Peygamber müjdesi: ‘Mümin ebedi azapta kalmaz’

EBU Hureyre (ra) anlatıyor: Bir gün arkadaşlarımızla oturuyorduk. Sohbetin sonunda peygamberimizi sorduk.

İçimizden kimse O’nu görmemişti. Aradık ama bulamadık. Merak etmeye başladık. Acaba nereye gitmişti. Ben, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer üç ayrı yöne gittik. Sonunda Hz. Peygamber’i ben buldum. O (sav) Medineli bir sahabenin bahçesindeydi. Cüppemi toparlayıp bahçenin ortasına fırladım. Dikkat ettim. Tek başınaydı. Yanına yanaştım. Beni görünce: “Nereden geliyorsun Ebu Hirr (kediciğin babası)” diye sordu. Ben: Ey Allah’ın Resulü seni bulamadık. Merak ettik. Her birimiz bir yöne dağıldık, Medine sizi arıyor ey Allah’ın Resulü, dedim. Resulullah (sav) döndü ve bana şöyle buyurdu: “Ebu Hureyre insanlara dön ve onlara şunu duyur: Kim Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim O’nun peygamberi olduğuma ihlaslı bir şekilde kalbiyle iman ederse cennete girer.” (Müslim, İman, 10 hd: 31-52)

Peygamberimizin verdiği müjdeyi duyan Ebu Hureyre (ra) bahçeden fırlayarak çıktı. Halka bu müjdeyi verebilmek için Medine’ye doğru süratle koşuyordu. Birazdan yolda Hz. Ömer (ra) ile karşılaştı. Ebu Hureyre (ra), Hz. Peygamberi (sav) bir bahçede bulduğunu ve ondan önemli bir müjde aldığını söyleyince Hz. Ömer (ra) müjdeyi sorgulamaya başladı. Ebu Hureyre (ra) ‘Allah’ın bir olduğunu ve Hz. Muhammed (sav)’in O’nun Resulü olduğunu kalbiyle söyleyen kişi cennette olur’ müjdesiydi cevabını verdi.

Bunu duyan Hz. Ömer (ra): Git, Hz. Peygambere (sav) şöyle söyle; Ey Allah’ın elçisi, Ömer insanların bu sözü işitince tembelliğe düşeceğinden korkuyor. Bu müjdeyi saklasak olmaz mı, diye soruyor. Bunu üzerine geri döndüler. Ebu Hureyre (ra) arkasında Hz. Ömer (ra) olduğu halde Hz. Peygamberin huzuruna ulaştılar. Hz. Ebu Hureyre (ra) birazda ağlamaklı bir sesle Peygamberimize Hz. Ömer’in onu geri çevirdiğini, müjdeyi halka ulaştırmasına engel olduğunu anlatmaya çalıştı. Hz. Peygamber (sav) arkadaki Hz. Ömer’e bakıp: “Nedir bu hal Ömer! Neden engel oldun?” diye sorunca, Hz. Ömer kendini şöyle savundu: “Ey Allah’ın Resulü! İnsanlar bu müjdeyi duyarlarsa buna güvenip rahatlarlar. Ben bundan korktum. Bırakınız ibadet yapmaya devam etsinler. Ey Allah’ın Elçisi, benim söylemeye çalıştığım budur işte.” Hz. Peygamber (sav) biraz duraksadı, tebessüm etti ve sonra usulca şöyle fısıldadı: “Peki, bırakın ibadet etsinler.”

Bu tavrıyla Hz. Peygamber (sav) Hz. Ömer’in endişesine kısmen hak veriyor ve müjdeyi bir an için erteliyordu. Bu müjde farklı kanallardan yine de bize ulaştı. Bu bilgiyi aldık ve kabul ettik. Bu olaydaki Hz. Ömer’in sertliğinin sebebi Müslümanların ‘daha ihtiyatlı’ davranmaları endişesidir. Halkın özdeyişiyle her yiğidin yoğurt yiyişi başkadır. Hz. Ebu Bekir daha orta çizgide. Hz. Ömer; “Ben yokuş olmazsa yürüyüşü sevmem. Sağımda çakmasa, şimşeği sevmem” diyen bir karakter. İslami davetin tabir yerindeyse ‘şahinlerinden’. Hz. Peygamber (sav) ise her zamanki gibi mutedil olanı.

Ama bir nokta var ki, bütün çizgiler orada kesişiyor: Oda ‘iman’ konusudur. Allah’ın birliğine, ortağının olmadığına ve Hz. Muhammed (sav)’in O’nun elçisi olduğuna iman etmek. Burası işin kırmızı çizgisi. Burada tolerans yok. İman meselesi pazarlık konusu edilemiyor. Ameldeki yetersizlik, eksiklik, azlık-çokluk, bütün bunlar olabilir şeylerdir. Ama iman olmak koşuluyla. İman olmayınca bunların hiçbirinin kıymeti yok. İmansız bir amel -ibadet- veya iyilik Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle ahirette havaya saçıp savrulacak, yani bir sonuç devşiremeyecektir. Günahlar, ibadetten uzaklık, hatalar, bütün bunlar ne kadar çok olursa olsun kişiyi İslam’ın dışına çıkarmıyor. Müslüman kimliğini kaybettirmiyor. Bir kişi defalarca zina etse de, namazdan tamamen uzaklaşsa da yaptıklarını meşru saymadıkça- Müslümandır, tevhit ehlidir.

Fakat diyelim ki her an elinde tespih olsa yüzlerce kez hacca gitse, alnı secdeden kalkmasa bütün bunların yanı başında imanın bu iki temelinden birini ret ederse, çizginin dışına taşmış olur. İslamı terk etmiş olur. Büyük günahlar kişiyi dinden çıkarmaz ama asi ve günahkâr yapar. Günah ne kadar büyük olursa olsun.

Hz. Peygamberin (sav) dostu Ebu Hureyre’nin (ra) kulağına fısıldadığı işte bu noktaydı.

Evet, Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed (sav)’in O’nun son elçisi olduğuna iman etmek ahiretteki kurtuluş için yeterlidir. Bu prensibe iman eden kişi ebedi azaptan kurtulur. Ama manen ve vicdanen ben cenneti ve kurtuluşu doyasıya hak ettim diyebilecek mi? Bunun cevabını sizlere bırakıyorum.

X

Bir kez Allah’ım deseydi kurtarırdım

KARUN, Hz. Musa’nın kavminin en zenginlerindendi. Öyle zengindi ki, hazinelerinin anahtarlarını bile kalabalık bir grup insan taşırdı. Azgın, şaşkın, kibirli ve insafsızdı.

Hz. Musa’ya düşmanlıkta ileri gidiyordu. Firavun’un akıl hocası konumundaydı.
Ona, övünme, Allah seni de malını da bir gün yok edebilir dense de oralı olmazdı. Bu mal ve güç benim kendi imkânlarımla kazandıklarımdır derdi. Hem imansızdı ve hem de kurnazdı. İnsanların çoğu onun yerinde olmak isterlerdi. Öyle ya, hem firavunun sırdaşı ve hem de dokunulmaz bir güç sahibi olmak kolay mı!
Ama bütün bunların hiçbiri Karun’a yetmedi. Bir gün Firavun’a dedi ki, Musa’yı etkisiz hale getirmenin yolunu biliyorum. Firavun büyük bir heyecanla “Bana bu yolu göster” deyince, Karun, Firavun’a çirkin bir plan sundu. Şöyle dedi: “Mısır’ın yoldan çıkarılmış hayat kadınlarının patronu olan bir kadın var. Bu kadın, son derece kurnaz, dilli, para göz ve meşhur bir kadındır. Para için yapmayacağı hiçbir şey yoktur. Ben bu kadınla konuşup onu ikna edeceğim ve Musa ile zina yaptığını söyleteceğim. Sen de Musa’yı büyük bayram günü halkın huzuruna davet et. Kadını çıkarırız, kadın da Musa ile zina ettiği iftirasını atar, böylece Hz. Musa’yı halkın gözünde itibarsız yaparız. Senin ilahlığının önündeki en büyük engel olan Musa böylece etkisiz hale gelmiş olur.” Bu kurnazca fikir, ilahlık iddiasındaki zavallı Firavun’un hoşuna gider.
Karun, Mısır’daki bu bilinen kadınla konuşur. Ona der ki, bayram günü halkın huzurunda Musa ile zina ettiğini söylersen seni ağırlığınca altın ile mükafatlandırırım. Kadın der ki, “İstersen bütün Mısır’la zina ettiğimi söyleyeyim. Bu benim mesleğim neticede. Kimden korkarım ki...”
Nihayet o gün gelir. Her şey kurgulanmıştır. Kadın perdenin gerisindedir. Halk platformun önünde Hz. Musa’yı beklemektedir. Hz. Musa ise, Firavun’un daveti üzerine -konunun ne olduğunu bilmeden- gelir. Firavun büyük bir vakar ve ihtişamla gelen Hz. Musa’ya şöyle sorar: “Musa! Senin dininde zina haram mı?” Hz. Musa tereddütsüz “Evet haramdır” der. “Peki” der Firavun; “zina işleyen Musa olsa da bu böyle midir.” Hz. Musa “Evet, İmran’ın oğlu Musa da olsa bu böyledir” cevabını verir.
Bu cevabı bekleyen Firavun perde gerisindeki kadına seslenir: “Çık ve Musa ile zina ettiğini ilan et!” Bir anda koca meydanda büyük bir çalkantı oluşur. Öyle ya, sıradan herhangi bir insanın dahi altından kalkamayacağı bir fiil ve isnadı, bir peygamber nasıl karşılayabilir. Hz. Musa’nın o anki hali, elbette her türlü tahminin üzerinde bir durum arz eder.
Denir ki Hz. Musa dönüp kadına bakmaz bile. Elindeki bastonunu yukarıya doğru kaldırır ve kadına sorar: “Allah’ın adına sana soruyorum ey kadın. Seninle zina ettim mi?” Firavun, Karun, Haman ve etrafındaki peygamber düşmanları büyük bir iştahla kadının cevabına odaklanırlar. Halk büyük bir şaşkınlık içinde olayı anlamaya çalışmaktadır. Herhalde orada kendinden emin olan tek kişi Hz. Musa idi. Hz. Musa’nın bu büyük sözüne, yeminine muhatap olan meşhur kadın yutkunur ve sonra bütün meydanda yankılanan şu cevabı verir. “Allah’ın adına diyorum ki ey Musa, sen elbette benimle zina etmedin. Ve sen ey Musa, gökten inen yağmur suyundan bile daha temizsin.”

Yazının Devamını Oku

Allah (c.c.) soracak: Beni neden ziyaret etmediniz?

MAHŞERDE Allah ile kul arasında geçecek olan çarpıcı bir diyaloğu Hz. Peygamber (s.a.v.) bizlere haber veriyor. Rivayet şöyledir:

Yüce Allah kıyamet günü şöyle buyuracak.
-  Ey insanoğlu ben hastalandım. Fakat sen beni ziyaret etmedin.
-  İnsan der ki: Ya Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim. Sen âlemlerin Rabbisin.
-  Allah buyurur: Bilmez misin ki falan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin? Ve yine bilmez misin ki, eğer sen onu ziyarete gelseydin and olsun ki, beni onun yanında bulacaktın.
-  Yüce Allah yine soracak: Ey Ademoğlu! Ben senden yiyecek istedim. Sen vermedin.
-  İnsan diyecek ki: Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yemek verebilirim.
-  Yüce Allah buyurur: Bilmez misin ki falan kulum senden yemek istedi de sen onu doyurmadın. Yine bilmez misin ki, eğer sen onu doyursaydın and olsun ki, beni onun yanında bulacaktın.

Yazının Devamını Oku

Sizce namaz kılmak nedir

HZ. Peygamber (s.a.v.) bir güz mevsiminde dışarı çıkmıştı. Ağaçlardan yapraklar dökülüyordu. Peygamberimiz yanındaki arkadaşına şöyle buyurdu; “Ebu Zerr! Şüphesiz ki, Müslüman bir kul sırf Allah rızası için ihlasla namaz kılarsa, onun bütün günahları şu yaprakların ağaçtan döküldüğü gibi dökülür...”

