itibaren direkt Los Angeles uçuşlarına başlanacak olmasına ne kadar sevindim bilemezsiniz. Yemeklerimizin yanısıra uçaklarımızda sunulan şaraplar da dünya standardında, çoğu havayolunun ötesinde.
Bunun değerini geçen ay çoluk çocuk Sonoma havaalanından başladığımız Disneyland yolculuğunda idrak ettim. Alaska Hava Yolları aslında bonkör bira ve şarap servisiyle ABD’de parasız alkollü içecek sunan son havayollarından. Bira seçimi son derece yerinde. Sonoma bölgesinden küçük bir üreticinin zanaatçı işi bir birası hem farklı, hem lezzetli. Ancak şarap konusunda yaşadığım şoku tahmin edemezsiniz. Kaliforniya iç uçuşunda bu şarap eyaletini görmemezlikten gelmek affedilebilir bir gaf değil.
ABD şaraplarının hem en iyilerini hem de yüzde doksanını Kaliforniya üretirken kalk patatesiyle meşhur Idaho’dan şarap servis et, daha neler! Sinirlenecek başka bir şey bulmadan soluğu Los Angeles’ta aldık. Yakında tek uçuşla ulaşabilecek bu keşmekeşli ama bir o kadar da eğlenceli şehir aslında İstanbul kadar büyük ve kozmopolit. Aynı zamanda bir onun kadar da yaşayanlarının başını ağrıtabilen bir metropol. Bir ucundan diğerine ulaşım başlı başına dert, otobanlar neredeyse her saat ana baba günü.
Walt Disney imparatorluğunun 1955’te kuruluşunu simgeleyen Disneyland bölgenin her yaşa hitap eden, enfes kumsallarından sonra en çekici kısmı kanımca. Ya Mickey’yi bu ziyaretimde beni en çok şaşırtan şarap oldu desem? Dokuz yıl önce açılan Kaliforniya Macerası adlı komşu parkın orta yerinde karşıma çıkan bir bağ ve şaraphane temalı bar yediden yetmişe ifadesine yeni bir anlam kazandırmakta. Eyalette şarabın önemini vurgulamak için açıldığını öğrendiğim bu atraksiyon tam koca çocuklara göre.
Üstelik Disney çoktan kendi şarabını da yapmış. Bunlar küçük bir ülkenin ekonomik gücüne sahip Disney şirketinin Kaliforniya ve İtalya’da beğendigi şaraphanelere yaptırdığı özel etiketler? Disney’e ait otel, restoran ve barlarda servis ediliyor, perakende satılmıyor. Etiketlerinde de Disney karakterleri yok, sadece ismen bu dünyaya ait olduklarını ima ediyorlar. Oysa İtalyanların bu yıl piyasaya sürdükleri sevimli Japon çizgi kedisi Hello Kitty marka şaraplar ebeveynleri ahlaken endişelendiren cinsten.
Alkol ve çocuklar tehlikeli bir karışım. Bunu dozunda lanse etmek, yaşı alkole çok uzak masumları bu dünyadan uzak tutmak önemli. Burada doğruyla yanlış arasında ince bir çizgi var. Disney bu çizginin doğru yanında ama Hello Kitty şarapları herkese alenen satılan, özendirici ve açıkçası riskli bir ürün. Alkol pazarlamanın daha bin bir keşfedilmemiş alternatifi varken bu bence yanlış. Şarapsever bir ebeveyn olarak çizgi kahramanlarla şişelerin buluşmasını belki tutuculuk ama pek doğru bulamıyorum.
Yazının Devamını Oku

Şampanya alemi

Yılın en keyifli tadımlarından biri iple çektiğim MW (Masters of Wine) Şampanya Tadımı. Piyasadaki seçeneklerin önemli bir kısmını kıyaslayarak değerlendirmek için kaçırılmaz bir fırsat. Şampanya derken bahsettiğim haliyle Fransa’nın Şampanya bölgesinde yapılan gerçek şampanya Hugh Johnson ile ilk tanışmamız bir şampanya seminerindeydi. Büyük üstattan birkaç saat içinde neler öğrendim neler... Unutamadığım derslerden biri, onun da en sevdiği içeceklerden şampanyayı tadarken analizin en önemli kısmı olan burunda, tıpkı damıtılmış içkiler gibi ağzı hafif aralamanın faydası oldu. Bu sayede kadehten yükselen karbondioksit molekülleri tahlili saptırmak yerine geniz boşluğundan geçip damağı ağızdan terk ediyor, aroma ve buke tüm saflıklarıyla öne çıkıyor. Bir sonraki şampanya kadehinizde önce ağzınız kapalı sonra açık deneyin, koku yoğunluğundaki artış sizi şaşırtacaktır.
Yılın en keyifli tadımlarından biri iple çektiğim MW (Masters of Wine) Şampanya Tadımı. Hem New York hem de San Francisco’da düzenlenen bu özel gecede açık büfe yüz kadar farklı şampanya, ekseri sektörden elit bir kitlenin beğenisine sunuluyor. Piyasadaki seçeneklerin önemli bir kısmını kıyaslayarak değerlendirmek ve bu seçkin içecek konusunda damağı eğitmek için kaçırılmaz bir fırsat. Şampanya derken bahsettiğim haliyle Fransa’nın Şampanya bölgesinde yapılan gerçek şampanya. Bu isim popüler kültürde maalesef haksız yere köpüren şarapla aynı anlama getirildiğinden belirtmekte fayda var.
Bu enfes tadım için her sene tercih edilen bir o kadar nezih mekanından da bahsetmeden olmaz. Tam 112 yıl San Francisco liman idaresine hizmet veren saat kuleli bu zarif yapı, İkinci Dünya Savaşı sonrası kaderine terk edilmiş. İleri görüşlü bir belediyenin iddialı restorasyon projesi 2003 yılında binanın yeniden açılışına kadar sürmüş. Bugün şehrin en işlek limanı ve pazar yeri burası. Kapalı mekanda gurme hayat tarzının en sofistike mağazaları, dışındaysa hafta boyu küçük yerel üreticiden en taze ve leziz yiyeceklerin satıldığı pazar alanları, üst katta da bu tadım benzeri toplantılar için bir iş merkezi mevcut.
Kategorilere ayrılan tadıma rekolte yıllı şampanyalarla başladım. Daha sonra saf Chardonnay’den yapılan Blanc de Blancs’lar, rozeler, birden fazla rekoltenin harmanı olan NV’ler derken son olarak da domiseklerle devam ettim. Bu alt başlıklarda da şampanya dünyasının iki ayrı kutbu temsil ediliyordu. Dev holdinglerin sahip olduğu markalar ve çoğu kendi üzümünü kullanan küçük işletmeler... Popülerliği giderek artan küçüklerle rekabeti elden bırakmamak için onların stillerine ayak uydurmaya çalışan nüfuzlu büyükler bu yıl dikkat çeken bir temaydı. Yine de birkaç lüks marka dışında küçükler baskın çıkıyordu.

DOM PÉRIGNON ZAYIF KALDI

Lükslerden bu sene brut ve roze olmak üzere birer 2000 Dom Pérignon zayıf kaldı. Bu çelimsiz rekoltede rozesi bir nebze daha davetkar. Oysa yine bir LVMH markası olan Krug, hem 1998’i hem de sınıfının çok ötesindeki NV’si ile bambaşkaydı. Krug Roze ise bu yıl tüm diğer rozeler gibi az farkla geride kaldı. Rozeyi tutturmak diğerlerinden daha zor nitekim. Erken içime uygun 1995 rekoltesi harikaydı, Henriot’dan Cuvée des Enchenteleurs ile yine favorim olan Charles Heidsieck’ten Blanc des Millénaires akıl almaz kalitede birer örnek. Henüz gencecik olan 1996’lara kıyasla az daha hesaplı olmaları da diğer cazibeleri.
Küçük-büyükler diye adlandırdığım, adeta ayrı bir kategori teşkil eden Roederer, Taittinger ve özellikle de Bollinger vasat bir ürünü pek şişelemeyen harikulade şampanya evleri. Bu tadıma kadar aşina olmadığım Taittinger Nocturne domisek ile brüt arasında kalan sek sınıfı, zar zor hissedilen tatlılıkta, adı gibi meltemli bir yaz gecesini çağrıştıran, benzersiz bir şampanyaydı. Küçüklerden Vilmart&Cie, Alfred Gratien, Charles Ellner, Bruno Paillard emsallerinden bir kalem üstün üreticilerdi. Ortak özellikleri sundukları eksiksiz şampanya deneyiminin ötesinde genelde Burgonya beyazlarını andıran şarapsı, sofistike yanları.
Yazının Devamını Oku

Kadehimde ne var

Hiçbir gereği yokken şaraba türlü kimyasal katmak ne yazık ki çok yaygın. Meyve suyundan baharata, Arap sakızından bakıra neler katılmıyor ki dürüst olmayan şaraplara. Siz siz olun kadehinizdekini yudumlamadan yapımcısını her yönüyle tanıyın

Şarap elbette, başka ne olacaktı? Emin misiniz? Evet, az biraz da sülfür tabii ömrünü uzatmak için ama bana zararı yok... Peki sülfürden başka? Fermente olmuş üzüm suyu işte... Yanılıyorsunuz! Maalesef, şarabın içinde yabancı maddelere tahmin ettiğinizden çok daha rastlanabiliyor. Düpedüz hiçbir gereği yokken şaraba türlü kimyasal katmak ne yazık ki çok yaygın. Hele şarap yasaları yok sayılabilecek kadar zayıf ülkelerde, devletin şaraphaneleri profesyonel mutfaklar kadar sık denetlemediği, başıboş bırakılmış, kendi yasalarını yazan diyarlarda... Adı lazım değil, bir 10 sene kadar önce fabrika boyutunda bir tesisimizi geziyordum. Tura açık olmayan bir köşede göz misafiri olduğum uçsuz bucaksız kimyasal çuvallarını, şarap eğitimim o yıllarda henüz yetersiz olduğundan soramamıştım ama asla unutmuyorum. Kadehinizde işte bunların olma ihtimali var.
Gıda bilincimiz insanlık tarihi boyunca ulaşılan en üst noktada. Ürünlerin içindekiler, besin değerleri hep ulaşılabilir bilgiler. Nasıl organik yiyeceklerin avantajını görüyorsak, hormonlu gıdalardan kaçınıyorsak ve belirli markalara bu konuda güvenebiliyorsak, şarapta da tercihlerimizi aynı bilinçle yapabiliriz ve yapmalıyız.

EN ZARARSIZ KATKI SU

Her tür gıdada en yaygın koruyucu olarak kullanılan sülfür eğer dozundaysa nadiren rastlanan alerjik bünyeliler dışında kimseye pek zararı yok. Lider şarap ülkelerinde yasalarla kısıtlanan bu dozun üstüne çıkıldığında sorunlar başlayabiliyor. Güçlü filtrasyon gören şaraplarda az sülfür yeterli çünkü mikroorganizmaların büyük bir kısmı zaten filtrenin öteki yanında kalıyor. Buna rağmen şarabın başka kusurlarını örtmek için veya ‘her ihtimale karşı’ sülfürü fazla basanlara ne demeli?
Arıtım aşamasında şarabın içinden geçirilip filtre edilince izi kalmayan katkılar da var. Mesela bugün bentonit kili veya silika jeli yaygın kullanılırken, fermentasyonu yeni biten şarabın bulanıklığı geleneksel olarak bildiğimiz yumurta akı sayesinde giderilirdi. Yakın dönemde yapılan araştırmalar yumurta akının filtrasyon sonrası dahi şarapta kaldığını ortaya çıkarınca buna vejetaryenler tepki vermişti. Bordeaux’da bu amaçla kırılan binlerce yumurtanın sarılarını değerlendirmek uğruna Canelé Bordelais adlı özel ve enfes bir tatlının ortaya çıkış sebebi daha berrak şaraplar yapabilme çabası!
Gelelim işin karanlık yönüne, şarabı asla terk etmeyen katkıların en zararsızı su. Aşırı olgun üzümlerin alkol oranını düşürmek için tanka hortumu salan nice şarap yapımcısı var. Sonra meşe fıçılara para harcamamak için boy boy meşe yontularını şaraba salıp çıkaranlara ne demeli... Bu yontuların ahşap kısmı belki zararsız ama yapımlarında türlü kimyasal kullanılıyor. Bu arada evde şarap yapanlar bilir, tam teşekküllü bir şaraphaneniz yoksa katkı maddeleri bir gereksinim.
Oysa şişeleme öncesi şarabın raf ömrünü uzatmak için yeteri kadar sülfür eklemek dışında, işini doğru yapanlara hiçbir katkı gerekmemeli. Misal, dünyanın en kişilikli şaraplarına doğal maya yetiyor. Yapay maya işin kolayı, hatta endüstriyel üretimde önemli. Renk, asit ve tanen düzenleyici, doğal olduğu savunulan katkılar da var. Tatlılık hissi veren gliserin yerine bazı Avusturya şaraplarında 1985’te antifriz bulunması unutulmayan bir skandal.

