GeriFeriha Dildar ŞENKAYA Ortancayım, neredeyim?
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ortancayım, neredeyim?

“Büyük kardeşim benden daha başarılı; küçük kardeşim benden daha çok seviliyor. Peki, ben neredeyim?” İşte bu soru, üç çocuklu ailelerde çoğu ortanca çocuğun yaşadığı zihinsel karışıklığı basitçe özetliyor.

Bu yüzden anne-babalar, ortanca çocuğun “arada kalmışlık” hissini anlamalı, ailede en az kardeşleri kadar önemli bir yeri olduğunu ona hissettirmelidir. Kardeşlerin kıyafetlerini kullandırtmaktansa, imkânlar dahilinde onlara kendi seçimlerini yapma fırsatı da tanınmalıdır.

Kaç kardeş oldukları, kaçıncı kardeş olarak doğdukları, çocukların gelişim ve davranışlarını etkileyen önemli faktörlerdendir. Kalabalık ailelerde ortanca çocuk, konumundan dolayı bazı zorlanmalar yaşayabilir. Elbette anne-baba tutumları, diğer kardeşlerin özellikleri ve çocuğun bireysel yatkınlıkları da durumunu belirlemekte etkendir. “Çocuğun doğum sırası tek başına bir psikolojik zorluk oluşturur” denemez.
Peki “ortanca çocuk sendromu” diye bir kavram var mıdır? Tutum ve davranışları aile koşullarına göre değişmekle birlikte, ortanca çocuklar çoğu kez aynı anda iki kişiyle mücadele ederler. Bu iki kişi, ortanca çocuğun kardeşleridir: Bir tanesi, kendisinden çok daha fazla ayrıcalığı ve özgürlüğü olduğunu düşündüğü büyük kardeşi; öbürü de sonradan gelip kendisinin yerini almaya çalıştığını düşündüğü küçük kardeşi...
Ortanca çocuklar, kardeşleri arasında sıkışmış gibidirler. Kendilerini büyük ve küçük kardeşlerinin hak ve ayrıcalıklarından yoksun hissedebilirler. Anne-babalarının “O senin abin/ablan, ona karşı saygılı ol” ve “Kardeşin daha küçük, onu idare etmelisin” cümleleri karşısında çelişkiler yaşayabilirler. Ortanca çocukların aynı anda bütün rollerin üstesinden gelmesi beklenebilir.

BÜYÜK MÜYÜM YOKSA KÜÇÜK MÜ

“Sen bu işin altından kalkamazsın, henüz yaşın küçük, bırak ağabeyin yapsın”, “Bu davranışlarından artık vazgeç, koca adam oldun, bak kendinden küçük kardeşin var”... Birbiriyle çelişen bu iki cümle ile karşı karşıya kalan ortanca çocuklar, ne yapacaklarını şaşırabilir, aile içindeki konumlarını bulmakta zorlanabilirler. Bunun sonucunda bazen dış görünüşleriyle dikkat çekmek isteyebilirler.
Ortanca çocuklar, rekabet edebilecek kadar güçlü ve yetenekli ise büyük kardeşiyle öne çıkma yarışına girebilir ya da bunu yaşıt ilişkilerine genelleyerek arkadaşlarıyla sürekli rekabet içinde olabilir. Yeterince önemsenmediklerini ve diğer kardeşleri kadar yetenekli olmadıklarını düşünüp tepkisel davranabilecekleri gibi mücadele etmektense yenilgiyi kabul ederek karamsar bir yapı da geliştirebilirler.

DEZAVANTAJ AVANTAJA DÖNER

Anne-babalar, ortanca çocukları büyük kardeşleriyle kıyaslamamalı, küçük kardeşlerinden çok daha büyük görmemelidir. Her bir kardeş, diğeriyle eşit değerde ve konumda görülerek büyütülmelidir. Anne-babalar ortanca çocukları yeri geldiğinde “büyük çocuk”, yeri geldiğinde “küçük çocuk” diye nitelemektense “çocuklarımızdan biri, kardeşlerden biri” olarak nitelemelidir.
Ortanca çocuk olmak, çocukların gelişim döneminde kafa karışıklığı yaratabilir. Ancak sağlıklı ailelerde bu durumu kazanca dönüştürmek de olasıdır. Öncelikle anne-babalar, ortanca çocuklar doğduğunda ilk çocuklarına göre daha tecrübelidir. Bu yüzden çocuk yetiştirme konusunda daha az kaygılıdırlar. Bu durum, ortanca çocuklar için büyük avantajdır. Ayrıca anne-babaların ortanca çocuklara ilk çocuklarına yaklaştıklarından daha ılımlı yaklaşmaları, ortanca çocukların otoriteyle problem yaşama ihtimalini düşürür. Aile içinde kendilerine yer edinebilmek için verdikleri mücadeleler sonucunda ise aile içinde en aktif ve en başarılı birey haline gelebilirler. Yani zorlanarak verdikleri bu mücadeleler, onların lehine sonuçlanabilir.
X

Bebeklerde emme alışkanlığı ve emzik

Bebekler, gelişimlerinin 12-18 ayları arasında haz kaynağının ağız bölgesine odaklandığı oral dönemden geçerler.

Bu evrede bebek, çevresini ağız yoluyla keşfetmeye çalışır ve etrafında gördüğü cisimleri sıklıkla ağzına götürür.

Yapılan araştırmalarda emme güdüsünün bir sonucu olarak bebeklerin yaklaşık yüzde 85’inin birinci aylarında emzik kullanmaya başladığı saptanmıştır. Emzik, bebeğin doğal emme içgüdüsünü tatmin etmekte ve bebeğe güvende olduğu hissini vermektedir.
Bebek emzik emmekten mutlu oluyorsa, bu durumdan rahatsız olmaya ve bebeklerin emme zevklerini tatmin etmelerini engellemeye gerek yoktur. Ancak kimi anne-babalar, bebeklerine çok fazla emzik verirler. Bu yüzden de bebekler için emme bir vakit sonra ihtiyaç olmaktan çıkıp sakinleştirici bir araç haline gelir. Bu da bağımlılığa yol açar.
Ayrıca uzun süreli emzik alışkanlığı; diş ve çene yapısının bozulması, kulak-burun hastalıkları ve konuşma bozukluklarına yol açabilmektedir. Uzun süreli emzik kullanan bebekler, kelimelerle duygulara temas etmekten ve başka türlü problem çözme şemalarını oluşturmaktan da uzaklaşmaktadır.
Eğer emziği çok fazla kullanırsanız, yani bebeğinizin çıkardığı sesler karşısındaki ilk hareketiniz ona emzik vermek olursa, bebeğinizin ses çıkarma ve ses keşfetme ihtiyacını engelleyebilirsiniz.
Çoğu bebeğin emzik ihtiyacı, kelimeleri kullanmaya başlamadan önce yani 4-5 aylık gibiyken azalır. Ağızda bir şekil bozukluğuna yol açmaması açısından bebeğinizin ilk dişleri çıktığında yani 6-8 aylar arasında emzik kullanımını yavaş yavaş azaltabilirsiniz.
Genelde emme refleksi, çiğneme becerisinin gelişmesiyle birlikte ortadan kaybolmaya başlar. Çiğneme becerisinin gelişmeye başladığını gözlemlediğiniz dönemde çocuğunuza emzik yerine çiğnemesi için ekmek kabuğu gibi sert bir yiyecek verdiğinizde, bunu çiğnemeye çalıştığını görürsünüz. Bu açıdan çocuğunuzun emme refleksini yapay bir şekilde uzatmaktan kaçınmanız gerekir. En geç 2 yaş bitiminde emzik kullanımının tamamen bırakılması da yerinde olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Uzaktan baba olmak

Çeşitli sebeplerle evlerinden, ailelerinden ve çocuklarından uzak olan babaların, çocukları için gerekli desteği aralarındaki mesafeye rağmen nasıl verebilecekleri son yıllarda psikologlar ve okul danışmanlarına en çok danışılan sorunlar arasında... İçinde bulunduğumuz yüzyılın ikinci yarısından itibaren kültürel ve ekonomik alanda yaşanan gelişim, erkeğin aile içindeki rolünde çeşitli değişikliklere yol açtı. Bundan yüzyıl öncesine kadar ailenin ekonomik kaynağı ve otoriter gücü olarak tanımlanan babalık rolü, kadının iş gücüne katılması ve evde daha az zaman geçirmesiyle birlikte değişime uğradı.
Günümüzde babaların da çocuk gelişimine destek vermesi gerektiği düşüncesi gün geçtikçe yayılıyor. Bunun sebebi sadece anneye destek vermek değil, baba ilgi ve sevgisinin çocuğun çeşitli alanlardaki gelişimini önemli ölçüde etkilemesi...
Ancak bu durum bazı ailelerde sıkıntıya yol açtı. Çeşitli sebeplerle ailelerinden uzak olan babaların, çocuklarına gerekli desteği nasıl verebilecekleri son yıllarda psikologlar ve okul danışmanlarına en çok danışılan konular arasında...

