Renkler...Televizyonun önünde

Son derece halkçı bir insan olduğum için, neyi neden yaptığımı durmadan anlatmak gibi bir adetim var. Gerçi halk kitleleri yaptıklarıma sinirleniyor ama olsun ben bu adetimden katiyen vazgeçmeyeceğim.Bugün sayın halk kitlelerine hakkımda yeni bir ifşaatta bulunacağım.Belki farkındasınızdır, ben hala daha televizyon seyretmekte ısrar ediyorum.Türk televizyon kanallarındaki bütün irrasyonaliteye rağmen, bunda ısrarlı olmamın tabii ki bazı nedenleri var.Bugün televizyon seyretmekten bir türlü vazgeçememem ve tüm akılcı çağrılara karşın, hala daha elimde kumanda aleti bir kanaldan ötekine atlamayı sürdürmemin nedenlerini anlatacağım.* * *İşte televizyondan vazgeçmememin top 12 listesi.1- Gündüz gazeteleri okuduktan sonra televizyon seyretmeye başlamama kadar beş saat filan geçiyor. Bu arada Sibel Can'ı özlüyorum. Televizyonu açar açmaz uzun hasretim sona eriyor ve her kanalda, onu bir nedenden dolayı mutlaka görebiliyorum.2- Şiir yazmaya özendim. Gece haber saatlerinde spikerlerin programlarını bitirişte kullandıkları güzel cümleler var. Örneğin ‘Her gecenin içinde umut saklıdır..’ filan diyorlar. Bunları biriktiriyorum yakında hepsini alt alta koyup şiir magnum opusumu yazacağım. Türkiye'nin Walt Whitman'ı olacağım.3- Bazı programları izleyince kendime olan güvenim artıyor. Özellikle Televole programını izledikten sonra daha da fazla geliyor bu duygu. Bunların reytingine baktıktan sonra zeka düzeyi hayli düşük olanların oranının yüksek olduğu bir yerde yaşamakta olmanın keyfini çıkarıyorum. 4- Türk televizyonları insanda stres yapmıyor. Örneğin hiç bir programı kaçırdım diye üzülmenize gerek yok. Çünkü her program en azından 30 kez tekrar edildiği için bir gün nasılsa o kaçırdığım programı muhakkak izleyeceğim güvencesiyle huzur içinde yaşıyorum.5- Televizyon sayesinde çocuk yapma fikrinden vazgeçtik. Bir süredir bu konu üzerinde düşünüyorduk. Sonra televizyonda reklamlara çıkan çocukları seyrettik elimizde olmayan nedenlerle.. Ve en sonunda da ‘Aman Allahım ya bizim çocuğumuz da bunlar kadar gıcık, bunlar kadar kıl olursa ne yaparız’ diye panikliyerek bu işten vazgeçtik. Hatta bu reklamları bir süre daha izlersek ben ne olur olmaz diye seks değiştirme operasyonuna bile gönüllü olmayı düşünüyorum.6- Televizyon yüzünden berberimle kavga etmekten vazgeçtim. Yaklaşık bir yıldır bana giden saç modelini bulmayı bir türlü başaramadığı için ona kızıyordum. Ancak ATV haberlerini izledikçe benim berberimin aslında dünyanın en yetenekli insanı olduğuna karar verdim. Ali Kırca‘nın saç modeli altı ay içinde o kadar fazla değişti ki büyük ihtimalle şu anda alanında bir dünya rekoru sahibi olmalı.7- Televizyon bende çoşkular da yaratıyor. Ölmüş olduğunu zannettiğim insanların hala daha hayatta olduklarını televizyon sayesinde öğreniyorum. O kadar çok kanal ve o kadar fazla sayıda fikri olan insan var ki hemen her gece bir kanalda bu tür bir sürpriz yaşıyor ve ‘Aaaa bak bak o ölmemiş ve hâlâ daha da konuşuyor, harika değil mi?' diye bağırıyorsunuz. Oysa ben bunu sadece bazı köşe yazarlarına bakarak hissedeceğimi zannediyordum eskiden.8- Gerçek yaşamda bulamadığım heyecanları televizyon ekranında yaşıyorum. Örneğin beni en çok heyecanlandıran program NTV'de salı geceleri yayınlanan ‘Kapalı Kapılar ardında' adlı program. Dört gazetecinin ‘Beyin El Ninosu' yaptıkları bu programı geçen defa izlerken heyecandan az daha kedimi boğuyormuşum, zor aldılar elimden. Başlangıç müziğiyle başlayan heyecanlı temposunu sonuna kadar düşürmeyen ender prodüksiyonlardan bir tanesi bu.9- Playboy tv'si (Şu ana kadar Türk televizyonculuk tarihinde yayınlanan en anlamlı sosyal içerikli program. Özellikle yer alan oyuncuların içerikleri çok yoğun. Bazılarının içeriği öylesine fazla ki, yoğunluktan silikona dönüşmeye bile başlamış)10- Televizyon telefondan daha iyi bir alet. Aslında her ikisinde de rahatsız edici insanlar size durmadan birşeyler anlatmak istiyorlar. Ancak burada televizyonun avantajı rahatsız edici insanların seslerini size ulaştırmadan önce katiyen çalma sesi yapmaması, bütün olayı sessizce geçiştirmesidir.11- Türk televizyonlarındaki reklamların her birinin en azından beş dakika uzunlukta olmasının bir avantajı var. Reklam araları öylesine uzun ki arada spor kulübüne gidip, idman yapıp sonra reklam sona ermeden önce geriye dönebiliyorsunuz. Böylece hem hiç bir programı kaçırmamış oluyorsunuz hem de televizyon karşısında hareketsiz kalıp şişmanlama tehlikesinden kurtuluyorsunuz.12- Bazı hastalıklar üzerindeki uzmanlığım da televizyon sayesinde arttı. Örneğin megalomaninin bulaşıcı olabileceğine hiç ihtimal vermiyordum, şimdi buna kesinlikle eminim. Megalomani hem de ebola virüsü kadar tehlikeli.
X

Haydi baş baş

<B>BİRKAÇ </B>yıl önce birkaç gazeteci arkadaşla mavi yolculuğa çıkmıştık. Arkadaşlardan bir tanesi son derece sosyal kişiliğe sahipti, bu yüzden de neredeyse denizdeki tüm yatlara yaklaşmak zorunda kaldık, çünkü onun her yatta mutlaka tanıdığı bir iki kişi oluyordu.

Sonra bir gün o arkadaş bir yazı yazdı ve 20 yıldır tek bir gün bile izin yapmadığını açıkladı.

Kendi kafasına göre mavi yolculuktaki temasları da onun açısından bir mesai anlamına geliyordu.

Meseleye bu şekilde bakarsanız ben de 1955 yılından bu yana hiç izin kullanmadım diyebilirim gönül rahatlığıyla.

Dolayısıyla artık vakit geldi.

Düşünseniz dile kolay, tam 47 yıldır kim bilir ne kadar yorulmuşumdur.

Hiç ayrılamam derken şimdi gidiyorum işte.

Haydi şimdilik hoşça kalın.
Yazının Devamını Oku

Baktım ki yorulmuşum bir hafta ara veriyorum

Dün birden farkına vardım ki bu yıl hiç kesintisiz yazmayı sürdürmüşüm. Gerçi gayet tabii ki yazmak, insanı yoran bir iş değil.

Aksine dinlendirici olduğu bile söylenebilir.

Ancak yüzlerce yazıdan sonra günün birinde birden ‘‘artık yeter yahu’’ demek ihtiyacını hissediyor insan.

Aslında bu son yazım değil, yarın da bir yazım olacak.

Niye böyle yaptığımı sorarsanız onu da söyleyeyim.

Pazar okuyucusu ile haftanın diğer günlerindeki okuyucu beklentilerinin farklı olduğu yolunda öylesine yoğun propaganda yapıldı ki sonuçta ben bile buna inandım.

Bunun sorumlusu da gayet tabii ki ‘‘aşk yazarları’’

Bu ‘‘aşk teorisyenlerine’’ göre insanlar pazar geldiğinde yumuşuyorlar, güzel şeyler duymak istiyorlar ve en önemlisi de ‘‘aşk’’ nedir sorusuna cevap arayışı içine giriyorlar.

Pazartesi gelince de tekrar memleket sorunlarına konsantre oluyorlar. Aşk konusunu gelecek pazara tekrar ele almak üzere rutin işlerine dönüyorlar.

Bu son derece güçlü bir inanış bizim Babıali'de ve sonuçta insan zaman zaman şunlara bir oyun oynayayım da pazar günleri siyaset yazarak öç alayım filan gibi tavırlar almaya çalışsa da bu güçlü inanış karşısında direnme gücünü kaybedebiliyor.

Dolayısıyla bu ‘pazar okuyucularına’ başbaş yazım, yarın pazartesi okuyucularına baş baş yapacağım ve böylece tüm okurlarımla başbaşlaşmış olacağım.

Bir hafta sonra görüşmek üzere.

Haydi baş baş.
Yazının Devamını Oku

Evet o yazı benim

<B>PERŞEMBE </B>günü ilginç bir sürprizle karşılaştım. Özel ortamda, kısıtlı çevrede kalacağını sandığım bir yazının internet ortamında kamuya mal olduğunu dolaylı yoldan öğrendim.

İlk önce bir köşe yazısında yazımın bir bölümünün aktarıldığını okudum, daha sonra da bununla ilgili olarak bir gazeteden aradılar.

Bu konuda bir şey söylemek niyetinde değildim; çünkü o yazıyla ilgili Hürriyet yönetimi ile aramda bir sorun bulunmamaktadır.

Ancak mesele bu şekilde, istemediğim bir biçimde ve içinde dahil olmak istemediğim hesaplaşmalar için büyütüldüğünden, meseleye neden olan kişi olarak laf söylemem kaçınılmaz hale geldi.

***

Ben seçimden iki gün sonra 5 Kasım'da yayınlanmak üzere medyayla ilgili bir yazı yazdım. Yazı büyük ihtimalle bazı baskılara yetiştikten sonra Ertuğrul Özkök ile yazı hakkında bir konuşmamız oldu.

Geçmişte bu tür konuşmaları sık sık yaptık; diyebilirim ki bu son konuşmamız aramızdaki en stressiz konuşmaydı.

O bana medya ile ilgili yaptığım değerlendirmenin çok genel olduğunu, eleştirilerimi spesifik olarak yapmamın daha iyi olacağını, bu tür medyaya yönelik genel eleştirilerin yanlış anlamaya yol açabileceğini, haksızlıklar yapmış olabileceğimi söyledi.

Ve yazıyı geri çeksek iyi olur dedi.

Ben de önerisine katıldım ve yazı yayından kaldırıldı.

Ertuğrul Bey hemen ‘‘Başka bir yazı yazsana’’ dedi ama hem vakit çok geçti, hem de o an cepte hazır beklettiğim bir yazı yoktu.

***

Ben, genel yayın yönetmenlerinin bu tür müdahalelerinin doğal olduğunu düşünecek kadar gerçekçiyim.

Üstelik Hürriyet'te bu tür olaylar hep karşılıklı bir centilmenlik ilişkisi içinde olur.

Geçmişte de bu tür meselelerimiz oldu, her defasında Genel Yayın Yönetmeni'yle uzun konuşmalar yaptık, olayı tartıştık, bazılarında hemfikir olduk bazılarında olmadık.

Burada önemli olan şey, yazıya yönelik tavrın nasıl gösterildiği bence.

Hürriyet'te bunun beni hiçbir zaman rencide edilmeden yapıldığını herkesin bilmesini isterim.

Dahası ‘‘fikir ifade özgürlüğü’’ konusunda bu gazetenin sicilinin diğer gazetelere göre çok daha iyi olduğunu düşünmüşümdür hep.

Okuyucularım bilir; ben bu köşede birçok zaman gazetenin genel yayın politikasına taban tabana zıt tavırları rahatlıkla almışımdır.

Bu yazıların hiçbir tanesine laf gelmez, Ertuğrul Özkök bunların çoğuna katılmaz belki ve bir şey söyleyecekse de yazı yayınlandıktan sonra telefon açar ve söyler.

Ancak haklı olarak medyayla ilgili bir laf edildiğinde, orada bir haksızlık yapıldığını düşündüğünde daha bir duyarlı oluyor.

O da, ben de geçmiş dönemde medyada bazı sorunların yaşandığını kabul ediyoruz. O da bunu bazı yazılarında ifade etti zaten.

Anladığım kadarıyla, onun bu sorunları benim ifade ediş biçimimle ilgili itirazı var.

Doğrudur da, çünkü ben yazı yazmaya oturduğumda hafiften canavarlaşıyorum galiba; sorun yaratması olasılığı olan konulara balıklama atlıyorum ve büyük bir ihtimalle de yazı yazarken kendimi tamamen kaybediyorum.

Sonuç itibarıyla yazımın yayınlanmamış olmasından dolayı gayet tabii ki üzgünüm, ama bunu gönlüm son derece rahat bir şekilde, gerekçelerini anlayarak kabul ettim.

***

Her gün fikirlerin ifade edildiği gazetelerde bu tür anlaşmazlıkların, fikir ayrılıklarının olması doğaldır.

Sonuçta gayet tabii ki bu köşeler bizim babamızın malı değil, olsa olsa biz buralarda kiracıyız ve kira kontratımıza uygun davranmamız da boynumuzun borcudur.

Kira kontratlarında ev sahiplerinin sorumlulukları da çok fazladır, esas yük onlardadır aslında.

Bu benzetmeden devam edersek, Hürriyet bir köşe yazarı için her zaman iyi bir ev sahibi olmuştur. Arada olan biten tartışmaları da siz, ev sahibi ile kiracı arasındaki günlük olup biten tartışma olarak kabul edin lütfen.