Mutlaka her birimiz hayatımızda bir defa da olsa namaz kılmışızdır. İbadete en uzak olanımız bile, bir bayram namazı, bir cenaze namazı kılmıştır. İnanıyorum ki, hayatında bir kez namaz kılmış olana nasıldı o namazın diye sorduğunuzda “ kuş gibi hafifledim. Sıkıntılarımı bir an için öteledim” cevabını almışsınızdır. Bu doğrudur. Çünkü namaz ibadetinde, diğer ibadetlerde olmayan bir şey var. Allah la konuşmak, Allah la dertleşmek, O’na hitap etmek, O’na derdini açmak, O’nun huzuruna çıkmak ve huzuruna kabul edilmek var. Allah’ın huzuruna çıkabilmeye yüz bulmak var. Onun içindir ki; Kulla Allah arasındaki en yakın an secde anıdır. Denilir ki kişi secdedeyken ‘Allahım!’ dediğinde Yüce Yaratıcı “Söyle kulum! İşte Rabbin seni dinliyor. Sen söyle ben yapayım” buyururmuş. Ne müthiş bir kabul, ne müthiş bir sevgi, ne müthiş bir rahmet.
Namaz ibadetine farklı bir boyuttan bakalım istedim bugün. Namazın manevi boyutundan. Namaz vaktin girmesiyle başlar. Vaktin gelmesi ‘ezanla’ anlaşılıyor. Aslında ezan sadece namaz vakti girdi demek değildir. Aynı anda günlük bir iman tazelemesidir. Ruhlar aleminde ‘elestu bezminde’ yapılmış bir biat vardı.Kullar Rabbe teslim olmuştu.Ezan bunun dünyevi ve günlük deklarasyonudur. Ne diyor hocamız ezanda;
Allahüekber Allahüekber: En büyük ve yüce olan sadece Allah’tır. Allah’tan gayrisine eğilmem.
Eşhedu en la ilahe illallah: Şahadet ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur. Sadece O’na kulluk edilir.
Eşhedu enne Muhamme den Resulullah: Tanıklık ederim ki Muhammed Allah’ın Peygamberidir. Vahiy alan örnek insandır. Son Peygamberdir.
Hayye ales salah: Hadi sizi diriltecek namaza koşun.
Hayye ale’l felah: Hadi kurtuluşa koşunuz. Sizi insana kul edecek bağlardan kurtulup Rabbe sığının.

Yazının Devamını Oku

İki gün üst üste et yiyemezsin!

BAZEN bütün güzellikleri dünyada yaşıyoruz. Zaman zaman zevkimize o kadar düşkün oluyoruz ki, yaşanmadık zevk kalmasın diyoruz. Yaşanan zevklerin helal veya haram olması da önemli değildir bir kısmımız için. Yeter ki nefsimin istedikleri yerine gelsin.

Kuran-ı Kerim sınırsız zevklerin, teraziye konmamış güzelliklerin yaşanmasında ölçüyü kaçırmamayı ister. “Bütün güzelliklerinizi dünya hayatında tükettiniz. Ve onlardan açgözlülükle yararlandınız.” (Ahkaf, 20) Bu ayet-i kerime nefsani arzularını ilahlaştırmış olanlara ahrette söylenecek bir sözü hatırlatıyor.
Siz iki gün üst üste et yemenin teraziye konacağını hiç düşündünüz mü? Veya bir günde, iki defa et satın almanın sorgulanabileceğini. Hayır diyorsanız o zaman şu satırları benimle beraber takip edin.
Dönem Hz. Ömer (r.a.) dönemi. Hz. Ömer’in halifeliği dönemi genellikle bolluk ve refahla geçer. Ancak hicri 18. yılda zor bir yıl yaşanır. Bu yıla kıtlık yılı adı verilmiştir. Bu yılda Hz. Ömer aynı öğünde iki çeşit yemek yememiştir. Hatta uzun süre kuru ekmek ve sirke yiyerek halkın yaşam zorluğunu paylaşmıştır. Yani halk gibi yaşar. İdaresi altındakiler istediklerini yiyemiyor diye o da yemez. Az yer. İstediğini tüketmez.
Medine’de Avvam’ın oğlu Zübeyr’e (r.a.) ait bir mezbaha vardı. Medine’nin tek mezbahasının burası olduğu da söylenir. Hz. Ömer zaman zaman buraya gider, kesimlerde ve alım satımda bir usulsüzlüğün olup olmadığını denetlerdi. Bu mezbahada alışveriş yapanları gözetlerdi. Bir gün şöyle bir olay meydana geldi. Hz. Ömer mezbahadan et satın alan bir adama dikkat etti. Bu adam bir gün önce de et satın almıştı. Hz. Ömer adama doğru yürüyerek elindeki kırbacı salladı ve şöyle dedi: “Midene biraz sahip olsan da, komşuna ve amcaoğluna yardım etsen olmaz mı. Her gün et yiyeceğine onun parasını muhtaç olan komşuna ve amcan oğluna versen olmaz mı” (İbnül-Cevzi, Tarihu Ömer, s. 96, Ali Tantavi, Ahbaru Ömer, s. 6)
Kıtlık yıllarıdır. Herkes et yiyemiyor. Ama bazı insanlar bu tür nimetleri fazlasıyla tüketiyor. Hz. Ömer’in hassasiyeti bu noktada yoğunlaşıyor. İslam âlimleri Hz. Ömer’in bu tavrını helali haram kılma olarak algılamamışlardır. Bu tavır, ayetlere (A’raf, 157; Bakara, 172) aykırı değil derler. Zira olağanüstü bir dönemde olağanüstü bir yöntemle, siyasi etik gereği böyle davranmış derler. Bunu hukukçular ‘maslahatı amme’, genelin yararını gözetmek için özel tasarrufta bulunabilme kapsamında değerlendirir.
Benzeri bir olay da şöyle gelişir. Medineli bir işverenin yanında çalışan işçiler başka bir adama ait bir deveyi çalarlar. Deveyi keserler ve etini yerler. Devenin sahibi suçluları ararken bu işçileri bulur. Benim devemi çaldınız diye onları Halife Ömer’in (r.a.) huzuruna getirir. Hz. Ömer, işçilere deveyi çalıp çalmadıklarını sorar. Adamlar çaldıklarını itiraf ederler. Kıtlık yıllarıdır ve insanlar sıkıntı içindelerdir. Hz. Ömer neden deveyi çaldınız der. Derler ki, işverenimiz bizim hakkımızı vermedi, ücretlerimizi alamadık. Aç kaldık. Bu adamın ağılından devesini alıp kestik ve yedik. Cezamıza razıyız.
Hz. Ömer işvereni çağırtır. İşçilerin ücretini neden vermediğini sorar. Adam, değişik bahaneler ileri sürerek kaçamak cevap verir. Hz. Ömer, kesilen devenin parasını bu işadamına ödetir. Sonra da işçilerin parasını ödemesini emreder, işveren işçilere de haklarını verir. Devenin sahibi ve işçiler gittikten sonra Hz. Ömer işverene döner ve şöyle der: “Allah’a yemin ederim ki, bir daha işçilerin veya çalışanların senden haklarını alamadıkları için başkasının malına zarar verirlerse onlara değil ama sana ceza uygularım. Ve seni hırsız olarak hesaba çekerim. Hadi işinin başına dön ama mazlumların parasını gasp etmeden işini yap.”

Yazının Devamını Oku

Kuran ayetleri silinmeden kıymetini bilin

ELİMİZDEKİLERİN kıymetini bilemiyoruz bazen. Kaybedince farkına varıyoruz. Annemiz, babamız böyle değiller mi? Vefat ettiklerinde mezarlarına koşuyoruz, belki başımızı mezar taşına vuruyoruz. Ah bir kalksa da ellerini ve ayaklarını öpsek diyoruz. Ama heyhat, mümkün değil artık bu. Sonra farkına varıyoruz. Halbuki hayattayken yeterince zaman ayıramıyoruz onlara.

Her şey böyle. Sağlık, gençlik, boş zaman, yetki, güç gibi bütün imkânlar böyledir. Elimizden yitince fark ediyoruz ama yapacak bir şey kalmıyor artık.
Elimizden yitip gidecek en önemli nimetlerden birisi de kutsal kitabımız olan Kuran-ı Kerim’dir. Bu hususu Hz. Peygamber (s.a.v.) bazı hadislerinde anlatıyor. Kıyametin kopmasına az bir zaman kalınca meydana gelecek bu ürpertici bilgiyi Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle haber veriyor: “Elbisenin nakışı eskiyip gittiği gibi, İslamiyet de eskiyip gider. Hatta, oruç nedir, namaz nedir, hac ve umre ibadeti nedir ve sadaka nedir bilinemeyecektir. Allah’ın kitabı Kuran-ı Kerim de bir gecede kaldırılıp götürülecek ve yeryüzünde ondan tek bir ayet bile kalmayacaktır. Çok yaşlı erkekler ve pek ihtiyar kadınlardan oluşan birtakım insanlar kalacak ve ‘Biz babalarımızın öğrettiği şu La ilahe illallah kelimesi üzerine yetiştik de dinden sadece bu kelimeyi biliyoruz. Ve sadece bu kelimeyi söyleriz diyeceklerdir” (İbn-i Mace, terceme ve şerhi Haydar Hatipoğlu, Fiten, Hd: 4049) bu hadis şüphesiz çok sarsıcı bir hadistir. Kıyamete yakın bir dönemde bu olay meydana gelecektir. Kuran-ı Kerim’in içindeki ayetlerin silinmesi iki şekilde olabilir. Ya gerçekten de bir sabah kalkıldığında ve Kuran-ı Kerim açıldığında dünyadaki bütün Kuran sahifelerindeki ayetlerin kaybolduğunu göreceğiz... Çünkü insanlar O’nu yaşamadılar. Onun gereğini yerine getirmediler. Yüce Allah da kitabını hak etmeyenlerden kaldıracak. Ondan sonra da kıyamet kopacak. Sanki Yüce Rabbimiz, kelamının bulunduğu kainatı yok etmiyor da, kitabını kaldırdıktan sonra kıyamete müsaade ediyor.
Veyahut da, insanlar Kuran-ı Kerim’i yaşamadıkları için Kuran ayetleri sanki gönüllerinden silinmiş olacak. Dünyalık için okunacak, ders almak için değil. Kuran-ı Kerim’den doğru ve hayati mesajlar çıkarılacağına içi boş yorumlar ve şifremsi hezeyanlara mahkûm edilmeye başlanacak.
Aslında Kuran’ın kendisi bu yorumu güçlendiriyor: “Peygamber, ey Rabbim, kavmim şu Kuran’ı terk edilmiş bir şey haline getirdi dedi”. (Furkan, 30)
Hz. Peygamber de (s.a.v.) başka seferde Kuran’dan uzaklaşmayı, şöyle ifade ediyor: “Gün gelecek elbisenin eskidiği gibi, Kuran da bu ümmetin bir kısmının göğsünden alınıp eskiyecek. Onlar Kuran’dan başka şeye daha çok itibar edecekler. İnsanlar ölçüsüz bir açgözlülüğe yakalanacaklar. Allah’ın hakkını çiğnediklerinde hiçbir endişe ve korku hissetmeyecekler. Bir günah işlediklerinde ‘Allah elbette beni affeder’ diyecekler. Onlar kuzu postu, deri elbise giyecekler ama kalpleri kurt gibi olacaktır. (Acımasız ve toleranssız olacaklar, görünüşte uysal görünseler bile) en iyileri, kötülüğü emredip iyiliği yasaklayanlar olacaktır.”
Hz. Peygamber (s.a.v.) vahye dayalı ilmin günün birinde yok olacağını söylediklerinde, sahabeden Hz. Ziyad anlamak için sorar: Ama biz evlatlarımıza Kuran’ı okutuyoruz. Onlar da evlatlarına okutacaklar. Bu vahiy ilmi nasıl yok olacak ki?
Hz. Peygamber: “Hayret sana Ziyad! Ben seni anlayışlı bilirdim” dedikten sonra ehli kitaptan yararlanamadıkları gibi Müslümanların da Kuran’dan ders almayacaklarını anlatır... (İbn Mace, Fiten, Hd. 4048)

Yazının Devamını Oku

Kadınlar neleri şikâyet ettiler

KADINLA erkek bir elmanın iki eşit parçasıdırlar. İkisinin de hammaddesi, ağacı, varlık gerekçesi, kalitesi aynıdır. İkisi de Hz. Adem ve Hz. Havva’dandır. Onlar da temelde topraktandır.