Babam neden uzakta

Babaların çocuklarından uzakta olmalarını gerektiren birçok sebep olabilir. Çok sık iş seyahatine çıkan, fazla iş mesaisi yapmak zorunda kalan veya eşinden boşanan babalar bu durumda en sık rastlanan örneklerdendir. Fakat fiziksel olarak çocuğunuzun yanında olamamak sizin bir baba olarak hâlâ onun hayatının önemli bir kısmını kaplamanıza engel değildir.
Bu tür durumlarda, öncelikle her çocuğun hayatında istikrar ve sağlam bir düzene ihtiyaç duyduğunu hatırlamalısınız. Babasıyla yeteri kadar vakit geçiremeyen çocuklar, babalarının neden uzakta olduğunu, onunla ne zaman ve nerede vakit geçireceklerini bilmek isteyecektir. Kuşkusuz çocuğunuza neden ondan uzak kalacağınızı anlatmak hem sizin hem de onun için acılı bir süreçtir. Bazı çocuklar acısını öfkeyle dışa vururken, kimi ağlayabilir ya da hiç tepki vermeyebilir. Bu konuşmayı yaparken çocuğunuza nasıl hissettiğini sormak ve düşündüklerini ifade etmesine izin verecek ortamı sağlamak çok önemlidir.
Babanın artık evde eskisi kadar olmayacağını duyan her çocuk bu konuşmadan kendine özgü sonuçlar çıkaracaktır ama hemen her çocuk öncelikle bu ayrılığın kendisini nasıl etkileyeceğini sorgular. Çoğunlukla geleceğe ve her şeyin aynı kalacağına dair güvenceler duymaya, sizin onun hayatındaki bu geçişi mümkün olduğunca pürüzsüz yapacağınıza inanmaya ihtiyaç duyacaktır.

Onunla nasıl konuşmalı

Çocuğunuzun yaşı ne olursa olsun, birlikte geçirdiğiniz vakitlerde yinelenen kimi davranışlar, çocuğunuzun sizinle ilişkisinde bir düzen oturtmasına ve sizden ne bekleyeceğini bilmesine olanak sağlar. Aslında çocuğunuz için hiçbir şey onu sevdiğinizden emin olmasından daha önemli değildir.
Örneğin, eğer çocuğunuz 1-3 yaşları arasındaysa onu havaya kaldırın ve “Babasının bu dünyada en çok sevdiği kişi kim acaba?” sorusunu sorun. Bu soru ve davranış onu her gördüğünüzde tekrarlandığında, çocuk babasının onu herkesten çok sevdiğine emin olacak ve bu küçük paylaşımı iple çekecektir.
6-7 yaşındaki çocuklarda baba ve çocuk arasında özel bir şaka, aralarındaki bağı güçlendireceği gibi birbirleriyle keyifli vakit geçirdiklerini anımsamalarına da yardımcı olacaktır.
Yetişkin bir çocuğunuz varsa, ona hayatıyla ilgili sorular sormak, hayatındaki en yeni heyecanları paylaşmak, aranızdaki güçlü anılar arasında yerini alacak ve çocuğunuzda babasıyla tekrar konuşmak ve paylaşmak için heyecan yaratacaktır.

Durumu kolaylaştırın

Çocukların babalarıyla beraber vakit geçirdiklerinde ne yapacaklarını bilecekleri küçük hatırlatmalara ihtiyaçları vardır. Ona beraberken yapabileceğiniz birkaç şeyin listesini mektup olarak gönderin ve eklemek istediği bir şey olup olmadığını sorun. Bu mektupların rahat bir dille yazılmış olması çocuğunuza da güven verecek ve sizin varlığınızı hatırlatacaktır.
Eğer çocuğunuzla her an iletişim kuramayan bir babaysanız, çocuğunuzun hayatındaki önemli günleri, çocuğunuzla görüşmeyi planladığınız tarihleri önceden işaretlediğiniz bir takvim kullanabilirsiniz. Bu özel günlerde çocuğunuzu aramak, ona bir hediye göndermek ya da kart yazmak fiziksel olarak yanında olamasanız bile her zaman çocuğunuzun yanında olduğunuzu hissettirecektir. Uzmanlar bu konuda, çocuğunuzla buluşmak için ayarladığınız bir randevunun çok zor bir durumda kalmadığınız takdirde iptal edilmemesi ya da ertelenmemesi gerektiğini belirtiyor.
Çocuğunuzla aranızda bu tür sağlam bir iletişimin sağlanmasında en büyük desteği kuşkusuz çocuğunuzun annesinden almalısınız. Ayrılmış ya da ayrı yaşıyor olsanız bile çocuğunuzun hayatına dair detayları paylaşmak ve çocuğunuzun annesi hakkında olumsuz yorumlardan kaçınmak bu süreci kolaylaştıracak, çocuğunuzun yeni düzenine adapte olmasını hızlandıracaktır.

Babalar için ipuçları

* Çocuğunuzu telefonla aramadan önce onunla hangi konular hakkında konuşacağınızı kafanızda belirleyin.
* Bulunduğunuz yerden çocuğunuza resim, kartpostal, gittiğiniz bir restoranın broşürü, bulunduğunuz şehrin pulu gibi nerede olduğunuza dair ipuçları verecek eşyalar yollayın.
* Sık sık iletişimde olabilmek için teknolojiden faydalanın! Beklenmedik zamanlarda çocuğunuza onu ne kadar sevdiğinizi söyleyen kısa mesajlar ya da e-posta’lar gönderin.
* Küçük yaştaki çocuğunuz için kendinizi videoya çekerek sevdiği bir kitabı okuyun ve kaydı ona gönderin. Böylece gece yatmadan önce ona masal okuduğunuzu hayal edebilecektir.
* Yanında olamadığınız özel günlerin öncesinde ya da sonrasında küçük de olsa bir hediye ve bir tebrik kartı göndererek onunla ne kadar gurur duyduğunuzu söyleyin.
Yazının Devamını Oku

Içimizdeki çocuk ve çocuğumuz

Iyi bir ebeveyn olmanın yolu, kendi ihtiyaçlarımız ile çocuklarımızın ihtiyacını ayırt etmekten geçiyor.

Anne-babalar, her çocuğun şahsına münhasır olduğunu bilmeli ve buna uygun ebeveyn tutumları geliştirmelidir.

Anne-babalık sürecinde sık sık kendimizi geçmişle gelecek arasında gidip gelirken bulabiliriz. Geçmişin hesaplarını yaparken genellikle hatalarımıza, yapmak isteyip yapamadıklarımıza odaklanırız.

Günlük hayatta her tür mesleği icra etmek için belirli bir öğrenme süreci ve yeterlilik belgesi gerekir. Oysa ki anne-babalık, kendi anne-babamızdan aldığımız miraslar ile yaşamın ileriki yıllarında öğrendiklerimizi bütünleştirmeye çalıştığımız zorlu bir süreçtir.

Ebeveyn olma hakkında pek çok kaynak olmasına karşın, çoğu anne-babanın ne yapacağıyla ilgili kafa karışıklığı uzun yıllar devam eder. Aldığımız eğitim, edindiğimiz bilgi ve deneyim bizi olgunlaştırır elbette... Ama bütün bunların daha ileriki yaşlarda edinildiğini düşünürsek, o yıllara kadarki deneyimimizin referansı anne-babamızdır.

Yazının Devamını Oku

Karne zamanı

Yıl içinde birçok anne-baba; okul tarafından çocuklarının ders gidişatından haberdar edilir.

Okul ve ebeveynler arasındaki bu iletişimin yıl sonunda da tekrarlanması, anne-babaların sorunlu dersler hakkında öğretmenlerle görüşme ve işbirliği yapması önemlidir. Anne-babalar, çocuklarının dersleri ve başarısızlık nedenleriyle ilgili bilgi sahibi olduklarında, konuyu en uygun şekilde ele almaları ve ilişkiyi bozmadan çocuklarına yardım edebilmeleri mümkündür.
Çocuğunuzla konuşmadan önce bu soruların cevaplarını öğrenin...
? Duygusal sorunlar, öğrenmeyi ne derece etkiler?
- Çocuklar, zekâdan bağımsız olarak, hangi yaşta olursa olsunlar duygusal süreçlerine bağlı bir akademik performans gösterirler.
- Dikkat bozukluğu vb. sorunlar, bazen başarısızlık için başlı başına bir neden, bazen de pek çok şeyin sonucudur.
- Kaygı, ifade edilemeyen olumsuz duygular, özgüvenle ilgili sorunlar, büyüme ile önceliklerin değişmesi gibi ruhsal süreçler, öğrenme becerilerini ve akademik performansı doğrudan etkiler.
- Çocuğunuzun gelişimsel dönem özellikleri ve onunla kurulan ilişki kalitesinin yanı sıra aile ortamı da akademik başarısızlığa neden olacak pek çok duygusal iniş çıkışlar yaratabilir.

Yazının Devamını Oku

Bir Varmış, Bir Yokmuş

Anne-babalar; bazen kendilerine anlatılan masalların çoğunu çocuklarına aktarmaktan çekince duyarlar.

Masallardaki olumsuz duyguların çocuklarını kötü etkileyeceğini düşünürler. Oysa ki masallar, çocukların bilişsel ve duygusal gelişimi desteklerken anne-baba ve çocuk arasındaki ilişkiyi de zenginleştirir.

Bir toplumda büyüyen ve yaşayan bireylerin çoğunun kısmen aşina oldukları masallar, o toplumun ortak tarihidir de aslında. Bunun yanında evrensel masallar da dünyanın farklı yerlerindeki bireylerin, belki de evrensel tarihimizin ipuçlarıdır.