Yazının Devamını Oku

Alkol, seviye, denge

Şarap öyle zengin bir kimyaya sahip ki alkolde yüzde bir oynama bile hissedilebiliyor. Son yıllarda yüksek alkollü şaraplar gündemde ve çoğu eleştiri olumsuz yönde

Alkole ismini Araplar vermiş. En eski makyaj malzemelerinden göz sürmesi sürme taşının, pudra kıvamına getirilmesi, yani özünün çıkarılmasıyla yapılırmış. Sürmeye Arapçada al-kuhl deniyor. Mısırlılar İskenderiye’de Eski Yunan’dan distilasyonu öğrendiğinde, bir bakıma sıvıların ruhunu tıpkı sürme yapar gibi ortaya çıkaran bu büyülü yönteme aynı ismi uygun görmüşler. Modern dünyaya parfümden ilaca sayısız buluşu kazandıran meşhur Arap simyagerleri alkole adeta tapıyorlarmış.
Oysa şaraba alkolünü kazandıran doğal fermentasyonun keşfi için insanoğlunun 17 asır kadar büyük dahi Louis Pasteur’ü beklemesi gerekmiş. Üzüm kabuğunda yaşayan mayalarının doğanın akışıyla şırayı şaraba sekiz bin yıldır dönüştürüyor olması bu sayede anlam kazanmış. Alkol, şarabın kimyasal yapısında oldukça önemli bir rol oynuyor. Bu açıdan bakıldığında iki farklı şarap kategorisi var. İlki doğal yolla fermentasyon sonucu alkol edinenler, ikincisiyse distile alkol ilave edilen şaraplar.
YÜKSEK ALKOLE ELEŞTİRİ
AB yasalarına göre şıranın şarap kabul edilebilmesi için yüzde beş alkol içermesi gerekiyor. Rahmetli Avusturyalı üstad Alois Kracher dillere destan tatlı şaraplarından biri inadına fermente olmak istemeyince yüzde dört alkolle şişelemek zorunda kalmıştı. Bu 2002 rekoltesi #12 adli Trockenbeerenauslese’nin etiketinde şarap yerine ‘Kısmen fermente olmuş şıra’ yazmıştı. Diğer yandan sıcak iklimlerde hasat haddinden fazla geciktirilince aşırı şekerlenen üzümlerin şarapları neredeyse yüzde 20’ye dayanıyor.
Şarap öyle zengin bir kimyaya sahip ki alkolde yüzde bir oynama bile hissedilebiliyor. Son yıllarda yüksek alkollü şaraplar gündemde ve çoğu eleştiri olumsuz yönde. Alkol seviyesi yükseldikçe şarabın dengesini korumak güçleşiyor. Başta Robert Parker olmak üzere güçlü alkollü, yani yoğun gövdeli şarapları yeğleyen nüfuzlu eleştirmenler sayesinde, veya yüzünden demek daha doğru olur; 1990’li yıllarla beraber dünyaya yayılan bir moda bu adeta. İnkar edenlerin sığındığı bahane küresel ısınma.
Halbuki yüksek alkolün başlıca sebebi hasadı geciktirmek ve bu tamamen bağcının elinde. Olgun ve şarap olmaya hazır üzümün tanımı bu modayla beraber değişti. Geleneksel yaklaşımda bağda şeker ölçümüyle belirlenen potansiyel alkol seviyesi yetersiz görüldü. Teknoloji bitmiş şarabın alkol seviyesini düşürebilme imkanını tanıyalı beri mertlik bozuldu. Kurumaya yüz tutmuş şeker bombası üzümlerden yapılan şarapları alkolünden ayırabilme ve ayarlama sanıldığından çok daha yaygın. Burunda ve damakta yakıcı etkisi hemen hissedilen yüksek alkollü şarapları yemekle tüketmek imkansız. Belki kendi başlarına lezizler ama birliktelikleri çoğu zaman bir fiyasko. Oysa yüzde 13’u geçmeyen şaraplarda yanlış eşleşmeler dışında bu sorun yaşanmıyor. Şarap tek başına tüketilecekse bu sorun ortadan kalkıyor. Zaten şarap mutlaka yemekle tüketilmeli diye bir kural da yok. Yüksek alkollü şaraplardan da olağanüstü lezzetlilere rastlamak mümkün.
Peki bunların sırrı nedir? Şarabın alkol seviyesi ne olursa olsun tek başına ele alındığında en önemli unsur dengesi. Bir buz patenci için de denge çok önemli bir sumo güreşçisi için de. Eğer alkol, şarabın diğer öğeleri arasında sırıtıyor ve damağa batıyorsa asıl sorun burada. Bir senfoni orkestrasını düşünün. Nerdeyse duyulamayan bir adagio veya tüm odayı dolduran bir scherzo tüm enstrümanlar ahenkliyse aynı zevkle dinlenebilir. Sesi çıkmayan veya kulak tırmalayan, hatta akortsuz bir saz hepsine zarar.

Yazının Devamını Oku

Kadeh dolu kareler - 2

Sinema ve şarap konusunda 1990’lı yıllara değinmeden önce bir iki adım geri atıp James Bond filmlerinde geçen kadehlerden bahsetmeden olmaz İngiliz yazar Ian Fleming’in 1953 yılında yarattığı popüler kültür tarihinin en tanınmış kahramanlarından bu İngiliz casusu içeren tam 22 film var! İstatistik meraklıları için ekleyelim, bu güne kadar James bond rölünü sadece yedi aktör oynamış ve en kalıcı ‘007’ ünvanı Roger Moore’a ait. Her Bond filminin ortak özelliklerinden biri ise mutlaka bir Martini veya şampanya sahnesi içermesi.
Belki Roger Moore kadar uzun dönemli olmasa da kanımca en karakterli Bond imajı, serinin ilk filmi 1962 yapımı Dr. No ile meşhur olan İskoç asıllı büyük oyuncu Sir Sean Connery’ye ait. Bu filmde James Bond’a Martini’sini getiren garson “arzu ettiğiniz gibi efendim, çalkalanmış, karıştırılmamış,” diyerek her filmde tekrarlanan ünlü repliği başlatıyor. Bond’un silah olarak kavradığı bir şişe 1955 Dom Perignon için Dr. No “aman, yazık olur” dediğinde Sean Connery; “ben 1953’u yeğliyorum” diye şişeyi yerine koyuyor!
Bond daha sonra bu tercihini 1964 Goldfinger’da 1953 Dom Perignon ısmarlayarak kanıtlıyor. Taittinger diğer içtiği marka olsa da 1970’lı yıllarda Bollinger ‘Resmi Bond Şampanya’sı’ haline geliyor. Ateş ederek açılan şişelerden “Şampanya seven biri o kadar da kötü olamaz” repliğine kadar Bond filmlerinde bu asil içecek eksik olmuyor. İstanbul’da da geçen 1963 yapımı From Russia With Love’da kötü adamla yemeğini takiben James Bond şüphelerini “balıkla kırmızı şarap içmesinden belliydi” diyerek dile getiriyor.
Teması şarap olan 1990’li yılların ilk filmlerinden Year of the Comet, 1811 kuyruklıyıldızıyla aynı yıldan bir şişe antika şarabın peşinde geçen bir macera. Napolyon’a ait olduğu söylenen şişeyi müzayedede satmak için arayan bir şarap tüccarından önce, ona ulaşabilme mücadelesiyle ilgili. Bu sıradan filmden üç yıl sonra 1995 senesi iki enfes şarap filmini birden getiriyor. Bu ikili Kevin Cline ile Meg Ryan’in başrolleri paylaştığı French Kiss ve ardından Keanu Reeves ile Anthony Quinn’i bir araya getiren A Walk in the Clouds.

ASMA FİDANI KAÇAKÇILIĞI

Öncelikle French Kiss çok keyifli bir romantık komedi. Fransa’ya aşığıyla kaçan nişanlısını geri kazanmak hayaliyle uçağa binen Amerikalı Meg Ryan bir asma fidanı kaçırmaya çalışan tipik Fransız üçkağıtçı Kevin Cline’ın yanına oturuyor. Cline şarap yapımcısı bir aileden geliyor ve tek hayalı kendi bağına sahip olmak. Tam bir Fransız çünkü şarap kanında. Filmin dramatik bir sahnesinde Meg Ryan’a; “şarap da insanlar gibi aynen, yetişmesi boyunca çevresinden aldığı etkileri özümseyerek kişiliğini oluşturuyor” diyor.
A Walk in the Clouds ise 1940’lı yıllarda Kaliforniya bağlarında geçiyor. Savaştan dönen yalnız gazi Keanu Reeves yolda bekar ama hamile bir kızla tanışıyor. Bağ sahibi Meksikalı babasından korkan kızı korumak için kocası rolünü üstleniyor. Hasadın eşiğindeki bağ evinde yaşanan karmaşık ve gergin ilişkiler üzerine kurulu bu filmde şaraba bağlı tutucu bir çiftlik hayatı sergileniyor. Şarabın ve gözyaşının su gibi aktiği bol acılı ancak yine de şarkılı-sözlü bağbozumu sahneleriyle keyifli dakikalar sunabilen bir film.
Bir diğer şaraplı film 1996 yapımı Jack Nicholson’un nispeten silik bir eseri olan zengin bir şarap simsarını oynadığı Blood and Wine. Aynı yıldan Big Night ise sadece şaraba değil, yeme-içmeyi bir hayat tarzı kabul edenlere dair. Pembe hayaller çağı 1950’lerin Amerika’sında iki göçmen İtalyan kardeşin iflasın eşiğindeki restoranlarını kurtarma çabaları üzerine. Baştan sona İtalya kokan film olağanüstü müzikler, yemekler ve tutkuyla yanıp tutuşan bir halkı birleştiren kadehler dolusu enfes şaraplarla bezeli bir ziyafet.
Haftaya kaldığımız yerden günümüze kadeh dolu karelerde yolculuğumuzu tamamlamak üzere...
Yazının Devamını Oku

Kadeh dolu kareler

Şarap, sinemanın 20. yüzyılın ikinci yarısında beyazperdede boy gösteriyor. Halbuki biz şarapseverleri asıl çeken senaryosu bu popüler içecek üzerine kurulu filmler. Bu akımı Hitchcock başlatıyor.