Dünya hayatına sadece sefa ve zevk için gelmediler. Varlık gerekçeleri, Yüce Yaratıcının farkında olmaları, O’nu bilmeleri ve iman etmeleridir. Onur ve şereflerinin korunması hakları vardır. Biri diğerinden farklı olabilir ama üstün değildir. İmtiyaz sahibi değildir. Biri diğerinin hizmetkârı ve kölesi hiç değildir.
Bütün bunlar doğru ve güzel tespitler. Ama gerçek hayatta bu ölçüler geçerlilik arz ediyor mu? Büyük bir oranda uygulama maalesef böyle değildir
Ülkemizde yaşayan, her yaştan kadından yıllardır sıkıntılarını aktaran telefon ve şikâyet mail’leri alıyorum. Kadınlarımızın şikâyet ettikleri sıkıntıların bir kısmını şöyle sıralayabilirim:

Kadınlar dövülüyor: Birçok kadın ya dövülüyor veya şiddete maruz kalıyor. Bunun temelinde erkeğin kadını kendinden daha aşağıda ve eksik olarak görmesi anlayışı yatıyor. Erkek kadının kendisine hizmet için yaratıldığını zannediyor. Onun için de isteğini elde edemeyince işi zorbalığa döküyor. Kadının dövülmesi, onun onurunu zedeler. O’nu hayattan koparır. Kendisine saygısını yitirtir. Kocasına karşı da sevgi ve saygısını kaybeder. İslam kadının dövülmesini ahlaki erdemlilikle bağdaştırmamıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) eşini dövenleri: “Gündüz döversiniz, akşam da utanmadan yanına yatağına girersiniz” diyerek kınamıştır. Toplumumuzda bırakınız dövülmeyi, başı kesilerek, işkence edilerek öldürülmüş o kadar ürpertici hadise var ki, ne yazık ki artık bu tür cinayetler ‘vaka-yı adiye’den -sıradan olay- sayılmaya başlandı.

Kadınlara ailesiyle görüşme yasağı konuluyor: Kadınlarımızı en çok yaralayan hususlardan birisi de, eşinin ailesiyle yaşadığı bazı maddi veya manevi anlaşmazlıkları bahane ederek eşinin, ailesiyle görüşmesine sınır ve yasak koymasıdır. Erkek, karısının babasına veya ağabeyine kızıyor ve karısına onlarla görüşmeyeceksin, gitmeyeceksin diyor. Bu, zulümdür. Haksızlıktır. Sıla-i rahim denilen aile birliğini zedelemektir. Erkek, hanımını babasından, annesinden, ailesinden koparamaz. Koparırsa zalim olarak adlandırılır. Ben, yirmi yıldan beri babasıyla görüşemeyen kadınlar biliyorum. Ufak bir gerekçeden dolayı kocası onu baba ve annesinden koparmıştır. Bu noktada şu soruyu somak istiyorum erkeğe: Birisi sizden babanız ve annenizle görüşmemenizi isterse siz ne yapardınız?

Yazının Devamını Oku

İnsanlığa Hz. Muhammed’i (s.a.v.) tanıtmalıyız

KUTLU nebinin dünyaya gelişini yeniden hatırladığımız günlerdeyiz. Konferans verdiğim salonlarda on binlerce insan Peygamberini yeniden keşfedercesine dinliyor. Sadece dinlemiyor, anlıyor, özlüyor ve arıyor.

Son yıllarda dikkatimi çeken önemli bir tespiti yapmak istiyorum. Her din mensubu peygamberine iman eder ve sever. Museviler Hz. Musa’ya, Hıristiyanlar Hz. İsa’ya bağlılardır. Severler. Biz de bu tertemiz peygamberlerin peygamberlik sıfatlarına iman ederiz. Amentümüzdür bu bizim. Peygamber ayırmayız. Ama söz konusu Hz. Peygamber (s.a.v.) olunca, elbette sevgi ve bağlılık tansiyonu yükselir. Bu hassasiyet bunun da ötesine geçer. Bence milletimiz Peygamberimize (s.a.v.) aşk derecesinde vurgun. Biz O’na âşığız. O’nun Mekke’de kuru ekmek yiyen bir kadının oğlu olduğunu unutmadan, O’nun kul Peygamber olduğunu unutmadan, O’nun Yüce Yaratıcıdan herhangi birimizden daha çok tövbe ve bağışlanma dilediğini unutmadan, O’na işte öylece bağlanmışız. Sözüm elbette böyle inanana ve iman edenedir. Nasipsiz olana diyecek sözüm elbette olmaz.
Bu yazımın bundan sonraki bölümünü, O’ndan yansıyan ölümsüz hatıralara terk ediyorum ve oradan sessizce çekiliyorum.
Hz. Ömer anlatıyor: “Bir gün Resulullah’a (s.a.v.) gittim. Öğle sonrasıydı. Odasında uzanmış dinleniyordu. Ben içeri girince doğruldu. Dikkat ettim. Üzerinde uzandığı hasır, böğründe derin iz yapmıştı. Uzanacağı kalın bir döşeği yoktu. Bu hali görünce ağladım. Benim ağladığımı görünce ‘Neden ağlıyorsun Ömer’ dedi. Dedim ki ‘Ey Allah’ın Resulü! Kisralar -İran kralları-, Kayserler -Roma imparatorları- kuştüyü yataklarda uzanırken sizin bu mütevazı haliniz beni hüzünlendirdi. Zoruma gitti.’ O, gülümsedi ve şöyle buyurdu: ‘Ömer! Allah’a yemin ederim ki, isteseydim Allah benim için şu Uhud Dağı’nı altına çevirirdi. Ama ben, bir gölgede dinlenip yoluma devam eden bir yolcu gibiyim. Ötesine ihtiyacım yoktur’.”
Bir çarpışma sonrasıdır. Çarpışma sahasından geçince atların altında kalmış bir çocuk cesedi görür. Muhtemelen annesi tarafından getirilmiş bir çocuk. Kimin çocuğu olduğu belli değil. Nasıl geldiği, nasıl öldüğü de. Ama bu manzarayı görünce, birdenbire irkilir. Yüzünün tümüne derin bir hüzün yansır. Herkesin duyacağı bir sesle haykırır. “İnsanlara ne oluyor ki, kadın ve çocuk öldürüyorlar. Ya Rabbi! Bil ki Muhammed bundan haberdar değildir. Ya Rabbi Muhammed bundan razı değildir.” Bütün bir gün boyu bu hali devam eder. Nihayet arkadaşları O’nun kızgınlık ve hüznünü dindirmek için araştırırlar ve bu çocuğun annesi tarafından savaşa getirilmiş ve mücadele arasında serseri bir darbeyle hatayla öldürülen bir müşrik aileye ait olduğunu öğrenirler. Gelirler ve Hz. Peygamber’e bunu söylerler. “Efendimiz” derler, “bu müşrik bir ailenin çocuğuymuş. Üzülmeyiniz!” Sakinleşeceği umulurken hiddeti daha da artar. Ve şöyle buyurur: “Öyle mi! Demek ki müşrik bir ailenin çocuğu! Ya siz neydiniz. Sizler de müşrik birer ailenin çocukları değil miydiniz?” Hatayla öldürülen bir çocuk karşısında bunca rahatsız oluyordu. Hem de çocuğun ve ailesinin dinini, ırkını hiç merak etmeden, sorgulamadan. Ya bugün: Medeni dünyanın yağdırdığı tonlarca bomba altında, ateşli silahların cehenneme çevirdiği coğrafyada, hayatını kaybeden binlerce masum çocuk! Ya onların adına kim haykıracak. Ya onların adına: Ya Rabbi bunlardan ben sorumlu değilim diye kim söylenecek. Kendilerinden medeniyet, insanlık, adalet, tarafsızlık ve rahmet beklenenler onca kahır sunarken kim, kimi, kime şikâyet edecek?
O’na en büyük düşmanlığı yapan Ebu Cehil ölmüş. İslam’a karşı şiddetli muhalefeti yapanlardan birisi de bu zatın oğlu olan İkrime’dir. Ve İkrime babasının yolundan devam eder. İkrime daha sonraki yıllarda Müslüman olur. Hatta Hz. Peygamber’i ziyarete gideceğini haber verir. Peygamberimiz azılı düşmanının oğlunu ayakta karşılar. Karşı karşıya gelince de kucağını açar ve “Hoş geldin ey yolcu” der. Sevgiyle kucaklar. Hz. İkrime’nin mahcubiyetten dudakları titrer. Ama sonraları iyi bir mümin olur. İşte tam o günlerdir. Hz. Peygamber bir ara sahabesinin Ebu Cehil hakkında ileri geri konuştuklarını duyar. Konuşmaların yapıldığı topluluğa süratle girer. Ve hemen müdahale eder. “Neden Ebu Cehil’in aleyhinde konuşuyorsunuz. Ölüyü çekiştiriyorsunuz. Bu kelimelerin ne faydası var. Siz bu sözlerle sadece sağ olanları -Hz. İkrime’yi kastediyor- üzmekten ileriye gidemezsiniz.” Dengeleri öyle hassas bir çizgiye oturtuyordu ki, en küçük bir ibre kaymasına müsaade etmiyordu.
Bir ağaca bağlanmış, güneşin altında susuz ve aç bırakılmış devenin yanından ayrılmaz. Su ve yem getirtir. Deveyi doyurur, sıcağa karşı da başına su döker. Ve sahibini buluncaya kadar oradan ayrılmaz. Sahibi gelince de: “Sen bu can taşıyandan dolayı Allah’tan korkmazsın. O’nun da senin üzerinde hakkı vardır bilmez misin” buyurur. Deve rahata kavuşunca odasına çekilir.
Çağımızda insanlar ahlaka, felsefeye ve erdemli tavırlara pek kulak kabartmıyorlar. Teknolojide ileride olanların inancı derme çatma da olsa revaçta oluyor.

Yazının Devamını Oku

Güvenilir insan seçmek: Medine örneği

BİR gün Hz. Peygamber’e kıyametin belirtilerini sordular. Peygamberimiz belirtilerden birini ön plana çıkarıp şöyle buyurdu: “Herhangi bir iş görev ehil olmayana teslim edildiğinde kıyameti bekle.”

Aslında Peygamberimiz bununla vicdanın ve ahlakiliğin kıyametini kastediyordu. Emanet boşluğa savrulduğunda, insanlık onurlu yaşamın ipini çekmiştir demek istiyordu.

Tarihte bu anlamda, yani emanete sahiplenme anlamında örneklik oluşturan olaylar ve kişiler vardır. Emanetin çok da önemsenmediği dünyamızda bu örneklerden birini sizinle paylaşmak istiyorum. Buradaki ‘emanet’ kavramı siyasi veya bürokratik bir tercihi yansıtmıyor sadece. Sınırları çok daha geniş ve kapsamlıdır. Babalık, annelik, komşuluk, idarecilik, akıl, vicdan, iman ve daha nicesidir. Bunlardan hepsi birer emanettir. Televizyon ekranı bir emanettir, vaaz kürsüsü bir emanettir, gazete köşesi bir emanettir.

Bir gün Medine’ye Necran Hıristiyanlarından bir grup gelir. Hz. Peygamber’le uzun görüşmelerde bulunurlar. Sonradan Hz. Peygamber (s.a.v.) den kendilerine İslam dinini anlatacak ve yaşatacak “emin- güvenilir” bir isim isterler Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle cevap verir: “Yarın size emin bir adam vereceğim. Hem de hakkıyla emin olan bir adam.” İşte bu sözler Medine’de tam bir heyecan kasırgası estirir. Medine’deki bütün sahabe heyecanlanır. Çünkü peygamberimiz bu sözleriyle, sadece bir göreve bir adam tayin edeceğini belirtmiyordu. Hakikaten güvenilir olduğunu deklare ettiği ismi belirleyeceğini haber veriyordu. İşte heyecanın sebebi buydu. Çünkü bir Peygamber, en güvendiği ismi ilan edecekti. Desem ki, o gece Medine’de kimse uyumadı yerindedir. Herkes ertesi günkü isim olmayı ne kadar da arzu ediyordu. Hatta Hz. Ömer bu olayı anlatırken şöyle bilgi verir: O gece sabahı zor ettim. Ertesi gün, Peygamberimiz (s.a.v.)’in haber vereceği adam olmayı ne kadar arzu etmiştim. Ben ki hiçbir zaman baş olmayı yönetici olmayı istememiştim. Ama o gün istemiştim. Hz. Peygamber (s.a.v.) ertesi gün gözleriyle mescidi tararken ben sürekli beni görsün diye kendimi O’na göstermeye çabalıyordum.