Ancak bazen anne-babalar; çocuk büyütürken kendilerine okunan, anlatılan ya da bizzat okudukları masalların çoğunu çocuklarına aktarmaktan bir çekince duyarlar.

Masallardaki cadılar, çocuğu korku dolu bir hale getirecek midir? Prenses ve prens ilişkisi, gereksiz bir karşı cins merakı yani cinsel bir uyanış yaratacak mıdır?
Tüm bunlar, mükemmel çocuk yetiştirme endişesinin bir yansıması olabilir. Anne-baba, dünyanın en kusursuz çocuğunu böyle olumsuz duygularla kirleteceğini düşünür. Ya da anne-babanın kendi korku ve kaygılarının çocuk üzerindeki yansıması da olabilir.

Yazının Devamını Oku

İzinsiz almak ne zaman ‘hırsızlık’tır?

İzinsiz eşya alma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocukların ilkokul çağına gelmesi gerekir.

Çoğu çocuk, erken çocukluk döneminde, yuvadan ya da arkadaşının evinden bir oyuncağı izinsiz alıp evine getirmiş olabilir. Böyle bir olay karşısında anne-babalar, çocuklarının bu davranışını geleceğe taşıyabileceğinden kaygılanır.

Oysa erken dönemde, istediğine sahip olabileceğini düşünmek, gelişimsel sürecin gereğidir. O yüzden çocuklar, kendi oyuncaklarından ya da eşyalarından daha güzelini gördüklerinde bunları izinsiz alır, bunu ahlak dışı bir davranış olarak görmezler.

Bu dönemde “mülkiyet kavramı” daha gelişmediğinden başka birinin eşyasını izinsiz almak, onlara kötü bir davranış olarak gelmez.

İzinsiz eşya alma davranışının bir uyum ve davranış bozukluğu olarak değerlendirilebilmesi için çocukların ilkokul çağına gelmiş olması gerekir.

Yazının Devamını Oku

Erken dönemde güvenli bağ oluşturma

Bebekler hayatta kalabilmek için annelerine bağımlı doğarlar. Anne ve bebek arasındaki yakınlık bağı, bebeğe güvenlik hissi verir. Bebekler tahmin edilen ve tekrarlanan ilgilenilme deneyimleriyle “güvenli üs”lerini oluşturur. Çocuklar da bebeklikten itibaren içselleştirdikleri güvenlik modeli sayesinde çevrelerindeki yeniliklikleri keşfetmeye başlar.

Güvenli bağlanma, sosyal, duygusal ve zihinsel olarak çocukların olumlu yönde gelişmesiyle yakından ilişkilidir. Araştırmalar, ebeveyn-çocuk ilişkisinin, çocuğun kendi yaşıtlarıyla ilişki kurabilmesi, dünyayı keşfetmek için kendini güvende hissedebilmesi, gerginlik karşısında sağlam durabilmesi ve duygularını dengeleyebilmesi için önemli olduğunu göstermiştir. Ayrıca ileride diğer insanlarla ilişki kurabilme yeteneklerinin gelişimi için de ebeveyn-çocuk ilişkisi belirleyicidir. Bağlanma, çocuğun dünyayı nasıl algıladığını belirler.
Bir insanın kişiliğinin oluşumunda, kendi kişilik özellikleri ve doğuştan getirdiği miraslarının yanı sıra büyüdüğü aile ve yaşıtlarıyla ilişkileri de belirleyici rol oynar.
Çocuğun halihazırda sahip olduğu özellikler, onun gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Bunun yanında, yaşadıkça edindiği deneyimler de çocuğun bazı genlerinin aktifleşmesinde ve beyninin şekillenmesinde etkili olur. Genlerimiz ve çevremiz etkişileşime geçerek bizim kim olduğumuzu belirler.
Bebeğin erken dönemde anneyle kurduğu bağlanma ilişkisi, gelişiminde en önemli güçlerden biridir. ınsanlar, bağımlı canlılar olarak dünyaya gelir. Bunun yanında beynimiz fazlasıyla sosyalliğe duyarlıdır. Donanım ve gelişim, kurulan ilişkilerle şekillenir ve gelişir. Bu yüzden erken dönemde bağlanma deneyimleri ileriki yaşamımızı şekillendirmemiz açısından önemlidir.
Bazı insanlar, bağlanma ile yapılmış araştırmaları düşünerek erken dönem yıllarının bizim kaderimizi belirlediğini düşünür. Oysa biz biliyoruz ki, ebeveyn-çocuk ilişkisi değişkendir ve değiştirebilmek bizim elimizdedir. Asıl önemlisi çocuğunuzla olan ilişkinizi değerlendirip, eksiklerinizin farkına varmanız ve ilişkinizi nasıl daha iyi ve sağlıklı hale getirebileceğiniz hakkında düşünmenizdir.

UYUM, DENGE VE TUTARLILIK

Güvenli bağlanmanın oluşumu için gerekli üç ana öğe vardır. Bunlar, uyum, denge ve tutarlılıktır. Bu öğeler bir arada olduğunda bebek anneye bağlanır, kendini güvende hisseder ve annesi tarafından anlaşıldığını anlar. Uyumu sağlamak için bebeğinizin sözel olmayan işaretlerini anlamanız gereklidir. Bu sayede bebeğiniz anlaşıldığını ve size bağlandığını hisseder.
Aranızdaki uyum ise bebeğinizin duygusal ve vücut dengesini kurmasına yardımcı olur.
Bebeğinizin isteklerine karşı tutarlı olmanız da onun kendi içinde bütünleşmesini ve etrafındakilere bağlanmasını sağlar. Bağlanma yenidoğan beyni için gereklidir ve çocuğunuzu güvende kılar. Bu sayede çocuğunuz büyüdükçe ebeveynden kolayca ayrışabilir, ihtiyaç duyduğunda sakinleşmek için tekrar anne-babasının güvenli kollarına gelebilir ve anne-baba ile kurduğu bu güven ilişkisini model olarak içselleştirir.
Bebekte güvenlik duygusu, tekrar edilmiş deneyimlerle pekiştirilerek ve bağlanma figürü ile ilişki kurularak oluşur. Bu sayede bebek sağlıklı bir birey olarak büyür, çevresini keşfetmeye motive olur ve diğer insanlarla ilişki kurmaya başlar.
Güvenli bağlanma için gerekli olan ana öğeler karşılandığında bebek, sağlıklı bağlanma geliştirir ve büyüdükçe içselleştirdiği bu bağlanma sayesinde yenilerini kurmaya başlar.
Örneğin, babası tarafından ilgilenilen 4 aylık bir kız çocuğunu düşünerek güvenli bağlanmayı açıklayalım: Bebek acıkır ve ağlamaya başlar. Babası onu ağlarken gördüğünde hemen yaptığı işi bırakıp yanına gelir ve sorunun ne olduğunu anlamaya çalışır. Bunu yaparken onu nazikçe kucağına alır ve göz göze gelerek yumuşak bir ses tonuyla “Ne oldu? Neyi var benim kızımın? Babanın seninle oynamasını mı istiyorsun, yoksa karnın mı acıktı? Bana anlatmak istediğin bu mu canım?” gibi cümleler kullanarak onu rahatlamaya çalışır. Unutmayın, bebekler konuşulan dili anlamasalar da kelimelerdeki vurguları anlarlar ve ona göre tepki verirler. Baba, kızı kucağındayken mutfağa gider ve ona mamasını hazırlar, bu sırada onunla sakin bir ses tonuyla konuşmaya da devam eder. Mamayı hazırladıktan sonra rahatça oturur ve onu beslemeye başlar. Bebek bu sürede babasının gözlerine bakarak mamasını yer, hem mamadan hem de babasıyla olan şefkatli iletişimden tatmin olur, kendini iyi hisseder.
Bebeğin sıkıntısıyla ilgili verdiği sinyaller, babası tarafından hemen algılanmış, doğru şekilde anlaşılmış ve hemen karşılanmıştır. Bebek bu deneyimiyle öğrenir ki babası onun ne hissettiğini bilir, saygı duyar ve bu konuda gerekeni yapar. Hayatında onun için önemli olan biri tarafından anlaşıldığını hisseder. Buna benzer deneyimler tekrarlandıkça bebek babasıyla bir bağ kurar ve zamanla bu bağı içselleştirir. Bu tür deneyimler, bebeğin kendi dünyasında büyük bir etki yaratır: “Eğer ben iletişime geçersem, dünya bana istediğimi elde etmem için bir yol bulur.”
Bu sayede güvenli bağlanma gelişmeye başlar. Araştırmalara göre, erken dönemde güvenli bağlanma kuran çocukların liderlik özelliklerine sahip olduğu görülmüştür.

