GeriAyşe ARMAN Osman Mütfüoğlu yeni kitabıyla karşımızda
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Osman Mütfüoğlu yeni kitabıyla karşımızda

Çocuk sahibi olmak ömrü uzatıyor<br>Kız çocuk sahibi olmak daha da uzatıyor<br>Kız torun mucize yaratıyor!<br>

/images/100/0x0/55ea8e31f018fbb8f887a5e7

‘Hayatı Uzatmanın Sırları’ Osman Mütfüoğlu’nun 11. kitabı.
Ustalık dönemi kitabı olarak adlandırıyor.
Artık hekimden çok, filozof gibi konuşuyor. Bu kitabında, sadece bedeni değil, insan ruhunu da iyileştirmenin öneminden söz ediyor: İntegratif-bütüncül sağlık yaklaşımı...
Çünkü beden ve ruh bir bütün.
Ona göre şifa, Himalayalar’daki mistik ritüellerde, Uzakdoğu’nun mucize bitkilerinde, Afrika’nın her derde deva meyvelerinde değil, bu topraklarda. Yani şifa yanı başımızdaki doğal yiyeceklerde, Belgrad Ormanı’ndaki tempolu yürüyüşte, o güzelim akşamüstü güneşinde, üst komşumuzun bir bakışında, annemizin duasında...
Ömrünüzü uzatmak istiyorsanız, Osman Müftüoğlu’na kulak verin,
bu kitabı da mutlak bir
yerlerden edinin.
Bugün bu sayfada okuyacaklarınız ‘tadımlık bilgiler’, ordövr yani. ‘Ana yemek’, Osman Hoca’nın kendi kaleminden önümüzdeki günlerde Hürriyet’te...

Bu kitabı okuduktan sonra, biraz daha uzun yaşayalım diye hayatın birtakım zevklerinden vazgeçmek zorunda mı kalacağız?
- Aynen öyle! Hayatın aşırılıklarından vazgeçeceğiz. Hayatımızı biraz törpüleyeceğiz. İfrat-tefrit ölçüsü çok önemli. Her şeyde doz önemli...

‘Hayatı uzatmak’ ne demek? Söylerken çok kolay gibi duruyor da fiiliyata geçirmek nasıl oluyor?
- İki türlü uzatıyoruz hayatı: Biri boyuna, biri enine. Ben enine büyütmeyi anlatmaya çalışıyorum. Enine büyütmek de içini doldurmak demek. İçini doldurduğunuz hayat anlamlı ve uzun oluyor.

Yaş aldıkça daha sık duyuyoruz: “Metabolizmam yavaş çalışıyor!” Hızlanınca, kilo kaybı garanti mi? Hızlandırmak için ne yapmak lazım?
- Hızlı metabolizma, daha az kilo demek. İki otomobil düşünün, biri iki silindirli, diğeri sekiz... Aynı benzini koydunuz, iki silindirli olan benzini yakamıyor.

Eskiden “Meyve yiyin” deniyordu, şimdi “Yemeyin!” deniyor. Ne oluyor?
- Meyveyi sınırlayın. Meyve şekerinin fazlası da tehlikeli. Meyvenin içindeki antioksidanlar önemli ama o antioksidanları almak için kilolarca meyve yemek gerekmiyor. Günde bir su bardağının dörtte biri kadar nar suyu içtiğimizde, bir günlük antioksidan ihtiyacımızın yarısını karşılamış oluyorsunuz. O zaman niye bir bardak nar suyu içelim? Tatlı meyvelerden ve meyve sularından uzak durun.

Eve bağlı olmak, ömrü uzatıyor: Evinizin bahçesi varsa, ömrünüz daha da uzuyor. Köpeğiniz, petiniz varsa oh ne âlâ! Çünkü hayvanlara dokunmak, onlarla konuşmak erken yaşlandıran hormon miktarını azaltırken, beyindeki endorfin ve serotonini arttırıyor.

Ah o kız çocukları! Çocuk sahibi olmak ömrü uzatıyor. Kız çocuğa sahibi olmak daha da uzatıyor. Kız torun sahibi olmak daha da! Çünkü kız çocukları, bulundukları ortama neşe ve keyif katıyor. Bir de ebevyn farkında olmadan, bilinçaltında kız çocuğuna daha çok güveniyor. Erkeklerden daha sorumlu olduklarını biliyor. Erkek çocuğu, daha çok endişe kaynağı.

