GeriArmağan Çağlayan Reality şovlara doyamıyorum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Reality şovlara doyamıyorum

Bir şeyin içindeyken fark edemediğiniz şeyleri, dışına çıkıp baktığınızda daha rahat fark ediyorsunuz. Yani öyle içinde yaşarken, ‘Bir dakika ben özeleştiri yapacağım’ filan halleri hikaye!

Bugünkü yazımın konusu, bir televizyoncu olarak işim gereği ‘seyirlik’ programlar üretirken, kendimi birden iflah olmaz bir TV seyircisi olarak bulunca fark ettiklerimle ilgili. Yani başarabilirsem bir nevi özeleştiri!

***

Artık hayatımızın vazgeçilmez parçalarından birisi haline gelmiş reality şovların son modeli ‘Gelinim Olur musun?’ evini gözetlemeye, orada yaşanılanlar hakkında yazılar yazmaya, herhangi bir insanla, herhangi bir yerde karşılaştığımda bu konu hakkında konuşmaya doyamıyorum son günlerde.

Seyrettikçe seyredesim, baktıkça bakasım, uyuştukça daha çok uyuşasım geliyor.

Bu röntgenci ruhumu tatmin eden evde, duymadığım, görmediğim neler var diye seyretmeye başladığım, Aydın ile Özlem Yıldız’ın sunduğu (!) Sabah Yıldızları programı ile başlıyorum güne.

Allahtan işim televizyonculuk da, iş yerimdeki damda sabahın köründe eline mikrofonu geçirmiş, avaz avaz yorum yapan, ‘Türkiye Sinem’le gurur duyuyor’, ‘Semra Sinem el ele Avrupa Birliği’ne’ gibi sloganlar atan, bir televizyon stüdyosuna seyirci olarak gelmiş bayanların sesini, iş yerinde kimse yadırgamıyor.

***

Bu programın ilk yarısına evden çıkanlar, ikinci yarısına da şarkıcılar konuk oluyorlar.

Bu şarkıcıların çıkmasıyla beraber, stüdyoda bulunan seyirci bayanların, bütün stresi bitiyor. Bu gerilimin yerini, sabahın köründe bir oynamak, bir göbek atmak, bir ‘nasıl da eğleniyoruz’ halleri alıyor. İnsan şaşırıyor. Bu program sayesinde de Türk televizyonculuğunun en büyük sorunlarından bir tanesinin seyirci sorunu olduğunu da anlamış bulunuyorum.

Haftanın beş sabahından, en az üç sabahı ‘cıngır cıngır’ bağıran, arkasından da ‘fıkır fıkır’ oynayan kadınlar aynı çünkü.

Program sunucularının, her konuğa söyledikleri, ‘albümün muhteşem’, ‘sen zaten çok delikanlı/hanımefendi birisisin’ gibi cümleleri artık zaten dikkate almıyorum. Yahu beğenmediğin bir tane mi insan olmaz?

Sabah Yıldızları bittikten sonra geçiyorum Kanal D’deki bir başka reality programına, ‘Kadının Sesi.’ O da bitince, Show TV’deki ‘Sen Olsaydın’ isimli diğer bir reality şov başlıyor.

Bu programlar sayesinde de anladım ki, Türkiye hiç benim bildiğim gibi değil. Bu kadar mı çok sorunlu insan yaşar bir ülkede. Tecavüzden dayağa, geneleve satılmaya kadar her şey var. Konunun tarafları çıkıyorlar ekrana, başlıyorlar tartışmaya, bağrışmaya.

Bağlanan telefonlardaki itiraflar da cabası. Açık söylemeliyim ki, zaman zaman utanarak ekrana bakamadığım anlar oluyor. En anlayamadığım şey ise niye bu insanların sorunlarını bir canlı yayında çözmeye çalıştıkları.

***

Sonra akşam eve gidiyorum ve gider gitmez ilk işim ana haber bültenlerini izlemek için televizyonu açmak oluyor. İlk birkaç haberden sonra, ana haber bültenleri de gündüz seyretmelere doyamadığım reality şovlar haline döndüğü için, bütün ana haber bültenlerini elimde bir kumandayla zaplaya zaplaya seyrediyorum.

Ondan sonra ‘prime time’ vakti geliyor malumunuz. Bu zaman diliminde de en revaçta olan programlar diziler. Her gece seyredecek bir dizi var Allah’a şükürler olsun ki. Pazartesi ‘Haziran Gecesi’, salı önce ‘Melekler Adası’, arkasından ‘Aliye’, çarşamba ‘Avrupa Yakası’, cuma ‘Büyük Yalan’ derken içim iyice şişiyor. Hepsi ağlamaklı, hepsi acıklı, hepsi entrika, dalavere, desise dolu.

Bu kadar gerilim yetmezmiş gibi, perşembe ve cuma geceleri bütün bunlar bittikten sonra bir de ‘Ünlüler Çiftliği’ başlıyor. Kavganın, tartışmanın ağa babası yani
!

Beş yıl gittim. Oh be ‘mezun oldum, bitti’ diye sevinç çığlıkları attım. Ama sanırım bu kadar televizyon esaretinden sonra, beni beş değil, on yıllık psikoterapi anca kesecek! Ya da bir klinikte grup terapi seanslarına katılacağım, diğer televizyon koliklerle birlikte.
X