SİZ NASIL BİR BAĞ KURDUNUZ

Bazı durumlarda aileler bebeklerinin güvenli bağlanma için ihtiyaç duyduğu öğeleri karşılayamayabilir. Bu tür durumlarda bebekler güvenli olmayan bir bağlanma geliştirirler ve bu durum onların ileriki yaşamlarında kuracakları ilişkileri için de belirleyici olur. Unutmayın ki, bağlanma hayat boyunca değişkenlik gösterme potansiyeline sahiptir. Çocuk-ebeveyn ilişkisi zaman içinde nasıl değişirse bağlanma deneyimleri de aynı derecede değişkenlik gösterir. Bu yüzden ilk yıllarda sağlıklı bağlanma kuramayan aileler, çocuklarının gelişimi ve onlarla olan iletişimlerinin sağlıklı olması için bunun önemini anladıklarında değişime motive olurlar.
Çocuğunuzun hayatında pozitif bir değişim yaratmanız için hiçbir zaman geç kalmış sayılmazsınız!
Siz nasıl bir bağlanma kurdunuz? Bunu düşünmek için aşağıdaki sorular size yol gösterici olabilir:
* Çocuğunuz size yakın olmak istediğinde ona nasıl karşılık verdiniz? Üzgün olduğunda ve rahatlamaya ihtiyaç duyduğunda ona nasıl yaklaştınız? Sizinle ilişkisi onun için güvenli üs olarak tanımlanır mı sizce?
* Çocuğunuzun büyüdükçe yeni şeyler keşfetmesini nasıl desteklediniz? Çocuğunuzun güvenli bağlanmasını geliştirmesi ve gerektiğinde kendi başına hareket etmesi için sizinle olan ilişkisini nasıl geliştirebilirsiniz?
* Siz çocuğunuzla olan ilişkinizde güvenli bağlanma için gerekli olan öğelerden hangilerinin bulunduğunu düşünüyorsunuz? Bu öğelerden hangileri çocuğunuzu büyütürken sizi zorladı? Çocuğunuzla olan iletişiminizi nasıl geliştirebilirsiniz?
Yazının Devamını Oku

Çalışan anne ve bebeği

Geçmişten bugüne, çalışan kadının hayatın pek çok alanında zorlandığından söz edilmektedir.

En çok üzerinde durulan ve tartışılan konu ise, çalışan bir annenin çocuğunun bakım sorunudur. Geçmiş zamanlara göre günümüzde, aileler daha çok çekirdek aile biçimini aldığından aile büyüklerinin (anneanne/babaanne gibi) çocuk üzerindeki etkinliği azalmıştır. Bu durum, çocuklar için erken yaşta kurum veya bakıcı bulma ihtiyacını doğurmuştur.
Bir anne iseniz, öncelikle bebeğinizle evde geçireceğiniz ilk zamanlarda kendinizi yabancılaşmış hissedebilirsiniz. ış hayatında her sabah aynı saatte kalkmaya, evden çıkmaya, günlük yapmanız gereken işler listesinden sırayla gitmeye alışkın olduğunuzdan bebeğinizin beklenmedik halleri sizi şaşırtacaktır. Tabii bu en zor haftalar bebeğiniz büyüdükçe, siz onu tanımaya başladıkça geçecektir. Bebeğiniz 2 aylık olduğunda size gülerek, kahkaha atarak karşılık verdiğinde ve sizi tanıdığını hissettirdiğinde bu zor anlar yerini keyifli zamanlara bırakacaktır.  

İŞE BAşLARKEN KıME BIRAKMALI

Kısa zamanda bebeğiniz ve aileniz için neyin daha iyi olduğunu keşfedeceksiniz.
Siz işe başlamadan önce düşünmeniz gereken en önemli konu, bebeğinizin sizin yokluğunuzda bakım sorunudur. Günümüzde değişen yaşam düzeniyle birlikte bu konuda birçok seçenek vardır ve yapmanız gereken, ailenizin ihtiyaçlarına en uygun olanını seçmektir: Evde bir bakıcı ile kalması, günlük bakım evlerinde kalması veya bir yakınınızın evinde bakılması gibi. Bütün bu seçenekleri değerlendirirken maddi olarak hangisini karşılayabileceğinizi düşünerek başlamak, sizin için daha kolay olacaktır.

Yazının Devamını Oku

Çocuğunuzun tatlı belası kim

Kardeşler arasında kavga, sık rastlanan bir durumdur.

Bu kavgaların altında yatansa aslında birlikte eğlenme isteğidir. Araştırmalara göre ilerideki iyi ilişkinin belirleyicisidir bu kavgalar. Birbirini yok sayan kardeşlerin ise ileride yalnız ve birbirlerine mesafeli oldukları gözlemlenmiştir.

Kardeşler arası kavgalarda genelde büyük kardeşler kontrolü elde tutma rolünde, küçükler ise ortamı kızıştırma rolünde olurlar. Önemli olan, kardeşlerin birbirleriyle olan kavgalarına anne-babaların dahil olmamasıdır. Kardeşlerin kendi sorunlarını, birbirleriyle iletişim kurarak çözmeyi öğrenmelerine fırsat tanımak gerekir.

Kardeş kavgası, birçok araştırmacının ve uzmanın ilgilendiği, nedenlerini araştırdığı bir konudur. Kardeşlerin, küçük kardeşin doğumdan itibaren ebeveyn sevgisi uğruna birbiriyle sonsuz bir savaşa girdikleri düşünülür. Oysa bu konuda yapılan anketlerde, çocukların sadece yüzde 9’u kavga ve rekabet sebeplerini ebeveynleriyle ilişkilendirmiştir. Çok daha büyük bir çoğunluk için öncelikli sebepler farklıdır. Örneğin, başka bir araştırmada büyük çocukların yüzde 80’i, küçüklerin ise yüzde 75’i oyuncak paylaşamamayı kavga sebebi olarak göstermektedir.

En önemli sebep ne olabilir   

Yazının Devamını Oku

Çocuğum çocukluğunu yaşıyor mu

Her anne-baba, çocuğunun yaşamın getirdiği tüm olanaklardan yararlanmasını, becerilerini en ileri düzeyde geliştirerek bu rekabetçi dünya ile başa çıkmaya hazır hale gelmesini arzu eder.

Diğer yandan çocuğunun, çocukluğunu gönlünce yaşamasını da hayal ederler.

Bilişimden eğitime, teknolojiden sanata her alanda sınırların zorlandığı bir çağdayız. Çocukların da hem bu çağın nimetlerinden yararlanma hakları hem de donanımlı olma gereklilikleri var. Ancak konulan hedefler, anne-babanın “hiçbir şeyi kaçırmama” amacına hizmet etmeye başlarsa, bu durum çocuğa faydalı olmaktan tamamen çıkar! 

Çocukluk döneminin en önemli nimeti “oyun”dur. Oyunlar, çocuğun dikkat ve konsantrasyon yeteneklerini, zekalarını ve el becerilerini geliştirerek onları okula ve sosyal yaşama hazırlar. Çocuklar oyun aracılığıyla, yeri geldiğinde rekabet etmeyi yeri geldiğinde işbirliği yapmayı öğrenirler. Oyun sırasında karşılarındaki kişinin duygularını anlamaya çalışır ve kendi duygularını kontrol edebilmek için stratejiler üretmeye başlarlar.

Oyun, çocukların fiziksel kabiliyetlerini geliştirir, yeni fikirler üretmelerine yardımcı olur ve yaratıcılıklarını kullanmalarını sağlar. Ayrıca oyun, çocuğun yetişkinle olan bütün çatışmalarını çözmesine olanak sağlayarak yükünü hafifletir, onu daha dengeli ve mutlu yapar.

Yazının Devamını Oku

Cinsiyet farkı ve ebeveynler

Çocuklar, cinsiyetlerine göre roller üstlenmeleri gerektiğini erken yaşta fark eder.

Bu farkındalığı kazanmalarını sağlayan, başta aile olmak üzere bulundukları sosyal çevrede edindikleri tecrübelerdir.

Çevrelerindeki büyükleri gözlemleme ve onları taklit etme, çocuklar için en etkili öğrenme yollarındandır. Çocuğunuz, davranışlarına verdiğiniz tepkiler doğrultusunda, bu davranışın desteklenmediğini ya da kabul görmediğini algılar.
Büyüklerin hareketleri ve tutumları çocukların öğrenmesinde belirleyicidir. Çocuklar, erken çocukluk döneminde, genelde aile bireylerinden birini kendileriyle özdeşleştirir ve onun davranışlarını taklit eder. Peki, kızlara ve erkeklere nasıl farklı mesajlar veriyor olabiliriz?
Doğumdan itibaren kızlar ve erkeklere karşı tutumumuz farklılık gösterir. Bazen bunu bilerek yaparız bazen de farkında olmadan. Kız bebeklere pembe giysiler giydirip,
pembe tonlarında oda hazırlarken; erkek bebekler için maviyi kullan-mayı tercih ederiz. Bu farklılıklar davranışlarımıza da yansır.

ERKEK ÇOCUKLARA KARŞI DAHA SERTİZ

Yazının Devamını Oku

Çocuğumun korkularıyla nasıl baş edebilirim

Çocukların belli yaş dönemlerinde yaşadıkları farklı korkular vardır. Bunlar olağandır. Ancak, yaşadıkları korku onların hayatını, uyum ve gelişimini engelliyorsa, ortada bir sorun var demektir. Korku ve endişeler normal gelişimin bir parçasıdır ve her bireyin korkuları vardır. Korku, insanın kendini koruyabilmesi için gerekli duygulardan biridir, çünkü korkularımızla ortaya çıkan doğal savunma mekanizmalarımız sayesinde karşılaştığımız tehlikeli durumlarla başa çıkmamız mümkün olur.

Çocukların da belli yaş dönemlerinde yaşadıkları farklı korkular vardır. Korku, çocuğun yeni durum ve duygularla başa çıkmasında önemli bir yer tutar. Ancak, yaşadıkları korku onların hayatını, uyum ve gelişimini engelliyorsa, bir problemden söz edilebilir.

