GeriCengiz ÇANDAR Postmodern bir direniş
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Postmodern bir direniş

“Tek sözün ilaç gibi geleceğine inanıyorum” diye yazdı Vivet Kanetti Uluç, “Sizleri anladım gençler. Vapurlar meselesi gibi, hep birlikte düşünerek çizeceğiz Taksim’i de.”

Tayyip Erdoğan, “Taksim-Gezi Parkı direnişi” üzerine bu kadarını söylese müthiş bir iş yapmış olurdu. Yapmadı. Yapamadı. Kalktı yine bir Rumeli Derneği toplantısında “inadım inat” diye okunmaya müsait bir konuşma yaptı. Ama vücut dili değişmişti. Nutuk atarken kendisine egemen olan külhanbeyi havası bir nebze sönmüştü. “Karizmayı çizdirmiş” olmanın travmasının vücut diline sindiği hissediliyordu dünkü konuşmasında.

Zira nereden baksanız, eğer 31 Mayıs-1 Haziran 2013’ün tarihi olayının bir kaybedeni varsa, o da Recep Tayyip Erdoğan’dır. Olaylar, birkaç ağaç yüzünden çıkmadı. Ona yani Başbakan Erdoğan’a karşı çıktı. Ak Parti’ye bile değil, Tayyip Erdoğan’a.

Tayyip Erdoğan’a birikmiş tepki, Taksim’de “yayalaştırma çalışması” adı altında Gezi Parkı’ndaki yeşil alana müdahale edilmesine karşı barışçıl gösteri yapan bir grup insana ve onlara destek veren popüler beyaz perde ve ekran sanatçılarıyla müzik gruplarına, insafsızca biber gazı bombardımanıyla saldırılması üzerine, “tarihi İstanbul direnişi”ne dönüştü.

Yavuz Baydar’ın TRT Haber’deki mükemmel tanımlamasıyla “Horlanmaktan, azarlanmaktan, yaşam tarzı dayatmasından bıkmış her kesimden şehirli gençler, toplanıp, Başbakan’a ‘one minute’ dediler.”

Olay budur. İstanbul halkı, gençlerinin öncülüğünde, Tayyip Erdoğan’a “one minute” demiştir. Başbakan, 10 yılı aşkın iktidarı süresince, ilk kez ve üstelik kendi şehrinde yenilgiye uğramıştır.

1 Haziran 2013, Berlin’den Kudüs’e, Prag’dan Beyrut’a, Moskova’dan Kahire’ye, Tahran’dan Şam’a, nice tarihi olaya tanıklık etmiş olduğum 40 yıllık meslek hayatımın en önemli günlerinden biri oldu.

Maçka’dan Taşkışla’ya yürüyorum. Taksim düşmüş. Taksim’i dolduran kalabalıklar, Meydan’dan ayrılıp çeşitli yönlere yürüyorlar. Her yönden de Meydan’a doğru geliyor insanlar. Kadıköy yakasından gelen vapurlar tıklım tıklım. Köprüden bayraklı arabalar, Asya’dan Avrupa yakasına, Taksim’e akıyorlar. Barikatları aşıp yürüyorum. Mete Caddesi’ne araçla varmak, oradan Gezi Parkı’na girmek mümkün değil. Dost yüzler, “yol kapalı” diyor. Dolmabahçe’den Gümüşsuyu’na dolanıyorum. Taksim’e Gümüşsuyu üzerinden yaklaşıyorum. Tekrar aşağıya Dolmabahçe’ye iniyorum. Yollarda araçlar tek tük. Genellikle Cumartesi günleri o saatlerin tıkalı trafikli caddeleri yayaların egemenliği altına girmiş. Polis yok. Trafik polisi bile yok hiçbir yerde. Devrik polis aracının yanından kıvrılıp Tophane üzerinden Cihangir’e tırmanıyorum. Her iki yönde kaldırımlar görülmemiş kalabalıkta. Cihangir bayram yeri. Tıklım tıklım. Tekrar Tophane’ye inip, aşağı-yukarı hareket halindeki özgür insan topluluklarının arasından Galatasaray’a çıkıyorum. Ve, İstiklal Caddesi. Caddenin her iki yönünden, debisi yüksek insan ırmakları akıyor.

“Direniş”in katılımcılarının kimler olduğu gayet açık bir biçimde anlaşılıyor. Çoğunluğu sırt çantalarıyla, şortlarıyla, ayaklarında ya yürüyüş ayakkabıları ya sandaletler, genellikle yirmili yaşlarında ya da otuzlu yaşlarının ilk yarısındaki gençler. Ve dikkati çekecek ölçüde, birarada olmaya, birarada yürümeye özen gösteren Beşiktaş, Galatasaray, Fenerbahçe formalılar.

“Postmodern bir direniş” türü bu. Alışıldık cinsten değil. Bir hayli bireyci. Kayıtsız. Umursamaz. Kentli ve seküler yeni kuşakların tüm özelliklerini yansıtıyor. Barışçıl, ve tüm bireyciliği içinde dayanışmacı. Bir ara, Prag’daki Kadife Devrim günlerim geliyor aklıma. Ama söz konusu olan, ülkenin en önemli şehrinin merkezinin, bir “Meydan’ın egemenliği” olduğu için Kahire’deki Tahrir (2011) ve Çin’deki Tianmen’in (1989) birbirine zıt kaderle sonuçlanan tecrübeleri de aynı anda aklıma takılıyor. Bu da “İstanbul 2013” olarak kayıtlara geçecek besbelli. Kendine özgü. Çok güzel.