Ertesi sabah Medine Mescidi dopdoluydu. Namazdan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.) sahabeye döndü. Mescitteki heyecanı ve o anki hali anlatmak elbette mümkün değildi. Herkes, en sevgilinin dudaklarından çıkacak ismi bekliyordu. Hz. Peygamber (s.a.v.) kimin adını söyleyeceğini çoktan belirlenmişti. Mescidi şöyle bir gözleriyle taradı. Sonra o ismi fısıldadı. “Ebu Ubeyde nerdesin!” arka saflardan orta boylu, zayıf ve ince yapılı, iki ön dişi kırılmış son derece güzel yüzlü mütevazı görünümlü bir sahabe ayağa kalktı. Bütün gözler onun üzerindeydi. Onu iyi tanıyorlardı. İyilerden olduğunu biliyorlardı. Ama bu kadar olduğunu belki de tahmin edememişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.v.) parmaklarıyla onu işaret etti ve şöyle buyurdu: “İşte bu Ümmetin en emini Ebu Ubeybe’dir.” Elbette bu söz şu demek değildir. Diğer sahabe emin değildir. Hayır. Elbette hayır. Ama bu cümle Ebu Ubeyde’nin güvenilirlikte en önde olduğunu gösteriyor. Tıpkı Hz. Ömer’in adalette, Hz. Ali’nin ilimde Hz. Ebu Bekir’in sadakatte en önde olduğu gibi.

Hz. Ebu Ubeyde Şam beldesine gitti. Emaneti hakikaten yerine getirdi. Yıllar sonra Hz. Ömer Halife olduğunda Şam taraflarına kontrol için gider. Herkes yollara düşüp halifeyi karşılar. Ama Hz. Ömer’in gözü, henüz oraya gelmeyen birini arar. Sonra sorar: Kardeşim nerede? Karşılamaya gelen yöneticiler, emirler sorarlar: Efendim kimi kastettiniz? Hz. Ömer cevap verir: Ebu Ubeyde kardeşim nerde?

Ebu Ubeyde (r.a.) sonradan gelir. Hz. Ömer’le kucaklaşır. Hz. Ömer Şam valisi olan Ebu Ubeyde’nin evine misafir olur. Evine girdiği valinin dünyalık için hiçbir şeyinin olmadığını görünce sorar: Neden evinde sergi namına bir şey yok? Neden evinde sadece birkaç lokma kuru ekmek var sadece? Valinin evi böyle olmaz, der. Böyle der ama, ebu Ubeyde (r.a.) sadece susar. Hz. Ömer sorgular. Ebu Ubeyde (r.a.)’ın üzerine gider, zorlar. Ebu Ubeyde (r.a.) cevap verir: “Müminlerin Halifesi! Şam şehrinin kenar semtinde yemek bulamayan garipler yaşarken, valinin evinde ne olsun istersin. Ben maaşımı bu fakirlerle paylaşırım. Bu gördüklerin bana yeter. Halife Hz. Ömer duygulanır. Gözyaşları döker. Hz. Ebu Ubeyde dostu olan halife Ömer’in omzuna elini koyar ve şöyle der: “Hatırlıyor musun Ömer! Medine Mescidi’nde Hz. Peygamber ne demişti bizlere. Sizler dünya hayatını şöyle görün yoldaki bir kervan bir ara yorulur. Sonra bir ağacın gölgesine gelip oturur. Dinlenir. Sonra yola devam eder. İşte siz gölgede dinlenen yolcu gibisiniz. Ömür bu kadar kısa gölge yerinde kalır. Ama siz göçersiniz.” Hz. Ömer der ki: “Ebu Ubeyde dünya hepimizi değiştirdi. Sen hariç.”

Hz. Ebu Ubeyde hakkında anlatılacaklar elbette bu kadar değil ama satırlar sınırlı nihayet. Onun içindir ki Ebu Ubeyde (r.a.)’nin vefat haberi geldiğinde Hz. Ömer daralır. Uzun uzun içini çeker ve sonra şöyle der: “Keşke yanımda bir oda dolusu Ebu Ubeyde olsaydı. Olsaydı da, bütün işleri onlara teslim etseydim.”
Ebu Ubeyde emin ilan edildi ve emin yaşadı. Vefat ettiği gün Medine halkı, şimdi Şam’da gömülü bu zatı öyle hatırladı. “Ümmetin en emini Ebu Ubeyde’dir.” Çünkü o, Peygamberimizin atadığı görevinde asla ihanet etmedi. Mesele Ebu Ubeyde karakterli insanlar bulmak. Sadece bir yerde değil, hayatın her yerinde. Emin, güvenilir ve imanında sadık Ebu Ubeyde’ler.

SORALIM ÖĞRENELİM

İslam’da büyü var mıdır? Varsa nasıl korunmalıyız? / (Ekrem Çakır / Kırşehir)
Büyü veya sihir, bir takım acayip işler vasıtasıyla, başkaları üzerinde tesirler meydana getirmektir. Sihrin gözbağcılığı denilen gerçek olmayan çeşitleri yanında, gerçek netice ve etkileri olan çeşitleri de vardır. Ancak mahiyeti ve nasıl etki yaptığı bilinememektedir. İslam dini, sihri inkar etmemiş; fakat itikadı bozduğu, tevhid inancına zarar verdiği, kötüye kullanıldığı ve kontrolü mümkün olmadığı için yasaklanmıştır. Kuran-ı Kerim’de: “Sihirbazın felah bulamayacağı” (Taha, 69) beyan buyurulmuştur. Sihir ve büyüye karşı korunmak için, Allah’a sığınmak ve muavvizeteyn denilen Felak ve Nas surelerini okumak tavsiye edilir.

Falcılık nedir? Falcıya inanmak caiz midir? / (Feriha Öztürk / Manisa)
İnsanın güzel bir olayla veya sözle karşılaştığında iyimserliğine; kötü bir hal ile karşılaştığında ise kötümserliğe kapılması, yaratılıştan gelen fıtri bir hadisedir. Ancak iyimserlik ve kötümserliğe kapılarak bu gibi hallerin tesiri altında kalmak kişiyi evhama sevk edeceğinden kötü sonuçlar doğurabilir.
Arapça’daki “F-E-L” kökünden olan fal sözcüğü iyimserlik ve iyiye yorma manasına gelmektedir. Hayırlı ve hayra teşvik edici sözler de bu kabiledendir. Bu manadaki fal için Peygamberimiz (s.a.v.) “İslam’da huzursuzluk yoktur. Ancak fal’ı (iyi sözü) beğenmekteyim” buyurmuştur. Görüldüğü üzere bir şeyi uğursuz saymak onun etkisinde kalmak yersiz ve dayanaksızdır. Bilakis ümitvar olmak Allah’a güvenip O’ndan güç alarak hayatımızı değerlendirmek her Müslüman’ın görevidir. Günümüzde halk arasında fal diye ifade edilen ve kahve fincanı veya birtakım şeylere bakarak kişinin geleceği ile ilgili hususlarda hükümler çıkarmak yanlıştır. Dinimizde yeri yoktur. Günümüzdeki manası ile fal, cahiliyet döneminde müşriklerin uyguladıkları oklarla nasibini tespit etmek ve gelecekle ilgili bilgiler aktarmaktır ki, bunu yapmak ve ona inanmak dinen caiz değildir.

Bilardo ve benzeri oyunları oynamanın dinimize göre hükmü nedir? / (Furkan Aykut / Ankara)
Oyun sonunda oyun malzemesinin kirasını veya içilen çayların parasını yenilen tarafın ödemesi gibi, küçük de olsa bir menfaat karşılığında oynanan her türlü oyun kumardır. Dinimizde kumar haram kılınmıştır. Menfaat sağlamak söz konusu olmasa da sadece vakit geçirmek amacıyla oynanan tavla, kağıt ve tombala gibi oyunlar, insanın vaktini boşa harcaması ve kumara vesile olmaları itibariyle mekruh görülmüştür. İbadeti veya çalışmayı engellemeden ve yenilen tarafın yenen tarafa bir menfaat temin etmeden oynanan bilardo ve benzeri sportif oyunların oynanmasında ise sakınca yoktur.
Yazının Devamını Oku

Bu çocukları kim öldürdü?

TOPLUM olarak şok geçiriyoruz. Vurgun yemiş gibiyiz. Olanlara anlam veremiyoruz. Ülkenin her tarafında, evlerde, sokaklarda, caddelerde, kahvehanelerde, dost meclislerinde hep aynı konu konuşuluyor. Herkes Kayseri ve İstanbul’daki caniliği konuşuyor. Ben gazetelerden ayrıntıları okudukça el ve ayaklarımın buz kestiğini hissediyorum. Birkaç gün içinde birkaç bin e-mail aldım. Herkes bu konudaki görüşümü merak ediyor. Konuşun diyorlar. Televizyon programlarım bu aralar, dört haftada bir ve gece saat 01.00’den sonra yayınlandığı için herkese ulaşmakta zorluk çekiyorum. Onun için ben de bu haftaki yazımı bu konuya ayırdım.

Kayseri’de bir cani üç çocuğu hunharca katlediyor. Gazetelerin beyanına göre, gayriahlaki filmler izleyerek dengesini kaybeden bu kişi hıncını üç masumdan alıyor. Melekleşmiş çocukların kemikleri çukurdan çıkarıldı. Hazin bir merasimden sonra toprağa teslim edildiler. İnanıyorum ki onlar şu anda Hz. Peygamber’in (s.a.v.), Hz. İbrahim’in misafirleridirler. Peki, bu cani ruhlu insanlar bu ülke toprağında nasıl ürüyorlar. Bir insan bu denli vahşi olabilir mi? Bu insanların yüreğine bir gramlık bile ‘Allah’ ve ‘vicdan’ damlası hiç mi düşmez? Bu kadar feci cinayeti işleyenlerle ‘iman ve İslam’ı bir potada tutabilir misiniz? Yüz bin kez hayır.
Bu cinayeti çözen emniyeti kutlarız. Keşke aileler çocuklarına her kapının çalınmayacağını, iyi insanların yanı başında ruh hastalarının da olabileceğini söyleseler. Keşke yabancı yere, tek başına gitmeyecekleri anlatılsa. Keşke küçükleri tuzağa düşürmek için internetten pusu kuranlara herkesten önce emniyet güçleri ulaşsa. Keşke çocuk tacirlerine, çocuk katillerine fırsat vermemek için özel birimler her türlü istihbarat ve iletişimi kullanabilse. Keşke bu katillere karşı şu anda yasalarda olmayan ağır, ama mazlumun yakınlarının ve halkın vicdanını rahatlatacak kadar ağır cezalar gelse.

İnternet kanalıyla oluşan pornografi konusu mutlaka bir çözüme kavuşturulmalıdır.

Kolay kazanma arzusu, dizi filmlerde ön plana çıkan lüks hayat, rahat ve hızlı yaşam, sınırsız hırs, reytingin araç olmaktan çıkıp amaç haline dönüşmesi, hatta ahlakın önüne geçmesi bu iğrenç cinayetlerin çoğalmasında olgunlaştırıcı rol oynuyor olabilir.

Ya İstanbul’da, 9 yaşında başı koparılıp öldürülen Fırat. Ya o masum çocuk. Ya o masum Fırat. Ya, Fırat Nehri’nin o berrak suyunu bile kızıla boyayacak kadar feci olan şu cinayet. Üvey anne(!) ve üvey anneannenin caniliğine kurban giden sevgili yavrucak! Ona ne diyeceksiniz. Anlamak için hakikaten hafakanlar geçiriyorum. Çünkü bu son cinayet herkesin onurunu zedeleyecek kadar alçaltıcıdır. Rahatsız edicidir. Yaralayıcıdır. Günahkâr kılıcıdır.

Çünkü bu son cinayet göstere göstere işlenmiş. Herkesin burada payı var. Kimse alınmasın ama biz Fırat’ı beraberce katletmişiz. Düşünebiliyor musunuz?

Mahallelinin anlattıklarını düşünebiliyor musunuz? Ne diyorlar: “Üvey annesi Fırat’ı dövüyordu. Sokağa atıyordu. Bazen günlerce aç bırakıyorlardı. Biz doyurmazsak bu çocuk aç kalıyordu.” Tanık olmuşlar bu olaya ama sanık olmamak için tanıklıklarını içte saklamışlar. Veya söylemişler ama, insaflı ve iş bitirici
bir kulak bulamamışlar. Kulaklar sağırlaşmış. İşitebilme hassasiyetini yitirmiş. Mahalledekilerin sözlerini duydukça kendimden utanıyorum.

Dün gece evimde oturdum ve bir muhasebe yaptım. Altı yıldır Star TV’de İftar ve Sahur programı yapıyorum. Fırsat verildikçe hafta içi konuşuyorum.