Samimiyseniz uzun yaşıyorsunuz. “Kadınlar neden uzun yaşıyor?” sorusunun cevabını bulduğunuz zaman, uzun ömrün cevabını da buluyorsunuz. Samimiyseniz uzun yaşıyorsunuz. Kendinize iyi bakıyorsanız uzun yaşıyorsunuz. Stresinizi daha iyi yönetebiliyorsanız, daha üretkenseniz, daha paylaşımcıysanız daha uzun yaşıyorsunuz. Bunların çoğu da kadınlarda daha fazla var. Sağlıkları konusunda kadınlar, gizlileri saklıları olmayan varlıklar. Bir erkek, prostatı büyüdüğünü öğrenince, “Hocam, sakın söyleme kimseye!” diyor. Bir kadına yumurtalığında kist olduğunu söylediğimdeyse buradan çıkıp Beymen Brasserie’ye gidiyor, ilk rastladığı kadınla paylaşıyor. Bu da ona avantaj sağlıyor. Çünkü söylediği kişi, “Şunu yap, şuna git” diye mutlaka çözüm üretiyor.

Karısı ölen erkekler daha az yaşıyor. Kocası ölen kadınların ömür süreleri pek değişmiyor ama karısı ölen kocalar, daha erken gidiyor. Erkekler kendilerine bakamıyor. Sevgi üretme konusunda kadınlar kadar başarılı olamıyor. Çünkü kadınlar kadar samimi değiller.

Hayat, biz ona ne anlam veriyorsak o. ‘Uzun hayat’ deyince, insanlar hep mucize bir hap, mucize bir ilaç bekliyor. Aslında uzun hayatın temel belirleyicisi, hayatı bizim nasıl algıladığımız. Kısa bir hayat çok uzun, uzun bir hayat da çok kısa gibi gelebilir bize. İçine ne kadar iyimserlik, ne kadar bağışlayıcılık, ne kadar yardımseverlik, ne kadar hoşgörü, ne kadar yaratıcılık doldurduğumuzla ilgili. Hayat, biz ona ne anlam veriyorsak o. Hayat, bizim ondan yaptığımız şey. Hayatı biz kurgulayabiliyoruz aslında.

Ne yiyoruz? Ne kadar yiyoruz? Nasıl pişiriyoruz? “Ne yiyoruz?” sorusunun cevabı hayatı uzatabilmek açısından önemli. Fakat bir başka önemli soru daha var: “Ne kadar yiyoruz?” İyi bir şeyi çok yediğimiz zaman, zararlı hale getirebiliriz. Zeytinyağı çok faydalıdır mesela, en iyi yağdır ama kaşık kaşık zeytinyağı yerseniz, çok yüksek kalori alırsınız ve çok fazla doymuş yağ aldığınız için zarar görürsünüz. Geldik “Nasıl pişiriyorsun?”a. Bu da önemli. Bir şey karamelize olunca, kavrulunca, yakılınca, ateşle doğrudan temas edince, kanserojen bir kaynak haline geliyor.

Pişmiş havuç zararlı çiğ havuç yararlı Mangal keyfinden de uzak duracağız maalesef. Ya da etlerin yanmış kısımlarını bir kenara ayıracağız. Mangalı daha az zararlı hale getirmek için, etin en az üç-dört katı sebzeyle birlikte yiyeceğiz. Adanakebabı yaparken, yanında bir sürü biber domates olmasının da bir sebebi var. Deneyerek yalnızca et yemenin zararlı olduğunu görmüşler.
Bir yiyeceği ne kadar pişirirseniz, o yiyeceğin kilo yapma etkisi, insülin direnci yaratma etkisi o kadar fazla oluyor. Yani “Ne kadar pişiriyorsanız?” da uzun ömür için belirleyici bir soru. Ya da “Pişiriyor muyuz, pişirmiyor muyuz?” Diyet listelerinde havuç zararlı denir. Ama zararlı olan pişmiş havuç, pişmemiş havucun nişantası ortaya çıkmaz. Ya da zayıflatıcı olduğunu zannettiğimiz lahanayı, haşlayıp yediğimiz zaman, hele kapuskasını yaptığınız zaman, lahananın kilo yapıcı etkisini ortaya çıkarırız.