Gayet geniş bir alanda, çıplak gözle izlediğim ve “niçin katıldıklarını” sormadan bana anlatan kimi insan öbekleriyle ayaküstü sohbetlerden gördüğüm şuydu: “İstanbul 2013”ün arkasında ne bir siyasi parti, ne “provokatörler”, ne de “Türkiye’yi zayıf düşürmek isteyen dış güçler” yoktu. Bu kadar büyük bir kitle hareketinin içinde, tabii ki Ergenekon muhipleri, ulusalcılar, iflah olmaz Tayyip Erdoğan ve Ak Parti düşmanları, İP’liler, çeşitli renklerde provokatörler, lumpenler ve bu arada da ana muhalefet CHP üyeleri, vs. elbette vardı ama bütün bu “gerçekler”, olayın bir büyük ve esas olarak“spontane ve kontrolsüz halk hareketi” olduğu “ana gerçeği”ni değiştirebilecek nitelikte değildi.

Taksim’i polisin terketmesine yol açacak kadar güçlü bir toplumsal hareket, tek bir ideolojik ve siyasi gruba mal edilemeyecek kadar heterojen idi.

Peki nasıl oluşabildi o kadar büyük bir hareket. Görsel medya –bir-iki küçük televizyon kanalı hariç- utanç verici bir şekilde günlerdir “üç maymun”u oynayınca, “sosyal medya” öne çıktı. (Başbakan’ın dün söylediğine göre “toplumların baş belası”) O sayede, müthiş bir iletişim mekanizması oluştu. İstanbul, “fışkırma” kıvamına zaten gelmişti.

Söz konusu “kontrolsüz halk hareketi”, “Tayyip istifa”, “Hükümet istifa” içinden sesleri yükselmiş olsa da, bir “siyasi omurga”ya sahip olmadığından –belki de güzel ve cazip yanı buydu- ve bir siyasi parti ya da Ak Parti’nin olayları okumakta liderleri kadar aciz kimi yöneticilerinin sandığı gibi “askeri darbe için zemin hazırlama”yla ilişkisi bulunmadığından ötürü, Tayyip Erdoğan için bir “yakın iktidar tehdidi” oluşturmuyor. Nitekim, bir-iki gün içinde İstanbul’da ve Türkiye’de hayat normale dönecek.

Ne var ki, İstanbul, 31 Mayıs-1 Haziran 2013’te Tayyip Erdoğan ve herhangi bir barışçı gösteriye karşı alışkanlık haline getirdiği “biber gazı saldırısı”na öyle bir “one minute” dedi ve “karizmasını öyle bir çizdi” ki, orta ve uzun vadede Başbakan ve yandaşlarının siyasi hesaplarını ve oyun planlarını gözden geçirmeleri gerekebilir.

Yani?

Yani on yıldır başbakanlık yapan ve doğal “iktidar yorgunluğu”nu, uzun iktidar yıllarının yol açabileceği “kibir” ile, halkın bir kesimine “hoyratlık” ve icap ederse “biber gazı gaddarlığı” ile örtme yoluna sapan bir Tayyip Erdoğan’a, bu halkın onu iki kez cumhurbaşkanı seçerek tahammül göstereceğini düşünmek zor. Onun, bu tavır ve tarzıyla, 10 yıl daha bu ülkeye “demokratik bir lider” olarak hükmedebileceğini ummak daha da zor.

Tayyip Erdoğan’ın ayakları suya erer, kendini değiştirebilirse ne ala.

Yakın çevresinden çok umutlu değilim açıkçası. Ruşen Çakır, dün, “Hükümetin önemsediği kişiler, enerjilerini, direnişi gayrımeşru göstermek yerine devletin olayları anlamasına yardımcı olmaya harcasalar...” diye yazmıştı. İma ettiklerinin, Tayyip Erdoğan kadar da sezgisi yok. Onların varoluş nedenleri, hükümetin onları “önemli” adamlar kılması. Zira, önemli olabilmek için hükümete yakınlıktan başka bir özellikleri yok. Hal böyle olunca, Tayyip Erdoğan’ın anlamadığını onların anlayabilmesi de mümkün değil.