BEBEKLERDE YABANCI TEHDİDİ

Okul öncesi, çocukların duygularının en yoğun olduğu dönemlerden biridir. Ancak gerçek duyguları ile temas etmekte ve söze dökmekte zorlanırlar. Duyguların sözel olarak ifade edilmemesi, onların olmadığı anlamına gelmez. Karşılaştıkları pek çok şey onlar için korkutucu olabilir.

Çocukların gerçekleri yorumlama becerileri yetişkinlerden farklıdır. Bazen gerçek dünyadan bazen de hayal dünyalarından oluşturdukları malzeme, korkularının kaynağıdır. Çocukların da tıpkı bizim gibi kendilerine ait bir iç dünyaları ve fantezileri vardır. Bu yüzden her çocuğun farklı korkuları ve farklı tepkileri olabilir.
Okul öncesi dönemde çocukların yabancı insanlardan ve ortamlardan korkmaları sık görülen bir durumdur. Bebekler, 4-6 haftalık olduğunda, anne-babalarını diğer insanlardan ayırt etme tepkileri vermeye başlar. Yapılan araştırmalar, bir aylık bebeklerin anne-babaların yüzlerini, seslerini ve davranışlarını diğer insanlardan ayırt edebildiğini gösterir.
Bebeklerin, diğer insanlardan endişelenmeleri, 5, 8 ve 12 aylık olduklarında tekrar kendini gösterir. Bu durum, bebeklerin yenilikleri daha çabuk fark etmeleri, bilinçlenmeye başlamaları ve tepki verme yeteneklerinin daha gelişmiş olmasından kaynaklanıyor olabilir.

8 aylık bebeğiniz kucağınızdayken, yanından geçen yabancının sadece onun gözünün içine bakması bile bebeğinizi huzursuz edebilir. Çünkü bebeğiniz kendini güvende hissetse de bu durumu bir tehdit olarak algılar. Bu yüzden bebeğinizin sakinleşene ve kendisini hazır hissedene kadar kucağınızda kalması, onun yeni deneyimlere karşı güvenini artıracaktır.
Bir ay içinde bebeğiniz bu durumlarla nasıl baş edeceğini öğrenecek ve bu korkusunu aşacaktır. Yabancı kaygısı zaman içinde biraz daha azalmış gibi görünse de bebeğin yürümeye başlaması ve özgürce dilediği yerlere gidebilmesiyle yabancı ortam ve insanlara tepki göstermesi durumu tekrar ortaya çıkar.

GRUBA KATILMASI İÇİN ZORLAMAYIN

Çocuklar, 2-3 yaşından itibaren dili daha iyi kullanırlar ve sosyal ortamda ifade becerileri artar. Tabii ki başlangıçta kalabalık ve gürültülü bir çocuk grubuna katılmaktan çekinebilirler. Çocuğunuzu böyle bir ortama sokmadan önce ona nasıl bir ortamla karşılaşacağını, kimleri göreceğini anlatırsanız, endişelerini biraz olsun azaltabilirsiniz. Çünkü genellikle beklenmeyen durumlar çocukların endişelerini tetikler.

Arkadaş grubuna katılması için çocuğunuzu zorlamayın, o kendini hazır hissettiğinde çocuklara yanaşacak ve oyuna katılacaktır. Herhangi bir kavga veya tartışma olduğunda ise (eğer durum tehlikeli değilse) müdahale etmeyin ki çocuğunuz kendi repertuvarını oluştursun ve baş etme becerilerini geliştirsin.
3-6 yaşları arasındaki çocuklar, farklı korkular üretmeye başlarlar. Çocuklar, kendi agresif duygularını tanıdıkça ve bunu dış dünyaya yansıttıkça, çevrelerindeki diğer canlıların agresyonundan korkmaya başlar. Yeni veya hiç bilmedikleri bir şey gördüklerinde, ona yaklaşmaktan çekinebilirler. Bu bir köpek, bir hayvan veya tanımadığı bir insan olabilir. Örneğin, köpeklerin veya böceklerin kendilerini ısırmasından korkarlar. Bu yüzden yaklaşırken daha temkinli olurlar ve güvendikleri kişinin onayını almaya ihtiyaç duyarlar.

Bu yaştaki çocuklarda yüksek sesler de korku kaynağı olabilir: Ambulans, polis arabası, kapının aniden çarpması veya bir çocuğun beklenmedik ağlaması gibi... Bu durumların tekrarı çocukların kendi içindeki kontrol kaybını veya kendi öfkelerini çağrıştırdığından korku yaratıyor olabilir. Bu durumda sakin açıklamalar ve korku nesnesiyle kontrollü ve tekrarlayan temaslar işe yarar.

CADI VE HAYALET KORKUSU GELİŞİYOR

Okul öncesi dönemde çocuklar gerçekle hayal dünyasını birbirinden tam olarak ayırt edemez, bu yüzden cadılardan, hayaletlerden, gördükleri kabuslardan, kuklalardan veya televizyon kahramanlarından korkabilirler. Bu korkularla mücadelenin en kolay ve en iyi yolu oyundur. Oyunla, çocuklar korkularını dışa vururlar. Bu yüzden akılcı açıklamaların yanında onlarla oyun oynamak da korkularla başa çıkmada etkili bir yoldur.

Okul çağı çocuklarında daha var oluşla ilgili korkular hakimdir (ölüm, anne-babanın boşanması, hastalık, yaşıt ilişkileriyle başa çıkma)... Ölüm korkusu olan çocuklar, anne-babalarından ayrılıp okula veya arkadaşlarıyla eğlenmeye gitmek istemezler. Tabii her zaman sebebi ölüm korkusu olmayabilir; bazen ayrılık kaygısı da bu duruma yol açabilir.
Fakat, anne-babayı kaybetme korkusu, çocuğun sosyal ortamlara girmesini ve anne-babasından uzak kalmasını engelleyici nedenlerden biridir. Bu gibi durumlarda ölüm kavramı aile içinde çok iyi ele almalı ve çocuğunuzun yaşına uygun olarak kısa, net ve doğru açıklamalar yapılmalıdır.

ANNE-BABALARA ÖNERİLER

* Diğer çocukların, hatta yetişkinlerin bile çeşitli korkular yaşadığını ve bunun çok doğal olduğunu çocuğunuza anlatın. Onun yaşındayken yaşadığınız korkulardan da ona bahsedebilirsiniz. Bunu bilmek, kendini yetersiz ve çaresiz hissetmesini engelleyecektir.
* Çocuğunuza, korkuları ve tüm olumsuz duygularıyla birlikte onu kabul ettiğinizi, önemsediğinizi belli edin.
* Çocuklarınızın anlattıklarını dikkatle dinleyin ve söylediklerine saygı duyun. “Aman bunda ne var? Korkacak bir şey yok” gibi tepkiler vermek yerine, “Korkunu anlayabiliyorum, ben her zaman yanında olup seni koruyacağım” demeniz, ona korkusuyla baş etmede yardımcı olabilir.
* Çocuğunuzun korkularını anlamaya çalışın ve kabul edin. Kabul etmek, korkuların gerçeklik kazanmasına değil, sadece çocuğunuzun duygusunu kabul etmeniz anlamına gelir (“Haklısın, hepimizin böyle korkuları olabilir, çok normaldir” gibi)...
* Korkularıyla başa çıkmasına yardım etmek için onunla oyun oynayın, resim çizin. Kendi iç dünyalarını resimle veya oyunla ifade etmek onlara iyi gelecektir.
* Çocuğunuzun korktuğu şeylerin üzerine gitmeyin, bu onu daha da tedirgin eder. Korkusunu yenmesi için sizin sağlam, sakin duruşunuza ve hazır oldukça yeni deneyimler kazanmaya ihtiyacı vardır.
* Eğer korkusu onun günlük yaşama uyumunu engelliyorsa, mutlaka bir uzman desteği alın.
Yazının Devamını Oku

Çocuğa mesajı nasıl iletirsiniz

Çocuğunuza sınır koyarken uymanız gereken üç temel adım vardır. İlk olarak çocuğunuzun davranışa uyması ve uymaması durumunda kazançlarını ve kayıplarını belirlemelisiniz. İkinci adım ise, talimatı çocuğunuzun yanına giderek vermenizdir. Bu şekilde, çocuğunuzun talimata duyarlılık kazanmasını sağlamış olursunuz. Sonuncu adım ise, sakin olmaktır.

Çocuklarımızı büyütmek ve eğitmek, bazı zamanlarda onların da iyiliği için sınır koymayı gerektirir: Tabii ki istekleri gerçekleşmediği zamanlarda çocuklar, anne-babalarına onları iyi yetiştirmeye çalıştıkları için teşekkür etmezler. Aksine, daha fazla deneyerek ve durumu kendi lehlerine çevirebilmek için anne-babalarının kararlılık düzeylerini ölçerler. Bu deneyimler, eğlence yerine sıkıntı getirir, öğrenmeyi engeller ve uzun dönemde anne-baba ve çocuk ilişkisini yıpratır.
Çocuğumuzun yanlış davranışlarıyla nasıl başa çıkacağımızı veya olumlu davranışlarını nasıl ödüllendireceğimizi bilmemiz beklenir. Çocuklarımızın sorun yaratan davranışlarıyla istikrarlı ve başarılı bir şekilde baş edebilirsek anne-babalığın tadını çıkarmamız o kadar mümkün olur.
Aradaki sevgi ve iletişim bağı kendi kendine kurulur ve paylaşılan eğlenceli zamanlar artar. Diğer bir deyişle, iyi bir disiplin keyifli zamanların yaratılmasını ve çocukla sağlam temeli olan bir ilişkinin kurulmasını sağlar. Bu da zaten hepimizin istediği şeydir.
Çocuğunuza sınır koyarken uymanız gereken üç temel adım vardır. İlk olarak, çocuğunuzla konu hakkında önceden konuşmanız, çocuğunuzun davranışa uyması ve uymaması durumunda kazançlarını ve kayıplarını belirlemeniz gereklidir.
Yani, çocuğunuzla ön kontrat yapmalısınız, “Eğer söylediğimde yatağına gidersen, yattığında sevdiğin iki hikayeyi de sana okuyacağım”. İkinci adım ise, talimatı çocuğunuzun yanına giderek vermenizdir.
Bu şekilde, çocuğunuzun talimata duyarlılık kazanmasını sağlamış olursunuz. İlk söylediğinizde en mükemmel şekilde uygulamasını beklemeyin.
Örneğin, çocuğunuza oyuncaklarını toplamasını söylediğinizde ilk başta sadece 5 oyuncak toplaması ve geri kalanını sizin toplamanız önemli değildir.
En sonuncu adım ise, bütün bu süreçte sakin olmayı başarmaktır. Tabii ki sizler de insansınız ve bazı durumlarda toleransınız düşebilir.
Fakat bir problem çözerken, bir kural koyarken sakin ve kararlı bir tutum içinde olmak gereklidir.

Dikkat etmeniz gereken noktalar

Kullanacağınız cümle, “Yaptıkların karşısında kardeşinin kendini nasıl hissettiğini düşünüyorsun?” veya “Bu çirkin davranışını kimse beğenmiyor” değil, “Kardeşini rahatsız etmeyi derhal bırak” olmalıdır.
Doğrudan ve belirgin ifadeler kullanın. Mesajınız, “Akşam geç kalma” veya “Vaktinde evde olmaya çalış” yerine, “Saat 7.00’de yemek için evde ol” olmalıdır.
Normal ses tonunuzu kullanın. Ses tonunuz, kontrolün sizde olduğunu, kararlı olduğunuzu ve çocuğunuzdan istediğinizi yerine getirmesini beklediğinizi göstermelidir. Mesajınızı iletmenin en iyi yolu da normal ses tonunuzu kullanmanızdır. Çocuğunuzu kararlı olduğunuza ikna etmek için bağırmanız, çığlıklar atmanız gerekmez.
Davranışı sonucu yapacaklarınızı belirtin. Çocuğunuz sürekli sizin kurallarınıza uymuyorsa veya sürekli sizi test ediyorsa, ona dediklerinize uymadığında uygulayacağınız sonuçları anlatın. “Alışveriş merkezinde lütfen elimi bırakma. Eğer bırakırsan, sana istediğin oyuncağı almayacağım.”
Sözlerinizle mesajınızı iletemediğinizi düşündüğünüzde davranışlarınızla desteklemeniz etkili olacaktır. Çocuklar, sözlerinizin ancak davranışlarınızla desteklendiğinde geçerli olacağını bilirler. Örneğin, “salonda cips yeme” dediğinizde o yemeye devam ediyorsa, gidip cipsi elinden alarak veya “Ya bu kurallara uyarak oynarsın ya da oynamak için başka bir oyun bulmalısın. Hangisini yapmak istersin?” dediğinizde, kurallara uymamakta diretirse o oyunu oynamasına bir süre izin vermeyerek mesajınızı en etkili şekilde iletmiş olursunuz.
Yazının Devamını Oku

Arkadaşlık öğretilebilir mi

Biz yetişkinler arkadaşlığın hayatımızdaki yerini bildiğimizden, çocuğumuzun da yakın arkadaşlık ilişkileri kurmasını istiyoruz.

Ama diğer çocukları zorlayarak kendi çocuğumuzu sevmelerini sağlayamayacağımız da bir gerçek. Peki, neler yapabiliriz?

“Oğlum hiçbir arkadaşını eve davet etmiyor. Arkadaşları da doğum günleri olduğunda oğlumu davet etmiyor. Okuldan geldiğinde arkadaşlarının onu sevmediğinden yakınıyor. Onun arkadaşının olmadığını görmek beni çok üzüyor.”
Ailelerin buna benzer endişeleri aslında nadir rastlanan durumlar değil. Nitekim, çocuğumuzun dışlanması, başkaları tarafından kabul görmemesi, bizi üzdüğü gibi çocuğumuzun da kendine güvenini sarsar ve onun kendini yalnız hissetmesine neden olur.
Çocuğunuzun arkadaşlık kurmayı erken yaşta öğrenmesi, ileride katılacağı sosyal ortamlara daha kolay uyum sağlamasına yardımcı olur. Araştırmalar, dışlanmış ve grup tarafından kabul görmemiş çocukların, ergenlik ve yetişkinlikte davranış ve uyum problemleriyle karşılaşma riskinin daha yüksek olduğunu göstermiştir.
Genelde, küçük yaştaki çocukların arkadaşlık kurmada zorlandıkları gözlenir. Her çocuğun kişiliği ve özellikleri farklıdır. Bazıları girişken, konuşkan ve canayakınken, bazıları ise daha çekingen, endişeli ve içine kapanıktır. Buna bağlı olarak, bazı çocukların yaşıtlarıyla karşılaştırıldığında arkadaşlık kurmada daha fazla zorluk çektiği görülür.
Genelde iletişim kurmada problem yaşayan çocuklar arkadaşlık ilişkileri kurmakta da zorlanabilir. Bu çocuklar, sohbete nasıl başlayacaklarını, nasıl sürdüreceklerini ve söylenenlere nasıl cevap vereceklerini bilemezler. Bu yüzden, gruba dâhil olmaları zorlaşır.
Bazı çocuklar ise çok sabırsız ve hareketli olduğundan grubun iç dengesini bozan hareketlerde bulunarak diğer çocukların tepkisini çeker ve oyun arkadaşı olarak tercih edilmez.

Yazının Devamını Oku

Televizyonun çocukların hayatındaki yeri

Hiç şüphesiz televizyon, çağımızın çocukları için en ilgi çekici iletişim araçlarından biri...

Fakat, çocuğunuzun televizyondan gelen uyaranları ilgi ve dikkatle izlemesi, bunun yararlı bir aktivite olduğunu göstermez. Özellikle 2 yaşın altındaki çocuklara, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlarını hiçbir şekilde desteklemeyen televizyon asla önerilmemektedir.

Hiç şüphesiz televizyon, çağımızın çocukları için en ilgi çekici iletişim araçlarından biri, sihirli bir kutu... Farklı yaşlarda da olsa pek çok çocuğun zamanının büyük kısmı televizyon karşısında geçiyor. Hatta, televizyon seyretmek için ayrılan ortalama süre, uyku ve okula gitmek dışında herhangi bir aktiviteye ayrılan süreden daha fazla. Çalışma hayatı, ev işleri, hastalık ya da diğer nedenlerden dolayı çocuklarına zaman ayıramayan aileler ise zaman zaman televizyonu “bebek bakıcısı” olarak kullanıyor.

Öncelikle, çocuğunuzun zihinsel, duygusal, sosyal ve motor gelişiminin temellerinin atıldığı kritik bir dönem olan 0-3 yaş döneminde, televizyonun çocuğun hayatındaki yerini ve etkilerini ele almak son derece önemlidir. Bebeklik döneminde duygusal, sosyal ve zihinsel ihtiyaçların sağlıklı bir şekilde karşılanması, ona ancak beş duyusunu da kullanabildiği, karşılıklı etkileşime dayanan, sıcak, koruyucu ve süreklilik gösteren “ortak dikkat” alanları sağlayarak gerçekleşir.

Çoğu anne-baba, bu dönemde çocuklarının açık bir televizyon karşısında hızla değişen görüntüler, renkler ve farklı seslerle büyülenip uzun süre televizyona odaklandıklarını gözlemlemişlerdir. Fakat, çocuğunuzun televizyondan gelen uyaranları ilgi ve dikkatle izlemesi, bunun yararlı bir aktivite olduğunu göstermez. Yapılan araştırmalar da anne-çocuk ilişkisinin ve ev ortamındaki uyaranlar gibi çevresel özelliklerin çocuğun zihinsel gelişiminde televizyondan çok daha etkili bir rol oynadığını ortaya koymuştur.
Ayrıca, televizyonun 2 yaş altındaki çocukların zihinsel gelişimlerine hiçbir olumlu etkisi olmadığı da saptanmıştır. Dolayısıyla, 2 yaşın altındaki çocuklara, duygusal ve zihinsel ihtiyaçlarını hiçbir şekilde desteklemeyen televizyonu önermiyoruz.