/images/100/0x0/55ea8e31f018fbb8f887a5e9

Ne kadar yedin? Ne zaman yedin? Ne zaman ve ne sıklıkta yediğimiz de önemli. Nişastalı yiyecekleri, akşam 23.00’le, sabah 11.00’de yemek farklı. Akşam yediğiniz nişasta, bize yağ olarak geri döner! Karbonhidratlar da öyle. “Akşam yemeğini erken yiyin” dememizin sebebi de bu. “Ne sıklıkla ve ne miktarda?” yiyorsunuz, bu da önemli. Kırmızı eti, haftada üç gün, öğle-akşam yiyorsanız zararlı. Ama genç bir kadının haftada üç gün, üç köfte kadar kırmızı et yemezse, demir eksikliği anemisine yakalanacağı kesin.

Hazım sistemimiz otobur ‘Over vejetaryen’ dediğimiz, yumurtayı vs. her şeyi reddeden veganlık arızalı. Ama insan, “Otobur mu etobur mu?” derseniz, hazım sistemimiz otobur. Bizim vücudumuz, eti geç sindirebilecek uzunlukta bir bağırsağa sahip, bu esnada ette oluşabilecek bazı toksik maddeler bizi hasta edebiliyor. Ama et yemeden de yaşayabilmemiz pek mümkün değil. Ilımlı vejetaryenlik, yani sebze ağırlıklı beslenmek ömrü uzatıyor.

Koşma yürü. Çok koşarsan yaşlanırsın! İnsan doğasına en uygun aktivite, yürüyüş. Her insan, günde minimum 7500 adım atmalı. 45 dakika yürümemiz gerekiyor yani. Koşu bandı da koşmak için değil, yürümek içindir. Çünkü koşmak hem dize zararlı hem de nefes nefese kaldığımız egzersizler, bizi daha fazla oksijenle baş başa bıraktığı için daha hızlı yaşlandırıyor. Bugünkü insan vücuduyla, bin yıl önceki insan vücudu aslında aynı genlere sahip. İnsan genetiği şöyle diyor: “Tehlike varsa kaç!” “Aslan seni kovalıyorsa kaç!” ya da “Tavuğu yakalamak istiyorsan koş”. Biz koşmaya başlayınca böbrek üstü bezimiz, “Koşmaya başladı, bir şeyden kaçıyor!” diye daha çok kortizon hormonu salgılıyor. Bu da yaşlandıran bir hormon.

Genetik mirasınızı bilin Uzun ömrün sırlarından biri de ‘genetik miras’. “Ben kimin? Annem-babam ne gibi hastalıklarla karşılaşmış. Ailemde hangi hastalıklar yaygın?” Bunu bilmek o kadar önemli ki.

Yaş ilerledikçe az yiyin 40 yaşından sonra her yıl, 150 gram kas kaybetmeye başlıyoruz. Bu ne demek? Vücuda yağ ekleniyor demek. Bu da motor gücümüzün yani metabolizmamızın yavaşlaması anlamına geliyor. O yüzden yaş ilerledikçe “Az yiyin!” diyoruz. Biz yaşlandıkça, sadece saçımız, cildimiz, eklemlerimiz, kaslarımız değil, beynimiz de buruşuyor, yaşlanıyor. Tıpkı cildimiz gibi korteks inceliyor, unutkanlık başlıyor. Karaciğerimiz eski detoksu yapamıyor. O zaman ne yapmalıyız? Yaşlandıkça daha az toksin üreten makinelere dönüşmeliyiz.

İyimserler daha uzun yaşıyor

‘Bütün araştırmalar gösteriyor ki, iyimser insanlar kötümserlerden, ortalama 9-10 yıl fazla yaşıyor.’

Hangi su?
- Alkali oranı, minerali yüksek su. Bir suyun içimi ne kadar kolaysa, o su o kadar kalitesizdir. Biz mineralli su sevmiyoruz ama bedenimizin hoşlandığı su o!

Hangi içecek?
- Ayran. Mümkün olduğunca az yağlı ayran. İkinci içecek çay. Yeşil çay, siyah çay fark etmez. Tamam yeşil çayda daha fazla antioksidan var ama yeşilden iki tane içiyoruz, öbüründen on tane, dengeleniyor.

Hangi meyve?
- Narı ilk sıraya koyarım. Sonra elma, sonra üzüm. Ama hangi meyve sorusuna, en renkli meyve, en kırmızı meyve, en siyah meyve, en mor meyve diye de cevap vermek isterim. Zamanında ve taze olmak koşuluyla.