Televizyonun popüler dizilerinin senaristi Gülse Birsel dün “durumun ne olduğunu” Başbakan’a ve onun gibilerine anlatmak için Hürriyet Pazar’da çırpınıyordu:

“... Konuyu başka bir yerden, farklı taraftan ele alacağım: Şu an Ak Parti ekibinden olsaydım, derdim ki ‘Arkadaşlar, durum iyi değil ha! Acilen kendimize gelelim! Ülkeyi okuyamıyoruz! Hata ediyoruz!.. AKP’ye oy vermemiş,.. aralarında midesi yanmasın diye gazlı içecek içmeyenler de dahil, şu an gözünü karartmış sokakta gaz yiyor! Niye böyle oldu? Deli değil herhalde bu insanlar... Bakın kardeşim millet çok sıkıldı! Cihangir, Nişantaşı filan değil bahsettiğim... Otoriter tavır artık kristalize oldu, kafamızın üzerinde sallanıp duruyor... Alkol, malkol derken özgürlüklere çatır çatır müdahale ediyorsunuz! Ve ‘Biz yaparız, kimseyi de takmayız’ diyorsunuz! ‘Yalnız bir dakka şöyle ki..’ diyene de basıyorsunuz biber gazını! Gezi Parkı eyleminin temel şehrin ağaçlarıdır. Ama eylemin büyüyüp yayılmasındaki gayet sivil, masum ve duygusal altyapının tercümesi şudur: Eeeah yetti beaaa!”

Olay budur. Ve, işte, “özgürlük oksijeni”nin kısıtlanacağını hisseden İstanbul, Tayyip Erdoğan’a “one minute!” dedi.

Olay budur.

X

Ankara, İstanbul ve 'terörün sıradanlaşması' tehlikesi...

Ankara’daki kanlı terörist saldırının ardından, İstanbul’da benzeri bir eylemin gerçekleşmesinden ciddi olarak kaygılıydım.

İktidar yanlısı çevrelerin biraz “tepki”, biraz “alaycı” biçimde ortaya koydukları, “terör saldırısı ihbarı üzerine”  Alman okullarının tatil edilmesi ve Alman Başkonsolosluğu önünde olağanüstü güvenlik tedbirlerinin alınmış olmasının ciddiye alınması gerektiğini düşünüyordum.

 

Batılı istihbarat kuruluşlarının kendi vatandaşlarını korumaya öncelik vererek, aldırdıkları önlemler, tabii ki, İstanbul’da bir “terörist eylem/ler” ihtimalinden endişe duymak için yeterli ve başlı başına bir nedendi.

 

Ciddi devletler, öncelikle kendi vatandaşlarını koruma dürtüsüyle hareket eden devletlerdir ve her ne siyasi ya da karşıtlığınız olabilirse olsun, ABD ve Almanya gibi devletler ciddi devletlerdir. Ankara’da geçen pazar günü gerçekleşmiş olan terörist saldırıdan önce, ABD Büyükelçiliği’nin vatandaşlarına Kızılay’a gitmemeleri uyarısı yapmış olduğu biliniyor.

 

Ankara’nın kalbinde bir ay içinde gerçekleşmiş kanlı terörist saldırısından hemen sonra, İstanbul’da Taksim Meydanı’nın dibinde sayılan Alman Başkonsolosluğu’nda ve yakınlarındaki Alman Lisesi ve benzer Alman kurumlarında “istihbarat bilgilerine dayalı” olarak önlem alınmış olması, İstanbul merkezinde bir terör eyleminin gerçekleşme ihtimalinin çok yüksek olduğuna dair, tartışma götürmez bir “sinyal”di.

 

Yazının Devamını Oku

Unutulmuyor...

Süleymaniye- Halepçe Katliamı’nın 28. yıldönümünde saat tam 11:40’da, kürsüdeki genç adam konuşmasını kesti. 

“Sizi ayağa kalkmaya davet ediyorum. Barış için elele tutuşun” dedi.

 

Bütün salon ayağa kalktı. Kürsüde Halepçe Katliamı’na dair bir hikaye anlatmakta olan iki genç adamın karşısında elele tutuştular. Türkiye’de saat 10:40’ı gösterirken, bundan 28 yıl önce, Halepçe’de 5000 kişinin canını alan kimyasal silahlarla şehrin bombalanması başlamıştı.

 

O yıl yani 1988’de, Halepçe Katliamı’ndan kısa bir sonra dönemin başbakanı Turgut Özal ile gayet tatsız geçen ve iki ülke arasında bir krizle sonuçlanan Bağdat ziyaretine ben de katılmıştım.

 

Turgut Özal’ın Saddam ile yaptığı konuşmayı, “kaynak belirtilmemek şartıyla” o görüşmede bulunan Dışişleri Müsteşarı Nüzhet Kandemir (daha önce Bağdat Büyükelçisi idi), Reşid Oteli’ndeki odasında kelime kelime, bana ve Yalçın Doğan’a anlatmıştı.

 

Yazının Devamını Oku

Terörizmi lanetlemek ve “rehin kalmak”…

Türkiye’nin canı çok acıdı.

Ankara’daki 10 Ekim terörist saldırısında hayatını kaybedenlerin sayısı neredeyse üç misliydi.  Ankara bundan daha üç hafta kadar önce şehrin orta yerinde bir büyük terör saldırısına daha tanık olmuştu. Ama bu son terörist saldırı kadar Türkiye’nin canını acıtanı olmamıştı.

 

Zaten dünkü cenazeler, Türkiye’nin her yerinin canını nasıl acıdığını gösteren yürek burkan sahneler ile doluydu.

 

23 yaşında bir üniversite öğrencisi Tokat’ın Turhal’ında toprak verilirken, 19  yaşındaki bir başka üniversite öğrencisi, üstelik en yakın arkadaşını 10 Ekim’de yanıbaşında kaybetmiş olanı Gaziantep’te toprağa veriliyordu.