Aradan 10 gün geçmişti ve ben bu olayı açıkça söylemek gerekirse çoktan unutmuştum. Ama hatırlatıldığı da iyi oldu; böylece bazı konuları açıkta tartıştık işte.
Yazının Devamını Oku

Türkiye'de her şey kişiye özeldir

<B>AÇIKÇA </B>söylemek gerekirse <B>‘‘Kişiye özel hukuk olmaz’’</B> tartışmalarını ben komik ve ikiyüzlü buluyorum. Çünkü Türkiye'de her şey kişiye özeldir aslında. Ülkede demokrasinin bir türlü yerleşmemesinin nedenlerinden bir tanesi de budur.

Gücü olan, parası olan için hukuk bir başka işler, koruması olmayan milyonlarca insan için başka olur yaptıklarının sonucu.

Bunu çocuklar bile biliyor, hissediyor, memleketi idareye soyunanlar ise bu gerçekten haberdar değilmiş gibi davranıyorlar.

Örneğin Sayın Cumhurbaşkanı zaman zaman konular hakkında sanki yurttaşlık bilgisi kitabından alıntı yapar gibi konuşuyor.

Dedikleri teoride doğru ancak dediklerinin Türkiye gerçeği ile alakası yok, bu yüzden de argümanları havada kalabiliyor bazen.

Tüm yaşamları boyunca kendilerine özel davranılmasına alışmış, otoriteden bunu talep eden, bu davranışı görmeyince de sinirlenen köşe yazarları da bu arada, işlerine şimdi böyle geldiği için ‘‘Kişiye özel hukuk olmaz’’ diyerek sözde ahlaki çıkışlar yapıyorlar.

Bunlar ikiyüzlülüktür ve aslında bu tavrın memlekete zararı büyüktür.

* * *

Bu memlekette polis Meclis'in içine kadar girip, halkın oylarıyla seçilen milletvekillerini tutuklamadı mı? Bu insanlar rasyonel açıklaması katiyen bulunmayan bir şekilde hala daha hapiste değil mi?

Leyla Zana'nın hapis yerine TBMM'de olması, meseleler hakkında konuşması memlekete daha yararlı değil mi?

Asıl toplum mühendisliği bu gerçeği görmekten geçmiyor mu?

Peki bu insanlara yapılanlar ‘‘kişiye özel’’ muamele değil miydi? Bu kişiye özel muamele sürerken Türkiye'de kim ne kadar sesini çıkardı, itiraz etti, köşeler yazdı.

Hangi ‘‘resmi’’ politikacı sesini çıkardı bu uygulamalara.

YÖK'ü protesto ederken dövülen öğrencinin yerine bir gazeteci dövülseydi basın ortalığı birbirine katmaz mıydı?

Bırakın Allah aşkına bırakın.

İşinize gelince susun bunlara, işinize gelince demokrat olun, işinize gelince olmayın, yanıp dönün durmadan. Bu tür tavırları sergileyenler hem siyaset kurumunu çürüttüler bu memlekette, hem de medyayı çürütmeyi sürdürüyorlar.

Sadece birkaç çarpıcı örnek olsun diye hatırlattım o olayları. Bizim tarihimizde adaletin kişiye özel işletildiğine dair daha birçok örnek vardır. Aslında hukuku siyasallaştıranlar, AKP'ye karşı olduklarını söyleyen insanlardı zamanında ve şimdi de o yaptıklarının acı sonucuna katlanmak, toplumsal tepkinin yarattığı koşullara uyum sağlamak zorundadırlar.

Ve meseleye böyle baktığınızda Recep Tayyip Erdoğan düşünülerek eğer bir hukuk düzenlemesi yapılacaksa şunu da bilin ki bu tarihimizin ilk haklı nedene dayalı kişiye özel düzenlemesi olacaktır.

* * *

Ben AKP'li değilim.

Bazı okurlarımın sandığı gibi iktidar oldukları için onlarla ilgili olumlu görüş bildiren gazetecilerden de değilim. Bu yanlış anlamayı önlemek için eski yazılarımı yayınladım birkaç gün, onları atlayanlar bugünlerde bu tür suçlama getirmeye çalışıyorlar bana. Tutmaz bu suçlama, çünkü teorik temelini kurarak açıkladığım nedenlerle AKP'ye yönelik sağlam duruşumu çok önceden sergiledim.

Ve Yeni Şafak gazetesinde Kronik Medya'yı hazırlayan arkadaşlar kapsamlı bir araştırma yapmışlar, kim seçim öncesinde ne dedi, seçim sonrasında ne dedi diye AKP iktidarı konusunda.

Bakın vardıkları sonuç ne:

‘‘Serdar Turgut büyük basında seçimden önce ‘AK Parti iktidarı Türkiye'nin hayrınadır' değerlendirmesini yapan, bunu bu ölçüde net bir biçimde yapan tek köşe yazarı.’’

Dolayısıyla benim gönlüm rahat.

Neyi neden dediğim belli, hangi gerekçelerle neyi söylediğim ortada.

Bekleme marjım var. Tespitlerimin yanlış çıkıp çıkmayacağını zaman gösterecek.

İnşallah yanlış çıkmam çünkü o takdirde Türkiye’de geleceğin kurtarılması çok daha zor hal alacak, bir büyük fırsat kaçırılmış olacak.

Kronik medyada yapılan değerlendirmede başlık ‘‘Meğer Serdar Turgut Yalnızmış’’ idi.

Evet yalnız hissediyorum kendimi ama korkmuyorum çünkü yıllardan beri ilk kez bu enkazdan memleket için hayırlı bir şeyleri kurtarabileceğimiz hissi yerleşti kalbime.

Tabii ‘‘huzursuzluk arayanlar’’ işlerin doğal mecrasında gitmesine izin verecekler mi, önümüzdeki günlerin en bilinmeyen meselesi bu.

Bu memleketteki açlar ve işsizler için sidik yarışına benzeyen siyasi kavgaları bırakın çağrısını yapsam acaba bir etkisi olur mu, bilmiyorum ki?
Yazının Devamını Oku

Tayyip'e muameleye başladılar

<B>BİRÇOK </B>insan bana haklı bir soru yöneltiyor. Madem AKP'nin iktidara tek başına geleceğinden seçime daha üç ay varken bile bu kadar emindin ve bu partinin iktidarına teorik temelini kurmuş olduğun bir destek de verdin, o zaman seçimin hemen ertesi günü neden o yazıyı yazdın diye soruyorlar. Son derece haklı ve cevaplandırılması gereken bir soru bu. Hatırlatmak için özetleyeyim: 4 Kasım günü ben bu köşede demokrasi oynayarak Türkiye'nin sorunlarının atlatılamayacağını, seçimin bir şeyi değiştirmeyeceğini, yine siyasi buhran kısırdöngüsüne düşüleceğini yazdım.

Kötümser bir yazıydı açıkçası ve daha önceki değerlendirmelerimle çelişiyor gibi gözüküyordu. Ancak durum öyle değil, çünkü o kötümserliğim AKP'nin iktidara gelecek olmasıyla alakalı değildi.

Türkiye'de demokrasinin bir oyun olduğunu düşünmem, kısırdöngüden kurtulmamızın zor olacağını söylemem, ‘‘bizimkilerin’’ yeni iktidara yapmaya kalkışacakları ile ilgiliydi.

Ben ‘‘bizimkileri’’ iyi tanırım, onların bu tür bir iktidara karşı nasıl tavırlar alabileceklerini, ne oyunlar içine girebileceklerini, hangi yaraları kaşımaya kalkışacaklarını, kendilerine uzatılan elleri nasıl geri iteceklerini, nasıl komplocu kafalara sahip olduklarını da bilirim.

O kafa Cumhuriyet'i koruyoruz diye diye koskoca Türkiye'yi çok büyük tehlikelerin eşiğine getirdi, buna rağmen tamamen içgüdüsel olan, düşünce içermeyen tepkilerini hálá daha koymaya hazırlıklı ve ne yazık ki tetikteler.

* * *

Tayyip'e de muamele çekilmeye başlandı sevgili okurlar. Bakışlardan, tavırlardan, cümle aralarına sıkıştırılanlardan bunu anlıyor, okuyabiliyorsunuz. Rahat bırakmayacaklar bunları da.

Ve Cumhuriyet tarihinde ilk kez, en temel iki sorunumuzdan bir tanesini oluşturan dinin kamu alanındaki etkisi meselesini dünyadaki tüm toplumları kendisine imrendirecek bir şekilde çözme, bu sorunu geride bırakarak ileriye adımlar atma potansiyeli de bu adamlar dolayısıyla yine heba olacak. Benim anlamadığım bir şey var.

Tamam, isterseniz güvenmeyin bu insanlara ama en azından güvenilmeyecek insanlar olduklarını ortaya koymalarını bekleyin. Adamlar bir laf söylüyorlar, bu lafın arkasında duruyorlar, siz de bunu veri kabul edin, bekleyin bakalım ne olacak.

Yalan söyledikleri ortaya çıkarsa o zaman tavır koyarsınız, değil mi ama? Ama yok ‘‘bizimkiler’’ illa da şimdiden sertleşecekler, ortalığı gerginleştirecekler, kavga çıkaracaklar. Ne bu acelecilik, anlamak mümkün değil!

* * *

Türkiye'de dini inanışların kamusal alan ile nasıl örtüşeceği konusunda bir sorun vardır. Bu sorunu yok farz etmekle ortadan kaldıramazsınız.

Açıkça söylemek gerekirse Cumhuriyet tarihimizin önemli bir bölümü, dipte, derinliklerde durmakta olan bu sorunu nasıl yok kılarız sorusuna cevap bulmakla geçmiştir.

Çoğunlukla da baskı yoluna gidilmiş ve hem baskıyı yapanlar hem de baskı altında tutulanlar bir arada alındığında memleketin önemli bir kaynağı ve potansiyeli boşa harcanmıştır.

Bugün Cumhuriyet tarihinde ilk kez yok farz edilmeye çalışılmış kesimin içinden çıkmış olan bir gelenek, geçmişe yönelik bir kötü duygu beslemediğini söyleyerek, Cumhuriyet ilkelerine sahip çıktığını söylüyor, karşısındakilere zeytin dalı uzatıyor, yeni bir şeyler anlatıyor, belki de kim bilir orijinal bir sentezin yolunu gerçekten açıyor. En azından bir süre dinlemek lazım, bakmak lazım ne yapıyorlar. Dediklerinin arkasında duruyorlar mı samimiler mi?

‘‘Bizimkilerin’’ de en azından artık kendi tavırları üzerinde düşünmeleri, yeni bir şey söylemeye çalışmaları, sadece karşı olarak, negatif olarak, karşı tarafı yıpratmaya mesai harcamaktan kurtulmaları lazım. Ama yok, bu niyet yok, öyle gözüküyor. Öyle hissediyorum gördüğüm tavırlardan, okuduklarımdan.

* * *

Net olarak söylüyorum bugün gelecek olan iktidar Türkiye'nin önündeki en son fırsattır.

Temel gerçeklerimizi inkár ederek, ülkenin tamamını İstanbul'daki 10 kilometrekarelik alandan ibaret sanarak, süpermarket raflarına bakıp da hayaller kurarak bu ülkeyi yönetmek, ülkeye yön vermek mümkün değildir. Bunu böyle yapmak isteyenlerin memleketi getirmiş oldukları nokta bellidir. Değişmeye direnen zihniyet siyasette, ekonomide ve kültürde iflas etmiş bir vatan bıraktı bugünlere.

14 milyon insanın açlık sınırında bulunması Atatürk'ün kurmuş olduğu Cumhuriyet'in bir utancıdır, geçmişte bu ülkeyi yönettiklerini söyleyenlerin alnındaki bir kara lekedir.

‘‘Bizimkilerin’’ bu aşamada ‘‘Nasıl yaparız da bu iktidarı da çalışmaz hale getiririz’’ diye kafa yormayı bırakıp, sakinleşip, karşı tarafa doğru bir adım atmayı denemeleri gerekiyor.

Çünkü Türkiye'de yeni bir siyasi gerginliğin faturası çok ağır olacak ve insanlar bu kez sorumlulardan hesap soracak. Toplum mühendisi olduğunu sanan her insanın planlarını önüne alıp bir daha düşünmesi lazım, çünkü asıl toplum mühendisliği bugün artık uzlaşma yapılmasını gerektiriyor.

Risklere açık bir döneme giriyoruz, aman dikkat. Herkese soğukkanlılık tavsiye ediyorum.
Yazının Devamını Oku

AKP'ye açık mektup

<B>SAYIN </B>AKP yöneticileri, Bilmem fırsatınız oldu mu, geçen hafta tekrar yayınladığım bazı yazılara göz atmaya.

Umarım olmuştur; çünkü ben seçimden 3 ay kadar önce bir AKP iktidarının Türkiye'ye neden iyi şeyler getirmesi ihtimali olduğunu yüksek sesle düşünmeye başlamıştım.

Bunu belirtiyorum; çünkü aşağıda söyleyeceklerimi bir dost uyarısı olarak almanızı istiyorum.

Bu memlekette eğitimli, birikimli, mesleği olan, hayatta tek amacı işinde iyi şeyler yapıp ailesiyle mutlu olmak isteyen, ancak şu anda uzun zamandır işsiz durumda olan insanlar var.

Bunların sayıları çok fazla, önemli bölümü de açlık sınırında.

Ve bunların büyük bir bölümü sizin partinize oy verdi.

Yani anlayacağınız, kimliklerini meslekleriyle tanımlayanlardan bile destek aldınız bu seçimde.

Bunun ne kadar önemli olduğunun, bunun sizlere ne kadar büyük bir sorumluluk yüklediğinin umarım bilincindesinizdir.

* * *

Ben uzun bir süredir, yukarda tanımladığım türde, bugün işsiz veya gelecek güvencesiz olan ama bu memleketin tekrar ayağa kalkmasının da teminatı olan bu insanların gönüllü sözcülüğünü üstlenmiş durumdayım.

Bunu rahat yapıyorum; çünkü işsiz kalan çok sayıda arkadaşım var, aynı okullarda okuduğum, aynı tavırları paylaştığım insanlar bunlar.

Yani ben durum nedir diye anlamak için istatistiklere bakmak zorunda değilim, Türkiye'nin sorunlarını arkadaşlarımın suratlarından okuyabiliyorum.

Ve orta vadede, eğer siz yanlış yapmaz iseniz, kemikleşmiş yapıdan gelen tepkileri aşacağınızı da bu yüzden biliyorum; çünkü bu tanımladığım türde olan insanlar size destek vermeyi sürdürecekler.

* * *

Ancak size gelen desteğin sürmesi, en azından benim yanında durduğuma inandığım insanlardan gelen desteğin kalıcı olması iki şarta bağlı.

İlki çok net olan siyasi koşul. Sözünü ettiğim insanlar sizlerin sözünüzde duracağınıza ve hayat tarzlarına saldırıda bulunmayacağınıza inanıyorlar. Sözünüzde durmayıp da tavır değiştirirseniz destek bir anda çekilir ve çekilecek.

Daha önce de yazdım, ben sizler akıllı insanlar olduğunuz için bu şekilde bir siyasi intihara girmeyi düşünmeyeceğiniz kanaatindeyim

İkinci koşul ise objektif nedenlerden dolayı çok daha karmaşık.

Önünüzde son derece net bir sorun duruyor.

Ekonomi, çok karmaşık görünümüne, bunu daha karmaşık hale getirmeye çalışan uzmanların çabalarına rağmen temelinde basit bir denklemden oluşur.

Bugün Türkiye'de var olan denkleme baktığınızda, IMF tarafından uygulanması istenilen ve teknik açıdan son derece geçerli olan programla, size destek veren kitlelerin ekonomide olmasını istedikleri değişimler arasında net ve sert bir uzlaşmazlık olduğu ortadadır.

Türkiye'nin büyümeye, işsizliği azaltmaya, yatırımlar yapmaya, yeni teknolojileri getirerek yeni dallarda üretime geçmeye, tarımı ölümden kurtarmaya ihtiyacı var.

Ekonomi biliminin asıl amacı olması gereken sıradan insanların talepleri bu yönde.

Ancak IMF politikaları, kısa ve hatta orta vadede bu hedeflere ulaşılmasına katiyen izin vermez.

Dikkat edin bakın, IMF'nin talep ettiği türde düzenlemelere yanlıştır demiyorum, bunlar yapılmalıdır da ancak toplumun şu anki veri durumu ile bu politikalar arasında uzlaşmaz bir çelişki olduğu da kesindir.

Özetle söylemek gerekirse birçok uzman tarafından teknik anlamda doğru bulunan IMF reçetesinin tavizsiz uygulanmasına toplumun dayanacak hali kalmamıştır. Sosyal çöküş yaşamak pahasına teknik düzenlemelerin yapılması marjı artık yoktur. Milyonlarca insan için bıçak kemiğe dayanmış durumdadır.

* * *

Bu çelişkiyi, siyaseten anlamlı bir şekilde ve Türkiye'de gerilimi azaltarak çözebilmenin mantıken tek bir yolu vardır.

IMF'nin teknik programında revizyon talep etmek zorundasınız.

Ekonomiyi seyretmekten hızla kurtulup, bu ülkenin uzun yıllardır iş yaptırılmayan teknik kadrolarını harekete geçirip, stratejisi, programı, planı olan bir kalkınma modeli yaratmak ve bununla IMF'nin karşısına tekrar oturmaktan başka çareniz yok.

Bunun IMF programından uzun vadede vazgeçmek olmadığını, borçların uzun vadede tamamının ödeneceğini net olarak söyleyin, ama ülkeyi yeniden ayağa kaldıracak bir programı da acilen uygulamak zorunda olduğunuza onları ikna edin.

Bunu yapmadığınız, veri koşullara teslim olduğunuz takdirde siz de, ülke de kaybedecektir.

Türkiye'nin bugünkü koşullarında, sosyal enkazın içinde, demokratik siyasetten hem vazgeçmeyip hem de IMF politikalarını tavizsiz uygulamanın imkánı artık maalesef kalmamıştır.

Bunu uluslararası çevrelere ancak arkasında kuvvetli halk desteği olan bir iktidar anlatabilir, ancak bu tür bir iktidar yani sizler onları ikna edebilirsiniz.

Adımı atın, size yardım elleri hiç beklemediğiniz çevrelerden uzatılacaktır, merak etmeyin.
Yazının Devamını Oku

Fransızların AB'den atılması için 10 neden

<B>YAZIMA </B>başlamadan önce şu iki şeyi söylemek istiyorum. En büyük Türkiye, başka büyük yok. Bu bir. İkincisi de Allah'ım başta genel yayın yönetmenim olmak üzere tüm üst düzey müdürlerimi benim başımdan eksik etme, ne olur, yalvarıyorum sana. Ben onlarsız ne yaparım ki, nasıl şaşkın biçimde ortalarda kalırım ki, bana bunu yapma, bilmem anlatabiliyor muyum! Evet, bu aşırı hisleri içimden attıktan sonra şimdi asıl meselemize dönebilirim. Bugün ‘‘Türkiye'nin AB'ye üye alınmasının Avrupa'nın sonu olacağını’’ söyleyen Fransızların Avrupa Birliği üyeliğinden atılmaları için gerekçelerden oluşan TOP 10 listemi yayınlayarak vatanıma hizmet silsilemde yeni bir sayfa açmak amacındayım.

***

Fransızların AB'den hemen atılmaları için 10 neden şöyledir:

1- BANYO ADETLERİ: Parfümün Fransa'da icat edilmiş olmasının, bugün de bu endüstrinin orada çok faal olmasının tek nedeni Fransızların banyo yapmaktan fazla hoşlanmamalarıdır. Orada durum öyle vahimdir ki bizde pazardan pazara haftada bir kez banyo alan aileler bile orada aşırı su sarfiyatıyla suçlanabilirler. Fransızların kendi üzerlerine su dökmekten hoşlanmadıklarını teorik düzeyde bilmeyenler bunun bedelini pratikte acı bir şekilde öderler. Paris'te nice geceler kadının parfüm kokusuna, erkeğin ‘‘after shave’’ine kanıp onunla gayrimeşru ilişkiye giren insanların acı gerçeği gayrimeşru ilişkinin ilk dakikalarında aniden fark etmeleriyle cehenneme dönüşmüştür.

2- SAUSSURE, DERRİDA VE DİĞERLERİ: Hayat kendi başına bile bırakıldığında hayli anlamsızken, bir de Fransızların anlamlandırma muamelesinden geçen hayat bırakın anlamsız olmayı had safhada abuk hale dönüşür. Fransızlar gereksiz teori yapma konusunda dünya rekoruna sahiptirler. Yaptıkları teorilerin bir tanesi bile bugüne kadar yalanlanamamıştır çünkü yazılanların yüzde 95'ini kimsenin anlayabilmesi mümkün değildir. Geri kalan yüzde 5 ise okuduklarını anlamışlardır ancak onların çoğu da ya şimdi tımarhanededirler ya da evsiz barksız sokakta yaşamaktadırlar. İngilizlerin üç paragrafta net olarak anlattıkları bir olayı bir Fransız düşünürün açıklayabilmesi için minimum 750 sayfalık kitap yazması gerekir. Üstelik o kitabı açıklamak için de birkaç kitap daha yazar ve dahası bunların hepsini okuyup da ne dendiğini öğrenmek için yine İngilizlerin dediklerine bakmanız kaçınılmazdır.

***

3- SAVAŞ YETENEKLERİ: Eğer Avrupa Birliği'nin ilerde bir düzenli ordusu olması düşünülüyorsa bu fikirden şimdiden vazgeçilmesinde büyük yarar vardır. Zira Fransızların aktif olarak müdahale ettiği hiçbir savaşın kazanılması mümkün değildir. Üstelik Fransızlar savaşmayı beceren ulusları da kendilerine benzetirler. Almanlar bu ülkeyi İkinci Dünya Savaşı'nda 15 dakikada istila ettiler, daha sonra Fransızların kendi askerleri üzerinde yarattığı mayışma hissini bertaraf edebilmek için 40 yıl kadar filan uğraşmak zorunda kaldılar.

4- ERTUĞRUL ÖZKÖK: Aslında konuyla fazla alakası yok ama ne yapayım o da Fransa'da okudu ve sonra başımıza geldi ve bütün bu olanlardan da bir şekilde Fransızların sorumlu olduğunu ben adım gibi biliyorum. Ve bence Fransızlar sadece bu nedenden dolayı değil Avrupa Birliği'nden Birleşmiş Milletler'den bile hemen kovulmalılar.

5- CAFE de FLORE, CAFE DEUX MAGOTS: Bir toplum düşünün, tüm sosyal tarihi iki birbirine yakın kafeden hangisinin hangi dönemde daha popüler olduğuna, kimin hangisinde oturduğuna bakılarak o tarihin bütün derinlikleri irdelenebilsin. Böyle bir absürditeye neden olan ülkenin anlamlı olması mümkün değildir.

6- FRANSIZ FİLM ENDÜSTRİSİ: Fransızlar uzun yıllar boyunca kendilerine göre derinliği olan filmler yapmak için çabalayıp durdular. Had safhada konuşmanın olduğu bu filmlerde kadının sigara yakması filmin en hareketli anını oluşturuyordu. Yıllar boyunca bunu yaptılar ama sonunda Fransız halkının en sevdiği sinema oyuncusunun Jerry Lewis olduğu ortaya çıktı. Ve böylece Fransız kültürü de ‘‘Görevimiz Tehlike’’ dizisinin başında kendi kendisini imha eden teyp aleti gibi iç çelişki nedeniyle intihar etmiş oldu.

7- FRANSIZ DEVLETİ: Türk devletinden bile daha tuhaf davranmayı başarabilen dünyadaki tek devlet Fransa'dadır. Sadece bu bile kendi başına Fransa'nın Avrupa Birliği'nden hayat boyu atılması için yeterli bir nedendir. Başka neden aramaya filan gerek yoktur.

8- NEZAKET KURALLARI: Dünyada Fransa kadar gündelik yaşama ilişkin teori yapılan ülke hemen hemen hiç yoktur. Ancak bu kitapların tek bir tanesinin bile Fransızlar tarafından okunmadığı kesindir, çünkü Fransızlar kadar gündelik yaşamlarında nezaketten uzak olan insan topluluğu başka yerde de yoktur. Fransızlar kavga etmedikleri takdirde nasıl sohbet edeceklerini bilmezler, dolayısıyla da gündelik yaşamda yaptıkları konuşmaların yüzde 80'den fazlası direkt olarak bir anlamı olmayan ve her durumda söylenebilecek olan ‘‘Oh lala’’ sözcüğünden oluşur.

9- GERARD DEPARDİEU: ‘‘Kütüğü getirip başrole koysam bir günde star olur’’ ekolü birçok ülkede teorisini hayata uygulamak için çalıştı durdu. Ancak bu ekol bir tek Fransa'da muazzam başarı kazandı. Gerard'ın yakışıklı olarak algılanabildiği bir ülkenin bırakın AB'den hemen kovulması bir an önce tekrar ve bu kez kalıcı olarak istila edilmesi gerekir. Almanlara bir şans daha tanınmalı bence.

10- FİKRİ HAKLARA SAYGISIZLIK: Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üye kabul etmesi durumunda bunun Avrupa'nın sonu olacağı, bu felaketin engellenmesi gerektiği fikri ilk kez bu köşenin yazarı tarafından gündeme getirilmiş ve hararetle savunulmuştur. Bu fikrimi hayasızca çalan şerefsizlerin fikri haklara gösterdikleri bu saygısızlık AB'den atılma nedeni değilse başka neye neden diyeceğiz onu da bilemem yani.
Yazının Devamını Oku

Sinirimden dolayı biraz abartmışım

<B>İsyanım coşturuyor beni ve bazen kalemim olması gereken sınırları aşıyor. Son ‘‘Buzines okuyan bılık toramanlar’’ yazımda da böyle oldu. Ama ister buzines okuyun ister üniversiteye girememiş olun isterseniz de çok iyi bir bilim dalında uğraşın. Mutlaka ama mutlaka kitap okuyun.</B> Türkiye'de yaşanan çarpıklıklar, bozukluklar beni hayli sinirli bir insan yaptı. Belki yaşlandıkça daha da sabırsız, tahammülsüz olmaya başladım, bilemiyorum.

Bir şeyin farkına vardım ki şöyle gönül rahatlığıyla, keyfini çıkara çıkara yaşayabileceğim bir Türkiye'yi ben artık mümkün değil göremeyeceğim.

Çünkü her geçen gün seviyesizlik, içi boşluk ve bilgisizlik kuşatıyor etrafımızı ve maalesef bu tür 'hasletlere' sahip olanlara sistem daha fazla sahip çıkıyor.

Gidişatı geriye döndürmek belki mümkün ama saldırı o kadar güçlü ki fazla da umudum yok bunun yapılabileceğinden doğrusunu isterseniz.

*

Özellikle genç insanların durumu beni üzüyor.

Evet bizim zamanımızda da gençlerle ilgili orta yaşlıların şikayetleri vardı ama en azından bizler bir şekilde bu memleketin sorunları üzerine kafa yormak, harekete geçmek, bir şeyler yapmak coşkusunu, ateşini hissediyorduk içimizde.

Bugün de ortada bunu hisseden hiç yok demiyorum gayet tabii ki ama onlar azınlıkta.

Çoğunluk ise Türkiye'nin bütün çarpıklıklarını kendi kişiliğinde taşıyarak yaşıyor.

Bunların da bir suçu yok aslında, çünkü özellikle son 15 yıldır Türkiye öylesine büyük bir çürüme yaşadı ki onların başka türlü oluşması da mümkün değildi zaten.

*

Bunu görmek beni üzüyor çünkü bu insanların artık çocuğumun bile geleceğini karartacak yeni dönemin kadrolarını içlerinden çıkaracaklarını biliyorum.

Hem üzüyor bu beni hem de isyan ettiriyor.

Ve bu hislerim nedeniyle zaman zaman yazılarımda abartılı hükümlere de varıyorum, bunun farkındayım.

İsyanım coşturuyor beni ve bazen de kalemim olması gereken sınırları aşıp gidiveriyor.

Son 'Buzines okuyan bılık toramanlar' yazımda da böyle oldu, yazıyı ertesi gün hem gazetede okurken fark ettim bunu, hem de üzüntülerini bildiren öğrenciler fark ettirdiler bunu bana.

'Buzines' diye diye hem eğitimin içine eden hem de hakim davranış biçimine damgasını vuran kokuşmuşluğa, bu kokuşmuşluğu yaratan amorf insan yapısına tepkim nedeniyle yazdığım yazıda genelleme düzeyi hakikaten fazla olmuş.

Gayet tabii ki gerek zorunluluk nedeniyle gerek de gerçekten iyi işler yapmak için bu dalda okuyan her öğrenci hakkında aynı şeyleri düşünmüyorum.

Gerçi bu dalda eğitim gördüğü halde bana 'haklısın o tipler etrafta çoğunlukta' diyerek mektup atanlar da oldu ama onlar derdimi çözümledi diye herkesin bunu yapmış olması da beklemiyorum çünkü yazı o çözüme ulaşılmasını hayli engelleyici bir yapıya sahip.

*

Dolayısıyla istemeden de olsa üzmüş olduğum, yazıdaki tanıma uymayan genç arkadaşlardan özür diliyorum.

'Buzines' eğitimi konusundaki düşüncelerim ve 'eğitimli olduğunu sanan paralı avanaklar' hakkındaki görüşlerim sizleri bağlamaz.

Aranızda çok daha iyiyi hak edenler var, çok iyi şeyler yapabilecek insanlar var ama ne yazık ki bu ülke ve daha da somut olarak bizim kuşağımız ne yazık ki bunu size sunamadı.

İğneyi gençliğe batırırken çuvaldızı da bizim kuşağa batırmak kesinlikle gerekiyor yani.

Bitirirken sizlere tek bir ağabey tavsiyem olacak.

İster buzines okuyor olun ister üniversiteye girememiş olun isterseniz de çok iyi bir bilim dalında uğraşıyor olun.

Mutlaka ama mutlaka kitap okuyun.

Hiç bıkmadan durmadan okuyun. Kitap okuyarak kendinizi takviye ederseniz eğer o zaman size verilen bilgiler ne kadar yetersiz ve anlamsız olursa olsun siz onları bireysel gücünüzle aşabildiğinizi göreceksiniz.

Belki basit görülen bir öneri bu ama bana inanın öyle değil çünkü açacağınız o kitabın içinde size dünyaları açacak anahtar olacaktır, bunu da unutmayın.

Bunu yaparsanız belki size de yapılmakta olan kültürsüzleştirme saldırısını yenme gücünü kendinizde bulabilirsiniz ilerde.
Yazının Devamını Oku

Tekrar yayınlanmayı hak eden yazı (2)

<B>AŞAĞIDAKİ </B>yazı 14 Ağustos 2002 tarihinde bu köşede yayınlanmıştı. ‘‘AYNI TÜR TEPKİLERDEN SIKILDIM

(13 Ağustos tarihinde yayınlamış olduğum dün de bu köşeden tekrar verdiğim yazıdan sonra) Geleceğini tahmin etmiş olduğum tepkiler akmaya başladı.

Vay ben nasıl olur da AKP'ye destek verirmişim? Nasıl olup da onların takıyyeci olduklarını göremezmişim?

İktidara gelince önceden dediklerini unutup başka şeyler yapacaklarını nasıl bilmezmişim.

Bu tepkiler sürpriz oluşturmuyor bana. Ama sürpriz oluşturmuyorlar diye de tepkilere önem vermeden, bunları unutup gitmek de bir işe yaramaz.

Çünkü bu otomatik, neredeyse ‘‘içgüdüsel’’ olan tepkilerin Türkiye'nin önünü kapadığını düşünmekteyim ve bu konuda bir mesafe alınmadığı takdirde ne yaparsak yapalım ülkede mesafe alınamayacağını görüyorum.

***

Açıkça söylemek gerekirse bu tür tepkiler gerçek korkulara dayanmakla birlikte sonuç itibarıyla anlamsızlar.

Anlamsızlar, çünkü ülkenin gerçek sorunları hakkında düşünmeye çalışan insanların beynini kilitleyip rafa kaldırma amacını taşıyorlar isteseler de istemeseler de.

Türkiye'nin meseleleri, ülkenin geleceği üzerine düşünme sürecinde ve nasıl bir vatan arıyoruz sorusuna cevap arayışlarında din meselesini tamamen unutmanın, bunu yok saymanın nasıl olabileceğini samimi olarak söylüyorum anlayabilmiş değilim.

Yani biliyorum, bazı insanlar bu konunun katiyen gündemde olmadığı ve hiç de gündeme gelmeyeceği hayali bir ülkede sanal yaşamlar sürdürme çabası içindeler.

Onları da anlayışla karşılıyorum; çünkü çoğumuzun tam da anlamadığı ve bu yüzden de bizi korkutan bir konuda tek çıkar yolun meseleyi tamamen yok farz etmek olduğu bir tepkicilik içindeler.

Ama çoğunun iyi niyetli olduklarına inandığım bu insanların ülkenin sorunlarına çözüm arayışlarında sonuç itibarıyla her zaman kafalarını duvara çarpıp, görünmez engellerle karşılaşmaları da kaçınılmaz.

Çünkü unutmaya çalıştıkları, yok farz ettikleri bu sorun ülkenin gündeminde hem de gündemin tam da göbeğinde ve bazı meseleleri 28 Şubat türü müdahaleler ile aşmanın da artık mümkün olmadığı hatırlandığında bundan sonra meseleye biraz daha zinde, yaratıcı ve yeni düşüncelerle bakmanın yararlı olacağına inanıyorum.

***

Ortadaki mesele tabii ki yeni bir konu değil.

Bu ülkenin nice beyinleri makul çözümler üretmek için çalıştı durdu bu konu hakkında

Ama çözüm nihai analizde hep siyasi düzeyde olmak zorunda olduğundan ve ‘‘resmi’’ ideolojiyi savunduğunu söyleyen partiler de söylemlerini sadece korku yaratmak, öcüler oluşturmak üzerine kurduklarından kilitlendik kaldık bugüne kadar.

***

Şimdi bir seçim yaklaşıyor.

Bana göre bu seçimden Türkiye bazı kamburlarını üzerinden atmış olarak çıkacak. Ben AKP gerçeğinin Türkiye'nin bazı tıkanıklıklarını ‘‘yumuşak geçişle’’ aşmakta tek şansımızı oluşturduğuna inanıyorum.

Eskimiş düşünce sistemleriyle, tepkilerle, içgüdüsel korkularla sorun çözülmez, sorunu ‘‘kökünden çözeceğini’’ sanan kısa vadeli tedbirler ise sadece uzun dönemde sorunun daha da artmasına yol açar.

İktidara gelirlerse ne yaparlar, yalan mı söylüyorlar, temelde onlar kötü insanlar mı bilemem.

Ama bildiğim şu: Bütün bunlar doğru olsa bile bir şey fark etmez.

Çünkü Türkiye'nin gerçekleri, inançlı Türk seçmeninin onlardan talepleri onları dizginleyecek en büyük güçtür.

Türkiye'de insanlar inanç meselesinin kamusal alandaki yansımalarının makul düzeyde kalmasını talep etmekte, bu konuda aşırılıklara gidilmesini istememektedirler.

Çoğunluğun görüşü budur ve AKP bu gerçeği iyi tespit etmiş olduğu için kısa sürede böylesine büyüyüp güçlenebilmiştir.

Dolayısıyla teoride de, pratikte de uygulamaları bence makul olacaktır.

Bu olmadığı takdirde onlar da Türkiye gerçeğine kafalarını vuracaklardır ki, partinin kurucuları akıllı insanlardan oluştuğundan buna yol açacak söylemlere gireceklerini hiç tahmin etmiyorum.

Bu nedenle AKP'ye ister oy verin ister vermeyin, ama lütfen şunu yapmayın: Onlardan sürekli yumuşatıcı mesajlar gelirken, bunları da reddedici, düşmanlar yaratıcı, gerginliğe düşürücü tepkileri yenilemeyin.

Bu tavrınızın sonuçta ülkeye zarar verdiğini, bizi lüzumsuz bir kısırdöngüye ittiğini lütfen hatırlayın.

(14 Ağustos 2002 tarihli Renkler köşesinden alınmıştır.)
Yazının Devamını Oku

Tekrar yayınlanmayı hak eden yazılar (1)

<B>AŞAĞIDAKİ </B>yazı bu köşede 13 Ağustos 2002 Salı günü yayınlanmıştı. ‘‘BU YÜKÜ ÜZERİMİZDEN ATALIM

Demokrat Parti döneminde köylü sınıfı ilk kez siyasetin içine çekildi.

Tek parti döneminde köylülük, toplumun diğer yönlerinde yapılan zorunlu yatırımların sadece bir finansman kaynağı olarak görülürdü.

1946 yılından itibaren ise demokrasinin bir gereği olarak köylülere de yaratılan değerlerden paylar verildi.

Ve tabanın da siyasetin içine belirleyici güç olarak çekilmesiyle birlikte Türkiye'yi hálá kapanına almış olan büyük çatışma başladı.

Cumhuriyet tarihinin belgelerini dikkatle, sabırla okursanız bu toplumun yöneticilerinin ‘‘din meselesini’’ nasıl çözecekleri konusunda muazzam bir kafa karışıklığı yaşandığını görürsünüz.

Bu da çok doğal zaten; çünkü kendi içinde hayli karmaşık olan bir konu bu.

Üstelik dine dayalı bir devlet kurma yanlılarının bu topraklar üzerinde her zaman var oldukları da hatırlanırsa, tek parti dönemi yöneticilerinin bu konuya hep kuşkuyla yaklaşmalarının nedenini anlayışla karşılayabilirsiniz.

İşleri de çok zordu; çünkü hele de azgelişmiş bir toplumda hem dini hislerin toplumun genel yapısını kontrol etmemesini sağlayıp hem de bu konuda özgürlükleri teminat altına almak zorundaydılar.

***

Dediğim gibi bu çok zor bir işti ve bu nedenle de yakın tarihimizin hemen tamamında görülen tartışmaların, krizlerin temelinde bu tam çözülememiş sorunun sancıları yatmaktadır.

Sorun çözülmemiştir; çünkü ‘‘Türk modeli’’ olarak ortaya konulan şey sonuçta yaşamını dini görüşüne göre yaşamayı seçen insanların kendilerinden sürekli tavizler vererek var olmalarını öngörmektedir.

Böyle bir şeyin bir model olamayacağı, toplumda huzursuzluklar yaratacağı belliydi ve hep de böyle olmuştur zaten.

***

Bu mesele Türk insanının bütün potansiyelini teslim alacak kadar ağır bir yük oluşturmaktadır toplumun üstünde.

Üstümüze çöreklenmiş olan bu ağır yükten kurtulmalı ve bu konuda bir uzlaşmayı, zorlamalar olmadan sağlayıp geleceğe doğru yürüyüşü başlatmalıyız.

İşte ben bunun önemine samimi bir şekilde inandığımdan dolayı olası bir AKP iktidarını, korkarak değil içimde umut taşıyarak beklemekteyim.

Bugün bu partiye karşı ittifaklar oluşturulmaya çalışılıyor yeniden.

Ben korkulara dayalı, sadece tepkisel olan bu ittifaklara destek vermeyeceğim.

Bence yanlış olarak ‘‘Beyaz Türkler’’ olarak adlandırılan insanların hislerine hitap ettiklerini düşünen bu tepkisel hareketlerin, Türk toplumunun temelinde cumhuriyet döneminin ilk yıllarından bu yana derinde var oluşunu sürdüren yarayı çözebilecek ne güçleri vardır ne de samimi bir programları.

***

Bu konuda haklı hassasiyetleri bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri, 28 Şubat hareketinin sonuçlarından ciddi bir şekilde hasar görme tehlikesiyle karşı karşıyadır.

28 Şubat süreci, bunu çok farklı biçimde yorumlayıp uygulayanlar nedeniyle süreç içinde büyük servet ahlaksızlıklarının yaşanmasıyla, toplumun büyük bölümünün de fakirleşmesiyle özdeşleşmiştir insanların kafasında.

Dolayısıyla hele de şimdi, şu konjonktürde, ortada gerçekten bir tehlike filan yokken, tepkici siyasi hareketlerin, kendilerini kurtarmak için yine öcüler yaratmaya çabalamaları, laflarıyla ordu kademelerini yine rahatsız etmeye çalışmaları vatana yapılmış kötülükten başka bir şey değildir. Bunlar bizi sadece yıllardır süregiden kısırdöngüye tekrar iter, o kadar.

***

Bu vatan hepimizin. Herkesin kendine özgü bir sevme biçimi var onu, herkes kendi kafasına göre uygun bir yaşam biçimi hayal ediyor kendi kafasında.

Ama benim gördüğüm o ki Türkiye, cumhuriyet tarihinde ilk kez ‘‘din meselesini’’ gerçekten çözme yolunda büyük adım atma ve suni olmayan, gerçek kökleri olan bir ‘‘Türkiye modelini’’ de yakalama şansına sahip olmuştur.

Çünkü yılların deneyimi sonucunda geçmişte yapılmış olan yanlışlıklar tekrar edilmeyecektir.

AKP'NİN CUMHURİYET TARİHİ İÇİNDEKİ SORUMLULUĞU MUAZZAMDIR.

Onlar dediklerini tutarlarsa, bizleri içlerinden kopup geldikleri gelenek gibi yine kandırmaya çalışmazlarsa, Türkiye ilk kez belirli bir süreç içinde hem de kısa dönemde bu korkunç yükünden kurtulup kendini yeniden toparlamaya başlayabilir.

Açıkça söylemek gerekirse, bugün söylediklerinde samimilerse eğer, ben Türkiye'nin uygulamaktan başka çaresi olmadığı bir programla, bir yandan da Avrupa Birliği'ne giriş adımlarını AKP hükümetiyle atmaya başlamasının bu memleketin nasıl zararına olabileceğini mümkün değil anlamıyorum.’’ (13 Ağustos 2002 Renkler Köşesi)
Yazının Devamını Oku

Siz bana bakmayın

<B>‘‘SEÇİM’’ </B>gibi teoride insanlara umut aşılaması gereken bir olayın ertesi günü bu yazıyı yazmış olmak istemezdim. Ancak yalan pompalayıp, olmayacak hayaller yaratmak da istemiyorum, kendi hislerim hakkında yalanlar da söylemek istemiyorum.

Bu yazıyı sonuçların açıklanmasına çok zaman varken yazıyorum.

Ben hayatımda hiçbir seçimin sonucunu bu kadar heyecansız, umutsuz, biraz da aldırmaz beklediğimi hatırlamıyorum.

30 yıldır kırılmış olan umutlarımın, hayallerimin, beklentilerimin sonucunda geldiğim noktada dün yapılan seçimden memleketin sorunlarına çözüm getirebilecek bir yönetimin çıkacağına dair bir beklentim katiyen yok.

Daha da kötüsü, memleketin kaybedecek bir gün bile zamanı olmadığı, kaybedilen her günün geleceğimizden yeni yıllar çalacağı belli olduğu halde bugünden itibaren anlamsız tartışma ve krizlerle yepyeni içinden çıkılmaz sorunların içine gömüleceğimize de eminim.

***

Türkiye'de mutlu bir şekilde var olabilmenin önkoşulunun ülke hakkında fazla düşünmemeye bağlı olduğuna inanmaya başladım son yıllarda.

Çünkü olan biten hakkında düşünmeye başlarsanız, bir süre sonra gerçekte olan biteni de anlamaya başlıyorsunuz.

Gerçekte olan biteni anlamaya başlayınca da, eğer umursamaz bir insan değilseniz mutlu olabilmenize imkán yok.

Benim gibi sinirli, isyanda ve umudu tamamen kırılmış bir insana dönüşmeniz kaçınılmaz o durumda.

O yüzden siz bana bakmayın, arzu ederseniz bu yazımı da ciddiye almayın.

Kendi içinizde umudu yaşatın, mutluluk pompalayın kendinize. Benim açımdan dün bir oyun oynandı. Bu ülkede özellikle son 10 yıldır seçimler iyice bir oyunun parçası haline dönüştü.

Şöyle hayal edin meseleyi. Toplum yaşamının iki birbirinden kopuk süreçten oluştuğunu düşünün. İlk süreçte demokrasi oyunu var, burada dün olduğu gibi arada bir seçim filan da yapılıyor, birtakım sonuçlar alınıyor, sonra bildik gelişmeler yaşanıyor.

Bir de bütün bunlardan farklı ve aslında tek önemli olan, asıl bu ülkeyi belirleyen başka bir süreç daha var. Ülkeyi asıl yönlendiren kararlar bu süreçte alınıyor, çıkar ilişkileri orada kuruluyor, ülkenin temel hassas konuları orada yönlendiriliyor. İlk sürecin ikincisini etkilemesi de hemen hemen imkánsız halde.

Ben böyle düşünüyorum, o yüzden de seçim sonucu hakkında neden bu kadar heyecansız olduğumu umarım anlamışsınızdır.

***

Olası bir yanlış anlamayı önlemek için hemen açıklama getireyim. Ben veri durumun böyle olmasının, ikinci sürecin var olmasının yanlış olduğunu düşünmüyorum artık.

Türkiye gibi önemli, potansiyeli büyük bir ülkenin geleceği ile ilgili hassas kararların eşit oy ilkesi doğrultusunda oluşan anlık ve değişken çoğunlukların eline bırakılmasının doğru olmadığını açıkça söylüyorum.

Şunu da bilin ki aslında bu ülkede demokrasi oyunu oynamakta olan siyasilerin, gazetecilerin ve işadamlarının önemli bir bölümü de aynı fikirdedir ama hiçbiri gerçek hislerini korkmadan ifade etmez, edemez.

Dolayısıyla ikinci süreç olarak tanımladığım, asıl hayati kararların alındığı, ortalıkta pek de gözükmeyen kamu alanı bence çok daha önemli.

Ve işte beni asıl mutsuzluğa iten de bu alanda son yıllarda yaşananlar zaten.

Bence Türkiye'de uluslararası niteliklere sahip, ülke gerçeklerine hakim, kamu alanının bu ikili yapısı arasındaki koordinasyonu pürüzsüz sağlayacak gerçek anlamda ‘‘devlet adamı’’ çok az sayıda. Gerçek anlamdaki devlet adamları azaldıkça, onların kontrolü gün geçtikçe azalınca da kamu alanının ikili yapısı arasında sağlanması gereken harmoni de bir türlü sağlanamıyor, gerginlikler, krizler sürekli hale geliyor, asıl önemli olan ikinci süreçte de ilişkiler çarpıklaşıyor.

Seçimin yapıldığı dün aynı zamanda Susurluk denilen olayın ortaya çıkmasına neden olan kazanın da yıldönümüydü.

Devlet adamlarının var olamaması nedeniyle kaybedilen kontrol kavramından ne kastettiğimi bu yıldönümünü hatırlayarak belki daha net anlarsınız. Türkiye'nin hassas dengeleri altüst olmuş durumda ve çok hızla hareket edilerek müdahale edilmesi gereken sorunlar dev gibi.

Bu ülkenin insanları 1930 ile 1940 yılları arasında, tüm dünyada kriz varken, neredeyse sıfırdan ülke inşa etmeyi başarmıştır.

Aynı şeyi yeniden yapacak gücümüz vardır, yeter ki cesur olalım, radikal düşünmekten korkmayalım, kamu alanının ikinci süreci olarak belirttiğim düzlemi yeniden toparlayarak ülkeye gereken müdahaleyi yapalım.

Demokrasiyi yaşadığınızın ertesi günü bunları söylüyorum çünkü çözümüm gerçekten farklı yerlerde olduğuna inanıyorum.
Yazının Devamını Oku

Seçim demokrasinin olamayacağını gösterecek

<B>ASLINDA </B>seçim sonucunun nasıl olacağı çok da önemli değil. Çünkü nasıl sonuç çıkarsa çıksın asıl mesele çözümsüz olarak ortada duruyor olacak. O asıl mesele de şu: Veri koşullar altında Türkiye'de demokratik seçim yoluyla sistemin büyük tıkanıklıklarını kısa sürede aşmayı başaracak iktidara ulaşabilmek mümkün değil.

Bu acı sonuca yılların biriktirdiği sorunlar, bu sorunlara resmi söylemin geliştirdiği cevaplar, bu cevapların yol açtığı çok daha yeni sorunlar sonucunda içine düşülmüş olan kısırdöngü nedeniyle gelindi. Dolayısıyla ‘‘demokrasinin kilitlenmiş’’ olması benim hoşlandığım, tercih ettiğim bir şey değil, sadece objektif bir durum.

Daha da net söylüyorum, bu bir bilimsel tespit.

Türkiye'deki düzen, kendi kendisini içinden çıkılması imkánsız olan bir ‘‘düşük düzeyde denge’’ durumuna kilitledi.

‘‘Düşük düzeyde denge’’ rejiminde sürekli fakirleşme, sürekli olarak siyasi düzeyde baskı ve yasak üretme, alt düzeyde de sürekli olarak cumhuriyet rejimini ‘‘aşmak’’ olarak nazik bir şekilde adlandırabileceğimiz akımlar var, alt düzey her geçen gün daha güçleniyor, resmi söylem kendini kilitlemiş olduğundan buna karşı yeni söylem geliştiremiyor ve bu yüzden de Türkiye'de hiçbir şey hiçbir zaman değişmezmiş gibi bir görünüm ortaya çıkıyor.

***

Aslında 30 yıl önce de görünüm aynıydı.

Değişen dünyadan Türkiye'ye ithal edilmiş olan bazı yenilikleri ayıklarsanız 30 yıl önce de biz tıpatıp bugünkü sorunlarla uğraşıyorduk.

Siyasi düzeyde aynı kilitlenmeler vardı, aynı ‘‘tehlikeler’’ tespit edilmişti, sistemin refleksleri aynıydı, o yüzden de 1946'dan bu yana sürdürülmeye çalışılan ‘‘demokrasi deneyimimizde’’ gelinen nokta maalesef sadece ‘‘düşük düzeyde denge’’ durumu olmuştur.

Açıkça söylemek gerekirse bu tarihi bir başarısızlıktır, büyük bir trajedidir. Ve açıkça söylemek gerekirse bu durum sürdürülmeye çalışıldığı takdirde Türkiye çok daha hak etmediği düzeylere düşürülecek, halkı çok daha acılara mahkûm olacaktır.

Örneğin iki gün sonra yapılacak seçimden sonra ‘‘düşük durumda dengenin’’ büyük ihtimalle ‘‘düşük durumda dengesizliğe’’ yol açacağı daha şimdiden anlaşılmıştır bile.

Bu aşamada hepimiz önemli bir karar vermeliyiz. Ya ‘‘böyle gelmiş böyle gider’’ deyip aynı kandırmacayı oynamayı sürdürmeye çalışacağız.

Ya da bu ülkenin idaresine yönelik olarak çok daha radikal bazı kararlar vereceğiz.

‘‘Düşük düzeyde denge’’ durumundan ülkemizi hızla kurtaracak, hızlı kararlar alıp uygulayacak, koordineli hareket edecek ve ülkeyi daha yüksek bir dengeye ulaşabilmek için seferber edecek bir yeni yönetim biçimine gereksinimimiz var.

Düşük düzeydeki denge durumunda demokrasi zaten imkánsızdır, o varmış gibi hareket etmek sadece bir kandırmacadır, dolayısıyla bulacağımız yeni yönetim biçiminin en önemli görevlerinden bir tanesi de Türkiye'de demokrasinin olabilirliğinin ön şartlarını oluşturmak olacaktır.

Böyle bir şeyin düşünülmesi bile birçoğunuza itici geliyor biliyorum ama bunun olabilmesinin en büyük şartı Türkiye'de var.

Aslında siyaseti istemeyen kitleler Türkiye'de rejimin bir süre siyaset dışına çekilmesine ve tüm sorunlara saldıracak bir idareye destek vermeye çoktan razılardır. Sadece alternatif görülemediği, bunu hayallerinde canlandıramadıkları için siyaset oyununa hálá daha katılmaya mecbur gibi hissetmektedirler kendilerini. Bütün bunları seçime giderken tekrar yazıyorum çünkü bunlar benim yürekten inandığım şeyler, seçim gibi geçici ve sonuçsuz bir durum bu inandıklarımdan vazgeçmemi gerektirmiyor, bunu sizinle de paylaşayım dedim. Seçim sadece gerçek çözüm imkánına ulaşılmasını erteleyecek o kadar. Maalesef Türkiye gerçeği bu.

***

Son bir şey daha var.

Son zamanlarda ‘‘Borç döner mi dönmez mi, ötelensin mi ötelenmesin mi’’ tartışmaları yapılıyor. Evet Türkiye'de borç döner. Devlet hem iç hem de dış borcunu zamanında öder.

Ancak bunu tüm kaynaklarını borç ödemek için seferberlik yaparak gerçekleştirebilir.

Yani Türkiye Cumhuriyeti önündeki uzun yıllar boyunca sadece borç ödemek için varlığını sürdürmeye razı olduğu takdirde borcun dönmesinde gayet tabii ki sorun yaşanmaz.

Türkiye Cumhuriyeti kendi halkına bir gelecek sunabilmek, halkının kaderini değiştirebilmek için borç tuzağından kurtulmak yolunda da radikal düşünmelidir. Bunu yapabilecek olan tek idare yukarda tanımladığım biçimde ülke kaynaklarını koordineli olarak bazı hedeflere kanalize etmeyi başarabilecek bir yönetimdir. Eğer kararlı ve güçlü bir yönetim plana, programa, stratejiye dayalı bir ekonomik program doğrultusunda hareket ederse borcun ülke halkının çıkarları doğrultusunda yeniden yapılanması imkánı da yakalanır.

Buna ulaşmak da radikal kararlar verilmesini gerektirecektir ve isteseniz de istemeseniz de bu radikal kararların verileceği gün hızla yaklaşmaktadır.

Seçim gerçeğinin değiştiremeyeceği bir gelişmedir bu. (Dünkü yazıma ilave: ‘‘Buzines’’ eğitimi ile ilgili düşüncelerimi kanıtlayan en somut delillerden bir tanesini dün yazıma koymayı unutmuşum. George Bush Jr. Amerika'nın MBA tahsilli ilk başkanıdır. Bu da yazıda söylemiş olduğum her şeyi bilimsel anlamda kanıtlayan bir durumdur.)
Yazının Devamını Oku

Buzines okuyan bılık toramanlar

<B>TÜRKİYE'</B>nin sanayi yapısı çöktü, tarım sektörü mahvolma aşamasında, yatırım yapmayı düşünen yok, gelecek planlaması yok... Yok oğlu yok...

Var olmaya devam eden tek şey ise bunca çöküntü arasında hálá daha para ‘‘vurma’’ Şark zekásını çalıştırmaktan başka hayatta bir şey bilmeyen, tamamen kara cahil olan ama iş kolay para kazanmaya gelince tüm budalalığını geçici olarak üzerinden atıveren sayıları oldukça fazla olan bir kitle.

Bu kitlenin zevkleri, beklentileri resmi kültüre damgasını vurmuş durumda.

‘‘İş yönetimi’’ iktisat bilgisinin, ‘‘para yönetimi becerisi’’ bilgi ve kültür birikiminin yerine geçince bu da kendisine uyan bir tuhaf kültür acuzesi yarattı gayet tabii ki.

Bu durumun eğitimdeki yansıması ise ‘‘buzines’’ okuyan Türk sayısında yaşanan patlamada oldu.

Kime sorsanız ‘‘buzines’’ okuyor şu aralar. Dünyaya okumak için dağılan Türkler arasında en favori ‘‘bilim dalı’’ bu son zamanlarda.

Aslında gerçek anlamda bilim dalı olmayan ‘‘buzines’’ eğitimi, kitap okumaktan fazla hoşlanmayan çocukların bir an önce ‘‘hayata atılıp’’ bir şekilde para vurmaya çalışmasını sağlamaktan başka bir işe yaramayan bir kara cahillik vesikası veriyor insanların eline diploma yerine.

* * *

Daha önce Amerika hakkında tek bir kitap okuyacaksanız bunu okuyun diye tavsiye etmiş olduğum Allan Bloom ‘‘The Closing of American Mind’’ adlı kitabında bakın bu durumu nasıl anlatıyor:

‘‘Olağanüstü bir felaket oldu. Son yıllarda MBA (bizimkilerin buzinesi) sanki gerçek bir üniversite derecesiymiş, bir master derecesi veya hukuk derecesiyle eş değerdeymiş gibi algılanmaya başlandı. Diploma sayesinde para kazanma yolunu açan bir eğitim gerçek bir üniversite öğrenimiyle eşit manevi değerde kabul görür oldu. Bu MBA derecesine sahip olan kişiler sosyoloji, antropoloji, siyaset bilimi gibi konularla hiç ilgilenmedikleri gibi, okulda öğrendikleri, MBD derecesini almalarına yetecek kadar bilginin, bu diğer konuları da anlamalarını sağlayacak ipuçlarını kendilerine sağlayacağı gibi bir yanlış anlayışa sahip oldular.’’

Amerika'da bile bir tehlike oluşturan bu durumun Türkiye gibi kendisini kurtarmak için gerçek bilime, bilgiye ve kültüre ihtiyacı olan bir ülkede ne tür büyük bir felakete yol açmakta olduğunu varın siz düşünün artık.

* * *

Gençlerimizin büyük bölümü okuma imkánından yoksun.

Bir bölümü ise sadece adı üniversite olan ama lisede öğrenilen bilgileri unutturup üstüne de yeni bir şeyi eklemekten bile aciz olan soğuk binalarda hayat törpülüyorlar.

Azınlık ise hayatta okumaya, bilgilenmeye, öğrenmeye, sorgulanmaya önem veriyor. Okuyor, araştırıyor.

Bu üç grubun da Türkiye'de gelecekleri yok şu anda. Bunu çaldılar onlardan.

Dördüncü gruptakiler ise ‘‘buzines gençliği’’.

Bunları Engin Ardıç ‘‘şalap şulup yürüyüp, boş boş bakan bir sürü bılık bılık toraman oğlan’’ diye harika bir şekilde tanımlamış.

Kızları da başka bir alem tabii ki bu grubun. Yine Engin Ardıç'a bırakıyorum lafı:

‘‘Şabalaklık feminitenin mütemmim cüzü’’ sanılıyor. Ne kadar salak görünürlerse o kadar seksi olacaklarını sanıyorlar. Salaklıktan ağızları kapanmıyor, onlar bunu ‘seksi’ buluyorlar. Boş boş bakıyorlar, ‘buğulu bakış’ oluyor. Batı Türkçesinde olmayan, yeni icat ettikleri ‘kalın ve peltek e sesi de’ ayıptır söylemesi ‘kaldırgan’. 'Taencere, paencere, baen, saen, Caem bey' diye konuşacaklar, erkeğin de içi gıcıklanacak.''

İşte durum böyle. ‘Buzines’ bilen delikanlılar ve bunların içinde rahat hareket ettikleri kültürden bu tür bir mutasyona uğramış insan tipi ortaya çıktı bu aralar Türkiye'de.

Ve şu aralar da bunlar Türkiye'de mutlu olmayı sürdüren tek kesim maşallah!

Eğlence yerlerine tek gidebilenler de onlar kaldığından İstanbul gece yaşamı iki yıl öncesine göre tükenmiş durumda neredeyse.

Aslında bunların da geleceği yok ama onlar bunun henüz farkında değiller.

Anlayacağınız hepsinin geleceği ellerinden çalınmış ama sadece dördüncü kategoridekiler ‘‘buzines’’ hala daha sürer gibi olduğu için bunun farkında değiller, aval aval mutluluğu oynuyorlar.

Bu tabii ki böyle devam edemeyecek, etmesi mümkün değil de acaba diyorum gerçeğin suratlara daha da bir yumruk gibi inmesi için daha ağır bir buhran mı gerekiyor ki?
Yazının Devamını Oku

Boşa harcanan üç yılımız

<B>ZAMAN </B>nasıl hızla akıp gidiyor. Sedat Ergin'in pazar günkü yazısını okuyunca bir daha anladım bu acı gerçeği.

‘‘Öteki Türkiye'nin İntikamı’’ başlıklı yazısına bir meslektaşına verebileceği en güzel hediyeyi vererek başlamış Sedat Ergin.

Bakın ne demiş: ‘‘Serdar Turgut üç yıl önce köşesinde ‘Öteki Türkiye' tartışmasını başlattığında, galiba pek çok insan bu kavramı bir fantezi olarak almıştı.

Turgut, gelir dağılımında zaten var olan dengesizliğin daha da açıldığına dikkat çekerek, toplumda fakirleşme sürecinin hızlandığını, yaygınlaştığını belirtiyor, bu durumun toplumda ciddi bir kopmaya yol açmakta olduğunu ve Türkiye'nin başına büyük işler açacağını anlatıyordu.

Bu tartışma, o zamanlar Türkiye'ye özgü biçimde dipsiz kuyuya atılan bir taş gibi sessizce kaybolup gitti.’’

* * *

Gayet tabii ki gururum okşandı saygı duyduğum bir gazetecinin kaleminden bunları okumak.

Ancak burada üç yıl önceden olan biteni doğru tespit etmiş olabilmenin keyfini çıkarmak yerine içim hüzünle dolu. Dile kolay, üç yıl kaybettik sevgili okurlar. Ben o tartışmalar daha geçenlerde olmuş gibi hissederken Sedat Ergin’in yazısıyla aradan geçen onca zamanı, yine el birliği ile geleceğimizden çalmış olduğumuz yılları hatırladım.

Bugün bazı insanların, tehlike artık kendi kapılarını çalmaya başlamasından sonra, aynı lafları yeniymiş gibi söylemelerine bakıp da hayret ediyorum olan bitene. Aynı insanlar üç yıl önce ben o kavramı nedenleriyle birlikte ortaya attığımda ‘‘Türkiye'nin aslında gelişmekte olduğunu’’, ‘‘gelir dağılımında istatistiklerde görülen bir bozulma olmadığını’’, ‘‘herkesin cep telefonu olduğunu, fakirleşmenin olmadığını’’ filan söylüyorlardı.

Onlara göre ben popülisttim, ilgi çekmek için bu kavramı ortaya atmıştım, ekonomi bilmiyordum, Türkiye gerçeğinden habersizdim. Buyurun bakalım, işte sizin çok iyi anladığınızı iddia ettiğiniz Türkiye gerçeği ortada. El birliğiyle yarattığınız, sırtınızı döndüğünüz, kafanızı kuma sokarak duymazdan geldiğiniz, televoleci yazarlarınızla, iktisatçılarınızla yok saymaya çalıştığınız, kafadan silmeye çalıştığınız Türkiye işte burada.

Ve şunu da unutmayın ki sırf kendi çıkarlarınız zedelenmesin diye arada kaybettirdiğiniz o üç yılın faturası gerek sosyal gerek de ekonomik açıdan öylesine bir çıkacak ki hepinizden, hepimizden, ilerde pişman olup ‘‘Keşke o yılları kaybetmeseydik’’ diyeceksiniz ama maalesef iş işten de geçmiş olacak.

* * *

Bu aralar birbiri ardına bilimsel çalışma yayınlanıyor ‘‘Öteki Türkiye’’ gerçeği hakkında. Korkunç gerçekliğin bilimsel dökümü nihayet ortaya çıkıyor. Gecikildi bu konuda ama olsun, hiç olmamasından daha iyidir bunların geç de olsa ortaya çıkması.

Ben ‘‘Öteki Türkiye’’ gerçeğini ilk kez rakamlarda değil, sokaktaki insanların suratlarında gördüm. O gerçeklik sokaklardaki insanların suratlarında yazılıydı, televizyonda haberler arasına sıkışan acılarda gizliydi, eğitimli, bilgili, yılların birikimlisi arkadaşlarımın yaşamlarında olacak altüst oluşların ilk işaretlerindeydi ipuçları.

Görmek isteyen için oradaydı her şey. Ama televoleci zihniyet resmi söylemde güçlü çıktı. Onlar rakamları çarpıtarak Türkiye'nin aslında iyiye gittiğini anlatmaya çalışırlarken, yani bir anlamda entelektüel fahişelik yaparlarken, bu yalana belki de korkularını bastırmak için inanmak isteyenler uzatmaları oynamaya çalıştılar. Ama tabii ki gerçeklik sonunda suratlarına tokat gibi indi.

* * *

Bugün gelinen noktada resmi rakamlara göre eğitimli yani üniversite bitirmiş nüfusun yüzde 30'u işsiz sevgili okurlar. Bu rakam yüzde 30'dan çok daha yüksektir de biz resmi verileri alalım şimdi. Böyle bir felaketin olabildiği ülkede gelecekten umutla bahsetmek nasıl olabilir, bilmiyorum. Anne babalar bu ortamda nasıl çocuk okutacak, dahası neden okutacak?

Bu kadar eğitimli işsiz ortadayken bugün üniversiteye girmiş olan tek bir gencin bile mezun olduğunda iş bulma imkánı olabilecek mi?

Gençler nasıl mutlu olacak, geleceğimiz ne olacak, mesleği olanlar bu durumdayken mesleksiz olanların aç kalma sınırına yaklaşmaları nasıl engellenecek, nüfusunun yüzde 40'ı tarım sektöründe yer alan ama tarımı göçmüş bir ülke bu yükün altından nasıl kalkacak.

Size yemin ediyorum içimde büyük bir isyan duygusu var. Acıyorum, öfkeleniyorum bize kaybettirilen yıllara, geleceğimizin çalınmış olmasına, bunu yapanları da biliyorum ve onlardan tiksiniyorum. Kendi beslendikleri, içinden çıktıkları ülkeyi çökerttiler göz göre göre kısa vadeli çıkarları için. Bu duruma dur demek şansı vardı, onu da kaçırttılar hepimize.

Şimdi merak ediyorum bakalım nasıl çıkacaklar işin içinden. Bir iki yıl içinde olup biteceklerden sonra kurulacak teknokratlar hükümetinin ertesi günü de buna benzer bir yazı yazmaya mecbur kalacağım gibi bir his var bende, bunu da bilin yani!
Yazının Devamını Oku

Hayatımın en korkunç gecesi

<B>NEW </B>York'tayken memlekette olan biteni kaçırmayayım diye uydu taktırdım. Türkiye'den haberleri ilk seyrettiğimde bu kararımın ne kadar yanlış olduğunu anlamıştım ama iş işten geçmişti artık.

Paralar ödenmişti, geriye dönüş yoktu ve ne yazık ki Türkiye gerçeği artık bir uzaktan kumanda aleti kadar yakındı bana.

* * *

Bebekle birlikte hayatımızı normale yakın yaşamak için geceleri nöbetleşe bakımını üstleniyoruz.

O gece de benim nöbet sıram gelmişti.

Gecenin bir saatinden sonra ışıkları tamamen kapatıyorum ki uykuya geçişi kolay olsun, uyuma zamanı kavramı da gelişsin.

Kitaplar öyle yazıyor ama bu durumda da teori ile pratik arasında muazzam bir uçurum olduğundan bebek teoriye katiyen uymuyor.

Bir şey söyleyeyim mi, o doğduğu günden bu yana bağırsak ve mide gazı denilen şeye saygım çok arttı.

O gelene kadar bu konu hakkında fazla düşünmezdim, son zamanlarda neredeyse tek düşündüğüm şey bu oldu.

Gaz girdiği anda bebek, ‘‘Şeytan’’ filmindeki Linda Blair karakteri gibi hareketler yapıyor ve sesler çıkarıyor.

Köşedeki kiliseden papaz getirtip şeytan kovma seansı yapalım diye bile düşündüm bir ara.

İlk başlarda korkmuştum bu seslerden ama sonunda, en acı çektiğini sandığım anda yanına gidip şaklabanlık yaptığımda bana gülümseyince fazla ciddiye almamaya başladım meseleyi.

* * *

Neyse diyeceğim o ki o gece de elektrikleri söndürmüş, Türk televizyonunu izliyordum.

Bebek sesler çıkarmaktaydı ve karanlıkta sürreel bir efekt yapıyordu bu.

Uyuklamışım.

Bir süre sonra olağanüstü bir rahatsızlık hissettim içimde.

Uykudan uyanmak sınırındaydım ama rahatsız edici bir şeyler de oluyordu etrafta.

Kötü rüyaları hep bu sınırda görürüm ben.

Bu kez de bir ses koro halinde karanlık odanın içinde çınlayıp duruyordu. ‘‘Biz Hürriyet çalışanları olarak dürüstlüğe...’’ filan diye başlayıp giden bir şeydi bu.

Son derece ürkütücüydü. Fantastikti.

Brooklyn'in arka mahallelerinden bir tanesindeki küçük odada Hürriyet yeminini duymaya başlamıştım karanlığın içinden.

İlk başta uyku arasında kalp krizi geçirip öldüğümü düşündüm.

Eğer denilenler doğruysa öte taraf için, gayet tabii ki cehenneme gitmiştim.

Bana özel ceza hazırlamışlardı cehennemde.

Artık sonsuza kadar hiç durmadan tekrarlanacak olan bu yemini dinlemek zorunda kalacaktım.

* * *

Fırlayarak uyandığımda sesler devam ediyordu.

Bu sefer de şüphelerim tekrar bebek üzerinde yoğunlaştı.

Ancak o uyuyordu.

Bebek bakım teorisinde ‘‘beyaz gürültü’’ denilen bir olay var.

Mesela bebeğin olduğu odada elektrikli süpürge çalıştırırsanız bu bebek üzerinde uyku etkisi yapabiliyor.

Televizyondan gelen sesler de onun üzerinde ‘‘beyaz gürültü’’ etkisini yapmıştı.

Hürriyet'in reklamı oynuyordu o anda ve gazetenin önünde toplanmış arkadaşlar hep birlikte yemin etmeye başladıkları zaman bebek uyumuş, ben ise öldüm zannederek uyanmıştım.

İkimizin bu olaya gösterdiği tepkide diyalektik bir bağlantı olsa gerek ama şu anda bunu düşünecek halde değilim.

Bu reklamı bir daha gösterdiklerinde kasede kaydedeceğim ve bebeğin uykuya geçiş problemine kökten çözüm bu şekilde bulunacak.

Uyumamakta ısrar ettiğinde bunu gösterdiğim zaman nakavt olacak o geceki gibi, buna eminim.
Yazının Devamını Oku

Dikkat! Hasan Cemal intihar edebilir

TÜRK medyasının köşe yazarları açısından büyük acılarla dolu bir hafta başladı sevgili okurlar. Siyaset yazmak fiilen yasak ya, bu koskoca hafta onlar açısından nasıl geçecek bilmiyorum.

Bunlardan bir kısmı zorunlu oldukları için siyaset yazısı yazarlar.

Onlar da zorlanacaklardır da, haftayı fazla travma yaşamadan atlatma şansına sahipler.

Ancak bir de yazdıklarından keyif alanlar var aralarında.

Onlar ne olur bilmem. Örneğin ben Hasan Cemal'in ruh sağlığı açısından endişeliyim.

Belki biliyorsunuzdur, Hasan Cemal haftada en az üç sıkıcı yazı yazmadığı takdirde içinde bir huzursuzluk hisseder.

Birkaç ay önce bir kere keyifli bir yazmıştı, yazının tam orta yerine geldiğinde birden panikleyip okuyuculardan özür dileyerek titreyip kendine döndü ve yazıyı alıştığı şekilde bitirdi.

Allah'tan yazın hafta sonlarında Bodrum'a filan gittiğinde yazı yazmıyor, çünkü millet eğlenirken o rüzgár değirmenlerinin olası ekonomik yararları üzerine ekonometrik bir araştırmayı bize anlatmaya filan çalışırdı büyük ihtimalle.

Neyse, diyeceğim o ki Hasan Cemal siyaset yazmanın yasak olduğu bu hafta boyunca bence dikkatle incelenmeli, gözetim altında tutulmalı, çünkü her an buhran geçirerek intihar edebilir

Başkaları da var onun gibi olan ama eğer onlar bir intihar girişiminde bulunurlarsa lütfen onları kimse engellemezse çok sevinirim, Türkiye'ye hayırlı bir iş yapmış olursunuz yollarında durmayarak bence.

Ama Hasan bize, bu ülkeye lazım, en azından Cumhuriyet Gazetesi anılarını yazıp bitirinceye kadar hayatta tutulmasında yarar var.

* * *

Benim başka korkularım da var siyaset yazmanın yasak olduğu bu hafta için.

Bizde bir ádet oluştu; pazar günleri ciddi adamların gayri ciddi konularda yazı yazabileceklerini ispat etme günü olarak kabul edilmeye başlandı.

Bakıyorsunuz adama, devlet adamı gibi köşe yazarı, hafta içinde hükümetler kuruyor, hükümetleri düşürüyor, ekonomik programa yönelik yapıcı eleştiriler filan da ortaya koyuyor.

Bilmediği konu yok ve hepsinde de otorite.

Pazar günü ise aşk, cinsellik ve kadınlara ayrılmış durumda.

Üstelik onlarda da otorite.

Bu konulardaki yazıların hiçbiri şimdiki zaman fiiliyle yazılmıyor, hepsi geçmiş zamanlı, çoğu da hatıra şeklinde olmak zorunda, çünkü pazar günleri ciddiyetlerini nadasa yatıran bu adamların çoğu 50 yaş üstünde ve hemen hepsinde aşk da, cinsellik de, kadınlar da geçmişte kalmış hoş anılardan ibaret.

Fiilen durumu böyle olmayanlar ise korkularından sanki durum böyleymiş gibi yazıyorlar, çünkü gazetelerin şehir baskıları akşam eve geliyor ve bu gazeteyi ilk okuyan da ‘‘Bakalım bizimki bugün neler saçmalamış’’ diyerek gazeteyi eline alan eşleri.

Bence bu yüzden bunlar çok iyi teori yapıyorlar aşk ve cinsellik konusunda.

Bir tür sosyal Darvinist süreç söz konusu burada olan. Pratik eksikliğinden doğan boşluğu laf yaparak doldurmaya çalışıyorlar.

* * *

Hasan Cemal'in hafta içinde intihar etme tehlikesi var dedim ya...

Aslında böyle bir tehlike benim için de var.

Şimdi maazallah siyaset yazmak yasak diye Mehmet. Y. Yılmaz sadece pazarla yetinmeyip haftanın diğer günleri de aşk teorisi üzerine yazı yazmaya kalkışırsa ne yaparım bilemiyorum.

Böyle bir durumda acıya dayanamayarak hayatıma son vermem ciddi bir olasılık.

Bunu haber veriyorum ki eğer bir ihtimal benim intiharımı durdurmak isteyecek olan bir meslektaş varsa hálá daha ortada gözü üzerimde olsun.

Gerçi tek kişi bile çıkacağını sanmıyorum ama olsun, ben söyleyeyim de görevimi yapmış olayım.

* * *

Siyaset yazmaya alışık olup da bir hafta bildikleri yoldan uzak durmak zorunda olan köşe yazarları bence üzülmesinler.

Bir hafta bu, azıcık bir şey, göz açıp kapayıncaya kadar geçer.

4 Kasım'dan itibaren Türkiye öylesine büyük bir saçmalık içinde bulacak ki kendini, hepiniz köşelerinizde istediğiniz biçimde, tamamen özgürce saçmalamak imkánını bolca bulacaksınız.

Üstelik bunlar da yine ciddi yazı olarak algılanacak ve Türkiye'de hiçbir şey değişmeyecek, aynı abukluk sürüp gidecek.

Az kaldı az, sıkın dişinizi.
Yazının Devamını Oku

Hürriyet Gazetesi'nde neler oluyor

<B>HÜRRİYET </B>Gazetesi'nin üst yönetimiyle aramızdaki uzlaşmaz çelişki korkunç boyutlara ulaştı sevgili okurlar.<br> Farkında mısınız bilmiyorum ama son zamanlarda bizim gazetede hiç durmadan toplantı düzenleniyor.

Eskiden bu toplantılara beni de çağırırlardı. Gelemeyeceğimi bilseler bile kural bozulmasın diye bana da davetiye gönderirlerdi.

Son zamanlarda toplantılar hakkında haberi, onlar olup bittikten çok sonra alıyorum.

Bu durum beni üzmemekle birlikte sadece durum tespiti yapıp gerçekleri tarihin kaydına geçirmiş olmak için bu lüzumsuz girişi yaptım.

* * *

Hürriyet Gazetesi, sosyal demokrat partilere benzemeye başladı sevgili okurlar.

Allah sonumuzu benzetmesin, ne diyeyim bilemiyorum ki.

Bizim aslan sosyal demokratların hayatta en iyi bildiği şey de toplantı düzenlemektir.

Karşı karşıya kalınan sorun ne kadar büyük olursa olsun sosyal demokratlar bunu toplantı yapıp, komiteye havale ettiklerinde o sorunun da otomatikman çözülmeye başlayacağını sanırlar.

Son zamanlarda Hürriyet Gazetesi'nde o kadar fazla toplantı düzenlendi ki, sosyal demokratların bu düşüncesi eğer doğru olsaydı, şu anda Türk medyasında tek bir sorunun bile ortada kalmamış olması gerekirdi.

Oysa bizdeki her yeni toplantı sonrasında Türk medyasındaki problemler daha da bir artıyor gibi geliyor bana.

* * *

Bu toplantılara katılanların sayısı çığ gibi büyüyor son zamanlarda.

Bu da çok normal; çünkü daha önce de bu köşede açıkladığım üzere Hürriyet'te hemen herkes müdür olmuş durumda.

Öyle bir durum ki bu, otoriteye saygı duyan bir insan olsam, gazeteye gittiğimde koridorda yürürken her on saniyede bir durup ‘‘Saygılar sunuyorum müdürüm’’ diye konuşmam gerekecek.

Bu vahim gidişat bir şekilde önlenmediği takdirde bundan bir iki yıl sonra yeni bir toplantı yapılmasına karar verildiğinde Spor ve Sergi Sarayı'nda buluşmaktan başka çareleri de kalmayacak, benden uyarması.

* * *

En son toplantılardan bir tanesini Sabancı Üniversite'sinde düzenlemişler.

Bir gün boyunca üniversitede bir arada kalmışlar.

Toplantıyı düzenleyenlerin, gazetecilerin kapalı bir alanda bir arada, üstelik iş de yapmıyor durumdayken bir saatten fazla tutulmalarının nasıl da riskli bir olay olduğunun farkında olmadıkları anlaşılıyor.

Ben bu tür toplantılardan bir tanesine 1991 yılında katıldım.

İstanbul dışında bir otelde bir araya geldik, üstelik 3 gün sürecekti toplantı.

‘‘Herkes kafasındakini açık, net ve direkt bir şekilde söylesin’’ demişlerdi bize, öyle de yaptık.

Bunun sonucunda daha birinci günün sonucunda orada bulunanlar beş veya altı fraksiyona bölündüler, fraksiyonlar arasında savaş çıktı, hatta bugüne kadar doğrulanması mümkün olmayan bazı söylentilere göre birkaç müdür silahlanarak cinayet planı bile yapmaya başladı.

Küskünler arasında küslükler arttı, küs olmayanlar küstü, birbirine düşman olan insan sayısı üç gün içinde dörde katlandı ve toplantı bir gün daha devam etseydi orada kan çıkacağı da kesindi.

* * *

Bu nedenle ben gazetecilerin fazla toplantı yapmasına karşıyım.

Gazeteciler arasında uyum, dostluk, arkadaşlık ve sevgi olmasını beklemek, mesleğin tabiatına aykırıdır; ayrıca böyle şeyler istemek doğru değildir; çünkü haddinden fazla uyumlu ve sevgi dolu ortam gazetecinin işini iyi yapmasını engeller.

Bence fazla kural da olması doğru değildir bu meslekte.

Düzgün durmasını bilen muhabir sayısı ne kadar artarsa, onlar içgüdülerine ne kadar güvenerek iş yapmayı bilirse, gazeteler de iyi olur.

İyi gazetecinin içgüdüsü, o olması istenilen kuralların kendi kendisine yazılması sonucunu doğurur çünkü.

Bu olmadığı, muhabirler geri plana çekildiği durumda ise isterseniz her gün toplantı yapın, talimat yayınlayın bir şey fark etmez.

Türk medyasının en büyük sorunu, muhabirlerin son yıllarda geri plana çekilmiş olmasından, onların iyi para kazanıp, iyi yaşayamamalarından kaynaklanmaktadır ve işlerin çözümü de buradadır aslında.
Yazının Devamını Oku

İlk iyi işinde görevden aldılar

<B>DGM </B>Savcısı <B>Nuh Mete Yüksel'</B>in görevden alınmasıyla anladım ki Türkiye'de savcıların evlilik dışı ilişki kurmaları yasaklanmış durumda. Bu neden böyle bilmiyorum, ne alaka anlamadım, zaten bunu anlamak için çalışmayacağım da ve bu son olay da Türkiye ile álákalı olarak anlamadığım şeyler listesine dahil olacak.

O liste o kadar uzun ki anlatmakla bitmez!

Benim bu konuda itirazım başka.

DGM savcısı uzun, derin ve ağırlıklı mesleki yaşamında hayatında ilk kez olumlu ve insani bir iş yaptı, o da ters tepti, görevinden oldu.

İnsan üzülüyor bu duruma ya!

Bu yapılan haksızlığa itiraz kaydımın kayda geçirilmesini istiyorum, o kadar.

* * *

Size bir şey söyleyeyim mi, onun görevden alınmış olması bu memlekette DGM'lerden çekmediği kalmamış insanlar için kaçırılmış bir fırsattır.

Biliyorum ilk bakışta bu lafım saçma geliyor size ama biraz bekleyin ne demek istediğimi hemen açıklayacağım.

Rus mu Türk mü bilinmez, zaten nereden olduğu da çok önemli değil bir kadınla ilişkiye girmiş ya savcı bey.

Bence bundan sonra hayata tüm bakışı yumuşayacaktı.

Vukuattan sonra çok daha rahatlamış olarak her sabah işe gelecekti.

Dava açmakta eskisi kadar aceleci davranmayacaktı, açacağı davalarda ise isteyeceği cezalarda kesinlikle yumuşak kalpli olacaktı.

Hatta işe gelirken ıslık bile çalacaktı ve belki de masasında her sabah taze bir adet papatya bile bulunduracaktı.

Ama bu fırsat kaçtı şimdi onun görevden alınmasıyla.

Ve olan da bu memleketteki tek makul azınlık olan DGM'lik suçlulara oldu bence.

* * *

Meseleye böyle bakınca insanın içinden Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da inşallah yakında evlilik dışı bir ilişkiye girer diye dua etmek geliyor yemin ediyorum.

Yani onun da biraz rahatlamaya ve hayata sakin bakmaya ihtiyacı var bana göre.

Bu iş bir an önce olmazsa Başsavcı bey CHP dışındaki bütün partileri dava açarak kapatacak, benden söylemesi.

* * *

Nuh Mete Yüksel'in basılması olayının başka bir yönü de var.

Ben bu olayı son derece kişisel olarak da aldım size söyleyeyim.

Nasıl anlatsam bilmiyorum ki?

Yani fotoğraflardan ve televizyon ekranından gördüğünüz üzere savcı bey dünyanın en yakışıklı adamı değil.

Biliyorum bu hafif bir tanımlama oldu ama daha başka bir tanımlama da yapamam çünkü ona direkt çirkin diyebilmem için şahsen görmüş olmam gerekiyor ki bu fırsatı bugüne kadar yakalayabilmiş değilim ne yazık ki!

Belki de onun bizim kamuya açık yüzünde tespit edemediğimiz bir iç güzelliği vardır ve bu da onu direkt olarak çirkin diye tanımlanmaktan kurtarıyordur, bilemem yani.

Ben ‘‘çirkin’’ tanımlamasını işi sağlama almak için bir tek kendim için kullanıyorum. Dışımda da içimde de sorunlar büyük olduğu için kendi durumumda yanılmam mümkün değil.

Şimdi diyeceğim o ki savcı beyin bile bir fıstıkla evlilik dışı ilişkiye girmiş olması biz çirkin erkekler açısından içimizi geleceğe yönelik umutla dolduran bir olaydır.

Bizler için savcı bey bir toplum kahramanıdır, ona yaptığı bu iş açısından diyeceğimiz tek şey ‘‘Helal olsun, darısı başımıza’’dır ve şu anda elimizden gelen tek şey onun bu güzel olayı nedeniyle görevden alınmış olmasını var gücümüzle lanetlemektir.

Savcıya adil davranılsın, bilmem anlatabiliyor muyum?

Yazının Devamını Oku

Irak'a komplo ortaya çıktı

<B>ABD'</B>nin Türkiye'yi de yanında sürükleyerek gireceği bölgede yeni düzen getirme savaşına girerken bilgi kanallarını sürekli açık tutmalıyız. Bazı şeyleri bilelim, anlayalım da en azından olacak biteceklere doğru şekilde bakalım.

Gidişatı durdurmamız imkánsız, çünkü Amerika artık savaşmak zorunda ve açıkça söylemek gerekirse Türkiye Amerika'ya karşı tavır alacak durumda değil. Dış borç batağına batmış, fakirleşmiş ve tüketilmiş bir ülkenin dış politikasında bağımsız tavır alması gayet tabii ki imkánsızdır.

Ama bu böyle diye bizler doğru bilgilenme arayışımızı durdurmamalıyız, elimizden bu son özgürlük alanının da kayıp gitmemesi için uğraşmalıyız.

* * *

Amerikan yönetiminin Irak'a yönelik en ağır suçlamalarından bir tanesi Saddam Hüseyin'in El-Kaide örgütüne aktif destek verdiğiydi.

Bu yoldaki en önemli kanıt da Amerikan istihbaratından gelmişti. Aylarca önce bu köşede yazmıştım, güya Amerikan istihbaratı Çek Cumhuriyeti istihbarat servisinden bir önemli bilgi almıştı.

Buna göre 11 Eylül saldırısını yapan insanların başında olduğu belirtilen Muhammed Atta'nın saldırıdan birkaç ay önce Prag'da Irak gizli servis ajanlarıyla buluşup, onlardan talimat aldığı, bundan sonra ABD'ye uçtuğu belirtiliyordu.

Bu son derece ciddi bir suçlamaydı ve William Safire tarafından New York Times gazetesindeki köşesinde dünya kamuoyuna duyurulmuştu. Hatta haber o kadar detaylıydı ki görüşmeyi yapan Irak gizli servis elamanının adı bile Ahmed Halil İbrahim Samir olarak verilmekteydi.

* * *

Denilebilir ki Amerikan yönetiminin ve onun başındaki olayların kontrolünü tamamen kaybetmiş olan Başkan Bush'un Irak-El Kaide bağlantısı konusunda ellerindeki tek somut delil buydu.

Ancak 21 Ekim tarihinde yine New York Times gazetesinde yer alan bir haber yapılmak istenilen komployu tamamen bozdu. Prag mahreçli habere göre Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel, Prag'daki gizli buluşma haberi ortaya çıkar çıkmaz, en güvendiği adamlarına bu işin araştırılması talimatını vermiş. Adamları da uzun aylar süren bir araştırmanın içine girmişler. Ulaşılmadık tek bir ipucu bile bırakmamışlar.

Varılan sonuç şöyle: Prag'da Muhammed Atta ile Irak gizli servis elemanları arasında kesinlikle bir görüşme olmamış. Ortaya atılan iddia tamamen bir hayal ürünüymüş. Bunun ortaya çıkması üzerine Çek Cumhurbaşkanı Vaclav Havel hemen Başkan Bush'un en yakın adamlarını aratarak söz konusu iddiaların doğru olmadığı haberini de Amerikan yönetimine iletmiş.

* * *

İddia edilen olayın baştan aşağıya yalan olduğunun ortaya çıkması Amerikan yönetimini gayet tabii ki durdurmayacak. Onlar tamamen farklı ve net olarak açıklamaları mümkün olmayan nedenlerden dolayı Irak'tan başlayarak bölgede düzeni yeniden kurmaya kollarını sıvamış durumdalar.

Bugün atılan adımların kararları çok önceden alındı ve bu köşede defalarca söylemeye çalıştığım gibi en azından 10 yıl önce yayınlamış ABD devletinin resmi belgelerinde ne yapılacağı açık bir dille anlatıldı.

Başkan Bush bugün sadece bir uygulayıcıdır, olaylar içinde o da sürüklenmektedir ve uzun süre önce alınmış olan bu devlet kararını değiştirmesi mümkün değildir, o nedenle de Çek Cumhurbaşkanı'nın ona iletmiş olduğu yeni bilgi doğrultusunda tavrını gözden geçirmeyi aklına bile getirmesi mümkün değildir.

* * *

Bilgilenelim, doğruları öğrenelim, dış güçlere karşı duramasak bile en azından aptal yerine konmayalım, oynanan oyunu gördüğümüzü en azından belli edelim.

Ve mutlaka da Winston Churchill'in şu önemli sözlerini beynimizin bir köşesine yazalım:

‘‘Hiçbir zaman ama hiçbir zaman herhangi bir savaşın düzgün ve kolay olacağını ve bu adına savaş denilen tuhaf yolculuğa çıkan herhangi birisinin karşı karşıya kalacağı dev dalgaları ve fırtınaları önceden tahmin edebileceğini düşünmeyin. Savaş aşkına yenik düşen devlet adamı şunu iyi bilmelidir ki bu sinyali verdiği andan itibaren artık kendisi olayların efendisi değil sadece önceden görülemeyen ve kontrol altında tutulması mümkün olmayan olayların bir kölesidir.’’

Amerika karar verdiği işe girişmekle son 200 yıl içinde örneği görülmemiş derecede büyük bir hata yapacaktır. ABD'deki kamuoyu hiç de savaş yanlısı filan değildir, yapılan bütün propagandaya rağmen yönetim kamu vicdanını kendi tarafına tam olarak çekmeyi başaramamıştır.

Ve ABD, sadece silah gücüne dayanarak dünyayı yeniden düzenleme hedefinin çok yanlış olduğunu belki geç de olsa bir süre sonra anlayacaktır. Türkiye bu süreçte kendisini korumalıdır, doğru olan bu kavganın mümkün olduğunca dışında kalmaktır çünkü irademiz dışında başlatılacak süreç her durumda bizim aleyhimize sonuçlar verecektir.

Aman gözü kapalı maceralara atılmayalım, çünkü durum tahmin edilenden çok daha ciddi.
Yazının Devamını Oku

Kabaklar hazır kaşık da hazırlanıyor

<B>EKONOMİYİ </B>borsa haberlerinden, süpermarketteki ithal mallardan ve banka bilançolarından ibaret sananlar için işsizlik, arada bir, fazla da önem vermeden göz atılacak istihdam rakamından ibarettir. Hayatta her şeye olduğu gibi ekonomiye de televoleci mantığıyla bakmanın sonucudur bu durum. Bu tür insanlar çok fazla Türkiye'de, hákim söylem onların elinde ve böyle olduğu için de bir kandırmaca oynanıp duruyor memlekette.

Örneğin mesleği olan yani üniversite bitirmiş gençler arasındaki işsizlik oranı resmi rakamlara göre yüzde 30, resmi olmayan rakamlara göre ise yüzde 50'lere ulaşmış bir ülkenin Avrupa Birliği'ne üye olup olmayabileceği tartışılmıyor Türkiye'de.

Yine resmi rakamlara göre bir yıl öncesine göre işsiz sayısındaki resmi artış oranı yüzde 35 olmuş, kimse bunun bir felaket olduğunu düşünmüyor.

Sevgili okurlar.

IMF'nin son kredi diliminin açılmasının seçim sonrasına ertelenmesinin tek bir anlamı vardır. İşsizliğin, fakirliğin daha da artırılmasına yol açacak tedbirler alınmasını istiyorlar ve bir seçim öncesinde bunun yapılması mümkün olmadığı için de anlayış göstererek beklemeye razı oldular.

Anlayacağınız tekrar kabak gibi oyulacağız yine 4 Kasım'dan itibaren. İşin acıklı yanı da kabağı oyacak kaşığı kapmak için bütün partiler tuhaf bir şekilde, sanki bu utanılması gereken bir şey değilmiş gibi yarışmaktalar.

CHP, IMF'nin istediklerinin aynen sürdürüleceğinin güvencesinin kendi tekelinde olduğunu göstermek için Kemal Derviş'i aday gösterdi. Normal bir sosyal demokrat partinin oy tabanını tamamen kaybetmesi için yeterli neden olabilecek bu gelişmenin Türkiye'de ise prim yapacağı umuluyor.

Öte tarafta ne dediğini pek anlıyormuş izlenimi veremeyen, büyük ihtimalle de anlamayan AKP liderinin, IMF güvenceleri vermek için bir tek takla atmadığı kaldı. Bu politikalara sahip çıkmanın ne anlama geldiğini anladığından şüphe duyduğum kalabalıklar ise onları alkışlıyorlar ha bire.

Dolayısıyla çok yakında olup bitecekler olduğu zaman onlara oy verenlerin şikáyet edebilmelerine de imkán kalmayacak, IMF'nin oyma işlemi tekrar başlayınca baş kaldıranlara, biz size söylemiştik neden şimdi şikáyet ediyorsunuz denilecek.

***

Bir yalan söyleniyor Türkiye'de. IMF politikalarının alternatifi yoktur deniliyor. Hayır, gayet tabii ki vardır. Siz siz olun televoleci zihniyetin hákim söylemine kanmayın bu konuda. Türkiye ne yazık ki basiretsiz politikacılar nedeniyle IMF konusunda ‘‘Ben IMF'yi daha çok severim, sen az seversin, hayır ben çok daha fazla severim’’ türünden abuk bir söylemin içine itilmiş durumdadır. IMF'nin tek bir hedefi vardır, o da borçlu ülkenin borcunu zamanında ve aksamadan ödemesini sağlamaktır. Bu böyle diye aman onlara da kızmayın, çünkü onlar bu konuda dürüstler, hayatta hiçbir zaman amaçları konusunda yalan söylemediler, açık oynadılar oyunu.

Yalanı söyleyen borcu ödeyen ülkelerdeki IMF yalakalarıdır. Bu tutturdukları yoldan sapmamalarının tek sonucu işsiz sayısına yüz binlerce işsiz daha katılması, fakirliğin daha da artmasıdır.

Ancak unutmaya çalıştıkları bir nokta var. Kimden daha ne alacaklar ki? Bıçak kemiğe filan dayanmadı, çoktan kemiği kesmeye başladı bile.

***

Yapılacak tek şey var.

Borç ödeme takvimimizi IMF ile yeni baştan konuşmamız, bazılarında erteletmeye gitmemiz, bazılarında ise silinmeye gidilmesi için bastırmamız gerekiyor. Türkiye'nin bu dış borcu ödemesi artık mümkün değil, çünkü bu miktarda borç sadece halkı ezerek ödenebilir. Türkiye'de ise halkın ezilecek yanı kalmadı artık.

Anlayacağınız Türkiye zor, hatta imkánsız olması gereken bir işi başardı ve sömürecek insanını tamamen tüketme yoluyla sömürü düzeninin sonunu hazırladı. Kapitalizmde bile ender görülecek olaylardan bir tanesidir bu, bunu da bilin yani!

IMF ve yabancı sermaye ile bu meseleyi konuşmalıyız. Bunu onurlu bir şekilde yapabilmemizin tek şartı ise memleketteki ekonomik düzeni baştan aşağıya radikal biçimde düzeltecek plan, program ve stratejiyi oluşturmaktır.

Kısa, orta ve uzun vadeli kapsamlı hedef ve planları hazırlamaktır. Ve bu Ulusal Ekonomik Kurtuluş Programı'yla dünyanın karşısına çıkarak ‘‘Baylar durum böyle, ben bunları yapmaya başladım, artık borçlarımı da yeniden düzenlemeyi sizinle konuşmalıyız’’ demektir.

Başka yapılacak hiçbir şey kalmamıştır ve vardır, yola aynen devam diyenler de yalan söylemektedirler. Bu tür bir çıkış dünya sisteminde tepki görmez, çünkü orta ve uzun vadede kendisini kurtaracak Türkiye dünyaya da yük olmayacaktır, onlar da bunu göreceklerdir.

Ama aksi olursa da iflas edecek bir Türkiye'nin yaratacağı sorunlarla boğuşacaklar, alternatifleri budur, bu da sadece bizim için değil bölge için de bir felaketin kapısını açar.

Onurlu Ulusal Program oluşturmak yerine yalanlarını sürdürüp de aynen yola devam diyenler bu ülkenin sonunu hazırlıyorlar, onların dedikleri olduğu takdirde halkı açlığa itilmiş bir ülke olarak iflas edeceğiz, tamamen tükeneceğiz.

Onurlu çıkış yolunu yakalamak fırsatı hálá daha var, yeter ki cesur olalım. Buna inanın.

Yazının Devamını Oku