Hangi yağ?
- Zeytinyağı, az miktarda hayvansalsa tereyağı. Ama ölçülü olmak koşuluyla.

Hangi ekmek?
- Hiçbir ekmek! Bana göre ekmek fikir gıdası değil, sağlık gıdası değil, fakir gıdası. Doymak için yenmesi gereken bir gıda. Ama mutlaka yiyeceksek, tam tahıldan yapılan ekmek... Esmer olan şeyleri, biz sağlıklı zannediyoruz. Doğru değil, çoğu boya. İlla yiyeceksek ‘esmer ekmek’ yerine, tam tahıllı ve kepekli ekmek...

/images/100/0x0/55ea8e31f018fbb8f887a5eb

Hangi balık?
- En yağlı balık. En soğuk denizde yetişen balık. Çok yaşlı olmayan balık. Ama bu, bebek balık anlamına gelmiyor. Uzun ömürlü olan balıklardan uzak durmak gerek, örneğin kılıçbalığı. Vücutlarında daha fazla toksik madde birikme ihtimali var.

Hangi et?
- Bence kuzu eti, ikinci sırada keçi eti. Üçüncü sıraya dana etini koyarım. Hangi sütün cevabı da kesinlikle keçi sütü.

Süt mü, yoğurt mu?
- Yoğurt. Süt, çocuklara bilemedin 10 yaşına kadar lazım. Başkalarının sütünü içen çok az canlı var, bir kediler bir insanlar. Bu da sağlıklı değil. 10 yaşından sonra süt yerine, süt ürünü kullanmak, ayran, yoğurt daha sağlıklı.

Hangi şeker?
- Hiçbir şeker. Hayatımızdan tatlıyı, şekeri çıkarttığımız oranda, ömrümüz uzuyor. Üflediğimiz doğum günü pastasının sayısını arttırmak istiyorsak, yediğimiz pasta sayısını azaltmamız gerekiyor! İleride ürünlerin üzerinde, sigaradaki gibi, “Şeker öldürür” ibaresi olacak.

Hangi bakliyat?
- En iyisi fasülye. Sonra mercimek. Bizim tencere kültürü olağanüstü. Ne kadar az haşlarsanız o kadar iyi.

Hangi kuruyemiş?
- Birincisi ceviz, sonra badem, sonra fındık. Benim sağlık sıralamam bu. Miktarını da söyleyeyim: Bir porsiyon 30 gramdır, o da eşittir 150 kalori. Üç-dört ceviz, 10 fındık, 10 badem, 20 civarında yerfıstığı.

LİBİDO ÖLÜMÜ!

Seks hayatımızı yakından ilgilendiren afrodizyak yiyecekler gerçekten işe yarıyor mu? Yoksa şehir efsanesi mi?
- Çoğu şehir efsanesi! Mesela istiridyeyi beyaz şarapla, güzel bir sofrada, biraz seremoniyle, vakit ayırarak yiyoruz. Ardından bir şey yaşanıyorsa, bu yüzden. Yoksa içindeki çinko, sperm üretimini arttırır, testesteronu değil. O da 10 dakikada olmaz zaten. Çikolataya sokulmuş çilek afrodizyaktır çünkü fikri afrodizyaktır. Daha çok cinsellik çağrıştırır. Spontan sekstir esası. Libido ölüyor. Bunun sebebi de spontan seksin bitmesi. Bana gelen 40 yaşındaki her 10 hastanın 8’inin testosteronu yarı yarıya aşağı inmiş durumda. Libido ölmesi günümüz insanının en büyük sorunu. Kirli hava, şehir, stres, alkol, sigara, depresyon, aklınıza ne gelirse alt alta yazın... Hepsi libidoyu öldürüyor!

6 ayda 3 kere Pennsylvania

“Hiçbirimiz bilge ya da guru değiliz. Hiçbirimiz yeni bir şeyler bulmuyoruz. İmbiğimizden süzdüklerimizi, öğrendiklerimizi, okuduklarımızı, duyduklarımızı, aslında başkasının fikirlerini ve üretimlerini pazarlıyoruz. Benim Osman Müftüoğlu olarak, insanlara çok özel bir şey sunmam söz konusu değil. Bana Demirel’in de katkısı var, Dalay Lama’nın da Halil Cibran’ın da Mehmet Öz’ün de Fettullah Gülen’in de...”