Yazının Devamını Oku

Yas döneminde çocuğuma nasıl yardımcı olabilirim

Çocuklar, kaybedilen kişinin yasını tutmaya ihtiyaç duyarlar. Onların karşılaşacakları en büyük güçlük ise yaşlarına uygun olmayan bir açıklama ya da hiç açıklama yapılmamasıdır. Sevilen bir aile üyesinin ya da yakının kaybı sonrasında pek çok anne-baba, çocuklarını kayıp hakkında bilgilendirmeyerek, acıyı ifade etmekten ve kaybedilen kişinin yasını aile içinde paylaşmaktan kaçınarak çocuklarını koruduğunu düşünür. Fakat ölüm ve yas da diğer yaşam olayları gibi insan olmanın bir parçasıdır.
Dolayısıyla, çocuklar da tıpkı yetişkinler gibi kaybedilen kişinin yasını tutmaya ve yaşanan kaybı kabullenmeye ihtiyaç duyarlar.
Bununla birlikte, çocuktaki ölüm ve kayıp kavramının yetişkinlerinkinden çok farklı olduğunu ve çocuğun yaşı ilerledikçe bu kavramların da yavaş yavaş yerleştiğini bilmek, çocuğunuzun yaşına uygun bir açıklama yapmak açısından son derece önemlidir.
Çocuğun kayıp ve sürecinde karşılaşacağı en büyük güçlük, yaşına uygun olmayan bir açıklama yapılması ya da hiç açıklama yapılmamasıdır.
Ölüm hangi yaşta nasıl algılanıyor
Okul öncesi (6 yaş altı) dönemde çocuklar ölümün anlamını ve ölümün bir son olduğunu tam olarak anlayamazlar, onlar için ölüm telafisi olan bir şey olabilir (çizgi film karakterlerinin ölüp tekrar yaşama dönmesi gibi) ve ölüm korkusu anne-babadan ayrılmak çerçevesinde yaşanır.
6-8 yaş arası çocuklar ise yavaş yavaş ölümün bir son olduğunu algılamaya, ölümü hayalet, iskelet gibi korku verici nesnelerle özdeşleştirmeye başlarlar. Sevilen bir yakının ölümünü kendi olumsuz davranışlarının bir sonucu olarak da algılayabilirler.
8-9 yaşından itibaren ise çocuklar tüm canlıların ve dolayısıyla kendilerinin de bir gün öleceklerini anlamaya başlarlar ve ölümün kaçınılmaz, geri çevrilemez ve evrensel bir kavram olduğunu algılarlar.
Haberi dolaysız yoldan verin
şüphesiz yetişkinler için kaybın kendisi kadar (özellikle kaybedilen anne ya da baba ise) bu kaybı çocuğa aktarmak da acı verici ve güçtür.
Fakat ölüm haberini çocuğa dolaysız olarak basit bir şekilde aktarmak oldukça önemlidir.
Her ne kadar küçük yaştaki çocuklar “ölüm” veya “öldü” ifadelerini tam olarak algılayamasalar da, çocuğu korumak ya da yaşanan acı deneyimi ifade etmeyi kolaylaştırmak adına bu kelimelerin yerine “kaybetmek”, “uzaklara gitti”, “uzun bir uykuya daldı”, “gökyüzünde yıldız oldu” gibi açıklamalar kullanmak çocuk için son derece kafa karıştırıcı olabileceği gibi, uzaklara gitmek ve uyumak ile ilgili ciddi korkuların oluşmasına da neden olabilir.
Dolayısıyla, ölüm haberini “Dedenin bir süredir çok hasta olduğunu, hastanede uzun süre kaldığını biliyorsun, ama ne yazık ki iyileşemedi ve doktor bizi bu sabah arayıp onun öldüğünü haber verdi” şeklinde sade ve dolaysız bir şekilde vermeye özen gösterin.
Sevilen bir yakının kaybı sonrasında çocuklar anne-babalarına “Sen de ölecek misin?” gibi sorular sorma eğilimindedirler.
Bu tarz sorular üzerine, anne-babaların hayat ve ölüm ile ilgili gerçekleri güvenle çocuklarına aktarmaları oldukça önemlidir.
Küçük yaşlardaki çocuklara açıklarken, ölümün ağırlıklı olarak yaşlanmayla eşleştirilmesi sağlıklıdır.
Yazının Devamını Oku

Kardeşler arası rekabet

Kardeşler arası ilişki, çocukların rekabeti, işbirliğini ve uzlaşmayı öğrendikleri yerdir.

Çatışmaların içeriği, büyük, küçük, ortanca çocuk rolleri, genellikle pek çok kültürde benzer özellikler gösterir.   

Kardeş kıskançlığının en kötü sonucu, çocuklardan birinin ya da hepsinin ciddi bir hasar almasıdır. Bu mücadelenin uygun şartlarda çocuklar için önemli kazanımları vardır. En önemlisi bu ortaklıkta ortaya çıkan sorunlarla baş ederken çocuklar kendilerini ifade etmeyi, savunmayı, fedakârlık yapmayı öğrenirler.
Aralarındaki çatışmada en baskın duygu öfkedir. Öfke doğal ve beklenen bir duygu olduğundan, anne ve babanın görevi bu duygunun yıkıcı, kırıcı olmayan bir şekilde açığa çıkmasını sağlamaktır. Öfke hiçbir zaman yok olmaz, eğer açığa çıkmasına izin verilmezse, saldırganlık ya da suçluluk duygusu gibi birçok duygusal sorun şeklinde kendini gösterir.
Çocuğunuz kardeşi ile ilgili olumsuz duygularını ifade ettiği zaman onu görmezden gelmek yerine, duygularını anladığınızı çocuğunuza kendi cümlelerinizle, “şu anda görüyorum ki kardeşinin bağırması seni oldukça rahatsız ediyor” diye yansıtmaya özen gösterin. Benzer bir şekilde, aslında var olmayan ama onun hayalini kurabileceği veya olmasını istediği bir durumu da “Bazen kardeşinin buradan çok uzaklara gitmesini isterdin” ya da “Kardeşin senden özür dilese çok mutlu olabilirdin” gibi hayal ürünü cümlelerle dile getirin.
Çocuğunuzu kardeşini incitecek davranışlardan kaçınması konusunda uyarın. Öfke duygusunu güvenli bir biçimde gösterebileceğini çocuğunuza anlatın. Gerekirse o anda çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini, sebebini de belirterek onun yerine ifade edin ve onun da aynı biçimde kardeşine aktarmasını isteyin. (Örneğin; “Ali, evde sürekli bağırarak konuşman beni çok rahatsız ediyor. Lütfen alçak sesle konuşur musun?”)
Ailenin, çocuklar arasında çıkan çatışmada saldırgan davranan çocuk yerine o anda mağdur duruma düşmüş çocuğun acısına odaklanması gerekir. Saldırgan davranan çocuğun duygularını daha farklı ifade etmesi gerektiği söylenmeli, fakat ilgi mağdur  çocuk üzerinde olmalıdır.

Anne-babalara bazı öneriler

Uygun olmayan kıyaslamalar yapmak yerine, problemi tanımlayın. Örneğin; “Kardeşin her gün servise zamanında hazırlanıyor, fakat sen hiçbir zaman yetişemiyorsun” demek yerine, “Geceleri çok geç yattığın zamanlarda sabahları servise geç kalıyorsun ve birkaç haftadır her gün geç yatıyorsun” demek daha olumlu olur.

Yazının Devamını Oku

Kardeşler arası rekabet

Çok çocuklu ailelerde kardeşler arası ilişki, çocukların rekabeti, işbirliğini ve uzlaşmayı öğrendikleri yerdir. Çatışmaların içeriği, genellikle pek çok kültürde benzer özellikler gösterir. Kardeş kıskançlığının en kötü sonucu, çocuklardan birinin ya da hepsinin ciddi ve kalıcı bir hasar almasıdır. Bu mücadelenin uygun şartlarda çocuklar için önemli kazanımları vardır. En önemlisi bu ortaklıkta ortaya çıkan sorunlarla baş ederken çocuklar kendilerini ifade etmeyi, savunmayı, fedakarlık yapmayı ve paylaşmayı öğrenirler.

Aralarındaki çatışmada en baskın duygu öfkedir. Öfke doğal ve beklenen bir duygu olduğundan, anne ve babanın görevi bu duygunun yıkıcı, kırıcı olmayan bir şekilde açığa çıkmasını sağlamaktır. Öfke hiçbir zaman yok olmaz, eğer açığa çıkmasına izin verilmezse, saldırganlık ya da suçluluk duygusu gibi birçok duygusal sorun şeklinde kendini gösterir.

Çocuğunuz kardeşi ile ilgili olumsuz duygularını ifade ettiği zaman onu görmezden gelmek yerine, duygularını anladığınızı çocuğunuza kendi cümlelerinizle, "Şu anda görüyorum ki kardeşinin bağırması seni oldukça rahatsız ediyor" diye yansıtmaya özen gösterin. Benzer bir şekilde, aslında var olmayan ama onun hayalini kurabileceği veya olmasını istediği bir durumu da "Bazen kardeşinin buradan çok uzaklara gitmesini isterdin" ya da "Kardeşin senden özür dilese çok mutlu olabilirdin" gibi hayal ürünü cümlelerle dile getirin.

Çocuğunuzu kardeşini incitecek davranışlardan kaçınması konusunda uyarın. Öfke duygusunu güvenli bir biçimde gösterebileceğini çocuğunuza anlatın. Gerekirse o anda çocuğunuzun duygu ve düşüncelerini, sebebini de belirterek onun yerine ifade edin ve onun da aynı biçimde kardeşine aktarmasını isteyin. (Örneğin: "Ali, evde sürekli bağırarak konuşman beni çok rahatsız ediyor, ders çalışmamı engelliyor. Lütfen biraz alçak sesle konuşur musun?")