 

Ve 19 yaşında, iç güzelliği ve saflığı yüzüne vuran bir genç kız, bir başka üniversiteli Giresun’da, 16 yaşındaki, annesinin karnındayken babasını yitirmiş olan bir bahtsız, bir başka güzel, ismi gibi bir Peri kızı Ankara’da, aynı yaştaki bir akranı, liseli bir delikanlı Kütahya’nın Domaniç ilçesinde.

 

Yazının Devamını Oku

Suriçi 'canımın içi'...

Kendisiyle ilk kez birlikte olduğumuzdan bu yana kesintisiz süren ilişkimde en uzun süreli ayrılıklardan birinin ardından ayak bastım Diyarbakır’a.

Uçaktan iner inmez, kendime verdiğim sözü yerine getirdim. Önce Tahir’e uğradım. Sevgili dostum Tahir Elçi, isminin üzerine “Barış Elçisi” sıfatı yazılı bir mezartaşının altında, Yeniköy Mezarlığı’nda. Havaalanından çıkıp, Bağlar’a varmadan orada yatıyordu…

 

 

Özgür Gün Televizyonu’nda “Haber Nöbeti” için Diyarbakır’a gelmiş arkadaşlarla birlikte katıldığım programda da söyledim; 45 yıl önce Diyarbakır’a Nevruz sonrası bir akşamüstü ilk kez ayak bastığımda, Sur’dan içeri girdiğim anda hissettiğim “ilk görüşte aşk” idi.

Kadim kentin özel bir kişiliği olduğunu hemen görmüştüm. Capcanlıydı. Ve de oturaklı. Sokakları her yöne hareket eden enerjik insanlarla doluydu. Tuhaf bir büyüsü vardı.

Beni de büyülemişti. Gece yarısını geçene dek, sokaklarında amaçsız biçimde, ama onunla birlikte olmayı yeterli bulan bir amaçla, bir o yana bir bu yana yürüyerek zaman geçirmiştim.

Diyarbakır’la ilişkim öyle başlamıştı. Öyle sürdü. Diyarbakır, zaten Sur demekti. Yenişehir, Ofis, Kayapınar, Hamravat, hepsi o günlerden bugünlere zaman içinde ortaya çıktı. Tarihi Diyarbakır, Sur’un kendisiydi.

Yazının Devamını Oku

“Büyük Lider” ve “Felâket için Yol Haritası”...

İsmini ilk kez 2007 yılında, Amerikan ölçülerinde bile ,büyük bir meydan okuyuş ve gerçekten entellektüel cesaret gerektiren “The Israel Lobby and US Foreign Policy” (İsrail Lobisi ve ABD Dış Politikası) adlı, o konuda yazılmış eşsiz kitabın iki yazarından biri olduğu vakit duymuştum.

Stephen Walt, John Mearsheimer ile birlikte tuğla kalınlığındaki o yapıt ile ismini, duymamış olanlara duyurdu. O gün bugündür, yazılarını ve çalışmalarını dikkatle izliyorum. Harvard’ın en önemli bölümlerinden Kennedy School of Government’ta Uluslararası İlişkiler Profesörü.

 

2015’in Eylül ayında Tarih Bölümü’nün konuğu olarak konuşma davetiyle Harvard’da bulunduğum sırada şahsen tanıştık. Konuşmayı büyük bir dikkatle izledi. Sorular yöneltti. Ardından akşam yemeğinde de beraber olduk.

 

Stephen Walt’ın Türkiye’yi de yakından izlediğini, 1 Kasım seçimlerinden önce bir kez daha geleceğini o vesileyle öğrendim. Dış politika yaklaşımında, “Realist” okula mensup sayılır.

 

Foreign Policy’da geçen hafta (4 Mart) çıkan “Büyük Liderleri İzlemekten Vazgeçmenin Zamanı Geldi” (It’s Time to Abandon the Pursuit for Great Leaders) başlıklı yazısı, Türkiye’nin insanlarını da özellikle ilgilendiren çarpıcı bölümler içeriyordu.

 

Yazının Devamını Oku

Ankara ile Brüksel arasında “jeopolitik-realpolitik tango”...

“Dönüm Noktasındaki Türkiye”... Bu başlık. Bir de üst başlığı var: “Yeni bir Ortadoğu mu?”

Amerika’nın etkili haftalık dergilerinden The American Interest’in, Türkiye’de son günlerin üç gelişmesinin birbiriyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguladı yazısının başlığı ve üst başlığı.

 

Nedir o birbiriyle doğrudan bağlantılı üç gelişme:

 

 

İlk ikisi, “zincirin en önemli halkası” olan üçüncüsüne yani dün sabaha karşı, 12 saat süren görüşmelerden sonra sonuçlarının alınması bir hafta daha bekleyecek olan “Brüksel Zirvesi”ne bağlanmıştı.

 

Tümünün

Yazının Devamını Oku

Demokrasi tabutuna faşizm çivisi...

İlerde Türkiye’nin tarihini yazacak olanlar, “faşizmin başlangıç tarihi” üzerinde anlaşamayabilirler.

Ama “nasıl yerleştiğine” ilişkin bir görüş ayrılığı olmaz. Çünkü onu yazmak gerekmiyor. Bu konudaki görüntüler yeterli.


Ülkenin en büyük yayın organlarından birine hiçbir şekilde delillendirilmemiş bir iddiaya dayanarak, üçü de AKP aday adayı olmuş üç kayyum atayacak bir pervarsızlık ve kayıtsızlıkla sulh ceza mahkemesi kararı çıkartılıyor ve gece yarısı polis biber gazı kullanarak, gazete binasına girip, el koyuyor.


Yıl 2016, aylardan Mart. Gün, Cuma (4 Mart), aynı gün, Türkiye’nin büyük sanayicileri arasında, bir önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e yakınlığı ile bilinen Boydak Holding’in yöneticileri gözaltına alınıyor, ikisi eşbaşkan, 5 HDP milletvekilinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak tutuklanmalarını sağlayacak yani 1994 yılının o “utanç günleri”ne geri dönülmesine yol açacak, o “utanç”ın yeniden canlandırılmasına gidecek (ve belki de 1990’lardan çok daha ağır sonuçları beraberinde getirecek) gelişmeler için düğmeye basılıyor.


Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Abdülhamit Bilici, gün içinde sosyal medya üzerinden “demokratlara dayanışma” çağrıları yapıyor.


Yazının Devamını Oku

Dresden 1945’ten Cizre 2016 adındaki “mezarlığa”...

Dresden, Almanya’da Saksonya eyaletinin tarihî merkezidir.

İkinci Dünya Savaşı sonunda bir şehri yerlebir eden hava bombardımanlarının örneği olarak kayıtlara geçmiştir. Aşağıdaki fotoğraflar, 1945’te savaşın son günlerinde Dresden’in bombalandıktan sonraki halini gösteriyor...

 

 Aşağıda gördüğünüz fotoğraflar ise, tarihte Botan beylerinin merkezi Ceziret-ül Omar’ın, yani “Nuh’un mezarı”ndan “Mem û Zin’in mezarı”na dek eşsiz tarihî mekânlara ev sahipliği yapan Cizre’nin 2016 Ocak görüntüleri. Dresden’in havadan bombalanması ile Cizre’nin karadan vurulması, birbirine çok yakın sonuçlara yol açmış. Yıkım, neredeyse, aynı derece tüyler ürpertici...




Yazının Devamını Oku

“Hukuk devleti”nden ne kaldıysa…

Anayasa’nın 153. Maddesi gayet açık. Maddenin son satırı aynen şu şekilde:

“Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazetede hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlar.”

 

Yani, kim olursanız olun, Cumhurbaşkanı da olsanız, hatta adınız Recep Tayyip Erdoğan da olsanız, Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır.

 

Dolayısıyla, Tayyip Erdoğan’ın"Anayasa Mahkemesi, bu şekilde bir karar vermiş olabilir. Vermiş olduğu karara sadece sessiz kalırım ama kabul etmek durumunda değilim. Verdiği karara da uymuyorum, saygı da duymuyorum" demesinin pratik bir karşılığı yoktur.

 

Zaten, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Aslan da, Cumhurbaşkanı’nın o sözlerine ilişkin açıklamasında, “herkesi bağlar” diyerek, 153. Maddeyi hatırlatmıştır.

 

Yazının Devamını Oku

Akıl tutulması... El İnsaf...

Can’ın (Dündar) ve Erdem Gül’ün üç ayı aşkın süreden beri bulunduruldukları demir parmaklıkların ardından çıkan, “açık hava”ya kavuşmaları, kuşkusuz, harikûlâde bir gelişme. Özellikle, kendileri ve en başta da aileleri, yakınları ve sevenleri için.

Dündar-Gül tahliye kararının, Türkiye’de adalete inanan, demokrasi ve özgürlük yanlısı herkes için, gelecek açısından iyimserlik duyulacak bir gelişme olduğunu düşünenler olabilir.


Ama, orada durmak gerekiyor. Söz konusu gelişme, Anayasa Mahkemesi’nin mevcut yapısı sayesinde elde edildi. Anayasa Mahkemesi’nun bu kararı, ne yazık ki, Türkiye’de anti-demokratik gidişatın yön değiştirmesi, demokrasi ve özgürlükler yönünde bir keskin virajın dönülmesine işaret etmiyor.


Karar, “yandaş” ve “troll” diye nitelendirilen kimilerinde infiale yol açtı; “Abdullah Gül’ün mahkemesinin utanç verici kararı” olarak değerlendirildi. “Havuz”dan “Türkiye’de artık casusluk serbest” gibisinden sözde “ironik”, ipe sapa gelmez manşetler atıldı.


Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, “beraat etmemiş olduklarını” hatırlatma gereği duydu. Dahası, Batı dünyasında Wikileaks ile ilgili uygulamalardan söz etti, Julian Assange’ın kovuşturma altında bulunduğu için Londra’da Ekvador Büyükelçiliği’ne sığınmış bulunduğunu söyledi.


Yazının Devamını Oku

Suriye’de 'Kaybet-Kaybet'...