Kitabınızın önsözünde, Fethullah Gülen’in de sizin için yazdıkları var...
- Evet, altı ay önce tanıştım. Ve altı ay içinde, üç defa kendisini ziyaret ettim. Tıbbi tecrübelerimle ona bir fayda sağlayabilir miyim diye bir gayret içindeyim. Benim alakam yok aslında, içki içiyorum, gece hayatım var ama itiraf ediyorum çok etkilendim. İnsanları kategorize etmeyen, onlara sadece insan gözüyle bakan, derinliği olan biri. Bir insanın Bangladeş’te okul açması beni heyecanlandırıyor. Türk kültürünü yaymaya çalışıyor, bunu yaparken de arkaya İslam kültürünü ekliyor. Bence böyle bir şey örgütleyebilmek çok zor. Kendisi pozitif bir enerji deposu. Bana göre Dalay Lama hafif kalır onun yanında.

Osman Mütfüoğlu yeni kitabıyla karşımızda

Önsözde, Nilüfer Göle’den de Ertuğrul Özkök’ten de Can Dündar’dan da alıntılar var. Ama Fethullah Gülen’i koyunca bu konuda çok yorum yapılacağını da biliyorsunuz...
- Tabii, tabii. Bilerek yaptım. İnsanların farklı fikirleri olabilir. Benim herkese saygım var. Ama keşke Dalay Lama’yı da görebilsem, tanıyabilsem. Başkalarının ne düşündüğüyle çok alakadar değilim. Zaten Fethullah Gülen Hoca’yla yakın alakam olduğu dalga dalga yayıldı. Bilen biliyor. Benim için önemli olan şu: Bu toplumun yetiştirdiği önemli değerler var. Nilüfer Göle onlardan biri. Onunla senede iki kere yaptığım sohbetler bana yön veriyor. Hayat hocalarımdan biri. Sezen Aksu da öyle, Osman Bölükbaşı da Demirel de Fethullah Gülen de. O da hayatıma yön verenlerden biri. Ben meseleye bu açıdan bakıyorum. Amacım, kitabımın daha çok satması değil, bu noktadan sonra zaten buna ihtiyacım yok.

Düşman olmayın, düşman yaratmayın!

İyi hayat, huzurdur. Mutluluğa değil, huzura yaslanın. Mutluluk andır, huzur daha geniş bir süreçtir. Size yük olan her şeyi atın, detokslayın. Kötü düşüncelerinizi atın, kötü ilişkilerinizi, size yük olan arkadaşlıklarınızı da.
Düşman olmayın, düşman yaratmayın. Düşman olduğunuzda erken ölüyorsunuz, kalp damar hastalıkları çoğalıyor, düşman yarattığınızda da size yaşam alanını daraltıyorlar, strese giriyorsunuz. Bu da ömrünüzü kısaltıyor.

NE DEDİLER?

CAN DÜNDAR: 20’li yaşlarımızda aşktan söz ederiz. 30’larımızda çocuklarımızdan, 40’larda sağlıktan, 50’lerde hastalıktan... Oysa 20’lerden itibaren sağlıktan söz etmemiz gerek, 60’larda hâlâ aşktan dem vurabilmek için.

FETHULLAH GÜLEN: Geç tanıdığım -tanımamış olma kabahati bana ait- aydınlık sima, mümtaz şahsiyet, kıymetli hekim, Prof. Dr. Osman Müftüoğlu beyefendiye en içten hürmet ve saygılarımla...

SEZEN AKSU: “... Hocam, bana bir kez daha iyi geldiğiniz için tekrar teşekkür ederim.”

ERTUĞRUL ÖZKÖK: İnsan vücudu sadece organlarımızdan ibaret bir kütle değil. O aynı zamanda ruhumuzu taşıyan beden. Osman Müftüoğlu bize ikisinin harmonisini nasıl inşa edebileceğimizi anlatıyor.

NİL KARAİBRAHİMGİL: Osman Müftüoğlu “Yiyin” dedi, yedik. “Yemeyin” dedi, yemedik. “Dikkat” dedi, dikildik. “Rahat” dedi, rahatladık. Ama en çok da “Gülün” dedi... Güldüm. Çünkü ne olursa olsun: Yaşasın Hayat!

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku