Resim yapıyorum ama Evren’inkiler gibi nü değil

RMK’nın, yani Rahmi Mustafa Koç’un, en çok deniz konuşurken gözleri parlıyor. Sonra iş konuşurken. İş hayatı söz konusu olduğunda, tecrübeden kaynaklanan bir aşırı güveni de görüyorsunuz.

En sevmediği konuşmalar ise özel hayatla ilgili. O bir centilmen, kadınlarla ilgili konuşmamayı tercih ediyor. Ama "off the record" ben ona merak ettiğim her şeyi sordum ve cevap verdi. Tanımadığınız zaman eksiklik hissedeceğiniz beyefendilerden...

Özel bir Rahmi Koç Sözlüğü yapsanız, "deniz" maddesinin karşılığında ne yazar?

- Yaşam. Durmaz. Zevk verir. Her an değişir. Deniz hayattır.

Denize tutkunuz çocukluğunuzdan beri mi var?

- Evet. Üstelik de Ankaralıyım. Ama, bak şunu peşinen söyleyeyim, ben Göcek’te bir ağaca bağlanıp 15 gün aynı yerde durmayı hiç sevmem.

Çocukken de hep bir yelkenliniz olsun ister miydiniz?

- Evet, isterdim. Hayalimdi.

Peki babanız bu hayal için ne derdi...

-
Ne diyecek, tasvip etmezdi. Zaten vefat edinceye kadar müsaade etmedi. Babamız vefat etti, ekonomik kriz o bu derken, 75 yaşına geldik. Yoksa, ben bunu 15 sene evvel yapacaktım. Ama sağlık olsun, şimdi de dünyayı gezen en yaşlı adamım! Orada da birinciliği aldım.

Motoryat kullanmaya utananlardan mısınız?

- Bir gün, iki gün tamam, ama daha fazlası rahatsız eder. Yelkenin keyfi başka.

Peki siz ipleri filan çekmeye yardım eder misiniz?

-
Küçük teknemiz varken ben kullanırdım, yelkenciyim yani. Herkese tavsiyem, muhakkak yelken yapmayı öğrenin. İlla, büyük tekneniz olacak diye bir şey yok. Tekne sahibi olmanız bile gerekmiyor. Kiralanabilir. Ama muhakkak öğrenin. Ölmeden mutlaka yapılması gereken bir şey.

ELEŞTİRİLER RAHATSIZ ETMEZ

Yüzme bilmeyen bir kadınla beraber olabilir misiniz?

- Zor.

Siz iyi bir yüzücü müsünüz?

- Yüzmeyi severim. Yaz/ kış her gün 1 km yüzerim. Böyle tekneyle çıktığımızda ise günde bir saat yüzerim.

Neyi kanıtlıyorsunuz dünya seyahati yaparak kendinize?

- Gençliğimizde buna çok heves etmiştik, yerine getirmiş olduk. Ben gezenlerin kitaplarını okurdum, orada bazı şeylere imrendim. Ben kendime iki sene verdim. Sadun Boro, Osman Atasoy dörder sene gittiler. Onların şartları çok daha primitifti, bizimki öyle değil, bizde altı kişilik mürettebat vardı.

Sizin seyahatinizi küçümsemek isteyenler oldu. "Böyle dünya seyahatini ben de yaparım!" diye. Ne hissettiniz bunları duyunca...

-
Beni rahatsız etmiyor bunlar. "Türk bayrağı niye asmadın?" diyenler bile çıktı. Türk bayrağı assam, sigorta kabul etmiyor, İngiliz ve Amerikan bayrağını tercih ediyor. Ama bunları çıkıp da söylememin mánásı yok. Dediler ki, "Efendim, Türkiye’ye çok sık geliyor, bunun neresi dünya seyahati?" Zannediyorlar ki, biz Türkiye’ye geldiğimizde tekne bir yerden bir yere gidiyor, hayır ben nereden geliyorsam yine oraya uçuyorum, tekne dönüşümü bekliyor.

Niye geliyordunuz arada?

- Çünkü takip etmem gereken işlerim vardı.

Bu teknede, koşu bandı var mı?

-Yok, ben onu sevmem. Çünkü suni buluyorum, bunalıyorum. Ben yürümeyi severim. Yüzmeyi severim. Yatakta jimnastik yaparım. Zaten tekne sallandıkça, kendinizi ayakta tutmak için farkında olmadan bir enerji sarf ediyoruz.

AZ YEMEK, AZ İÇKİ

Teknede şişmanlamayı nasıl engelliyorsunuz?

- Az yemek, az içmek. Az ve sık.

İçki ne seversiniz?

- Votkayı, viskiyi, Port’u da severdim. Ama şimdi sadece şarap içiyorum.

Teknede en sevinçli anlar...

-
Yunuslar tekneyle yarışmaya, oynaşmaya başlayınca. Herkese çocuksu bir neşe geliyor. Mürettebat teknenin önüne koşuyor, fotoğraflar çekiliyor. Bağırılıyor, gülünüyor.

Başka?

- Bir de balık tutuyoruz. O da eğlenceli bir faaliyettir. Balık geldiği zaman herkes bağırıyor, çağırıyor, heyecanlanıyor ve neşeleniyor. Teknede denizde yürürken arkadan olta bırakıyoruz, balık yakalandığı zaman makara "tırrr" diye başlıyor ve olta boşalıyor. Hemen tekneyi yavaşlatıyoruz. Bir seferinde 25 kg’lık bir "wahoo" tuttuk. Beş-on kiloluk pek çok balık tuttuk. Müthiştir tekne hayatı.

Gün nasıl geçiyor? Mesela kaç kitap okunuyor?

- Valla, bir dakika boş vaktimiz olmuyor. Öğleye kadar e-mailleri ve gazeteleri indiriyoruz, okuyoruz, cevaplıyoruz. Sonra BBC’yi dinleme zamanı geliyor. Öğle yemeğinden sonra biraz kestiriyorum. Sonra günlük yazıyoruz, web sitesini güncelleştiriyoruz, kaptan da seyir defterine yazıyor. Müzik dinliyoruz ve film seyrediyoruz. Bazen resim yapıyorum.

Kemal Evren’den farklı olarak ne tür resim yapıyorsunuz?

- Nü filan yapmıyorum. Uğradığımız limanların, gördüğümüz şehirlerin, geçtiğimiz adaların ve gemilerin kara kalem resimlerini yapıyorum. Zaman zaman karikatür de yapıyorum.

Alnımda aptal mı yazıyor

Kaleköy’ü sizin keşfettiğiniz doğru mu?

- Doğrudur.

Olağanüstü güzel bir yer orası. Her gittiğimde bakardım, o tepedeki ev, neden hep boş diye.

-
Bir dahaki sefere bir çıkın kapıyı çalın. 40 sene evvel keşfettim ben Kaleköy’ü. Oralarda bir ada satacaklardı bana, beğenmedim adayı, gezerken Kaleköy’ü gördüm, vuruldum, "Burada muhakkak bir evim olmalı" dedim.

Kaç tane eviniz var bilir misiniz sayısını?

- Alnımda aptal mı yazıyor? İnsan kaç tane evi olduğunu bilmez mi? Bilirim tabii. Var işte birkaç tane.

Tuzla’da da bir adanız var değil mi?

- Evet. O ada Marmara’nın en yeşil adasıdır. İyi ağaç diktik, iyi baktık. 74 senesinde almıştım. Güzeldir. Bir gün götüreyim sizi oraya.

Ömer’in kütüphanesi dünyaca meşhurdur

Siz aile fertlerine şunu sordunuz mu: "Profesyonel olarak mı çalışmak istiyorsun, ortak olarak mı kalmak istiyorsun?"

-
Sormaz mıyım? Oğullarıma tek tek sordum. Hem ortaklık şapkası, hem profesyonellik şapkası olmaz dedim. Mesela Ömer, "Ben ortak olarak kalmak istiyorum, profesyonel olarak çalışmak istemiyorum" dedi. Ama profesyonel olarak çalışıp, işi büyüttükten sonra böyle dedi.

Bu arada Ermenice bile bildiği doğru mu oğlunuz Ömer’in?

- O kadarını bilmiyorum, Arapça okur yazar. Ama Ermenice’yle ilgili bir şey varsa etüd eder, tetkik eder, içine girer, anlamaya çalışır. O hasleti var onun. O söylemişti zaten: "Ben 40 yaşıma geldiğimde Türkiye’de en çok umumi malumata sahip insan olmak istiyorum."

Oğullarınız arasında en entelektüel o anladığım kadarıyla...

-
Evet en çok okuyan da o. Onun için devamlı gözlük takar. Kütüphanesi dünyaca meşhurdur. Antik kitapların peşinde koşturur.

Siz onun bu merakını anlayabiliyor musunuz?

-
Valla ne yalan söyleyeyim bir antika kitaba onbinlerce dolar ödemeyi kafam almıyor. Ama o bu işin içinde. Rayiçler de öyleymiş. Ömer hep der, "Fındık fıstık fiyatı ödersen, karşılığında maymun alırsın." Bir bildiği var herhalde. Aranıp bir türlü bulunamayan bir kitaba sahip olmak onun için tarifi olmayan bir mutluluk. O, bir kitaba eline çocuk almış gibi dokunur. Sayfaları bizim gibi yalapşap çevirmez, okşar.

Siz şöyle hissediyor musunuz: "İçim rahat, iş hayatında yapabileceğim her şeyi yaptım? Unumu eledim, eleğimi astım, artık onursal başkanım..."

-
Evet ama biz büyük hissedar olarak, şirketin iyi gitmesi için uğraşıyoruz. Sırtımda sorumluluk hissediyorum yani. O yüzden, en ufak bir aksamada sesimiz yükselir biraz.

RMK ekolü

Koç Holding bir aile şirketi mi, yoksa profesyonel bir yönetici şirketi mi?

- Memlekete mal olmuş, halka açık, ailenin çoğunluk hissesi olan bir profesyonel şirket. Yani kurumsallaşmış bir şirket.

Tarih içinde farklı dönemleri olmuştur mutlaka...

- Olmaz mı?

Vehbi Bey ekolü, Rahmi Bey ekolü var mıdır?

-
Vardır tabii. Vehbi Bey ekolünde daha detaya inilirdi, çünkü daha az şirket vardı. Daha az idareci vardı, daha az ciro vardı ve kapalı ekonomiydi. Benim döneminde ise, daha çok şirket oldu. Neredeyse iki katı kadar, daha çok idareci vardı, montajdan sanayiye geçtiğimiz bir dönemdi ve liberal ekonomi vardı, rekabet vardı, onun için tutum başkaydı. Şimdi ise Mustafa Koç dönemi var. Artık böyle detaya inecek halimiz yok. Her şirketin bütçesini ve programını holdingde tasdik ederiz, onun dışında sadece aylık satışlarına ve kárlılıklarına bakarız. Eğer bütçesi içerisinde gidiyorsa, fazla müdahale etmeyiz. Ne zaman ki, bütçe dışına çıkıyor, bir sakatlık var veya memlekette çok büyük bir değişiklik oldu, o zaman tekrar oturulur, bütün bütçeler gözden geçirilir, yeniden bütçe yapılır.
Yazarın Tüm Yazıları