Tayyip Erdoğan karşısına muhtarları aldığı vakit, dur durak bilmiyor. Belki içtenlikle, ama ciddi dış politika tavrına hiç uymayacak şekilde, bir tür “geyik muhabbeti” kıvamında konuşuyor.

Şayet, “Türkiye Cumhurbaşkanı” sıfatını taşıyor olmasa, nasıl isterse öyle konuşmasında bir sakınca olmazdı. Ama hem Türkiye Cumhurbaşkanı sıfatını taşır, hem de dünyanın bir numaralı sorunu Suriye’ye ilişkin olarak öyle konuşursanız, bunun can sıkıcı siyasi sonuçları olur.

Tayyip Erdoğan, dün cumhurbaşkanı olalı beri, Beştepe’de 21. kez biraraya gelen muhtarlara ilerde mutlaka ciltler halinde yayımlanması beklenen ve bu bakımdan “tarihî değer” taşıdığı düşünülebilecek olan “Nutuk”unda Suriye konusuna da girdi. İki gün sonra uygulanmaya başlanması söz konusu olan “Suriye’de ateşkes”e ilişkin, uygulanması imkânsız bir de “öneri” getirdi. Şöyle dedi:

“... PYD ve YPG de, tıpkı PKK gibi, Daeş gibi, el-Kaide gibi terör örgütüdür. PKK’ya nasıl bakıyorsak, PYD ve YPG’ye de aynı şekilde bakmaya devam edeceğiz. Bizim ısrarla terör örgütü dediğimiz bir örgüte çok daha ısrarlı bir şekilde ‘Terör örgütü değildir’ denmesi müttefikliğin ruhuna yakışmaz. Bu iş için Türkiye için bir beka meselesidir. Müttefiklerin yol ayrımına geldiğini anlatmak için meseleyi nasıl anlatabiliriz, inanın anlamakta zorlanıyorum. YPG ve PYD de ateşkes kapsamının dışında olmalıdır. PYD ve YPG Rusya’yla bir olup muhaliflerin belini kırarak Daeş’in en büyük destekçisi olmuştur.”


Suriye’de, 27 Şubat’ta yürürlüğe girmesi öngörülen “ateşkes”, bir “Amerika-Rusya uzlaşması”nı yansıtıyor. “Uluslararası siyasi irade”yi yansıtan bir dizi dayanağı var: 


Yazının Devamını Oku

“Aydın müsveddesi” dostların ardından...

Ölümünü öğrendiğimde, “gündem”in ne olduğuna bakmaksızın, yazının başına oturmuştum.

Yazıya “Requiem” başlığını koymuştum. Zaman hızla akıp gidiyor; aradan bir yıl geçmiş bile. “Requiem”e düşmüş olduğum şu satırları bir kez daha okudum:

 

Bir de Eric Rouleau eklendi Yaşar Abi’nin yokluğuna. Benim açımdan çifte travma; ‘bir devrin kapanışı’, ama öyle bir kapanışı ki, sanki kapısının üzerine açılmasını imkânsız kılmak için ‘çifte kilit’ vurulmuş gibi…”

 

Eric Rouleau’nun ölümünden haberdar olduğum dış başında çıkan bir yazıya gönderme yapmışım:

 

“Eric Rouleau’nun ölümünü öğrendim… Yazının başlığı ‘Final Act’ yani ‘Son Sahne’ idi ve başlık altında da ‘Perde gazeteci Eric Rouleau’nun üzerinde indi’ deniyordu. Yazıda, Eric Rouleau’nun ölümünün, Ortadoğu’da bir tarihi dönemi kapatan simgelerden biri olduğunu anlatılıyordu. Yani, Eric Rouleau, koca bir tarihi dönemi simgeleyecek kadar büyük bir isim sayılıyordu…

 

Yazının Devamını Oku

Yurtta iflas, cihanda iflas…

Türkiye, mevcut iktidarın akıl almaz yanlış politikaları sonucunda, Suriye’de siyasi planda PYD ve “simgesel” olarak ise onun askeri kolu sayılan YPG karşısında yenik düşmüştür.

PYD ve YPG ile mücadele, aslında, Washington’a karşı verilmiştir. “Ya ben, ya o” biçiminde “siyasi-diplomatik arena”da yürütülmüştür. Ve, o “arena”da Washington’a karşı kaybedilmiştir.

 

Cumhurbaşkanı, Başbakan, Dışişleri Bakanı, bir süredir Washington’u muhatap alarak “PYD, YPG, PKK’dır. Teröristtir. Ya ben, ya o” diyor; Washington ise Dışişleri sözcüleri aracılığıyla “Biz öyle görmüyoruz. Suriye’de müttefikimizdir. Desteklemeye devam edeceğiz” açıklamalarıyla Ankara’ya karşı koyuyordu.

 

Washington ile PYD-YPG’ye ilişkin olarak sürdürülen polemik, Ankara’daki son büyük terör saldırısıyla sorumsuzca araçsallaştırılmak istendi. Olay yerinden yükselen dumanlar daha dağılmadan Ahmet Davutoğlu, dünyanın en acemi başbakanından beklenmeyecek bir aculluk ile, müthiş bir inandırıcılık zaafı sergileyerek “Fail YPG’dir” olarak açıklamasını yaptı.

 

Durumun ciddiyeti ve kaybedilen canların acısıyla yapılmış vakur bir konuşma ile hiçbir ilgisi olmayan, Washington’a dönük “hadi artık ama, ya o ya ben” konuşması sayılabilecek, acemice ve “propaganda savaşı” niteliğinde bir açıklama yaptı.

 

Yazının Devamını Oku

Göz göre göre…

Ankara’daki son kanlı terörist saldırı, “artık bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olamaz, olmayacak” ölçüsünü koymaya çok uygun, Türkiye’miz için son derece trajik ve bir o kadar tehlikeli bir gelişmeyi ifade ediyor.

Böyle bir terörist saldırıdan daha kötü, daha tehlikeli ne olabilir diye sorulsa cevap, herhalde şu olabilir:

 

“Bu olayın bile “sıradanlaşması”, bunun gibi daha birçok “terörist saldırının gerçekleşmesi”…

 

Son Ankara terörist saldırısından sonra yapılan açıklamalara, ortaya gelen tepkilere bakılırsa, maalesef, “beterin beteri” ihtimali ciddi olarak mevcut.

 

Önceki günkü saldırıyı, benzeri “terörist saldırılar”dan farklı, özel ve önemli kılan yanları var:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara'nın "Fırat'a düşen senaryoları"...

Önceki gün “Stratejik Derinlik” isimli kitabın yazarı Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu Ukrayna’da (15 Şubat)  Suriye konusunda “kükrerken” dinledim.

Ateşli sözlerini filtreden geçirince, ortaya çıkan, aslında, Türkiye’nin “stratejik derinliği”nin 15 kilometreye indirilmiş olduğu hazin gerçeğinden başka bir şey değildi.

 

Türkiye’nin başbakanı bir “özgüven maskesi”nin arkasında PYD-YPG’ye ilişkin şu sözleri sarfetti:

 

“Türkiye’nin müdahalesi olmamış olsaydı şu anda Tel Rifat ile Azaz’ı ele geçirmiş olacaklardı. Azaz’a bir buçuk kilometre kadar yaklaştıkları için uyardık… YPG’yi uyardık. Fırat’ın batısına geçmeyeceksiniz, Azaz’a da yaklaşmayacaksınız. Şimdi de uyarıyoruz yaklaşmayacaklar.”

 

Bilmeyenler için belirtelim: Türkiye sınırı ile Azaz (ya da Azez) arası 15 kilometre kadar. Tel Rifat 25 kilometre. Geçtiğimiz cuma-cumartesi (12-13 Şubat) Afrin’den doğuya ilerleyen YPG’nin eline geçen Menag hava üssünden güneydoğusundaki Tel Rifat’ın arası 6 kilometre. Dolayısıyla Azaz da yaklaşık aynı uzaklıkta.

 

Yazının Devamını Oku

Suudilerle “aşk”-PYD ile düşmanlık...

Türkiye, dün, sınır ötesinde PYD’yi 40 kilometre menzilli toplarla döverken,“bomba” sayılması gereken açıklama Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’ndan geldi.

 “S.Arabistan uçaklarının İncirlik’e geldiğini” söyledi ve “Suudi Arabistan’la Suriye’de kara operasyonuna girebiliriz” dedi.

 

Böyle bir açıklamanın büyük yankı yapması gerekirdi. Ancak, Türkiye’ye Tayyip Erdoğan bildiğimiz şekliyle hükmetmeye başlayalı beri, ne başbakanın, ne de dışişleri bakanının sözlerinin bir hükmü yok. Sıfatlarının gerektiği gibi ciddiye alınmıyorlar.

 

Konu Suriye’yle ilgili olunca, “Suudi Arabistan ile birlikte savaşa giriyoruz” açıklamasını bizzat Tayyip Erdoğan bile yapsa, bu adımın atılabileceğinden kuşku duymak gerekiyor.

 

Ne kadar ciddiye almak gerekeceği tartışmalı bile olsa, Dışişleri Bakanı Mevlût Çavuşoğlu’nun sözlerini önce bir kaydedelim:

 

Yazının Devamını Oku

Ankara’nın Halep açmazı

Münih’te dün kimilerince Suriye’de iç savaşın başladığı 2011 yılından bu yana en önemli “uluslararası karar” sayılan adım atıldı ve Amerikan ve Rus dışişleri bakanları John Kerry ile Sergei Lavrov’un başını çektiği Uluslararası Suriye Destek Grubu (ISSG-International Syria Support Group) “Suriye’de hasmane faaliyetlerin durdurulması ve insani yardım sağlanması”  üzerine anlaşmaya vardı.

Suriye savaşını bitirebilecek sürece dönüşmesi umut ediliyor.

 

ABD ve Rusya’ya ek olarak, AB, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Çin, İran, Mısır, Irak, Ürdün, Lübnan, Umman, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, S.Arabistan ve Türkiye ve ayrıca Arap Birliğıi ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nın yer aldığı “ISSG”nin altına imza attığı kararın uygulanmasına bir hafta içinde başlanacak.