Ailenin, çocuklar arasında çıkan çatışmada saldırgan davranan çocuk yerine o anda mağdur duruma düşmüş çocuğun acısına odaklanması gerekmektedir. Saldırgan davranan çocuğun duygularını daha farklı ifade etmesi gerektiği söylenmeli, fakat ilgi mağdur çocuk üzerinde olmalıdır.

Anne-babalara bazı öneriler

Uygun olmayan kıyaslamalar yapmak yerine, problemi tanımlayın. Örnek: "Kardeşin her gün servise zamanında hazırlanıyor, fakat sen hiçbir zaman yetişemiyorsun" demek yerine, "Geceleri çok geç yattığın zamanlarda sabahları servise geç kalıyorsun ve birkaç haftadır her gün geç yatıyorsun" demek daha olumlu olur. 

Hoşunuza gitmeyen davranış biçimiyle ilgili gördüklerinizi veya hissettiklerinizi çocuğunuza yansıtın. Örneğin; "Servise sürekli geç kalman diğer arkadaşlarına ve şoföre okula zamanında yetişmek konusunda engel oluyor ve bu durumda birçok kişi zor durumda kalıyor. Ayrıca ben de işe gitmek için evden daha geç bir saatte çıkıyorum ve bu durum hoşuma gitmiyor" şeklinde bir ifade, hem açıklayıcı olması hem de çocuğun kendi davranışlarının diğer insanlar üzerindeki etkilerini görüp empati kurabilmesi açısından önemlidir.

Bir yiyeceği ya da eşyayı kardeşler arasında eşit paylaştırma konusunda kaygılanmak yerine, her çocuğun bireysel ihtiyaçlarına yönelin. Çünkü siz eşit dağıtmış olsanız bile, ufak bir boy veya renk farkı çocuğunuzun isyan etmesine sebep olabilir.

Aynı anda tüm çocuklara eşit vakit ayırmak, çocuk için yetersiz olabilir. Her çocuğunuza, onunla bireysel olarak geçirebileceğiniz zamanlar ayırın.

Kardeşler birbirleri ile çatışmaya girdiğinde, zarar veren çocuğa odaklanmak yerine canı acıyana yönelerek onun hislerine odaklanın.
Yazının Devamını Oku

’Baba’ olmak...

Yaklaşık 30 sene önce yapılan araştırmalar, o dönemde babaların, çocuklarıyla annelerden daha az zaman geçirdiğini ve çocuk bakımı ve yetiştirilmesi konusunda çok az sorumluluk yüklendiklerini göstermiştir. Günümüzde ise değişen hayat koşulları ve yaşam tarzlarının (kadınların da çalışma hayatına atılması) yanı sıra, farklılaşan çocuk yetiştirme tarzları nedeniyle babalar, çocuk bakımı ve yetiştirilmesi gibi konulara aktif bir şekilde dahil olmaya başlamışlardır.

Babanın çocuk ile ilgili alanlara katılmasıyla birlikte, aile içindeki "baba rolü" de zaman içinde değişime uğramıştır. Geçmişte "eve ekmek getiren, evin direği olan otorite figürü" olarak algılanan bu tek boyutlu ve aile içinde mesafeli baba figürü, günümüzde "eş, geçim sağlayan, bakım sağlayan, koruyucu, rol modeli, oyun arkadaşı, öğretmen, ahlak rehberi" gibi, ağırlıkları farklı zaman ve koşullara göre değişen, farklı rolleri üstlenmektedir.

Günümüzde babaların üstlendiği farklı rolleri göz önünde bulunduran pek çok araştırma, babanın çocuğun çeşitli alanlardaki gelişimini önemli ölçüde etkilediğini ortaya koymuştur.

Aile içindeki baba figürünün ve baba-çocuk ilişkisinin çocuk gelişimi üzerindeki etkisi, çocuk bakımı, eğitimi, oyun gibi doğrudan etkileşim yoluyla olabileceği gibi, babanın çevresindeki insanlara ve sosyal koşullara etkisi üzerinden dolaylı olarak da gerçekleşebilir. Babanın motivasyonu, becerileri, kendine güveni, sosyal destek ve çocuk yetiştirme ile ilgili ailevi ve kültürel değerler de, babanın aile içindeki rolünü etkileyen ve baba-çocuk arasındaki ilişkinin kalitesini öngören kayda değer faktörlerdir.

Genel kanının aksine, babalık rolü doğumdan itibaren değil, çocuğa sahip olmayı istemekle başlar. Baba adayının çocuğuyla olan iletişimi de annenin hamilelik döneminde eşine yardımcı olmasıyla başlar. Hamilelik öncesi ve sonrasında da babalara birçok önemli görevler düşmektedir.

Annenin yaşadığı fiziksel ve duygusal değişimler göz ardı edilemez. Anne hamilelik döneminde içsel süreçlerini de gözden geçirmeye başlar. Hamilelikteki duygusal süreçlerin yanı sıra, fiziksel sorunlarla da başa çıkarken babanın eşine verdiği duygusal destek çok önemlidir.

Bebeğin doğumuyla birlikte kadın ve erkeğin kendilerini ve birbirlerini algılayış biçimleri de değişikliğe uğrar. Kadın anne olmuştur ve bu değişim, duygusal ve fiziksel olarak hamilelik ve öncesinde annenin zihninde başlar. Oysa babanın "babalık" hakkında tek referansı kendi babasının çocuğu olduğudur. Babalığı bebekle birlikte yavaş yavaş öğrenecektir.

Bazı teorisyenler, annenin bebekle olan ilişkisinin bebeğin kişiliğini ve sosyal ilişkilerini büyük ölçüde biçimlendirdiğini savunurlar. İlk aylarda bebeğin fiziksel ve duygusal olarak anneye çok ihtiyacı vardır. Baba, "ben bu ilişkinin dışında kaldım" demek yerine, anne-bebek arasındaki yoğun birlikteliğin doğal olduğunu, bu durumun kendisinin dışarıda kalması anlamına gelmediğini bilmelidir.

İlk iki yıldan sonra artık çocuk anne ve babaya eşit mesafededir. Baba, çocuk için dış dünyanın ilk temsilcisidir. Olumlu baba- çocuk ilişkisi çocuğun dış dünyaya daha güvenle bakabilmesini sağlar. Baba yaratmak istediği otorite ve disiplini korkutarak oluşturursa, çocuk da dış dünyayı korkutucu olarak görebilir.

Çocuklar için, kendilerinin yapamadıkları şeyleri yapacak güç ve beceriye sahip olan bütün yetişkinlerin, özellikle anne ve babaların adeta doğal bir otoritesi vardır. Anneler gibi, babaların imajı da fiziksel özellikleri ve becerileri ne olursa olsun bir başkadır. Hemen hemen her çocuğun gözünde baba figürü büyük ve güçlüdür.

Baba, erkek çocuk için model, kız çocuk için karşı cinsin temsilcisidir. "Erkek" imajı çocuğun zihninde ilk olarak, babanın fiziksel özellikleri ve davranışları ile şekillenir. Erkek çocuklar erkeksi gücü, mücadeleyi, rekabeti, yenme ve yenilmeyi baba ile deneyimler. Kızlar ise erkek dünyasına ait ilk yatırımlarını babaları sayesinde oluştururlar.

İlk yıllardan itibaren çocukların hayatında önemli bir varlık gösteren babalar, çocuklar yetişkin oldukça zenginleşirler. Yaptıkları yatırım en kárlı şekilde kendilerine geri döner. Oysa görevini yalnızca eve para getirmekle sınırlandırmış babalar, çocuklarıyla ortak bir dil oluşturma, sorun çözme becerilerini çoktan kaybetmiş olurlar. Son yıllarda baba figürlerini ve çocuk-baba ilişkilerini araştıran çalışmalar;

n İlgi ve sevgi gösteren babaların;

- çocuklarına beceri, bağımsızlık, özsaygı ve özgüven gibi kavramları aşılayarak duygusal gelişimlerine katkıda bulunduklarını,

- çocuklarını, duygusal olarak kendileriyle bağ kurmamış babalara sahip çocuklara göre daha cömert, anlayışlı, toleranslı ve empati yeteneği gelişmiş, dolayısıyla arkadaşlık ilişkilerinde daha başarılı, liderlik özelliklerine sahip uyumlu çocuklar olarak yetiştirip sosyal gelişimlerine de katkı sağladıklarını,

n Otoriter ve az ilgi gösteren babaların ise;

- keyfi ve etkisiz disiplin yöntemlerine daha sık başvurduklarını,

- çocuklarında ise utangaçlık, çekinme gibi kişilik özelliklerine daha sık rastlandığını ortaya koymuştur.

Babalar için bazı ipuçları

- Çocuğunuzun gelişimini anne karnından itibaren takip edin.

- Çocuğunuz üzerinde korkuya dayalı bir disiplin uygulamayın. Sizinle rahat ve açık bir ilişki kurabilmesi için ona fırsat verin. Tam tersi olarak tamamen disiplinsiz, kuralsız ve kontrolsüz bir disiplinin de çocuk üzerindeki olumsuz etkilerini göz ardı etmeyin.

- Anneler gibi siz de çocuğunuza onu her koşulda sevdiğinizi belirtin.

- Çocuğunuzun zihinsel ve cinsel gelişimi için sizin de anne-çocuk ilişkisinin içinde olmanız gerektiğini unutmayın.
Yazının Devamını Oku