Milyonlarca insan programımdan çok şey öğrendiğini kulağıma fısıldadı. Açıkça söyledi. Yazdı. Her konferansıma on bin insan katılıyor. Peki bir şey yapabilmiş miyiz. Bence maalesef hiçbir şey yapamamışız. Hele dün gece Fırat’ın öldürülmesinden sonra komşularının konuşmalarını dinledikten sonra kendi kendime hayıflandım. Sen hiçbir şey yapamamışsın dedim kendi kendime. Sen komşuluğun ne olduğunu anlatamamışsın. Sen masuma sahiplenmeyi anlatamamışsın. Sen zalimin elinden zulüm kırbacını söküp almak gerektiğini anlatamamışsın. Sen babaya masum bir yavrunun ne olduğunu belli olmayan bir vicdansıza teslim edilmeyeceğini anlatamamışsın. Velhasılı sen hiçbir şey yapamamışsın dedim kendi kendime. Peki tek suçlu ben miyim? Elbette hayır... Elbette hayır ama, benim gücüm ancak kendi kendime hesap sormaya yeter de onun için kendimle boğuşuyorum sadece...

Bu zulmü yetkililere şikâyet etmişler de yetkililer tedbir almamışsa Allah katında sorumludurlar. Bu çocuğun amcası, dedesi, filan yok muydu! Varsa ve bilerek susmuşlarsa Allah katında sorumlular. Komşular gerekeni yapmamışlarsa Allah katında sorumlular. Bu tür ailelere böyle çocuklar bırakılamaz. Avrupa’da bu çocukları aileden alırlar. Bizde neden bu konuda kanun çıkmaz bilemiyorum. Ama inanıyorum ki Sayın Başbakanımız ve aileden sorumlu bakanımız bu olaydan sonra mutlaka gerekeni yapacaktır. Başka türlü vicdanımız sükûn bulmayacaktır.

Gökten melekler inerek bu masumları korumaz. Sünnetullah gereği, bu imtihan dünyasında böyle bir şey olmaz. Ama yeryüzünde bu masumları koruyacak melek ruhlu insanlara ihtiyaç var. Haydi, bu konuda herkes gerekeni yapsın lütfen.

SORALIM ÖĞRENELİM

Cenaze namazı kim tarafından emrolundu? / (Salih Turan / Mardin)
Tevbe Suresi 103. ayet cenaze namazına işaret etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz de “Her günahkâr ve iyinin üzerine cenaze namazı kılınız” buyurarak cenaze namazını emretmiş ve tarif etmiştir.
Müslüman olan ve Müslüman olarak ölmüş herkesin cenaze namazı kılınır. Kişinin günahkâr olup olmaması, büyük günahlar işlemesi cenaze namazına engel değildir.
Neticede cenaze namazı bir duadır. Allah (c.c.) dilediği duayı kabul eder. Dilediğinin namazını kabul eder, dilediğinin reddeder.

Ben babayım. Oğlumla aram iyi değil. Onun evlilik masraflarını karşılamazsam günaha girer miyim? / (Metin A. / İzmir)
Oğlunuzla aranızın iyi olmaması hoş değildir. Oğlunuzun size karşı bir saygısızlığı varsa, sizden özür dilemesi dini bir gerekliliktir. Sizin de onu affetmeniz gerekir. Oğlunuzu evlendirmeniz farz değildir ama bir babaya yakışan durum budur. Babanız da, zamanında sizi evlendirmiştir. Çocuğunuzu evlendirecek gücünüz olmasına rağmen evlendirmezseniz, oğlunuzun düşebileceği günahlardan siz de sorumlu olursunuz.

Evlilikte bölgesel farklar bahane edilip kız verilmezse günahkâr olunur mu? / (Burcu İrem / Mersin)
Müslüman Müslüman’la evlenir. Kız isterken veya verirken bölgesel farkları bahane etmek sakıncalıdır. Bölge veya ırk farklılığı evliliğe engel değildir. Böyle bir engel koymak ırkçılık olur. İslam, ırkçılığı şiddetle reddetmiştir. Bu tür ayrımcılık bu ülke üzerinde değişik oyunlar oynamak isteyen, insanlarımızı bölmek isteyen kötü niyetlilere zemin hazırlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) “Kavmiyetçilik yapan bizden değildir. Cahiliye ölümü ile ölmüştür” buyurmuştur.
Yazının Devamını Oku

Ben Nuşirevan’dan daha adilim

Hz. Ömer’in halifeliği döneminde Şam valisi olan ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in arkadaşlarından olan Sad b. Ebi Vakkas (r.a.) Şam’daki bir camiyi genişletmek ister. Bu nedenle de caminin civarındaki arsaları kamulaştırır. Herkes arsasının bedelini alır ve isteyerek arsasını camiye devreder. Ancak Şam’da yaşayan bir Yahudi, camiye bitişik olan arsasını satmak istemez. Vali arsasının değerini fazlasıyla verse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına rıza göstermez. Bunun üzerine vali arsaya el koyar ve bedelini adama gönderir.
Arsasını kaybeden Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a derdini anlatır. Sızlanır. Bana zulmedildi, der. Müslüman vatandaş da kendisine, Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler, der. Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler. Adam Hz. Ömer’in yanına gider. Selam verip yanına oturur. Derdini anlatır. Hz. Ömer adamı dinler. Sonra bulduğu bir deri veya kemik parçasının üzerine şu cümleyi yazar: “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim.” Kısa ve özlü bir cümle. Yahudi bu yazıyı alıp ayrılır. Ama yolda giderken de kendi kendine şöyle konuşur: “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde, Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde. Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı? Hiç sanmıyorum.” Kendi kendine böyle konuşur. Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmek de istemez. Çünkü sonuç alamayacağı kanaatindedir. Bununla beraber, mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim, der. Valinin huzuruna çıkar ve deri parçasını uzatır. Medine’deki halifenin size mesajıdır, der. Vali bu cümleyi okuyunca, sapsarı kesilir. Uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Sonra endişe içinde, başını kaldırıp şöyle der; arsanız size geri verilmiştir.
Yahudi vatandaş hayret eder. Şaşırır. Bir tek cümlenin valiyi bu kadar sarsacağını hiç tahmin edememişti. Merak ve dehşet içinde sorar. Lütfen bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız der.
Şam valisi Hz. Sad, bak der, sana bu cümlenin hikayesini anlatayım. O zaman benim neden bu kadar ürperdiğimi anlarsın:
İslam’dan önce ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydular. Çok kalabalık bir çete grubuydu, bir şey yapamadık. Elimizde para da kalmamıştı. Üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz bir eski han bulduk. Hanın sahibine de sıkıntımızı anlattık. Adam iyi biriydi. Bize yardım etti. Sonra da; gidip krala durumunuzu anlatın, o adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder, dedi. Biz de sabahleyin kralın huzuruna çıkıp durumu anlattık. Şikayetimizi bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyledi. Bize de, memleketinize dönün, dedi.
Biz tekrar Han’a döndük. Ama doğrusu sonuçtan çok da memnun olmamıştık. Hancı sonucu öğrenince son derece üzüldü ve burada bir hata var, dedi. Gelin beraberce gidelim, ben size tercümanlık yapayım, teklifinde bulundu. Biz de gittik. Huzura çıktık.
Hancı durumu Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetini, halini, olayın geçtiği yeri anlattı. Dikkat ettik, Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.
Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona sorular sordu. Sonra ayağa kalktı, her birimize 2 şer kese altın verdi, akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın, talimatını verdi. Bizler de bir şey anlamadan huzurundan çıktık.
Akşamleyin 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. Neler oluyor dedik. Hancı şöyle dedi: Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumu anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ama neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız, dedi. Hz. Sad, anlatmaya devam ediyor: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir. Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.
Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikayetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.
İşte Hz. Ömer senin eline verdiği deri parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor. Halkına zulmedersen seni darağacına çekerim diyor. Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi. Şimdi anladın mı neden benim benzim sarardı.
Bu hadiseyi bire bir yaşayan Yahudi vatandaş, hem arsasını hibe etti ve hem de İslam’a girdi.
Fazla söze gerek var mı sizce? Bence hayır. Bir yerlere adam seçerken, birilerine yetki verirken, kul hakkı söz konusu olduğunda, ceza ve mükafat dağıtırken, acaba Hz. Ömer gibi kılı kırk yarabiliyor muyuz? Sözüm elbette sadece yetkililere değil, herkese ama başta kendi nefsim olmak üzere herkese.

SORALIM ÖĞRENELİM

Japonya’daki Tsunami ve diğer felaketler kıyametin belirtisi mi?
Alişan Yıldız - Ankara
Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde kıyametten önce olacak belirtileri sayarken: su baskınlarını, yer çökmelerini, ilmin azalacağını, zinanın yaygınlaşacağını, binaların yükseleceğini, işin uzmanı dışındakilerin bina yapacaklarını, depremlerin çoğalacağını, savaşların çoğalacağını, yaygın hastalıkların ve toplu ölümlerin fazlalaşacağını, evin hizmetçisinin evin sahibini doğuracağını, yalınayak ve düşük seviyedeki insanların yükseleceğini, şer insanların itibar göreceğini, camilerin çoğalıp içindekilerin azalacağını ve benzeri birçok belirtiyi sıralar. Ancak uzak dönemlerden bu yana İslam alimleri hep bu alametlerin gerçekleştiğini söylerler. Doğrusunu Allah bilir. Ama dünyanın ömrünün geçmişe göre azaldığını rahatça söyleyebiliriz. Son olaylar, kıyamet günü kapıdadır gibi değerlendirilmemelidir. Zamanını elbette ki Rabbim bilir. O, Ol dedi mi, her iş bir anda olur.

Bir kadın birer hafta aralıkla regl olabilir mi?
Şule Arar - İstanbul
Hayır. Bir kadının regl halinden sonra, yani temizlendikten sonra ikinci kez regl olabilmesi için 15 gün temizlik süresi geçirmesi gerekir. Yani 15 günlük temizlikten önce görülen ikinci kanama adet sayılmaz.

Geceleyin ölü gömülebilir mi? Cenaze namazı kılınır mı?
Rıdvan Civelek - Çorum
Cenaze namazının yasaklandığı bir vakit yoktur. Kerahat vakti olarak anılan ‘güneş doğarken, ortada iken ve batarken’ hariç olmak üzere her vakit kılınabilir. Cenaze namazı yukarıda saydığım mekruh vakitlerde kılınırsa kılınan cenaze namazı geçerli olur ama mekruh hoş olmayan bir iş sayılır. Ölü gece gömülebilir. Gece gömülmesini mekruh sayan alimler var, ama zaruret halinde bunun sakıncası olmaz.
Yazının Devamını Oku