Napa Vadisi, 1930’lu yıllar... Göz alabildiğine uzanan meyve bahçeleri arasında tek tük rastlanan bağlardan birine sahip bir İtalyan göçmeni San Francisko’ya iniyor. Sarışın bir garson kıza ilk görüşte aşık oluyor ama açılamıyor. Bağcılığın hakir görüldüğü, alelade bir çiftçilik hayatı sayıldığı zamanlar... Göçmen, kızı Napa’ya gelmeye ve evlenmeye ikna etmek için mektubuna yakışıklı kahyasının resmini iliştiriyor. Kızın ziyaretiyle gelişen bu karmaşık aşk üçgeni eğlenceli bir komediyi giderek bir trajediye itiyor.
Görmediyseniz 1940 yapımı ‘They Knew What They Wanted’; bağcılık ve şarapçılık teması üzerine kurulu en eski filmlerden biri. Sinemanın dünyaya hakim olduğu 20. yüzyılın ikinci yarısında bundan sonra sık sık şarap beyazperdede boy göstermeye başlıyor. Kimi zaman sosyal yönüyle, kimi zaman da statü sembolü olarak. Halbuki biz şarapseverleri asıl çeken senaryosu bu popüler içecek üzerine kurulu filmler. Yanılmıyorsam bu akımı 1946  yilinda ‘Notorious’ ile Alfred Hitchcock başlatıyor. 
MISS PIGGY VE KERMIT’İN ŞAMPANYASI
Başrollerini Ingrid Bergman ve Cary Grant’in paylaştığı bu başyapıt savaş yılları sonrası Hitchcock’un altın çağından bir klasik. Kara film ve gerilim tarzlarını mükemmel tanımlayan bu filmi izlemediyseniz konuyu fazla irdelemeden bahsedeyim. Rio de Janeiro’daki bir malikanenin mahzeni kilit mekan. Burada kırılan bir şişe 1934 Pommery için üzülmeye gerek yok çünkü içindeki şampanya çıkmıyor. Bir diğer Nazi temalı film Anthony Quinn’in bir milyon şişe şarabı sakladığı 1969 yapımı ‘The Secret of Santa Vittoria.’ 
Her ne kadar 1970’li yıllarda şarap merkezli film pek olmasa da bu yıllarda geçen harikulade bir film olan ‘Bottle Shock’ 1976’daki tarihi Paris Yargısı tadımıyla ilgili. Madem yapım yıllarına göre kronolojik sırayla devam ediyoruz, detaylarına sonra girelim ama seyretmediyseniz kaçırmayın derim. Şarap filmi olmasa da Steve Martin, Kermit ve Miss Piggy ile son derece komik bir sahneyi içeren 1979 yapımı ‘The Muppet Movie’ televizyon dizisi Muppet Show’un başarısını beyazperdeye taşıyan bir eser. 
Çocukluğuma kalıcı bir iz bırakan, kukla ve insanları buluşturan bu filmde Kermit ile biricik aşkı Miss Piggy mum ışığında bir yemekte buluşurlar. Garsonları Steve Martin Kermit’in özenle seçtiği köpüren bir şarabı masaya getirdiğinde Miss Piggy; “Seni çılgın çapkın, şampanya bu!” der ama Steve Martin düzeltir: “Tam değil, Idaho’nun en iyi şarabı, köpüklü Muskatel.” Gazoz kapağını açıp Kermit’e koklatır. “Bizim için tadar mısınız?” der Kermit, üstelik de bu berbat şarabı içmek için birer kamış isterler! 
Yeme-içme üzerine en anlamlı filmlerden biri olan 1987 yapımı ‘Babette’s Feast’ şaraba dair en etkileyici sahnelere sahip. Danimarka’nın ücra bir köyünde 19. yüzyılın ortalarında geçen filmde şehirden gelen bir kadının rahibeler için düzenlediği bir ziyafet anlatılıyor. Gurme yaşam tarzının en ulaşılabilir ama en yüce dünyevi zevklerden biri olduğunu anlatan filmde servis edilen şaraplar harikulade. Amontillado Sherry ile başlayıp 1860 Veuve Clicquot ve 1845 Clos Vougeot ile geceye devam ediyorlar.

Yazının Devamını Oku

Fac et Spera yani çalış ve umut et

Michel Chapoutier 1996 yılından beri tüm şaraplarının etiketlerinde hem Latin harfleri, hem de körler alfabesi Braille’i kullanıyor. Şarabın engellileri dışlamayan evrensel bir ürün olduğunu vurgulayan bu jest kısa zamanda bir fenomen olmuş. Chapoutier ilkesini Latince ‘çalış ve umut et’ anlamına gelen ‘Fac et Spera’ ibaresiyle firma logosunda taşıyor Gözlerini genç yaşta kaybetmişti belki ama diğer hisleri özellikle de koku alma yeteneği ortalamanın çok ötesindeydi. Belki de şarabı bu yüzden tüm diğer içeceklere tercih ediyordu. Çünkü şarap kadar karmaşık bir diğer aroma yelpazesini diğer kokladıklarında bulamıyordu. Burnu kadehinde kayboldu ve uzun süre içinden nefes almayı sürdürdü. Öyle güzeldi ki aldığı kokular, içmeye kıyamıyordu. Sanki biri, bağının taşlarını binlerce çiçekle, balla ve tropik meyvelerle sıkıp suyunu çıkarmış, bu şişeye koymuştu.
Parmaklarını etiketin üzerinde yavaşça gezdirmeye başladı. Dudakları aralandı ve “M nokta Chapoutier” sözcükleri çıktı. “Ermitage l’Ermite, 1999” diye devam etti. Bu şaraplardan kolay kolay vazgeçemesinin nedeni hem baş döndürücü kokuları hem de etiketlerinde kör alfabesiyle tüm bilgilerin sunulmasıydı. Yalnız başına mahzene girip el yordamıyla aradığı şarabı, kimseciklerden yardım almadan bulabiliyordu. Şişeler en yalnız, en karanlık günlerinde dahi ona mutluluk veren, yol gösteren dostlarıydı.
Bu hayali kahramanımızın gerçekte var olduğuna adım gibi eminim. Devrimci vizyoner Chapoutier 1996 yılından beri tüm şaraplarının etiketlerinde hem Latin harfleri, hem de körler alfabesi Braille’i kullanıyor. Firmanın bugünkü varisi Michel Chapoutier’in ailesi 1808 yılında Kuzey Rhone Vadisi’nin günümüzde en önemli merkezlerinden Tain l’Hermitage kasabasına yerleşmiş. O yıllarda güvenilir gelir sağlayan bağcılık ve şarap işi bu aileye çekici gelmiş ve ilk küçük bağ ve şaraphanelerini satın almışlar.

ENGELLİLERİ DIŞLAMAYAN EVRENSEL ÜRÜN: ŞARAP

Bir önceki mal sahibi Comte Monier de la Sizeranne Ailesi’nin adını değiştirmeden yaşatmayı yeğlemişler. Bu ailenin torunu Maurice de la Sizeranne dokuz yaşında kör olmuş ve dünyasını müzikle aydınlatarak bu konuda profesörlüğe kadar yükselmiş. Bununla da yetinmeyerek o yıllarda temeli atılmış olan ancak bir türlü pratik hale getirilemeyen Braille alfabesi konusunda derin bir araştırma yaparak bugün hala geçerli olan versiyonunu geliştirmiş. Kendisi ayrıca Fransız Körler Derneği’nin de kurucusu.
İşte bu büyük insanın mirasını devam ettirmek ve ailesinin bugünlere gelmesinde önemli rol oynayan bu bağı yüceltmek amacıyla Michel Chapoutier 1994 yılında La Sizeranne bağından Hermitage şarabında, bu kabartılı noktalar üzerine kurulu alfabeyi kullanmış. Bu etiket öyle beğenilmiş ki, iki rekolte sonra toplam üç düzine farklı etiketten oluşan tüm Chapoutier ürün gamına uygulanmış. Şarabın engellileri dışlamayan evrensel bir ürün olduğunu vurgulayan bu jest kısa zamanda bir fenomen olmuş.
Henüz 46 yaşındaki Michel Chapoutier 1990 yılında şaraphaneyi babasından devralalı beri sayısız yenilik ve ilke imza atmış. Dünyada o yıllarda çok az örneği olan biyodinamik bağcılığı benimseyerek şaraplarına benzersiz bir doğal boyut ve aromatik zenginlik katmış. Robert Parker’dan 100 tam puan alan Chapoutier şaraplarının sayısının onlarca olmasına şaşmamak lazım. Gururla eklemeliyim, ABD’de firmam kadar bu şaraplardan satın alarak ait oldukları koleksiyonerlerin kavlarına ulaştıran şirket az.
Yüzlerce yıllık bir aile şirketini iflasın eşiğinden dünyanın en iyileri arasına 20 yıldan az bir sürede taşımak inanılmaz bir başarı. Kaliteden ödün vermedikçe ve durmadan didindikçe mutlaka sonuç alınabileceğine inanan Michel Chapoutier bu ilkesini büyük düşünür Descartes’ın benimsediği Latince ‘çalış ve umut et’ anlamına gelen ‘Fac et Spera’ ibaresiyle firma logosunda taşıyor. Kaliteden ödün vermeyen şarapları işte bu azmin ve umudun meyveleri. Chapoutier örnek bir şahsın örnek şaraphanesi.
Yazının Devamını Oku

Ah Sieglinde nasıl da öldün

10 yıl önce katıldığım bir mahsen gezisinde 12.5 litrelik şarap ellerimden kayıp gitti. O güne kadar gördüğüm en büyük şişeydi Sieglinde Bundan 10 sene kadar önce son derece görkemli bir mahzenin envanterini çıkarma fırsatı bana şarap hakkında hiçbir okulun kolay kolay veremeyeceği bir eğitimi beraberinde getirmişti. Neler yoktu ki bu muhteşem mahzende: 30 küsur kasa en iyi rekoltelerinden Petrus, Haut-Brion’un şatosunda dahi bir benzeri bulunmayan 1891’den bu yana her senesi efsane 1982 rekoltesinden Medoc sınıflandırmasının 61 şatosundan birer kasa, şarap üreten her ülkeden ve her ABD eyaletinden birer şişe gibi eşi benzeri bulunmayan, son derece kapsamlı özel koleksiyonlar ve daha nice hazine....
İki hafta boyunca 12 derece soğukta her şişeyi bilgisayara girip durduk. Bonkör mahzen sahibi sayesinde unutulmaz şişeler tadıyorduk. Sondan bir önceki gündü. Yerdeki kutuların arasında kollarımla kavrayıp yakından inceleme ihtiyacı duyduğum bir şarapla karşılaştım. O güne kadar gördüğüm en büyük şişeydi. Cantine Duca d’Asti’den 1971 rekoltesi bir Barbera d’Asti. Tam 12.5 litre! Onu ağır ağır, dikkatlice yerine yatırıyordum ki yumurta kabuğu çatlamış gibi bir ses duydum. Ayaklarımın yanından akan şarap, odanın zeminini hızla kahverengiye boyadı. O bir dakika bana bir ömür gibi geldi.
Suç ortağım biricik eşimle soluğu hemen mahzen sahibinin ve eşinin yanında aldık. Nefes nefese halimiz bizi hemen ele vermiş olsa gerek, “Kesin şarap kırılmıştır, önemli değil” diyerek bizi rahatlatmaya çalıştılar. Yutkunarak “Evet” diyebildim, acınacak bir tebessümle ekledim, “Mahzendeki en büyük şişe ama!”
Belki o an ihtiyacım olan sadece iki tokattı ama koskoca bir kahkaha da benzer bir etki yarattı. “İnanabiliyor musun Bob” dedi ev sahibinin eşi, “Sieglinde ölmüş!” Bu büyük trajediyi henüz sindirememişken işin komedi yanını görmemiz uzun zaman aldı. Bugün artık biz de gülüp geçebiliyoruz.
El üflemesi camdan bu dev şişeyle çift, 70’li yılların Almanya’sında bir şarap mağazasında karşılaşmış. Meğer bulundukları kasaba Bob’un eski kız arkadaşlarından Sieglinde’nın yaşadığı yermiş ve bu yüzden bu şişeye onun adını vermişler! Okyanusu kendi uçak biletiyle ve emniyet kemeri takılı geçmiş. İçindekinden çok cüssesi, maddi değerinden çok manevi anısı için saklanmış onca yıl. Gençliğinde bir düğün dernekte açılıp yüzlerce kadehi neşelendireceği yere yaşlanıp unutulmuş gitmiş. Şişenin kağıt inceliğinde bir yerine denk gelen küçücük bir taşa yılların ağırlığı binince son nefesini vermiş Sieglinde.