 

Karar metninde yer alan “cessation of hostilities” yani “hasmane faaliyetlerin durdurulması” sözcükleri, Amerika’nın “derhal ateşkes” ile Rusya’nın “1 Mart’ta yani üç hafta sonra yürürlüğe girecek olan ateşkes” diye farklı pozisyonlarda üzerine bir “uzlaşma formülü” olarak ortaya çıktı. “Ateşkes”e oranla daha zayıf bir hali ifade ediyor.

 

Nasıl uygulanacak, uygulanabilecek mi; önümüzdeki birkaç gün içinde ortaya çıkacak.

 

Yazının Devamını Oku

Washington’dan istiskal, Ankara’da iflâs…

Türkiye’nin uluslararası sistem içinde konumunun ne kadar zayıfladığını anlamak istiyorsanız, son günlerde Ankara ile Washington arasındaki, Suriye Kürt örgütü PYD üzerinden yürütülen polemiğe bakmak yeterli.

Önce Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, yen önemli “stratejik” açıklamalarını hep yaptığı gibi “havada” konuştu ve Latin Amerika dönüşü uçağına aldığı gazetecilere şunu söyledi:

 

“PYD, YPG terör örgütüdür. PKK ne ise PYD odur. Bunu bütün uluslararası örgütlere taşıyacağız. Taşımadığımız her an bizim için kayıptır. Terör örgütü olarak ilan edilmesi için adımlar atılmazsa, geç kalırız. Ve bakın, Biden yanında bir yardımcısı ile geldi. Obama’nın yanında da adı geçen bir ulusal güvenlik temsilcisi. Cenevre temsilcilerinin olduğu dönemde PYD gelemiyor, o kalkıyor Kobani’ye gidiyor. Kobani’de sözde bir generalden plaket alıyor. Biz nasıl güveneceğiz. Ben miyim senin ortağın yoksa Kobani’deki teröristler mi?”

 

 Daha ne desin? Daha açık biçimde nasıl söylesin?

 

“Ben miyim senin ortağın, yani NATO müttefikin; yoksa Kobani’deki teröristler mi, yani PYD?” diye sorarken, aslında Amerika’ya “seçim yap” demiş oldu; “Suriye politikanda ya benimle olacaksın, ya da PYD’yle!”

 

Yazının Devamını Oku

Mardin şakası, Halep ciddiyeti

Bir ülkenin başbakanı, o ülkenin en önemli, en yakıcı, her gün can alan, kan dökülen, ülkenin birliğini ve bütünlüğü doğrudan ilgilendiren sorununa ilişkin “10 başlıklı eylem planı” açıklar da, üzerinde bu kadar mı durulmaz?.. 

Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun başına gelen bu. Yine de konuya eğilmek, üzerinde durmak isteyenler oldu. İşte Hasan Cemal. Bir de üşenmemiş “eski defterleri” karıştırmış... “Allah akıl fikir versin” başlığıyla T24’te yazı yayımladı. Yazının giriş bölümü:

 

“Televizyonda Başbakan Davutoğlu’nu izliyorum, Mardin’de hükümetin bölgeye dönük ‘eylem planı’nı açıklıyor.

 

Google’a giriyorum.

 

Eski yazılar karşımda.

 

Yazının Devamını Oku

Devlet Aklı-Akıl Tutulması (1925-2015)

“Çözüm Süreci” boyunca İmralı’da Abdullah Öcalan ile BDP’li ve HDP’lilerin gerçekleştirdikleri görüşme zabıtları, Almanya’da Mezopotamya Yayınları tarafından “Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (imralı notları)” adıyla kitaplaştırıldı.

Söz konusu kitabın bir bölümüne daha önce değinmiştik. Aşağıdaki bölüm ise kitabın 88. ve 89. sayfalarından. İmralı’da 24 Haziran 2013 tarihli görüşmenin zaptı.

 

Tarih ilginç. “Çözüm Süreci” başlayalı yarım yıl olmuş; Öcalan’ın “tarihî” diye nitelenen Nevruz mesajının üzerinden üç ay geçmiş; silahlı PKK’lılar “sınır ötesine çekilme”ye bir buçuk ay önce başlamışlar; yani Türk medyasının Kandil’i adeta “yol geçen hanı”na çevirdiği günlerin daha kırkı çıkmamış ve en önemlisi Gezi olaylarının sert biçimde bastırılmasının topu topu iki haftalık bir geçmişi var.

 

Öcalan kızgın bir uslûpla, Selahattin Demirtaş ve Pervin Buldan’a hitaben konuşuyor: (Sırrı Süreyya Önder, Gezi’deki görüntüsünden ötürü, Başbakan’ın gazabına uğramış, görüşmede o yok.)

 

“… Yüzyıllık sorunu çözmek kolay mı? Bakan’la görüşüp söyleyin, gerekirse elli yasa çıkaracaklar. Yasallık niye yanlış olsun. Bilmem PKK yasadan yararlanıp meşrulaşır deniliyor; evet, tabii ki öyle olacak. Amacımız bu yasadışılığı bitirmek değil midir? Bizi herhalde çocuk yerine koyuyorlar. Böyle yürümez, kör dövüş devam eder, yazık olur. Anlamıyorlar bunlar.

 

Yazının Devamını Oku