Yüce Kuran yaşatın diyor, biz vuruyoruz

BUGÜNLERDE ruh dünyamız hayli karışık. Etrafımızda kötü şeyler oluyor. İnsan onurunu zedeleyen gelişmeleri endişe ile izliyoruz. Ahlaki erdemleri olan bir toplumun fertleri olarak, meydana gelen bazı olayları bir taraflara sığdıramıyoruz.
Bugünlerde vuruyoruz. Dinlemeden vuruyoruz. Konuşturmadan vuruyoruz. Diyecek sözü olanı, daha konuşmadan vuruyoruz. Kinimizi hayatımızın hedefi haline getirmişiz. Kinimizi, nefretimizi dinimizin önüne almışız. Kalemle vuruyoruz, kelamla vuruyoruz, insafsızca vuruyoruz.
Yıllarca önce olmuş bir olayın hıncını yıllar sonrasına taşıyoruz, tüfeklerle insanları tarıyoruz. Yani vuruyoruz. Siyasetçileri, geleceği olan insanları kasetlerle vuruyoruz. Zafiyeti olan insanları zayıf noktalarından vuruyoruz. Zafiyeti yoksa, zafiyeti oluşturacak birilerini kurgulayıp öylece vuruyoruz. Anlayışı vuruyoruz. Diyaloğu vuruyoruz. Barış için uzanan eli vuruyoruz.
Ülkesi için bir şeyler yapabilecek insanımızı muhalifimizdir diye açığını bulamıyorsak, çocuğuyla, çevresiyle vuruyoruz. Ya madden öldürmek veya manen öldürmek için vuruyoruz. Hizmet etmiş veya eden insanların hiçbir iyiliğine bakmadan vuruyoruz.
Kuran-ı Kerim yaşatın diyor. Biz vuruyoruz. Kuran-ı Kerim “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibidir” buyuruyor. Biz bir filmde binlerce insanı vuruyoruz. Kuran-ı Kerim “Bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” buyuruyor. Biz dirilenleri, hem de dikeyine toprağın derinlerine gömüyoruz.
Biz sadece kendimize Müslüman’ız; biz sadece kendimize demokratız, biz sadece kendimize özgürüz. Neticede vurmayı uyumak gibi, koşmak gibi olağan hale getiriyoruz.
Bizim helal, haram, sevap ve günah kavramlarımızda aşınmışlık var. İbadet anlayışımız çok dar bir alanda seyrediyor. Beynelmilel bir iman ve aksiyon dini olan İslam’ı, bir yerel din haline getirmeye çabalıyoruz. İslam’ı doğru anlamadığımız gibi, doğru anlayacakların önüne de bariyerler oluşturuyoruz.
Derin denizlerde balina avına çıkan zıpkın gemilerine direnen ‘doğa savaşçılarını’ izliyorsunuz. Balinaları koruyan, doğanın dengesi için savaşan bu iyi niyetli insanların içinde niçin Müslümanlar yok diye hayıflanıyorum. Belki de vardır diye ümit ediyorum. Sizce bu direnme bir ibadet değil mi? Bence bu da bir namaz kadar, bir hac kadar ibadettir.
Fok balıklarını korumak için canını dişine takan insanları gıpta ile izliyorum. O mücadele içinde keşke ben de olabilseydim diyorum.
Yeşil doğayı korumak için eylem yapan gençlerin bu eylemi bence Yüce Rabbim tarafından karşılıksız kalmaz. Ormanların içine beton blokların yerleştirilmesi sizi rahatsız etmiyorsa Müslümanlığınız, hassasiyetiniz aşınmış demektir. İnsanları namaza çağırdığımız kadar en azından apartmanımızdaki veya mahallemizdeki yetim ve yoksulların listesini çıkarıp onlara yardıma birbirimizi çağırabiliyor muyuz?
Zenginlerimiz ve refah düzeyi yüksek insanlarımız maddi açıdan alt seviyedeki insanlarımızla ne kadar ilgililer. Bir kesimimizin dostlarına ikram ettiği bir öğle yemeğine ödediği hesabın, diğer bazı ailelerin bir aylık geçimine denk olduğunu düşünebiliyor muyuz? En azından düşünebiliyor muyuz? Yoksa hiç mi aklımıza gelmedi. Yoksa hiç mi ilgilendirmedi bugüne kadar. Mısır’la, Libya’yla, Filistin’le, Hindistan’la ilgilendiğimiz kadar elbette ilgilenmeliyiz de keşke bunlara da zaman ayırabilsek.
İnancı güçlü insanımız; ateist, deist, satanist, Makyavelist ve benzeri inanç ve ahlak unsurlarına anlayışla yaklaşamaz mı? Onların sıkıntılarını, kuşkularını, çıkmazlarını anlamak için gayret göstermez mi? Zor anlarında yanlarında olamaz mı? Yanlarında olmak, onları anlamak, onların inancını onaylamak değil ki! Onların imanını iman edinmek değil ki! Onları anlamaya çalışmak insani ve vicdani bir sorumluluktur.
İslam’a soğuk olan insanların da müminlerin problemlerini, isteklerini dertlerini, şikâyetlerini dinlemeleri gerekmez mi? Bir kesimimiz, neden müminlerin taleplerinin hepsine kuşkuyla yaklaşıyor. Neden onların taleplerinin imanlarından kaynaklanabileceğine kafa yormuyoruz? Neden Allah için bir araya gelen insanlardan zaman zaman endişe duyuyoruz?
Müslümanlık sadece, “Allah bir, Hz. Muhammed (s.a.v.) O’nun kulu ve elçisidir” demek değildir. Bu bir amentüdür. Bu bir fezlekedir. Müslümanlığa girişin önşartıdır. Müslümanlık sadece namaz kılmak, oruç tutmak da değildir. Bunlar deminki amentüye işlev kazandırmaktadır. Önemlidir. Mutlaka yerine getirilmelidir. Ama Müslümanlık sadece bu da değildir. Çünkü Kuran’da insanlık var, vicdan var, Firavun’a bile merhamet var, hatta Firavun’a tatlı söz söylemek var, öldürmek değil, yaşatmak var. Sermayeyi paylaşmak var. Karınca ezmemek var. Karıncaya, karıncanın penceresinden bakmak var. Birileri görüyorken değil, birileri görmüyorken secdeyi uzatmak var. İyilik yaparken göstermemek var. Doğru olan yolda yürürken sokağa serpilmiş dikenlere aldırmamak var. Bu yolda ayağına diken batmışa omuz vurmak değil, omuz vermek var.
Peki bu ayrıntılar çok mu önemli. Evet son derece önemli. Çünkü İslam bütün bunları düşünmeyi gerektirir. Bundan ötürüdür ki Hz. Peygamber: “Kıyametin kopacağı anda elinizde bir fidan varsa onu mutlaka dikin” buyurmuştur. Basit gibi görünen bir şey değil mi? Ama kıyamet kopacağı anda ‘Fidanı dikin’ buyuruyor. Secde edin demiyor. Secdesiz kalın da demiyor. Ama fidan dikin buyuruyor Allah’ın elçisi. Onun için doğadan, öldürülen balinadan bahsettim. Onun için vuranlardan bahsettim.

SORALIM ÖĞRENELİM

Depremde ölenler için kader diyebilir miyiz? O zaman bizde neden çok insan, diğer bazı ülkelerde az insan hayatını kaybediyor?
(Fatih Kesit / Afyon)
Kimin ne zaman öleceği ne kadar yaşayacağı Yüce Allah’ın ilmindedir. İradesindedir. Yüce Allah’ın hangi ölçüye ve neye göre böyle irade ettiğini biz bilemeyiz.
Ancak, deprem gibi felaketlerde bazı yerlerde çok insanın, bazı yerlerde az insanın hayatını kaybetmesini sadece kaderi böyleymiş diyerek özetlemek doğru değildir. Bazen kaderi çizmek insanın elindedir. Yani siz, binaları kötü yapar da çok insanın ölümüne sebep olursanız bu kaderdir. Ama yine siz tedbir alırda daha az insanın ölmesine zemin hazırlarsanız bu da kaderdir. Onun için böyle felaketler öncesinde gerekli tedbiri almasanız ve ne yapalım kaderimizdi derseniz yanlış yapmış ve günaha girmiş olursunuz. Hz. Peygamber (s.a.v.) devesini Allah’a emanet ettim diyen birine “Git deveni sağlam bağla sonra Allah’a emanet et” buyurmuştur.
Bulaşıcı hastalığın olduğu bir bölgeye girmeyen Hz. Ömer kaderden mi kaçıyorsun diyenlere şöyle cevap vermiştir. “Ben Allah’ın kaderinden, yine Allah’ın kaderine sığınıyorum.”

Koca eşinin karnındaki çocuğu aldırmaya karısını zorlayabilir mi?
(S. O. / İzmir)
Eşler karşılıklı istekleriyle gebeliği önleyici tedbirlere başvurabilir. Gebelikten sonra kocanın cenini düşürmesi için eşini zorlaması caiz değildir. Hayati bir tehlike olmadıkça da kadının cenini düşürmesi, aldırması haramdır.

Yaşlı iken Müslüman olan bir erkeğin sünnet olması şart mı? (Sezgi Uruç / Trabzon)
Sünnet olma işi, Hz. İbrahim’den kalma bir sünnettir. Erkekler için dini bir gerekliliktir. Dini vazifedir. İslam’ın önemli uygulamalarındandır ancak Müslüman olmanın şartı değil tamamlayıcı unsurlarındandır.
Yazının Devamını Oku

Ölüm, kamil mümine bayramdır

Medine’de umredeydim. Öğle vakti haberleri izlerken eski Başbakanlarımızdan Necmettin Erbakan hocanın vefat ettiğini duydum.

Öğle namazına hazırlanmış Peygamberimizin (s.a.v.) kabrini de içinde bulunduran ‘Mescid-i Seadete’ gitmek üzereydim. Kapıyı kapatıp bir müddet oturdum. Her ölüm haberini duyduğumuzda söylememiz gereken ayeti hatırladım. “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun”, “Şüphesiz Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz.” Bu ayeti kendi kendime, öğle namazını kıldıktan sonra Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kabrinin karşısında gıyabında selamını Hz. Peygamber’e(s.a.v.) arz ettim. Bunun bir vefa borcu olduğuna inandığım için.

Merhum Erbakan’la birkaç kez görüşmüştüm. Bütün bu görüşmeler siyasi mülahazaların dışında başka vesilelerle olmuştur. Bu görüşmelerin sonucunda gözlemlediğim bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. Bazen siyasi mücadeleler kişilerin karakterlerindeki zenginlikleri gizlerler. Şayet imanınız, kişiliğiniz, karakteriniz, iç âleminiz siyasi görüşlerinizin ve dünya görüşlerinizin önünde değilse samimi olamazsınız, bir mana ifade edemezsiniz. İnandırıcı olamazsınız. Hakk’a yönelen tarafınızla halka yönelen tarafınız farklı olur. O zaman da münafıklardan olursunuz. Allah korusun.

1995 yılında babam Medine’de vefat ettiğinde merhum Erbakan evimize iki defa taziyeye gelmişti. İkisinde de mütevazı bir mümin gibi oturdu ve Fatiha’sını okudu. Bir yıl sonra vefatın sene-i devriyesinde davetimiz üzerine yine evimize teşrif ettiler. Hatimden sonra dua okunacaktı. Merhum hocamız duayı benim okumamı istedi. Duanın bir bölümünde şöyle bir cümle kullandığımı hatırlıyorum: “Ya Rabbi! Ölürken bizleri, Medine’de Hz. Peygamber’e  (s.a.v.) yakın mekânda ölmüşlerin maneviyatından yararlanmış olanlardan eyle.” Buna yakın bir cümleydi. Bir ara gözlerim merhum hocaya kaydı. Medine adını duyunca yanaklarından gözyaşları sızmaya başladı. Sırf Medine’yi duymak bile duygulandırıyorsa, derinlere nüfuz etmiş, mermer üzerine kazınmış bir aşk var demektir. Bunun anlamı buydu. Ve bir inananı değerlendirirken bu son derece önemliydi. Hele çevremizde, belli makamlara gelmiş, okuduğu ayetlerin inkâr derecesine, kıskançlık kumkumasıyla çırpınıp duran, nefsinin Everest’ine çöreklenmiş bazı sözde din erbabını görünce böyle müminlere hasret kalıyorsunuz.

Merhum Erbakan’ı başbakanken bir de Diyanet’teki ‘Kutlu Doğum’ programında dinlemiştim. Kürsüde Hz. Peygamber’i (s.a.v.) anlatıyordu. Bir ara John Davenport’un Hz. Peygamber’le (s.a.v.) ilgili tespitlerini anlattı. Özellikle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Mekke fethinden sonra Medine’ye döndüğünde hayat tarzını hiç değiştirmediğinden, hayatının sonuna kadar tabanı kum, tavanı ise hurma dallarıyla örülmüş mütevazı odasında hayatına devam ettiğinden bahsetti. Merhum Erbakan, bu konuşmasının sonunu şöyle getirdi. “Ve Hz. Peygamber (s.a.v.) bu mütevazı odasında Rabbine kavuştu.” İşte orada sesi buğulandı. Kürsüde ağladı. Orada seçmen yoktu. Ekran yoktu. Propaganda yoktu. Dinin siyasete alet edilmesi, yalan yoktu. Orada mümin bir adam vardı. Hz. Peygamber’ine (s.a.v.) aşkını ve hasretini dillendiren bir Müslüman vardı. Merhum hocaya saygım o günden sonra daha da arttı.

Yazının Devamını Oku

Hz. Peygamber’i (s.a.v.) denemeye kalkışınca

ZEYD bin Sa’ne Medineli Yahudilerdendi. Yahudi din bilginiydi. Son derece zengindi.

Tanınan bir kişilikti. Saygınlığı olan bir zattı. O, Hz. Peygamber’le (s.a.v.) olan karşılaşmasını şöyle anlatıyor:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde onu yakından izledim. Konuşmalarına, hareketlerine, yüzüne dikkat ettim. Kutsal metinlerde geleceği bildirilmiş olan son peygamberde bulunması gereken bütün işaretler onda vardı. Ancak iki özellik vardı ki, henüz onları test edebilme imkânı bulamamıştım. Bu iki özellik şunlardı: Yumuşaklığı katılığın önündedir, kendisine karşı cahilce davranılsa bile affedicilikle karşılık verir. Bir gün ben, bu iki özelliğini test edebilme şansı buldum.
Bu olay şöyle gelişti.

Bir gün Hz. Peygamber (s.a.v.) yanında Hz. Ali olduğu halde mescitten çıktı. O esnada köyden geldiği belli olan biri Hz. Peygamber’in yanına geldi ve “Ey Allah’ın Resulü! Ben falan köydenim. Köylülerim İslam’a yeni girdiler. Ben onlara İslam’a girerlerse rızıklarının bollaşacağını söylemiştim. Bu yıl ise ciddi bir kıtlık yaşadılar. Ben, bu insanların cahilce hareket ederek dinlerinden vazgeçeceklerinden korkuyorum. Zira onlar maddi endişelerle dine girmişlerdi, yine maddi endişelerle dinlerini bırakabilirler. Acaba onlara maddi yardımda bulunabilir misiniz?” dedi.

Yazının Devamını Oku

Dilin âfetleri

DÜNYA hayatında başımıza gelen belaların çoğu dilimizle düştüğümüz hatalardandır. Ahirette de dilimiz bütün organlarımızı azaba uğratabilir. Bu hafta da dilimizin musibetlerine dikkat çekmek istiyorum.

Dilin ikiyüzlülüğü, bunu eskiler münafıklığın işareti saymışlar. Güçlü olan, maddi imkanları bulunan, siyasi imkanı fazla olan insanların etrafında bu türden insanlar daha çoktur. Hz. Ömer’in oğluna diyorlar ki: “İdarecilerimizin yanına geldiğimizde başka, dışarıda başka konuşuyoruz. Günaha girer miyiz” Hz. Ömer’in oğlu; “Biz Peygamberimizin zamanında bunu münafıklık sayardık” cevabını veriyor.
-  Kötülüğü emretmek, iyilikten sakındırmak
Kuran-ı Kerim bunu münafıkların alameti sayıyor. (Tevbe, 67) Halbuki iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak dinin farz kıldığı işlerdendir. Bazı insanların şahsi beklenti veya yatırım için kötülükleri veya şer olan şeyleri reklam ettiğini görüyoruz. Bundan sakınmak gerekir. İyi ve güzel olanı öne çıkarmak hem dini hem vicdani bir sorumluluktur.
Hz. Peygamber (s.a.v) eski milletlerin kötülüğe seyirci kaldıkları için helak olduklarını anlatıyor. Bunu duyan sahabeden biri soruyor. İçlerinde iyi insanlar olduğu halde mi helak oldular? Hz. Peygamber ‘evet’ cevabını veriyor. Gerekçesini ise şöyle belirliyor. “İyiler kötülere sessiz kaldılar. Allah’a isyana seyirci oldular. İyiliğe teşviki önemsemediler. Böylece helak oldular.”
-  Ağır ve çirkin söz
Muhatabımız kim olursa olsun, ağır ve çirkin sözü hak etmemektedir. Yumuşak ve dengeli söz ibadettir. Hz. Peygamber (s.a.v.): “Cennette öyle köşkler var ki, dışından içi görülür.” Arkadaşları sorarlar: Bu köşkler kimin için? Peygamberimiz şöyle cevap verir: “Güzel söz söylene, fakirlere yardım edene, insanlar uykuda iken kalkıp namaz kılana ve güler yüzlü olana.”
Size karşı çirkin söz söyleyene aynı ağırlıkta cevap vermemek nefsinize ağır gelir. İslam bu nefis imtihanını başarmamızı istiyor.

Yazının Devamını Oku

Dilin afetleri (dilimizle düştüğümüz günahlar)-1

RAHMETLİ Şerife ninem Arapçayı anadili gibi iyi bilirdi. Çünkü hem babası, hem eşi, hem kayınpederi ve hem de oğlu müftüydü.

Onlardan Arapçayı ve dini ilimleri öğrenmişti. Otoriter bir kadındı. Kimseye eyvallahı olmazdı. Fakirlere günlük erzak dağıtırdı. Saygındı. Söyledikleri uygulanırdı. Bazen bizleri oturtur, bizlere kitap okur ve okuduklarını tercüme ederdi. Bir gün çok ilginç ve unutamadığım bir örnek aktarmıştı. Hayvanların hayatından ilginç bilgileri konu alıyordu bu kitap.
Bu ilginç bilgiyi sizinle paylaşayım dedim.
Bir kuş varmış. Bu kuşun adını da yazıyordu kitap ama unuttum. Bu kuş gagasıyla yerden yem toplarken çok itinalı davranırmış. Yutacağı yemi gagasına aldıktan sonra şöyle bir tartarmış. Yere koyar, bir sağa bir sola çevirirmiş. Enine, boyuna, sertliğine, yumuşaklığına bakarmış. Yemeğe niyetlendiğinde de gagasına alırmış ve sonra da kuyruğunun altına doğru götürüp bakarmış. Ben bu yiyeceğimi rahat hazmedebilir miyim, rahat hazmedemez miyim diye hesaplarmış. Rahat hazmedebileceğine kanaat getirince de o yemi yutarmış. Hazmedemeyeceği hiçbir yemi yemezmiş.
Şerife ninem bu hikâyeyi aktardıktan sonra şöyle derdi: Söyleyeceğiniz sözü söylemeden evvel, önce iyice tartın. Bakın bu kuş bile bir yemi nasıl hazmedeceğini tartıyor. Siz de hesabını veremeyeceğiniz sözü kullanmayın, boş laf etmeyin. Çünkü söz kullanılmadan önce sizin esirinizdir, siz onu kullandıktan sonra da siz onun esiri olursunuz. Ben bu örneği duyduktan sonra, kuş kafalı sözünü çok anlamsız buldum.
Bu örneği neden verdim; şundan dolayı, birçok sıkıntının sebebi dilimizden çıkan hesapsız sözlerdir. Çoğu kez tartmadan konuşuyoruz. Sözlerimiz tartılınca da terazinin bozuk olduğunu söylüyoruz.
Buna çağımızda ‘dilin şehveti’ diyorlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında bu konuda uyarmıştı. Çevresindeki arkadaşlarından biri soruyordu: “Ey Allah’ın Resulü! benim hakkımda en korktuğunuz şey nedir”. Hz. Peygamber (s.a.v.) eliyle dilini tutup “İşte şu” cevabını verdi. (Tirmizi, Zühd, 6)
Başka bir seferinde ise “Allah’a ve ahret gününe inanan kimse ya hayır konuşsun veya sussun” buyurdu. (Tirmizi, kıyamet, 51: hd. 2502)

Yazının Devamını Oku

Kandil ve medyadaki bazı hastalıklar

ÖNÜMÜZDEKİ pazartesi akşamı Mevlid Kandili. Hz. Peygamberin dünyayı şereflendirmesini kutlayacağız. Her birimiz kendi bakış tarzımıza göre ‘Sevgilinin’ gelişini kutlayacağız.

Bir kısmımız kandillere bid’at demeye devam edeceğiz. Her şeye bid’at derken, her türlü güzelliği ve imkanı tepmenin en büyük bid’at olduğunun farkına varmadan çok bilmiş fetvalar vereceğiz. Entelektüel Müslüman olarak anılmanın, doyumsuz zevkiyle, halkı ve hakkı hiçe sayıp ifsad edici benliğin salıncağında sallanmaya başlayacağız. Kandili kutlayanlara yukarıdan, küçümseyerek bakacağız.

Bir kısmımız abdest alıp geceyi güzel bir şekilde ihya edeceğiz. Bu geceyi ihya edin emri olmasa da, bu bir fırsattır, değerlendirelim diyeceğiz. Bir kısmımız her gece içki içiyor olsa da bari bu gece sevgili Peygamberimizin hatırına içmeyelim diyerek O’na aidiyetimizi yineleyeceğiz. Bir kısmımız evlerde toplanıp “Kayyumu seversen uyuma bu gece” sırrına ulaşmak için, sırrın kapısında sabaha değin nöbet bekleyeceğiz. Velhasılı, her birimiz kendi meşrebimize göre kandilleneceğiz bu gece. Biz kandilin bütün güzelliğiyle, tövbe kapılarını aralayan ışığıyla, hiç kimseyi dışarıda bırakmayan kuşatıcılığıyla kutlanmasını arzu ediyoruz. Mevlam, bu kandil sabahı bizleri günahı affedilenlerden eylesin.

Bu yazımda, kandil muhasebesi ışığında, medyada görülen bazı manevi hastalıklara işaret edeyim istedim.
GÜNDEMDE KALMAK: Genellikle geçer akçe budur. Bu hafta kaç habere veya yazıya konu oldun. İstatistiklerde kaçıncı sıradasın. Medyada insanların başarısı buna göre değerlendirilir oldu. Tabii böyle olunca da aykırı ve dikkat çekici polemiklerle gündemde kalmak yolu seçiliyor. Ne kadar faydalı şey yaptı değil de , ne kadar bahsedildi. Bu nedenle de yazılar ve değerlendirmeler yaralayıcı olabiliyor. Tabii ki kendini bu anafordan koruyanlar hayli kişi var.
HALİF TU’RAF: Meşhur bir Arap atasözüdür. Herkese muhalif davran, böylece gündeme gelirsin. Her kesin demediğini de. Böylece tanınan birisi olursun. Neye muhalefet ettiğin, neyi yıktığın, neyi yaraladığın önemli değil. Önemli olan aykırı söylem geliştirmektir. Bunu yaparsan, farklılığın anlaşılır! Ve aranan, muteber olan daha doğrusu iyi veya kötü önemli değil konuşulan insan olursun. Marifet, muhalefetten geçer. Nasıl muhalefetse?

Yazının Devamını Oku

Benim söz dinlemez uslanmaz arkadaşım

GEÇEN hafta bir arkadaşımdan bahsetmiştim. Onun nefsine olan düşkünlüğünü anlatmıştım. Bu haftaki yazımda bu arkadaşımın başka özelliklerinden de bahsedeceğim. Sonra da bu arkadaşımın kimliğini açıklayacağım.

Bu arkadaşım herkes hakkında kötü zan besler. Ona göre herkes potansiyel günahkârdır... Herkes potansiyel tehlikedir. Arkadaşım kendisini herkesten daha temiz görür. Ona göre günah işlemek çok da ciddiye alınmamalıdır. O işlediği büyük günahları küçük görür. Yaptığı küçük iyilikleri ise büyük görür. Başkasının küçük günahını abartır, büyük iyiliklerini ise küçük görür.
Benim bu arkadaşımın ölçüsüz bir ‘kıskançlık’ huyu var. Etrafındaki hiç kimsenin kendisinden daha mutlu olmasını istemez. Daha çok para kazanmasını arzu etmez.
Bu arkadaşımın bankalarda parası var. Her gün iki defa banka hesaplarına bakar. Toplar, çıkarır, çarpar. Sürekli hesap yapar. Hatta gece uyurken banka cüzdanını yastığının altına koyar. Onsuz yaşayamaz.
Benim bu arkadaşım, herkese tepeden bakar. Kimseye değer vermez. Daha doğrusu parası olana, makamı olana itibar eder. Sıradan kişileri insan yerine bile koymaz. Bir gece namaz kılmıştı. Ertesi gün bu ibadetini öyle ballandıra ballandıra anlattı ki, onu Allah’ın en seçkin kulu zannederdiniz. Sanki o bir gecelik ibadetiyle ermiş insan makamına ulaştı. Kendini öyle zannetmeye başladı.
Bir gün benden yardım istedi. Yardım ettim. Yarım ağızla bile olsa teşekkür etmedi. Sanki ben ona yardım etmek zorundaydım. Zaten o herkesi kendisine hizmetçi gibi görüyor. Başka bir gün yine yardım istedi. Yardım edemem dedim. Birdenbire ağzını bozdu, kötü sözler söyledi, neredeyse beni paralayacaktı. Yaptığım bütün iyilikleri bir anda unuttu. Halbuki kendisi hayatı boyunca kimseye zor zamanında elini uzatmamıştı.
Arkadaşım alışveriş delisidir. İhtiyacı olması da bol bol elbise alır. Bir gün, bari giymediklerini dağıtsan dedim, şiddetle tepki gösterdi. Yakarım da vermem dedi. Peki ne yapacaksın bu kadar elbiseyi dedim. Sana ne, ben kazandım ben harcarım dedi.
Bir gün bir göreve talip oldu. Bir yere genel müdür olmak istedi. Kendisine dedim ki, bu makama uygun değilsin. Ama çok arzu ediyorsan, gereken girişimlerde bulun, sonucunu da tevekkülle bekle. Bana öyle bir tepki gösterdi ki şaşırdım. Hayretle kaldım. Öyle şey olur mu dedi, bu makama gelmek için herkesi ezip geçerim. Evet aynen böyle dedi. Sadece bununla da yetinmedi, o makama talip olan diğer insanlarla ilgili ne iftiralar, ne tezgâhlar hazırladı bilemezsiniz.

Yazının Devamını Oku

Benim günahkâr bir arkadaşım var!

BENİM bir arkadaşım var. Bugün ondan bahsedeceğim. Ben ondan bahsettikten sonra siz de onu iyi tanıyacaksınız.

Ben bu arkadaşla yıllardır beraberim. Bazen ben ona, bazen o bana katlanıyor. Onun birçok zafiyeti var. Biliyorum. Kötü huyları var, yakından şahit oluyorum. Ama ne yapayım ki ben ona mahkûmum. Onu bırakamıyorum.
Benim arkadaşım kendi aklını herkesin aklından daha çok beğenir. Onun bir yanlışını söylediğimde kabul etmez. Siz beni anlamıyorsunuz der. Ben her şeyi daha derin ve akıllıca düşünürüm der. Kendisinin yanılabileceğini hiç kabul etmez.
Benim arkadaşım arzu ettiği her şeye ulaşmak ister. Bunları gerçekleştirirken hiçbir ilke tanımaz. Kaygı hissetmez. Önemli olan isteğine ulaşmasıdır.
Benim bu arkadaşım ibadeti hiç sevmez. Onu ibadete teşvik ettim. Dedim ki; günde beş kez Allah’a secde et. Başka işin yok mu, beni kendi halime bırak dedi. Ben daha da üstüne gidince; Aman be, her gün namaz, her gün bitmiyor ki dedi. Dedim ki ama her gün kahvaltı ettiğinde ‘Aman be’ demiyorsun. Her gün uyurken, daha dün uyumuştum, bugün uyumayayım demiyorsun. Sen de amma mücadeleyi seviyorsun dedi. Dedim ki, hadi bugün cumaya gidelim. Peki dedi. Cumaya geldi benimle, ama çıkıncaya kadar sağa-sola baktı, cemaatin veya hocanın, bulamazsa caminin açığını kulağıma fısıldamaya çalıştı. Camideyken zindandaki adam gibi bir oraya bir buraya döndü durdu.
Benim arkadaşım çok kindardır. Kendisine yanlışlık yapanı hiç unutmaz. Kin beslediği kişinin açığını bulduğunda onu buldozer gibi ezip geçer. Bir gün dedim ki affetsen. Bana cevaben dedi ki; affetmek zayıfların işidir. Güçlüyken güçsüzü ezeceksin. Ezeceksin ki ezilmeyesin. Dedim ki ezmeden ve ezilmeden yaşamak mümkün değil mi? Dedi ki; bırak böyle ahlaki vaazları. Baksana; reziller, satılıklar daha çok itibar görmüyorlar mı? İyilik ettiğinden zarar görmedin mi hayatın boyunca. En yakınındakiler hep kuyunu kazmaya çalışmadılar mı? Seni iki kuruş menfaat için pazarlamaya çalışmadılar mı? Dedim ki, öyle olsa da onların hesabını Allah’a bırakalım. Dedi ki, ben hesap sorayım, Allah da bana hesap sorsun.
Benim bu arkadaşımın maddi durumu iyidir. Ama parasını kimseyle paylaşmaz. Zekâtını versen dediğimde, ben kazandığımı fakirlerle niye paylaşayım ki! O da çalışsın kazansın dedi. Ben, Allah sana bu imkânları verdi ki sen de paylaşasın, seni bununla imtihan ediyor. Senden daha zeki insanlar var ki ticarette kazanamıyorlar. Bütün başarı senin değildir. Zenginlik de, fakirlik de kendi içinde bir denenme vasıtasıdır desem de o hiç yumuşamıyor. Kapısına gelenlere ‘Allah versin. Başka kapıya’ diyor.
Geçenlerde bu arkadaşımla bir lokantada yemek yiyordum. O arada çöp tenekesinden bir şeyler toplamaya çalışan birini gördüm. Şu insana baksana, şükretmemiz lazım halimize. Üzerimizde Yüce Allah’ın o kadar çok nimeti var ki dedim. Dudaklarını büktü. Hiç önemsemez bir tavırla “Ne var canım bunda. Düşene acımayacaksın. Altta kalana değil, senden daha çok kazanana bakacaksın. Bir araban mı var, ikincisini alacaksın. Lüks dairen mi var, villa yaptıracaksın. Hayat bu hayat. Ötesi var mı, çal-oyna-ye. Bir daha mı geleceksin bu hayata” dedi. Dedim ki, şu çöpleri karıştıran senin kardeşin olsaydı böyle mi konuşurdun? Bana cevaben dedi ki; Ben rahat bir yaşam için ne baba, ne anne, ne kardeş bilmem. Herkes kendi yağında kavrulur. Ne kadar uğraştımsa da dudaklarından ‘merhamet’ sözcüğünü alamadım.

Yazının Devamını Oku

Beddua almamaya çabalayın

HEPİMİZ dua almaktan hoşlanırız. Sevdiklerimize dua ederiz. Sevdiklerimizden de dua bekleriz. Hatta internet paylaşım sitelerinde kendisini ‘dua dilencisi’ olarak adlandıranlarımız da vardır. Dua Allah’ın rahmetinin kişiye yönelmesi amacıyla yapılır. Bu anlamda insan isteyen, Yüce Rab ise verendir. Yüce Rabbimiz “Bana dua ediniz, size cevap vereyim” buyurmuş ve duadan razı olduğunu belirtmiş.

Peki, duayı sevdiğimiz kadar bedduadan sakınmayı seviyor muyuz? Dua için gösterdiğimiz hassasiyeti beddua için gösterebiliyor muyuz? Veya soruyu şöyle soralım: Sizce dua almak mı önemli, beddua almamak mı? Bir an olur ki dua kabul olur, ama bir an olur ki beddua da kabul olur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle uyarmış bizleri:
“Zulme uğrayanın bedduasından kork. Çünkü mazlumun bedduası ile Allah arasında hiçbir engel yoktur.” (Buhari, Zekât, 41, 63; Tevhid, 1; Müslim, İman, 31; Tirmizi, Zekât, 6)
Duası kabul edilenler kadar bedduası kabul edilenlere de dikkat etmemiz gerekir. Daha doğrusu bedduayı hak etmemek lazım. Bedduanın muhatabı olmamak gerekir.
İslam Tarihinde önemli bir yeri olan ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) baba ve anne tarafından akrabası olan hem de cennetle müjdelenmiş on kişiden biri sayılan Hz. Sad bin Ebu Vakkas’ın hadisesi bu konuda bizim için dikkat çeken bir örnektir.
Hz. Sad, Kufe valisidir. Dönem Hz. Ömer’in halifelik dönemidir. Bir ara Kufe halkından bir grup halifeye, valileri olan Hz. Sad’ı şikâyet ederler. Şikâyet konuları: Hz. Sad’ın namaz kılmayı bilmediği, askerin başında harekâta katılmadığı ve adil hareket etmediği şeklindeydi. Hz. Ömer, bu şikâyetleri duyunca Mekke’de 7. Müslüman olarak İslam’a girmiş bu kutlu insanı daha fazla yıpranmasın diye hemen Medine’ye çağırır. Medine’de Hz. Sad’la bir araya gelir. Hz. Ömer şikâyet konularını sıralar. Hz. Sad elbette çok üzülür ve adil davrandığını, namazı ise Hz. Peygamber’den (s.a.v.) gördüğü ve öğrendiği gibi kıldırdığını anlatır. Hz. Ömer, Sad’ı görevden alır. Yıpransın istemez. Yerine Hz. Ammar’ı gönderir. Diğer yandan da iki müfettişini Kufe’ye olayı incelemesi için görevlendirir. Hz. Sad bu yolculukta ve inceleme sırasında müfettişlerle bulunmayı ister. Hz. Ömer de görevden aldığı bu sevdiği valisinin isteğini reddetmez. Sen de şahit ol hakkında konuşulanlara der.
Nihayet Hz. Ömer’in görevlileri ve Hz. Sad, Kufe’de cami cami dolaşırlar. Herkes Hz. Sad hakkında hayırlı şeyler söyler. Sadece bir mescitte (Benu Abs yurdu adlı mescit) Usame adlı biri ayağa kalkar ve şöyle konuşur: “Evet, Sad hakkındaki şikâyetler doğrudur çünkü O,

Yazının Devamını Oku

İslam ülkelerinde kadın olmak üzerine

BUNDAN yıllarca önceydi. Adını vermeyeceğim bir ülkedeyiz. Kitap fuarına gitmişiz. Yanımda birkaç arkadaşım var.

Fuara yaklaşırken ileride bir bağrışma duyduk. Sesin geldiği yere doğru yöneldiğimizde iriyarı birinin bir hanımı tokatladığını gördük. Kadıncağız bir oraya bir buraya savruluyor, adamda ise ne edep, ne insanlık, ne de vicdan belirtisi yok. Ha bire yumruklarını, tokatlarını savuruyor. Gayriihtiyarı ben ve bir arkadaşım hamle yaptık. Bu ani bir refleksti. Niyetimiz herhalde önce adamın elini tutmak, direnirse aynı tokatları ona iade etmekti. Ama bizim gibi düşünen çokmuş ki, bizden önce birileri adama müdahale etti. Bu utanmaz adamın elinden eşini kurtardılar.
Tabii ki utanılacak ve unutulmayacak bir manzaraydı benim için.
Ülkenin adını vermedim. Çünkü herhangi bir ülke insanının böyle bir manzarayla hatırlanmasını istemiyorum.
Bu ülke Arap-İslam ülkesi de olabilir, bir Avrupa ülkesi de. Şiddete uğrayan genellikle kadındır, şiddeti uygulayan erkek veya siyasi otoritedir. Uygulanan şiddet ise bazen fiziksel, bazen de psikolojik şiddettir. Yani değişen bir şey yoktur.
Dünyanın her tarafında kadın ayrımcılığa uğruyor. Ya çok dindar olduğu ya da hiç dindar olmadığı için, ya cinsel bir obje olarak görüldüğü için ya da “erkeğin yedek parçası” olarak algılandığı için.
İslam ülkelerinde kadın söz konusu olduğunda iki sivri ve zıt anlayış çarpışır. Bunlardan birincisi şudur: Birileri kadının aile içinde ve dışındaki konumunu iyileştirecek, geleneklerden kaynaklanan baskıları düzeltecek tenkitler yönelttiğinde, karşı taraftaki insanlar bunu ‘dine saldırı’ olarak niteleyebiliyor ve bu türden iyi niyetli tenkitleri bile hoş karşılamıyorlar. Bu kesimin derdi, dini korumak değil geleneği devam ettirmektir. Veya -en azından dini böyle tanıdığı için- kendince dini korumaktır. Böyle düşünen insanlarımıza göre kadının İslam ülkelerindeki konumunu sorgulayan her tenkit dine saldırıdır. Bu anlayışla aynı paydayı taşımıyorum. En azından olgun ve iyi niyetli her türlü tenkidi hoş görmemiz gerektiğine inanıyorum. Ayrıca İslam ülkelerinde, geleneklerden veya benzeri yanlış yorumlamalardan kaynaklanan ve kadına ayrımcılık olarak yansıyan hiçbir olumsuzluğu kutsal kabul etmiyorum. Benim iman ettiğim kutsal metinlerimde bir problem yoktur. Problem bu metinleri kendi heva heves ve kafalarına göre yorumlayanlardadır.
İkinci kesim ise kadının İslam’la barışık olduğunu, İslam’ın kadını yücelttiğini ihsas ettiren her hareketi ‘yobazlık ve bağnazlık’ olarak niteleyen kesimdir. Onlar da baş edemedikleri, aşamadıkları, kendilerince kurdukları dünyalarına set oluşturabilecek her engelin hesabını dine kesmeye çabalarlar. Bunlarla birinci kısımdaki  gelenekçiler arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü iki taraf da çözüm üretmiyor. İki tarafın da derdi kadını korumak değildir. Sadece birbirlerine kıyasıya tenkit yöneltmek ve birbirlerini karalamak. Bir kesim ‘dinsiz’ olarak nitelendirilirken öteki kısım ise ‘yobaz ve gerici’ olarak yaftalanıyor. Arada ezilen ise yine kadın oluyor.

Yazının Devamını Oku