1850 LİTRELİK ŞARAP ŞİŞESİ

Belki 12.5 litre çok büyük ama kesinlikle ‘en büyük’ değil. Hatta büyük şarap şişeleri dünyasında küçücük kalıyor! Düşünürseniz, şarabın fıçıdan tenekeye, kartondan plastiğe girmediği şekil yok. Yine de cam 19. yüzyıldan itibaren şarabın bir numaralı tercihi. Bu sefer de standart şişe, modern çağda 750 ml’de karar kılarken şişe boylarında hem büyüğe hem de küçüğe doğru uçsuz bucaksız bir çeşitliliğe rastlanıyor. İki şişelik magnum boydan kırk şişelik Melchizedek’e uzanan envai boya isimler veriliyor. Bunlar arasında İncil’den sayısız alıntı var ama bu, gelenekten mi yüceliklerinden mi tam bilinmiyor.
Bundan ötesi birer rekor denemesi olan isimsiz kahramanlar... Beringer’ın gözlerimle gördüğüm tam 130 litrelik bir şişesi 2004’te tanıtıldı. Bunu 2007’de Kracher’ın tam 490 litrelik bir tatlı şarabı solladı. Ama hiç kimse bu yılın başında yeniden kırılan rekoru tahmin bile edemezdi. Sibirya yakınında, Çin’in buz şaraplar üreten Liaoning bölgesinde tam 1850 litrelik, içi buz şarap dolu bir şişe rekorları altüst etti. Boyu yaklaşık beş metrelik bu şişedeki şarap standardın binde biri boyundaki dünyanın en minyatür şarabının şişesini 2.5 milyon kez doldurabiliyor. Aman nazar değmesin, kırılırsa kaç kişi boğulur kim bilir!
Yazının Devamını Oku

Buzdan şaraplar

Buz şarabın herhangi bir tatlı şaraptan farkı, üzümlerinin bağda donana kadar bekletilmesi. Icewine veya orijinal adıyla Eiswein, özel ve doğal şartlar isteyen bir şarap çeşidi Görkemli şelale Niagara’ya yolunuz düştüğünde ABD tarafında hiç vakit kaybetmeyin, doğru Kanada’ya geçin. Hız ve su sporları tutkunuysanız ömrümde denediğim en heyecan verici gezilerden Niagara Nehri’nde, akış yönünün tersine yapılan jet teknesi macerasını şiddetle tavsiye ederim. Jet ski gibi pervanesiz motorlu, iki katlı gövdesinin arasına hava hapsedilmiş bilmem kaç beygir gücündeki bir teknenin güvertesine sağlamca bağlanıyorsunuz. Usta pilotlar akıntıya karşı sekercesine ilerliyorlar ve ufakça şelalelerin coştuğu basamakların içine dalıveriyorlar. Tam nefes almanızı güçleştiren su hayatınızı bir film şeridi gibi geçirtecekken tekne nehrin bir üst basamağına yükselip hızla devam ediyor.
Keyif ve eğlencenin ona katlandığı Kanada tarafında bir de su gibi akan buz şarapları var. Bu satırları size aktarabilmeme yardımı olsun diye bir şişe de biz açtık bir gece evde. Rekoltesi 2001, üreticisi Inniskillin, üzümü Vidal. Rengi, koyu kehribar sarısı, kıvamı yoğun, burnu kuru kayısı, portakal reçeli ve lavanta balı. Damakta asiditesi biraz geride ve tek başına tatlı niyetine tüketilebilecek zenginlikte bir şarap.
Ah keşke Riesling üzümünden yapılsaydı... Hatta şımarıklık değil mi; bir de Almanya’dan olaydı. Yine de buz şarap buz şaraptır, buldun mu içeceksin. Peki farkı ne ki herhangi bir tatlı şaraptan?
Fark, üzümlerinin bağda donana kadar bekletilmesi. Icewine veya orijinal adıyla Eiswein, özel ve doğal şartlar isteyen bir şarap çeşidi. Gerçeği yani buzluk görmeyeni, dünyanın sayılı coğrafyasında nadiren yapılabiliyor.
Dünyanın en ünlü buz şarapları tartışmasız Alman. Halbuki Almanlar ticari amaçla Eiswein’i sadece 60’li yıllardan beri üretmekte. Zaten öyle meşakkatli, öyle nankör bir iş ki harcanan emeğin karşılığını maddeten çıkarmak imkânsız. Tam bir tutku uğraşı. Gereken şartların her yıl don görebilen bölgelerde dahi bir araya gelmesi zor. Anlayacağınız, ufak şişelerde uçuk fiyatlara satılan bu iksirden zengin olunmuyor.

DONARAK KRİSTALLEŞİYOR

En meşhur tatlı şarapları farklı kılan soylu küf botrytis buz şaraplarda aranan bir şart değil. Aksine küfün soylu kalma süresi o kadar kısa ki, üzümler toplanmazsa çürüyüp gidiveriyor. Oysa bağda soğukların -8°C kadar düşmesi şart buz şarap yapabilmek için. O denli geç hasat ayları bazı bölgelerde aralık ayını hatta yeni yılı bile bulabiliyor! Bağda kalabilen üzüm tanelerinin bu aylarda şeker oranını siz düşünün artık... İşte bu buz şarabın kimyevi mucizesi suyu geride bırakabilmekte, yüksek şekeri ve olgunluk zarfını zorlayan üzümlerin kalan asitlerin ayırmakta gizli. Bu soğukta su molekülleri donarak kristalleşiyor. Hasat, sabaha karşı saatlerde yapılıp neredeyse anında sıkıma alınıyor. Havayastıklı preslerde zar zor çıkarılan şırada su bırakmak mümkün olmuyor; konsantre özüt, şeker ve asit en saf halleriyle izole ediliyor. Buz şarap için en mükemmel üzüm, beyazların en soylusu Riesling. Yüksek doğal asit oranı ve olağanüstü aromatik zenginliğiyle en iyi buz şaraplarda tercih ediliyor. Almanya’da bu zorlu uğraş için başka türlerle pek vakit harcanmıyor. Kanada’daysa maliyet düşürmek için kalın kabuğuyla soğuğa dayanıklı ama bir o kadar da vasat bir tür olan Vidal popüler. Hatta Cabernet Franc’tan kırmızısını bile yapıyorlar.
Avusturya’dan Avustralya’ya buz şarap yapılan daha nice ülke var ama bu konunun liderleri Almanya ve Kanada. Yeni dünyada yeni moda üzümleri dipfrize atmak. Bu, kestirme genetik mühendisliğiyle yapılan koyunlar gibi gerçek ama değil. Belki fiyatı sevindiriyor ama tadı yarı yolda bırakabiliyor. Bağda aylarca yavaş yavaş seyreden soğumayı buzlukta taklit etmek henüz bilimin çok ötesinde kalıyor.
Yazının Devamını Oku

Bir kadeh Mozart

Mozart’ın müziği eşliğinde tanıştığım Mike Grgich, 1976 Paris Tadımı’nı kazanan ve daha geçen hafta 17 bin liraya alıcı bulabilen 1973 Montelena Chardonnay efsanesini yaratmış. Bu eli sıkabilmenin gururunu ömür boyu taşıyacağım Milos Forman’ın başyapıtlarından ‘Amadeus’tan bir sahne geliyor gözümün önüne... Constanze Weber Mozart eşinin bestelerini gizlice saray bestekarlarından Salieri’nin beğenisine sunar. Zorlu hayatının sonlarında dahi büyük dehayı henüz kimse keşfetmemiştir. Salieri, el yazması sayfalardan uhrevi ezgileri takip ederken kaybolup gider. Mozart’tan beklenen görkemli finalle boş bir ifadeyle ağzı açık bakmaktadır. Constanze sessizliği bozar; “İyi değil mi?” Salieri güçlükle bakışlarını genç hanımın yüzüne çevirir ve cevaplar: “Mucizevi!”
Ve gelmiş geçmiş en büyük bestekarlardan birinin yanında çömez kalan Antonio Salieri’nin filmde ima edilen ancak asla kanıtlayamayan, Mozart’ın hayatını sona erdirebilecek derecedeki kıskançlığı başlamış olur...

BAĞLARIN ORTASINDA MÜZİK

İşte o akşamüstü bu ruh halindeyim. Gözlerim kadehimdeki şarabın bağlarına dalmış.
Geçen hafta sonu rüya gibi bir geceden yaşadıklarımın en güzel dakikalarından bir kesit bu. Napa Vadisi ve müzik... Ne kadar uzun süre olmuş canlı klasik müzik dinlemeyeli meğer. Siz siz olun, arayı açmayın. Ruhun başka bir şeyi bu denli özlemesi söz konusu olabilir mi bilemem. Annemin virtüözü olduğu piyanosuyla çocukluğumda rekabet edemediğimden klasik müzikle mesafe girmişti aramıza. Barıştığımız gençlik yıllarımdaysa hayatımı değiştiriverdi.
Kimbilir, belki de şarap sevdamın önemli bir kısmı müziksiz yaşayamamamla ilgili. Hele ikisi bir arada olunca kusursuz bir eşleşme yakalanabiliyor. Davetlisi olduğum bu enfes gecenin teması da bağların ortasında müzikti. ‘Music in the Vineyards’ isimli Napa Vadisi oda müziği festivalinin 15’inci yıldönümünde profesyonel müzisyenlere ve müzik öğrencilerine destek amaçlı bir organizasyondu. Şaraba gönül vermiş, hatta hayatlarını adamış amatör müzisyenlerin ortak çabalarını bonkör bir müzayede eşliğinde sergiledikleri manevi bir gece.
Üç farklı konserin aralarına serpiştirilmiş şarap ve lezzet tadımları klasikten caza, folktan rock müziğe uzanan geniş bir yelpazede saatlerce uzayıp gitti. Önce kronolojiye saygın bir akışla Handel ve Haydn klasik müziğin imparatoru Mozart’a yolu açtılar. Güneşi Gershwin ve arkadaşlarının yumuşak vokalleri batırdı. Geleneksel bir Napa ziyafetinin ardından müzikte amatör ama şarapta profesyonel gönüllüler Bob Dylan’dan Eagles’a uzanan çağdaş repertuarlarını sergilediler. Bir taşla üç kuş, 100 binlerce dolar gelir de işin cabası!

SU GİBİ AKAN ŞARAPLARDA KALİTE

Müzayedede sadece 11 parça vardı ve hepsi alıcı buldu. Aralarına neler vardı neler; yat ve helikopter gezileri, Bordeaux’dan Yeni Zelanda’ya şarap turları, Amerika’nın en ünlü restoranı French Laundry’nin sahibiyle dopdolu bir gün, 50 arkadaş davet edebileceğiniz sınırsız içkili partiler, vesaire! Hepsi şarap ve müzik için. Genç yetenekler hak ettikleri şartlara ulaşabilsin, nice müzik festivalleri bollukla geçen hasatlar gibi bire bin versin diye. Su gibi akan şaraplar da bonkörlüğü yansıtan kalitedeydi. Kulaklar ve damaklar coştu durdu.
En özel anılarımdan birini gecenin en yaşlı katılımcısıyla gerçekleştirme şerefine erebildiğim unutulmaz bir sohbette yakaladım. Doksanına merdiven dayayan Miljenko Grgiæ’in destansı hikayesi Dalmaçya Sahilleri’nden Napa Vadisi yoluyla Kaliforniya şaraplarının dünyaca tanınmasına uzanmakta. Mondavi gibi nice vizyonerle çalışan, Amerikanca adıyla Mike Grgich, 1976 Paris Tadımı’nı kazanan ve daha geçen hafta 17 bin liraya alıcı bulabilen 1973 Montelena Chardonnay efsanesini yaratmış. Bu eli sıkabilmenin gururunu ömür boyu taşıyacağım.
Yazının Devamını Oku

Bağa zehirle şantaj

Tarihi 1976 Paris tadımının jürilerinden Aubert de Villaine bundan altı ay kadar önce gizli bir posta kutusu adresinden bir mektup alıyor. Romanée-Conti asmalarını zehirle öldürme tehdidi ve bunu durdurmak için bir milyon Euro fidye talebi Chambolle-Musigny’de gece yarısı. İlk bakışta, binlerce küçük Fransız kasabasından farklı bir yanı olmayan, 300 nüfuslu, dingin bu yerleşim yerinde sıradan, sessiz bir gece. Ta ki huzuru virajları sertçe dönen bir otomobil kaçırana kadar... Mezarlığın yanından geçen bu otomobilin camı açılıp dışarı bir çanta fırlatılıyor. Cam kapanıyor ve otomobil gecenin sessizliğine karışıp gözden kayboluyor. Yaprak kıpırdamayan gecede fırtınadan önceki son sessizlik bu.
Çok geçmeden mezarlığın karşısındaki çalılıktan iki adam çıkıyor ve çevreyi kollayarak çantaya doğru ilerliyorlar. Yaşlıca olan, çantayı açtığında gözleri parlıyor. Genç adam tam bu sevince katılacakken gözlerini kamaştıran el fenerleriyle şaşkına dönüyorlar ve “Çevreniz sarıldı, teslim olun!” uyarısıyla irkiliyorlar, kollar anında havaya. Az sonra kelepçe sesleri eşliğinde hakları okunuyor. Başkomiser, operasyonun başarısından memnun bir ifadeyle, sahte Euro dolu çantaya yöneliyor.
Bir ay öncesinde, Paris Charles de Gaulle havaalanındayız. Göz alıcı mağazalardan Pure et Rare’in kavının önünde bir kadın cep telefonunu eliyle kapatıp satıcıdan yardım istiyor: “En iyi şarabınızı görmek istiyorum lütfen.” Görevli hiç çekinmeden 25 bin Euroluk şişeyi bir bebek taşırcasına kollarına alıyor. Az tartışmalı bir telefon diyaloğundan sonra kadın, “Tamam” diyor; “Hesaplısından birer kırmızı ve beyaz daha seçelim lütfen!” Kulaklarına varan tebessümünü gizlemeye çalışan satıcı “Memnuniyetle” diyor.

POLİSİN ZEKİ TUZAĞI

Fildişi Sahili’ne, Abican kentine kalkan uçağa yönelen kadının arkasından mağazadakiler bakakalıyor. Bu iki olayı birbirine bir Agatha Christie romanında detektif Hercule Poirot bağlayacak gibi gelse de hikayeler taptaze ve gerçek.
Ortak nokta? Dünyanın en kıymetli şarabını üreten Domaine de la Romanée-Conti’nin ta kendisi. Milyon Euro sahte fidye içeren çantaysa şarap dünyasındaki popüler lakabıyla DRC’nin sahibi Aubert de Villaine ile Fransız polisinin birlikte kurdukları zeki bir tuzaktan ibaret.
Tarihi 1976 Paris tadımının jürilerinden Burgonya’nın belki de en meşhur şarap adamı Aubert de Villaine bundan altı ay kadar önce gizli bir posta kutusu adresinden bir mektup alıyor. Şantajcının, Romanée-Conti asmalarını zehirle öldürme tehdidi ve bunu durdurmanın bir milyon Euroluk bedeli önce saçma geliyor. İkinci bir mektuba ilişik gelen bağın son derece detaylı bir haritasında Aubert de Villaine zehirlenecek ilk asmalarını da işaretlenmiş görünce olay ciddiye biniyor ve hemen polisle temasa geçiyor.
Daha sonra aynı şantajcının şaraplarını şahsen DRC’den daha da beğendiğim Burgonya’nın iki numarası Comte de Vogüé’ye da aynı mektuptan gönderdiği ortaya çıkıyor. Bir taşla iki kuş, neden olmasın! Her iki şaraphane de son derece kısıtlı sayıda üretim yapıyor. Bu şaraplara dünyada sonsuz talep var ama arz yok denecek kadar az. Böylece astronomik fiyatlar kaçınılmaz bir hal alıyor. Ortalama bir yıl olan 2007 rekoltesinde 5 bin şişe, adedi yaklaşık 4 bin Euro eden Romanée-Conti üretilmiş mesela.
Çarptığınızda 20 milyon Euro eden bu akıl almaz değerin karşısında 1 milyon Euro fidye neredeyse gülünç kalıyor. Yakalanan suçlular şaraphaneye düşman organize bir topluluk değil, acınacak bir geçmişle bağcılık okulundan sonra eğitimini kötüye kullanan fırsatçı bir baba ve ona alet olan oğlu çıkıyor. Gençliği ve fiilen masumiyeti göz önünde bulundurularak oğlu serbest bırakılıyor. Bağdaysa haritada işaretli iki asmadan biri hakikaten zehirlenmiş, diğeri ise zehirlenmek üzere kökü delinmiş bulunuyor.
Romanée-Conti bağının tarihçesi 1200’lere, Ortaçağ kesişlerine dayalı. Şarap fanatikleri için sonsuz manevi değeri olan bir toprak parçası bu. Abicanli kimliği meçhul hanımefendinin kaptığı şişe de bu bağın 1986 rekoltesi.
Aşı için çubuk kesip kaçırmak isteyenlerin sıkça yakalandığı efsane bağa bu denli ürkütücü bir saldırı ise bir ilk. Gastronomi ilminin babası Brillat-Savarin’in bu iki bağımsız ama garip olayı bir yere kadar açıklayan iki asırlık özlü bir sözüyle noktalayalım; “Burgonya, insanı gülünç düşüncelere iter!”
Yazının Devamını Oku

Bu Komi başka Commis

Geçen hafta keşfettiğim olağanüstü bir restoranın küçük, iddiasız bir şarap mönüsü var. Açılışından dört ay geçmeden bir Michelin yıldızını kapan bu restoranın adı, Fransızca ‘komi’ anlamına gelen Commis. Bu mekan çok yakında dünyanın en iyi restoranları arasına girecek Amerika’da krize rağmen her beş sişe şaraptan biri restoranda veya barda içiliyor. Bu istatistiğin ülkemizde onda bir olduğu iyimser bir tahmin. Bunun gerek kültürel gerek pragmatik sebebi çok. Biz, şarabı yemeğin bir parçası olarak görmüyoruz. Amerika’ya yenice entegre olan bu bakış açısını yeni nesiller, giderek benimsiyor. Bizde ise restoran veya barlarda şarap fiyatlarının uçuk olması buna eklenince şarapseverler haliyle evde tüketimi tercih ediyorlar.
Geçen hafta keşfettiğim olağanüstü bir restoranın küçük, iddiasız bir şarap mönüsü var. Seçeneklerin çoğu kadehte de mevcut. Bolca da yarım şişe sunuluyor. Eşimle ikimiz için ideal bir ölçek olan 375 ml bir şampanya giriş ve ana yemek derken, tatlıya kadar keyifle yetti de arttı bile. Zira bu restoranda karnınızdan önce gözleriniz doyuyor. Henüz bir senedir faal olan bu mekan çok yakında dünyanın en iyi restoranları arasına girecek; söylemedi demeyin.
Açılışından dört ay geçmeden bir Michelin yıldızını kapan bu restoranın adı, Fransızca ‘komi’ anlamına gelen Commis. Dünyanın sayılı yeme içme merkezlerinden San Francisco bölgesinin kırka yakın Michelin yıldızlı restoranından sadece biri. Üç yıldızlı French Laundry ve iki yıldızlı Coi, Cyrus, Manresa ve Meadowood hep tanıdığım mekanlar. Commis’deki yemek kalitesi ve yaratıcılığın bunlardan aşağı kalır bir yanı yok. Kimini çoktan geçmiş bile bence.
Hikayesine bakarsanız, bu büyük başarının sebebi bariz ortaya çıkıyor. Önce isterseniz bu küçük restoranı biraz daha yakından tanıyalım. Yeri yadırganır cinsten çünkü Amerika’nın en yüksek suç oranı olan şehirlerinden Oakland’da. Ancak körfez bölgesinin doğu yakasındaki bu büyük metropol malzeme ve kozmopolit mutfak kültürü açısından muazzam zengin bir merkez. Sahibi de buradan çok uzaklarda dünyaya geldiği halde bu şehirde büyüyüp yetişmiş.
Tayland’da 1979’da bir mülteci kampında doğan James Syhabout iki yaşındayken ailesi Kaliforniya’ya göç etmiş. Le Cordon Bleu’nun Kaliforniya Mutfak Akademisi’ni bitirdikten sonra İngiltere’de The Fat Duck, İspanya’da El Bulli gibi dünyanın en iyi restoranlarında çalışmış. Commis’den önce piştiği mekan ise Silikon Vadisi’nin en iyisi olan Manresa. Öyle genç duruyor ki, bu akıl almaz yemeklerin onun elinden nasıl çıkabildiğini anlamak zor.

30 KİŞİLİK BİR RESTORAN

Commis’nin kapısında tabela yok ve içerisi zor görünüyor. Adresi bilmeseniz restoran olduğunu anlamak mümkün değil. Kapıdan girer girmez sizi açık mutfak ve onu çevreleyen bar karşılıyor. Tabureleri de sayarsanız otuz kişilik yer ya var ya yok. Dekor minimalist; beyaz, siyah ve ladin hakim. Sadelik mutfağı odak noktası olarak öne çıkarıyor. Sadece üçer giriş, ana yemek ve tatlı seçeneğiyle mutfak gece başına dokuz farklı tabakla kısıtlı çeşit sunuyor.
Malzemeleri ya kendileri yetiştiriyorlar ya da en doğal kaynaktan, en zanaatkar esnaftan temin ediyorlar. Dünya mutfaklarından esintiler hissettiren yemeklerde yaratıcılık hat safhada, ancak damakta malzemeler asla kaybolmuyor. Enstürmanları rahatlıkla ayırt edilen ahenkli bir orkestra misali her lezzet varlığını hissettiriyor. Üzerine az mutfak tanıdığım Tayland etkisi de bariz. Yenilebilir çiçekler, bozmaya kıyamadığınız zarafette tabak süslemeleri harika.
Fransız deyişiyle ‘amuse bouche’, yanı ‘ağız şenlendirici’ olarak servis edilen tabaktan gidişat belli. Beyaz bir soğan kremasında yüzen buğulama yumurta sarısı çıtır yulaf, kıyılmış kuru hurma ve Frenk soğanı ile. Yemekleri anlatmak zor, yerine sizlere mönüden örnekler sunuyorum. Oldukça eklektik ve rengarenk şarap menüsü de yemeklere göre derlenmiş esneklikte. San Fransisco’ya yolunuz düşerse Commis’ye rezervasyonunuzu erkenden yapın derim.

COMMIS’NİN MÖNÜSÜNDEN

* Sodalı ekmekle koyultulmuş soğuk kırmızı pancar çorbası, turp, latinçiçeği ve ham çilek turşusu ile
* Çiğ olta akorkinozu, kızarmış soğan, ılık beyaz fasulye köpüğü, Espelette biberi ve deniz tuzu ile
* Izgara olta siyah morina balığı, patates, taze yapılmış hardal ve ekşitimiş kremalı tarhun sosu ile
* Fırında Sonoma Bölgesi ördeği, karamelize rezeneli bulgur, taze şeftali sosu ve ham karabiber ile
* ‘Yangında yitik’ çikolatalı kek, odunda alazlanmış çilek, taze otlar ve Chartreuse krem şantisi ile
Yazının Devamını Oku

Rhys’ın sırları

Evlat yetiştirirken ne fazla vermek doğrudur ne de az ya; asmanın da üzümlerine karşı benzer bir tutumu var. Rhys bu dengeyi çoktan çözmüş bir yetiştirici Yeryüzünün en eski bitkilerinden asmayla insan arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Her ikisi de zor şartlarda doğanın vahşi pençelerine karşı varolma savaşını başarıyla yürütebiliyor. Rahatlıkla çevrelerine uyum sağlayabiliyor ve türlerini devam ettirmelerine yardımcı olan müthiş bir savunma mekanizması her ikisine de destek olabiliyor. Sonra, evlat yetiştirirken ne fazla vermek doğrudur ne de az ya; asmanın da üzümlerine karşı benzer bir tutumu var.
Rhys bu dengeyi çoktan çözmüş bir yetiştirici. Yüksek rakımlı sığ yamaç topraklarında doğayla durmadan mücadele halinde yaşayan asmaların verdiği üzümlerin derin ve verimli düzlüklerde yetişenlerden bambaşka bir lezzet profili içerdiğinin farkında. Asmanın kökleri yumuşak topraklarda rahatlıkla ilerleyerek bolca su ve besine ulaşıyor. Oysa birkaç karıştan sonra sert kayalara denk gelen köklerin yollarına bunları çatlatıp devam etmekten başka şansları yok.
Asmanın hayatını daha da zorlaştırmak için dikim aralıklarını sıklaştırıyorlar. Böylece komşu kökler hep bir rekabet içinde yaşıyor. Tüm bu stres unsurları, asmanın verimini doğal yollarla kontrol altında tutmak ve ne az ne de fazla, taneleri ideal kabuk-posa oranına sahip meyve alabilmek için... Bilimsel kanıtı olmasa da kayalarda yetişen şaraplarda çok daha yoğun oranda mineral koku ve tatlara rastlandığı binlerce yıldır kafaları kurcalayan bir konu.
Sahibi Harvey’e göre en ideal üst toprak, iri kıl ile kırık taş karışımı. Bu sayede asma açlıkla tokluk arası bir dengeye kavuşuyor. Kevin Harvey bunu KDK, yani organik kimyada katyon değişim kapasitesi analizleriyle ortaya çıkarmış. Hem bu denli bilimsel çalışıyor hem de kiminin büyücülük olarak değerlendirdiği biyodinamik bağcılık prensiplerini uyguluyor. Bunun doğa kanunlarının dışında hareket etmemek uğruna gerekli bir disiplin olduğu inancında.
Haksız da sayılmaz. Ay takvimine endeskli, inek boynuzlarına gübre doldurup gömen biyodinamik tarımda aslında sonsuz potansiyel var. Organik tarımın kimi zaman fanatizme kaçan bir kolu bu. Mesela ‘Alpine’ adlı muhteşem dağ bağını delik deşik bırakarak Rhys için bir karabasan haline gelen Amerikan yer sincabıyla mücadelede asla zehir kullanmıyorlar. Hem kapanlarla hem de günde birer sincapla beslenen baykuşlarla, doğal yolla çözümlüyorlar.

HER BAĞA EŞİT DAVRANILIYOR

Bu felsefe şaraphanede de devam ediyor. Hasada kadar tanenin içinde ‘bitmiş’ gözüyle bakılan şarap mümkün olan minimum müdahaleyle şişeye taşınıyor. Üzümlerde aranan mükemmel olgunluğu şeker seviyesiyle değil lezzetle belirliyorlar. Burgonya’da sıkça rastlanılan bir teknikle salkımlar bütün, taneden ayrılmadan fermente oluyor. Bu özellikle Pinot Noir’a bambaşka bir derinlik ve meşe fıçıdan kolay kolay alınamayacak zarafette tanenler katıyor.
Her bağa şaraphanede eşit davranılıyor. Konumundan kuruluşuna, eğiminden toprağına biribirilerinden hayli farklı olan bağlarının bu çeşitliliğini yapım aşamasında bozmamak için birer tonluk mini fermentasyon tanklarını küçük bir ekiple, ayak yordamıyla karıştırıyorlar. Şarap pompa yerine yerçekimiyle hareket ediyor. Yabancı maya dahil asla hiçbir katkı kullanılmıyor; fermentasyon süreci tamamen kendi haline, doğanın güvenli ellerine bırakılıyor.
Sonuç aynı yoldan geçen, aynı okuldan mezun ama bambaşka, güçlü bireyselliklerini sergileyen şaraplar. Alkol seviyeleri yüzde 12-14 gibi artık Kaliforniya’da maalesef az rastlanan bir dengede. Yeni Dünya için bir moda, hatta bir spor haline gelen klon seçimini tıpkı Burgonya’daki gibi mümkün olduğunca karmaşık tutarak hem üzümün doğasına bırakıyorlar hem de şaraplarda tek boyutluluk yerine müthiş bir aromatik zenginlik yakalayabiliyorlar.
Özetle Kaliforniya’da Chardonnay ve Pinot Noir’ı Rhys kadar doğru kavrayan ve işleyen bir diğer üretici yok. Silikon Vadisi’nin bir getirisi olan sonsuz maddi kaynaklar ve San Fransisco bölgesinin dünyada eşine az rastlanan araştırma ruhuyla eğitim seviyesi sayesinde Rhys emsalsiz bir proje. Bu iki Burgonya üzümü dışında Syrah’da da çok öndeler. Bir de sırada anayurdu Piemonte dışında mutlu olamayan Nebbiolo var. Bakalım, yaparsa Rhys yapar.
Yazının Devamını Oku

Franken, Pfalz ve Mosel turu

Dünyanın en eski üç şaraphanesi çok özel bir tadım gerçekleştirdi. Bambaşka stillerde, rengarenk dokuz şarapla tamamlanan Almanya turundan sonra Almanya’nın uçsuz bucaksız bir şarap cenneti olduğu öğrenildi. Alman beyazı da benim ilk aşkım zaten Kuruluşları 1622, 1630 ve 1664 yıllarına dayanan üç şaraphanenin sahipleri bir araya gelerek şahsa özel bir tadım yapınca insan ister istemez kendini şanslı hissediyor. Hele bunlar Almanya’nın en iyilerinden olup Kaliforniya’ya tanıtım için seyahat etmişlerse...
Almanların en gurur duydukları üçer şaraplarını sırayla ve hikayeleriyle inceleyebilmek Alman şarapları hakkında yepyeni bir perspektif getirebiliyor. Özellikle de bunlar üç farklı şarap bölgesinin geleneksel ve modern yorumlarını biraraya getiriyorsa. Alman beyazları şarapta ilk aşkımdı. Üzerine nice keşiflerden sonra halen bu büyük aşk devam ediyor. Özellikle Riesling üzümünden yapılan bu şarapların hem acemi hem de eğitimli damaklara sunabileceklerinin sonu yok. Günümüzde modanın şarap dünyasına hüküm sürmesiyle çoğu pazarda ikinci plana itilen bu kusursuz ekol aslında dünyanın en nadide, en kıymetlileri arasında. Yüzyıl önce ‘Birinci Sınıf Bordeaux’ kırmızıları bile Riesling’in en iyi örneklerinin yanına yaklaşamıyormuş.
Dünyada eşi pek bulunmayan bu şarapları düşününce akla ilk gelen bölgeler Mosel ve Rheinghau. Oysa bu kişilikli şarapların geldiği Almanya’da daha nice bölge var. Tadımdaki ilk bölgemiz bu az tanınan fakat bambaşka şaraplarıyla ilk tanışmanızda dikkatinizi çeken Franken.
Nürnberg’in bir saat kuzeyindeki Iphofen kentinde dört asıra yakın süredir şarap yapan Wirsching Ailesi bu bölgenin en iyi şaraphanelerinden biri. Burada, Riesling dışında Scheurebe, Silvaner gibi alternatif üzümlere de önem veriliyor. Kalitesine asla ikna olamadığım Silvaner bir yana, Wirsching bölgenin en yaygın tarzı olan tamamıyla sek ama geç hasat bir Scheurebe ile bu üzümün potansiyelini sergiliyor.

YASSI ŞİŞELERİN SIRRI

Riesling ile henüz bilinmeyen bir üzüm cinsinin çocuğu olan bu tür ilginç şaraplar yapıyor ama soylu babasının yerini asla tutamıyor. Franken bölgesini terk etmeden, burada dünyadaki en ilginç şarap şişelerinden birinin kullanıldığından bahsetmeliyiz. Bocksbeutel denilen bu yassı yuvarlak şişeleri rahibeler yüzlerce yıl önce ceplerinde İncil varmış süsü vermek için tasarlamışlar!
Sıradaki bir diğer yetersiz tanınan bölge Pfalz ve bu özel apelasyonu temsil eden üretici yine en iyilerden Pfeffingen. Burada sek ve dömisek, kimi zaman da tatlı işlenen Riesling harikulade. Ancak bu şaraphanenin gurur duyarak bize tanıtmayı seçtiği üçüncü şarap şaşırtıcı nefasette. Üzümünün adı Almanca baharat anlamına gelen ‘gewürz’ sözcüğüyle kuzey İtalya’daki Tramin’den gelen anlamındaki ‘traminer’ birleştirilerek oluşan Gewürztraminer. En iyi örneklerinin çıktığı Alsas bölgesi dışında bu kadar iyisini bulmak pek kolay değil.
Üçüncü üretici en meşhur Alman şarap bölgesi olan Mosel’dan Dr. F. Weins-Prüm. Yakın akrabası efsane isim Joh. Jos. Prüm kadar tanınmasa da üzüm haklarına sahip olduğu bağlar ve şarapları en az onunkiler kadar özel. Bilhassa Erdener Prälat bağından yaptıkları Auslese, yani geç hasat şarapları bambaşka. Üç şaraphaneden çeşitlilikte eşi bulunmayan Alman şaraplarının sadece bir ucuna dokunan bambaşka stilde, rengarenk dokuz şarapla turumuzu tamamlıyoruz. Alınan ders, Almanya’nın uçsuz bucaksız bir şarap cenneti olduğu.
Aramıza katılan ve bu şaraphaneleri portföyünde senelerdir bir araya getiren ithalatçıları Rudi Wiest ise ABD şarap sektörünün en renkli kisliklerinden biri. Nükteli anlatımı ve anekdotlarıyla tadıma bambaşka bir boyut getiriyor. Bir ara Alman şaraplarının alkol seviyelerinin ne denli makul, üstelik dünya standartlarına göre düşük olduğu konusu açılıyor. Şarapla yemek uyumunda dengeli alkolün faydasını anlatan “Balık zaten ölmüş, onu bir de alkole boğmanın amacı ne?” espirisiyle bizleri kırıp geçiriyor. Haksız da sayılmaz hani!
Yazının Devamını Oku

Sağlığına babacığım!

Şarapçılık tek nesilde getiri vaat etmeyen meşakkatli, nankör bir tutku. Çoğu zaman biri meşhur olduysa mutlaka bir önceki neslin attığı temellerin üzerine inşa edilenle yücelmiş oluyor. Halbuki çağımız, hemen-şimdi çağı! Kimse başarı için oturup beklemek istemiyor.

Barselonalı büyük mimar Antoni Gaudí’nin hiç çocuğu olmamış. Ailesinin beşinci ve hastalıklı; bu yüzden de yalnız büyüyen çocuğuymuş. Bu yalnızlık onu doğayla baş başa olmaya ve tabiatın harikalarını yakından tanımaya itmiş. Sanatında büyük yeri olan doğa aşkı buradan geliyor olsa gerek. Çocuk sahibi olmaması aslında bir hayli yerinde olmuş. Bu düşünce yıllar önce Sagrada Familia kilisesinin eşsiz cephesini ağzım açık incelerken aklıma takıldı.
Neden mi? Küçük bir oğlu olduğunu düşünün, beş-altı yaşlarında. Annesinin elinden tutmuş Barselona sokaklarında yürüyorlar. “Bak oğlum”, diyor farazi Bayan Gaudí dünyayı görebilmek için kafasını dimdik kaldırmış küçük çocuğa; “Bunu baban yaptı, bunu da ve bunu da!” Dünyanın en etkileyici yapılarından Sagrada Familia’nın önüne geliyorlar ve annesi; “İşte oğlum, baban bunu bitirebilmek için bir türlü evine gelemiyor” diyor. Küçük Gaudí nasıl hissediyor?
Hayatı boyunca babalarının iz bırakan epik eserleri altında ezilip onlar kadar üretken olamamış nice çocuk vardır... Geride bir şeyler bırakabilmeyi insanoğlu belki de gereksiz yere önemser durur. Büyük beğeni toplayan şarapların etiketlerindeki adlar da ailelerin çocuklarına böyle bir külfet, bir sorumluluktur. Nesiller boyu babalardan çocuklara geçen şarap mirasının tek bir yanlış adımla tarihe karıştığı son yıllarda bayrağı taşıyabilmek zor ama önemli.
Bu babalar günü şarap mirasını başarıyla devralanlara kadeh kaldırıyorum. Yüzlerce yıl aynı ailede korunan isimlerin yoğunlaştığı Eski Dünya’dan; Fransa, İtalya, İspanya ve Almanya’dan nice örnekler var buna. Ülkemizi de bu gruba gururla dahil edebiliriz. Mesela Doluca, kurucusu Nihat Kutman ile oğlu Ahmet Kutman’dan sonra Sibel ve Ali ile üçüncü nesilde. Sevilen, Turasan ve Diren yine nesillerdir babalardan oğullara dimdik ayakta duran örnekler...

DOĞRU SOYADI YETMEZ

Şarapçılık zaten tek nesilde büyük bir getiri vaat etmeyen, gencecik asmaların derinlere kök salmasıyla, yılların kimi zaman onyılları kovalamasıyla bir yere gelinen meşakkatli, nankör bir tutku. Bu işte dünya çapında isim yapmaya nadiren yeterli oluyor bir ömür. Çoğu zaman biri meşhur olduysa mutlaka bir önceki neslin attığı temellerin üzerine inşa edilenle yücelmiş oluyor. Halbuki çağımız, hemen-şimdi çağı! Kimse başarı için oturup beklemek istemiyor.
Köklü başarı içinse doğru soyadıyla doğmak yeterli değil. Bir önceki neslin bağları, şarapları getirdiği yerden alıp ileri taşımak sıfırdan başlamaktan daha zor. Daha çok sebat, heves, azim gerektiren bir yükümlülük. Şarap şeffaf bir içecek, hazıra konup yetinenler çabucak gerilere düşüp kendilerini kadehte ele veriyorlar. Nüfuzlu bir eleştirmenin, “Babasının şaraplarını aratıyor” yorumu onca takipçinin bir anda sırt çevirmesi anlamına gelebiliyor bu sektörde.

Yazının Devamını Oku

Çin işi Bordeaux En Primeur

Önce 2000 rekoltesi, ardından 2005 ve şimdi de 2009 Bordeaux asrın rekoltesi olarak lanse ediliyor. Ya çoban yalan söylüyorsa? Yirmibirinci yüzyılın ilk on senesi henüz tamamlanmadan, Bordeaux üçüncü asrın rekoltesiyle karşı karşıya. İnsanın aklına hemen yalancı çoban masalı geliyor ister istemez. Hani çobanın biri köylüleri oyun olsun diye yalandan “kurt saldırdı” diye ayaklandırmış, gerçek kurt gelince de kimse inanıp yerinden kımıldamamış ya, işte o hikaye. İlk önce 2000 rekoltesi, ardından 2005 ve şimdi de 2009 Bordeaux asrın rekoltesi olarak lanse ediliyor.
Ya çoban yalan söylüyorsa? Dönüp bakıldığında 2000 ve 2005 hakikaten harikulade yıllar. Ama acaba Bordeaux’da bu tür istisnai seneler ne sıklıkta geliyor? Global ısınmanın bunda payı ne? Bütün bunların cevapları bana soracak olursanız tarihte yatıyor. Yirminci yüzyılın her onyılında Bordeaux olağanüstü rekoltelerden nasibini almış. Saymak gerekirse 15 kadar asrın rekoltesi olmaya aday hasat gerçekleşmiş. Yani her 20 yılda 3 üstün rekolte.
Şimdiyse yeni yüzyılımızın ilk 10 senesinde 3’ü tutturmuş gibiyiz. Acaba bu rastgele gidişatın mükemmeli tutturma ihtimalleri ikiye mi katlandı? Hemen geçtiğimiz yüzyılda birbirine en yakın üç süper rekolteye, Fransızların dediği gibi “grande année” frekanslarına bakalım. Bu rekor II. Dünya Savaşı’nın yıkıcı arifesine denk geliyor. 1900’lerin en yakın süper rekolte üçlemesi; 1945, 1947 ve 1949. Demek ki 2000’lerde bu konuda bir anormallik yok.
Gelmiş geçmiş en iyi rekolte haykırışlarına ne demeli? Bu mümkün mü? Tabiat ana şarap rekolteleri takip edilmeye başlanılan 1800’lerden beri ilk kez geçtiğimiz yıl mı hiç olmadığı kadar bonkör davranmaya karar kıldı? Aslında en önemli sorulardan biri bu üstün yılları diğerlerinden ayıran ne oluğu. Bunun cevabı oldukça bilimsel. Özetlersek, hasat sezonu boyunca beş farklı Bordeaux üzüm cinsini de memnun edecek kusursuz hava şartları demek bu.
Doğa en iyi üzümü verince kötü şarap yapmak hakikaten zor bir uğraş. Bırakın işin okulunu, kitabını, az biraz tutku, az biraz içgüdüyle en iyisinden bir çuval inciri berbat etmeden şişelemek zor bir iş değil. Ancak bazı şarap bölgeleri diğerlerinden çok daha avantajlı. Dağlar, vadiler, rüzgar koridorları gibi coğrafi oluşumlar sayesinde yağmurlardan, dolulardan, donlardan, fırtınalardan korunan Napa Vadisi örneğin. Oysa Bordeaux o kadar şanslı değil.

17 BİN DOLARLIK PETRUS ŞİŞELERİ 3-4 BİN DOLARA ALICI BEKLİYOR

Atlantik Okyanusu’nun sert etkisinden Bordeaux’yu koruması umulan tek oluşum sık bir orman. İpini koparan deniz fırtınası rüzgarını, yağmurunu hep Bordeaux’ya boşaltıyor. Napa Vadisi için kötü geçen bir yıl istisna iken Bordeaux ideal hava şartlarını yakaladığında buna bir mucize gözüyle bakılıyor. Seneden seneye Boredaux’da bu denli tutarsızlık hayatın bir parçası. İşte bu yüzden hava iyi oldu mu Bordeaux fıçıdan “En Primeur” satışa sunuluyor.
Ekonominin iniş çıkışları başdöndürmeye başlamadan önce son gerçek “En Primeur” kampanyası 2000 rekolyesiydi. Bordeaux’ya bir yatırıp beş almak en son bu satışların gerçekleştiği 2001 yılında kaldı. Artık “En Primeur” oyununu oynayıp bire iki almak bile zor. Bu eğlenceli ama kimi zaman da yıpratıcı bekleyişte risk diz boyu. Spekülasyonlarla pompalanan rekolteler konteynerlerden boşaldığı gün piyasanın gerçekleriyle bir balon gibi sönüyor.
Ama korkmayın, insanlık tarihinin en büyük rekoltesi olan 2009’un imdadına Çin yetişiyor. Şu günlerde yavaş yavaş küçük Bordeaux şarapları piyasaya çıktıkça Robert Parker’dan puanı kapan hemen Uzakdoğu’da kapışılıveriyor. Ama sahtecilik, dolandırıcılık, hortumculuk da dizboyu hani: “Bana paranı ver, üç sene sonra Bordeaux’nu al... Telefonumu açarsam tabii!” İngiltere ve ABD gibi klasik “En Primeur” pazarları bu açgözlülüğe şüpheyle bakıyorlar.
Japonya ve Rusya’nın da bu ilginç pazarı alt üst ettiği yıllardan biliyorlar. Balonların içinde hava olur, çok şişerlerse mutlaka patlarlar. Hiç unutmuyorum, bu son global krizden hemen önce 2005 Petrus 17 bin dolar gibi uçuk fiyatlara malum pazarlara yığılırken içten içe gülmeden edemiyordum. Bu şişeler bugün 3-4 bin dolara alıcı bekliyor. Şarapsa tüm mükemmelliğiyle mantarının ardında derin bir uykuda, rüyalarını bir gün içilebilme hayali süslüyor.
Yazının Devamını Oku

Yaz kırmızıları

Sıcak günler ve ılık geceler için uygun kırmızıları seçerken ilk önemli konu meşede uzun süre kalmış şaraplardan kaçınmak. İkinci püf noktasıysa alkolü düşük, genelde yüzde 13’ü aşmayan kırmızılar seçmek.

Özellikle kırmızı şarapların çoğunda yoğun miktarda bulunan doğal tanenleri kavramak kimi damağa güç gelebilir. Tanenin ne olduğunu anlatmak için sıkça başvurulan benzetme çaydır. Çay kaynar suda ne kadar uzun süre kalırsa o denli “tavşan kanı” yani tanenli olur. Poşet çay bardağa girer girmez renk ve tanen sıcak suya adeta kanar gibi sızar. Sıcak aylarda çoğu çay tiryakisi bu milli içeceğimizden kolay kolay vazgeçmese de kimimiz için buzlu çay vakti gelmiş demektir. Mevsimler değişebilir ama çay tutkusu asla.
Sıcak veya buzlu olsun, tıpkı çay gibi kırmızı şaraplara da yaz aylarında yer var. Zaten her kırmızı şarap aynı oranda tanen içermiyor. Düşük tanenli, canlı, serinletilerek içilen, yaz sıcakları için ideal kırmızılar da var. Sıcak günler ve ılık geceler için uygun kırmızıları seçerken ilk önemli konu meşede uzun süre kalmış şaraplardan kaçınmak. Fıçıdan da şaraba bolca tanen geçtiğinden bu tür kırmızılar serinletilerek servis edildiğinde meyve arka planda kalabiliyor. Bu arada her “yazlık” kırmızının biraz serinletilmeye ihtiyacı var.
İkinci püf noktasıysa alkolü düşük, genelde yüzde 13’ü aşmayan kırmızılar seçmek. Şarabın ısısı arttıkça alkol damakta giderek öne çıkıyor. Alkol, serin bir kırmızıda dahi dengeyi etkilediği ve tanenlerin kudretini vurguladığı için, ne denli düşük olursa o kadar yazlık bir şarap demek. Servis ısısı beyazlar kadar soğuk dahi tutulabilecek kırmızı üzüm cinsleri var. Hatta bunların çoğunun meyvemsi özellikleri serin içildiklerinde daha da kuvvetleniyor, canlılık kazanıyorlar.
Akla ilk gelenlerden Beaujolais şaraplarının üzümü Gamay. Primeur tarzda tazecik, hasattan hemen sonra içilen Nouveau, yaz aylarına kadar çoktan tüketilmesi gerektiğinden on Cru sınıfı kasabanın şarapları daha münasip. Sonra dünyanın dört bir köşesinden nice Pinot Noir meşe ve tanen konusunda oldukça uysal. Loire Vadisi’nin Pinot Noir dışındaki diğer kırmızıları da Cabernet Franc’ın en yaza yakışır yorumları. Avusturya-İtalya sınırına yakın yetişen Lagrein tanenli ama ferahlatıcı bir diğer alternatif.
NÜFUZLU İSPANYOL BÖLGELERİ
İtalya’dan serin Piemonte bölgesinin Barbera ve özellikle de Dolcetto şarapları sıcak aylarda tüketim için enfes seçenekler. İspanya’dan da nispeten yüksek alkole rağmen dengeli, buram buram taze meyve aromalı Garnachaları veya Bierzo bölgesinin moda üzümü Mencia ile yapılan hafif kırmızıları tavsiye edebilirim. Son yıllarda Rioja’dan Priorato’ya neredeyse her nüfuzlu İspanyol şarap bölgesinde meşe görmeyen, hafif, serin ve erken içim için ideal yepyeni, taptaze kırmızılar giderek popüler olmakta.
Yerli üzümlerimizden Kalecik Karası’nın günlük tüketime müsait versiyonları yaz aylarında serinletilerek içilebilir. Öküzgözü de yine hafif tarzda işlendiğinde monosepaj, hatta baskın üzüm olduğu Boğazkere harmanlarıyla bile kimi zaman bu ekole hitap edebilecek bir üzümümüz. İşin içine fermentasyondan kalan tatlılık girdi mi yaz kırmızılarında tercihler coşuveriyor. Mesela Avustralya’da barbekü etlerin vazgeçilmez dostu köpüren Shiraz benzersiz, önceleri alışılması gereken ama sonrasında alışkanlık yapabilen bir spesiyalite.

Yazının Devamını Oku

Yaz beyazları

Buzzz gibi bir biranın karşısında şarap rekabeti elden bırakmamalı. Neyse ki yakıcı yaz günlerinde şarapseverleri serinletecek beyazlar var. Düşükçe alkollü, limonata misali canlı asiditeli, taze sıkılmış meyve edalı beyazlar yanan damaklara adeta su serpebiliyor. Küresel ısınma sağolsun, mevsimler giderek allak bullak olmaya başladı. Baharlar eskisi gibi kestirilebilir düzende seyredemiyor. Soğuklar, sıcaklar hep birbirine girdi. Kış ortasında yaz günleri, yaz beklerken serpilen kış soğukları artık hayatlarımızın bir parçası. Klasik şarap bölgeleri, yarımküresine göre yavaşça ya kuzeye ya da güneye doğru kaymaya başladı bile. Düzlük ovaların kavurucu sıcaklarından kaçmaya başlayanlar bağlarını yüksek rakımlara taşıyorlar. İnsanoğlu dünyanın çivisini yerinden oynatalı beri kışlar dondurucu, yazlar ise çölde geçiyor gibi.
Yakıcı yaz günlerinde neyseki şarapseverleri serinletecek beyazlar var. Haliyle buzzz gibi bir biranın yanında şarap, sağlam alternatiflerle rekabeti elden bırakmamalı. Yüce tanenli kırmızılar, yağlı, ağdalı beyazlar bunaltıya bunaltı katarken düşükçe alkollü, limonata misali canlı asiditeli, taze sıkılmış meyve edalı beyazlar yanan damaklara adeta su serpebiliyor. Yirminci yüzyılın en önemli icatlarından buzdolabı sağolsun, sıcak havalarda beyazları dondururca soğutmak mümkün, hatta faydalı. Fazla soğuk diye birşey yok, kadehe girdi mi hızla ısınmaya başlıyor zaten.
İdeal yaz şaraplarının en taze rekoltelerinden stoklamanın bence tam zamanı. Yeşil erik çıkar çıkmaz canım hemen Vinho Verde çekiyor mesela. Ilık yaz meltemli tembel akşamüstüleri ruhları tazeleyen gevrek, çıtır çıtır beyazların başında gelir çağla badem diriliğindeki bu Portekiz şarabı. Adı yeşil şarap anlamına gelen bu beyaz adına yakışır, çocukluğumun sokakta satılan, dörde dilimlenip limonlu, tuzlu, elde yenen Çengelköy salatalıkları kadar serinletici, gazı ve tuzuyla hafif sodamsı, eşi bulunmaz bir susuzluk giderici.
Kısmen Portekiz’e büyük ölçüde de İspanya’ya ait Albarıño üzümü en ciddi Vinho Verdelerin yanısıra Rias Baixas bölgesinde bir diğer favori yaz şarabından sorumlu. Kütür kütür kayısı, şeftali andıran bu beyazlar hararet iksirleri. Atlantik kıyısının vahşi deniz ikliminden nasibini alan bu tür şaraplara Fransa’dan en iyi örnek ise Loire deltasından gelen Muscadet bölgesi şarapları. Dünyada en çok burada mutlu olan yerel tür Melon de Bourgogne’dan yapılıyor. Adından da anlaşıldığı gibi Burgonya kökenli bu üzüm gerçek vatanını burada bulmuş.

ULUSLARARASI SÜPERSTAR SAUVIGNON BLANC

Loire vadisinin bir diğer önemli yerel üzümü aynı zamanda uluslararası bir süperstar olan Sauvignon Blanc. Nehrin iki yakasına karşılıklı konuşlanan Sancerre ve Pouilly-Fumé bağlarında bu üzümün en leziz, en temiz örnekleri var. Meşe gören Sauvignon Blanc için Mondavi’nin pazarlama dehasıyla literatüre giren Fumé Blanc markasının doğuş yeri burası. Yaz için ideal bu jilet gibi beyazların güney yarımkürede mutlu olduğu bir diğer teruar Yeni Zelanda’nın Marlborough bölgesi. Burada Sauvignon Blanc tropik bir kişiliğe bürünüyor.
İlla da Chardonnay diyenlerin imdadına Burgonya’nın altın tepeleri Côte-d’Or’dan müstakil soğuk kuzey bölgesi Chablis yetişiyor. Fosilleşmiş istiridye kabuklarına ekili bağlardan keskin, leziz yaz beyazları çıkıyor. Yeniliğe açık damaklar için, Tuna Nehri vadilerinde yetişen, Avusturya’nın meşhur ettiği Grüner Veltliner üzümünden de harika beyazlar var ve en basit yorumunda bunlar da ideal yaz şarapları. Bir de Alsas’tan Almanya’ya, Avusturya’dan Avustralya’ya çoğu aromatik beyazın soylu üzümü Riesling var ki onun yeri bambaşka.
Türk üzümlerinden de harikulade yaz beyazları yapabilen Emir, Misket ve Çavuş’u unutmamak lazım. Volkanik Kapadokya topraklarında kişilik bulan Emir, sıcak havalarda kana kana içilebilecek bol asiditeli, mineral özellikleri önde, enfes bir üzüm. Egemizin, hatta muhtemelen dünyanın en eski türlerinden Bornova Misketi ise genelde tatlı şaraplarla tanınsa da sek işlendiğinde son derece ferahlatıcı, mis kokulu şaraplar yapıyor. Bozcaada’nin sofralık türü Çavuş ise şarapta şaşırtıcı lezzette. Bence siz de bu yaz şarabı sofranızdan eksik etmeyin!
Yazının Devamını Oku

Hospice du Rhône

Rhône nehri vadisi iki bin yıldır bağlarla kaplı. Bölgeyi ilk eken Galyalı bağcılar dünyanın en popüler üzüm cinsi kategorilerinden birine önayak olduklarını nereden bilebilirlerdi ki. Hele hele bu üzümleri yüceltme amaçlı tarihin en büyük kutlamasının 21. yüzyılda Amerika’nın vahşi batısında yapılacağını asla. 1992’den beri her sene Rhône üzümleri Kaliforniya’nın orta yeri Paso Robles’te görülmemiş ölçekte bir kutlamanın, dev bir uluslararası şarap şenliğinin konusu oluyorlar. Haftasonunu ailecek Paso Robles’te geçirmeye,on saat araba kullanmaya fazlasıyla değiyor Hospice du Rhône. Kolay kolay hiçbir tadım beni böyle yollara koyamaz ama onca şaraphane sahibi kalkıp da bırakın Fransa, İtalya ve İspanya’yı, taa Arjantin, Güney Afrika, Avustralya ve Yeni Zelanda’dan geliyorsa bunu desteklememek düpedüz ayıp olur. Haliyle evsahibi Kaliforniya, hatta Oregon ve Washington’da nispeten eksiksiz bir katılımla bu ülkelere eşlik ediyorlar. Dört günlük, dört dörtlük bu şenlikte tadımların yanısıra yemekler, seminerler, yarışmalar, ardı arkası kesilmeden süregeliyorlar.

Sözkonusu üzümler rengarenk bir yelpazeye yayılmış; yarısı beyaz, yarısı kırmızı tam 22 çeşitten oluşuyor. Başta beyazlardan Viognier, Marsanne ile Roussanne, kırmızılardan da Syrah (veya Shiraz), Grenache ile Mourvèdre olmak üzere Bourboulenc’den Vaccarese’ye nice çeşit var. Güney Rhône’un en meşhur şarap bölgesi Châteauneuf-du-Pape’ta bunların yarısından çoğunu yetiştirmeye izin veriliyor. Hatta beşi beyaz olduğu halde bazı geleneksel kırmızılarda 13’ü birden harmanlanabiliyor. İçinde beyaz üzüm olan kırmızı şaraplar Rhône şaraplarına kişilik katan kültürün vazgeçilmez bir parçası.
Adında Hospice geçen bu tarz kutlamalar aslında Burgonya kökenli ve mutlaka gelirleri hayır kurumlarına giden bir müzayede içeriyorlar. En eskileri olan Hospice de Beaune 1851’den beri her yıl kutlanıyor. Hospice du Rhône ise 1992 yılında farklı bir amaçla, Viognier üzümünü tanıtmak üzere kurulmuş. Her geçen yıl çığ gibi artan ilgi sonucu 130 küsur şaraphane ve ithalatçının binden fazla şarabını tattırdığı muhteşem bir şölene dönüşmüş. Bu katılımcıların kendi kadroları dışında bu yıl 1,200’ü aşkın tüketici ve sektör meraklısı biletlerini almıştı. Tam 15 bine yakın Riedel marka kadeh dört gün boyunca yıkanıp durdu!

EFEMİNE KIRMIZILAR

Böylesine ihtişamlı bir organizasyonda tadım yaparken seçici olmak şart. Bu sene zaten meslek icabi sürekli tattığım Kaliforniya şaraplarından uzak durmaya ve Eski Dünya’da gezinmeye kararlıydım, büyük ölçüde becerebildim de. Rhône vadisinde beyaz üzümler azınlıkta olduklarından tek tük harika Hermitage ve Châteauneuf-du-Pape beyazları vardı. Kırmızılarda ilk duraklarımdan biri şaraplarının erkenden tükeneceğine emin olduğum Clos St. Jean oldu. İki yıl önce aynı tadımda daha fazla tadamam dediğim son anlarda kadehime bir masa altından doldurulan bu üreticinin Deus Ex Machina adlı şarabını asla unutamadım.
Bu şarabın 2005 rekoltesini tattığımda onca şaraptan sonra dahi omuriliğimden geçen elektrik daha sonra Parker’dan aldığı 100 tam puanla daha da anlam kazanmıştı. Bu ve benzeri Châteauneuf-du-Pape’ların perde arkasında ünlü danışman enolog Philippe Cambie var. Bu yıl bölgeye özel ayrılan bir masada kendisiyle uzun uzun söyleşebilme şansına eriştim. Yüz küsur yaşındaki Grenache asmalarını dünyanın en iyi şaraplarına dönüştürebilen bu ünlü sihirbazdan Fransa ve İspanya’da elliden fazla şaraphane danışmanlık alıyor. Yakın dönemde çalışmaya başladığı yeni keşfim Grand Tinel’in 2007’leri tek kelimeyle enfes.
Syrah’nın anavatanı kuzeyden de hoş sürprizlerle karşılaştım. Ogier ve Gaillard’ın masaları yanyana konuşlanmıştı. Ogier’in Côte-Rôtie şarapları çelik yapılarıyla bu üzümün klasik ruhunu sergilerken Gaillard çiçek bahçesi beyazları ve efemine kırmızılarında denge ve zerafet ön plandaydı. Gaillard’ın en iyi Saint-Joseph fıçılarını harmanladığı 2008 rekoltesi Les Pierres’inde eski dostum Syrah’nın yepyeni bir çehresiyle tanıştım. Binlercesinden sonra dahi Syrah, Syrah olalı bana asla böylesine dantelsi, böylesine yumuşak gelmemişti. Pinot Noir ile Syrah’nın yakınlarda ortaya çıkarılan akrabalığına bu şaraptan daha iyi bir kanıt olamaz.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI