GeriMehmet Ali BİRAND Öğretseler Alevi olurdum
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Öğretseler Alevi olurdum

Sünni’lerin önemli bölümü Aleviler’i küçümser. Aleviliği bir oyun gibi görürler. Devlet ve toplum katmanındaki egemenliklerini kaybetmemek için, öğretilmesini de istemezler. Bu çarpıklık artık düzeltilmelidir.

Eskiden o kadar farkında değildim. Aradan yıllar geçtikçe, Sünniler’inAleviler’e karşı nasıl bir susturma ve ezdirme politikası güttüklerini daha iyi görmeye başladım.

 

Sünniler’e göre Alevilik, bir nevi oyundur. Müslümanlıkla pek de ilgisi olmayan uçuk bir oluşumdur. Ünlü “mum söndürürler” lafını da Sünniler çıkartmışlardır.

 

Aleviler çok haklı.

 

Devlet, Sünniler’in elinde. Durum böyle olunca da, Alevilik geri plana itiliyor. Öğrenilmemesi için elden gelen yapılıyor.

 

Ben kendimden örnek vereyim.

 

Okulda bana Aleviliğin ne olduğu anlatılmış olsaydı, büyük olasılıkla Aleviliği seçerdim. Onların dünya görüşünü, dine yaklaşımlarını, felsefelerini kendime daha yakın görüyorum.

 

Sünniler devletçidir. Otoriteye boyun eğerler, haklarını pek aramazlar. Mutaassıptırlar. Aleviler ise, dünyanın ve yaşamın tadını çıkarırlar. Liberal bakışlı insanlardır. Haklarını aramayı bilirler. Aşırı tutucu değillerdir.

 

İşte bundan dolayı, Alevilerin “zorunlu din dersine” karşı çıkmalarını, çok haklı bir istek olarak görüyorum. Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Aleviler’i Müslümanlık dışı görüyormuş gibi bir tutum ve söylevin içine girmesini de açıkça ayıplıyorum.

 

ATOM ENERJİSİ KURUMU NEDEN SUSUYOR?


Geçenlerde, nükleer enerji konusunda bilgiye ihtiyacım vardı. Haberlerde birinin konuşması gerekiyordu. Atom Enerjisi Kurumu’nu aradım. Bilgi Birim Başkanı Gül Göktepe karşıma çıktı. Bravo, dedim, gördünüz mü, nükleer enerjikonusunusavunuyorlar.

 

Ben, Türkiye’nin enerji ihtiyacının bir bölümünün nükleer ile karşılanması gerektiğine inanıyorum. Enerji ihtiyacımız, önümüzdeki 15-20yıl içinde birkaç misli artacak. Bu tempoda yaygınlaşacak ihtiyacımızı, sadece Rum-Kazak-İran gibi tüm dış kaynaklara dayandıramayız. Nükleer ile kaynaklarımızı çeşitlendirmeliyiz. Önemli olan nükleer istasyonlarınen sağlıklı olanını seçmektir.

 

İşte bunları konuşmak ve kurumun görüşünü almak istemiştim.

 

Gül Göktepe çok nazikti, ancak sorularımı yanıtlayamadı.

 

“ Yazılı müsaade olmadankonuşamayız” dedi.

 

İnanamadım.

 

Atom Enerjisi Kurumu, tam aksine daha fazla konuşan, daha fazla bilgi veren, kamuoyundakikuşku ve kaygıları gideren, Türk toplumunu aydınlatan bir politikaizlemeli. Anlaşılan, bu çağın enerjisi nükleer ileuğraşıyorlar, ancak kafalar hala 1960-70’lerin bürokratik sınırlarını aşamamış.

 

Çok yazık...


TEKNE GÜRÜLTÜSÜ ÇOK DAHA FECİ

 

Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe geçenlerde Boğaz turu yapmış ve gürültü oranlarını ölçmüş. İstanbul İl müdürü Birpınar da şimdiye kadar kesilen cezalar hakkında bilgi vermiş.

 

Pepe, genelde iyi iş yapan bir bakan. Ne dediği anlaşılıyor. Misyonu açıkça ortada. Ancak, bir noktayı gözden kaçırıyor galiba. O da, Boğaz’da eğlence ve yerli-yabancı turist dolaştıran teknelerin yaydıkları gürültü.

 

İnanılmaz bir kirlilik yapıyorlar. Sonuna kadar açılmış hoparlörlerden çıkan sesler kıyılarda oturanlara eziyet çektiriyor. Bu olay sadece İstanbul’a özgü değil. Ege ve Akdeniz’deki turistik bölgeleri dolaşın (özellikle Marmaris), göreceksiniz ki durum daha da korkunç.

 

Gürültü kirliliğinin yeri ve oranı olmaz. Bu bir kültür sorunudur ve farklı kriterler uygulanmamalıdır.

 
ÇANKAYA TARTIŞMASI BIKKINLIK VERİYOR

 

Allah’a çok şükür, kendimize yeni bir oyuncak bulduk: Cumhurbaşkanlığı’na kim aday olacak?

 

Erdoğan kendini seçtirirse, türbanlı eşi yüzünden rejim krizi çıkacak.

 

Erdoğan’ın dışında, türbansız eşi olan birinin aday gösterilmesi kriz olasılığını yok edecek.

 

Ne güzel bir senaryo değil mi?

 

Konuş konuşabildiğin kadar... Birbirinden korkunç senaryolar üretebileceğiniz ve gamlı baykuş gibi yorumlar yapabileceğiniz bir ortam. Ancak her tartışma veya spekülasyon piyasaları geriyor. Buna rağmen kimse bu tatlı gündem maddesinden vazgeçmiyor.

 

Gariptir, Başbakan da kim sorsa, farklı bir versiyonla yanıt veriyor. Yani tartışmayı besliyor.

 

Artık yetti.

 

Hem bıktırdı, hem de gereksiz gerilim yarattı. Üstelik,orijinalliğini de kaybetti. Başbakan çanak tutmayı bırakır ve “bu soruyu yanıtladım” derse, dosya gündemden düşer... Ancak, benim tahminim, Erdoğanbu şekilde gündemi kontrolünde tuttuğuna inanıyor.


NEDEN LİDER ÜRETEMİYORUZ?

 

 70 milyonluk ülkeyiz, neden siyasi liderler üretemiyoruz ve dönüp dolaşıp eskilerin eteklerine yapışıyoruz?” diye öz eleştiri yapıyoruz.

 

Doğru, neden yetiştiremiyoruz?

 

Eğer tekrar siyasete dönebileceğini açıklıyorsa, kendini böyle bir ortamda buluyor, kapısı sürekli vuruluyorsa, kabahat Mesut Yılmaz’ın mı? Mesut Yılmaz, komplo kurarak liderliğe çıkma çabasında değil ki!.. Onu etrafındakiler istiyor.

 

Nedeni de basit: Birlikte siyaset yapabilecekleri yeni liderler bulamamış olacaklar ki, Yılmaz’ın paçasına yapışıyorlar.

 

Bu kısır döngüden kurtulabileceğimizi hiç sanmıyorum.

 

Siyaset yapmaya niyet edenler de akılsız insanlar değiller. Gencecik yaşlarındanitibaren, kendilerini bir yamyamlar ordusuna teslim edip, hayatlarını mahvetmek istemiyorlar.

 

Siyaset dünyamız, ortaya yeni ve genç liderler çıkmaması için adeta özel tuzaklarla doldurulmuş.

 

Bir yanda partilerin eskileri, öte yanda çıkar gözeten delegeler ve kendini sadecekötülemek ve eleştirmekle görevli sayan bir medya... Böyle bir kısır döngüden kurtulabilmek için özel yetenekler gerekiyor. İşte bu kişilerde dönüp dolaşıp tekrar sahneye çıkıyorlar.

 

Kimsenin siyasete geri dönmeye hazırlandığı için Mesut Yılmaz’a kızmayahakkı yok. Nasıl Baykal, Demirel ve Ecevit’i siyasete geri döndürdükse, Mesut Yılmaz’ın da gereken ilgiyi toplayabildiği taktirde siyasete geri dönme hakkı vardır.

 

Eğer bu duruma ilişkin illa ki bir eleştiri yapmak istiyorsak, kendimizi eleştirelim. Genç liderlere hayat hakkı tanımayan yöntemlerimize, önüne gelen herkesi yiyip bitiren medyamıza ve partilerin içindeki yamyamlara bakalım...


SONER YALÇIN’IN YENİ EFENDİ’Sİ...

 

Masamın üzerinde EFENDİ-2’yi görünce gözlerim parladı. 1’inci EFENDİ (Beyaz Türkler’in Sırrı) iki yıl önce çıktığında fırtınalar estirmişti. Şimdi Beyaz Müslümanlar’ın Büyük Sırrı- Efendi 2’yi bu beklentilerle bir solukta okuyuverdim.

 

Yine son derece rahat bir anlatım ve pek bilmediğim tarikatların, şeyhlerin, müritlerin ve tekkelerin gizemli dünyasına daldım. Bu dünyayı Soner kadar güzel anlatana rastlamadım. İyi bir yazarın yaptığı araştırma ve onu sunuşu bambaşka oluyor. Şimdiye kadar girmediğiniz kapıları açıyor ve elinizden tutup sizi dolaştırıyor. Bazen hayretle, bazen cehaletinizden utanarak okuyorsunuz.

 

Soner Yalçın ile çalıştığımdan dolayı, onun olaylara farklı bakışını, farklı üslubunu bilirim ve çok keyif alırım. Bundan dolayı, size yeni EFENDİ’yi de öneriyorum. Sizde keyifle okuyacaksınız.

 

İŞE YARAMAYAN BİRGİSAYARINIZI VERİN 

 

Ayhan Şahenk Vakfı önderliğinde, Milli Eğitim Bakanlığı, TCDD, Microsoft Türkiye ve Habitat İçin Gençlik Derneği’nin ortaklığında düzenlenen, “Paylaşalım Bilişimle Buluşalım Sosyal Sorumluluk Projesi” ihtiyacı olan okullara bilgisayar dağıtıyor. Bugüne dek TCDD tarafından tahsis edilen özel bir trenle, 60 ili 20 gün gibi kısa bir sürede dolaşarak toplam 1125 okula 6000 bilgisayar desteği yaptılar. Sadece bununla da kalmayıp, o okullardaki kişileri de bilgisayar eğitimi verebilecekleri bir düzeye getirdiler. Üstelik gönüllülerin bağışladığı bilgisayarların altyapıları, Garanti Teknoloji tarafından sıfırlandı ve Microsoft Türkiye tarafından yeni yazılımlar yüklendi. Onlar bu projeye devam etmek ve daha çok genci bilgisayarla tanıştırmak istiyorlar. Bunun için de sizlerin artık beğenmediğiniz, aslında çok da işinize yaramayan, “tüm gün ofiste karşısındayım artık evde de görmek istemiyorum” dediğiniz bilgisayarları bu proje grubuna ulaştırmanız gerekiyor.

 

Bu desteğiniz kim bilir kaç çocuğumuzun, gencimizin zihinlerinde yeni kapılar aralayacak.

 

Ve kim bilir kaç anne baba size minnettar kalacak. (Proje Yönetimi Lideri Güzin Savurgan      0 216 530 24 40, guzin@trafficorg.com )

X

Bugün hem polis, hem PKK sınavdan geçecek

Bugün Diyarbakır'da büyük tören var. Yüzbinlerce kişi toplanacak En ufak bir olay kan dökülmesine kadar gider. İki muhatabımız var. Biri Pkk diğeri de polis. Bakalım sürecin devamını mı istiyorlar, yoksa dinamitlemek mi?

Bugün yüzbinler Diyarbakır' da toplanacak.
  
İçlerinde çok kızgınları olduğu gibi, üzüntü duyanlar da olacak. Ancak ne olursa olsun, bu bir Kürt Gösterisi şeklinde geçecek.
  
Halk, gücünü gösterecek.
  
BDP yaklaşımını belirledi. Tahrik etmeyecek. Etrafın yakılın yıkılması için tahrik etmeyecek.

Yazının Devamını Oku

Bize bakışlar değişiyor

“İmralı Süreci”nin başlamasıyla, Türkiye'nin bölgedeki "İstikrar reytingini" yükseltmeye başladığının farkında mısınız? Henüz çok erken. Sonucun ne olabileceği de bilinmiyor. Buna rağmen, dış çevreler atılan bu adımı son derece dikkatle izliyor. Çok rahatsız olanlar da var tabi.

Her kişinin, her şirketin, her ülkenin, hatta her örgütün uluslararası bir bakışı, bir reytingi vardır. İç ve dış çevreler kendilerine göre bir algılama yapar, bir puan verirler. Etrafta karneler dolaşmaz belki, ancak kendi kafalarında bir fikir oluşur. Gazetelere hemen yansır. Bir makalede, yapılan bir haberde, toplantılarda sözü edilir. Elle tutulamayan, somut aletlerle ölçülemeyen bir reytingden söz ediyorum.

           

“İmralı Süreci”nin başlamasıyla birlikte, Türkiye'nin "İstikrar reytingi" yavaş yavaş artmaya başladı.

           

Henüz çok erken.

           

Sonucun ne olacağını kimse bilemiyor.

           

Yazının Devamını Oku

Öcalan sıradan bir mahkum değil ki

Neden bir türlü kabul edemiyoruz? Kürt sorunu ve Pkk terörünü çözecek muhatap olarak onu gördük. Bu ülkenin geleceğini şekillendirecek olan bir lider olduğunu kabul ettik. Şimdi de vereceğimiz TV'nin tek kanallı mı, çok kanallı mı olmasını tartışıyoruz. Kendimizle alay ediyoruz.

Neden bazı gerçekleri kabul edemiyoruz, anlamıyorum.

             

Başbakan, Abdullah Öcalan'ın İmralı'daki odasına TV konması direktifini verince kıyametler koptu.

           

Nasıl olurdu da, “Bebek katili” istediği zaman TV seyredebilirdi?

           

O herhangi bir mahkumdan farklı değildi ki...

           

Yazının Devamını Oku

Parmaklar tetikten çekiliyor

Başbakan'ın son açıklamaları İmralı Sürecini rahatlatacak ve daha başlangıçta birçok konudaki tıkanmayı engelleyecek, Ankara'nın bu konuya iyi niyetle yaklaştığını gösterecek önemdedir. Pkk'nın olası bir çekilmesi sırasında, 1999'daki gibi tuzağa düşürülmeyeceği güvencesi " parmakların tetikten çekilmesinin" ilk adımıdır.

PKK’nın korkusu tuzağa düşmekti

Dün bu köşede, tam da Başbakan'ın yaptığı açıklamayla ilgili olarak Pkk'nın kuşku ve kaygılarını anlatmıştım. Hatırlatayım, 1999'da Öcalan Türkiye'den ayrılma direktifi verdikten sonra TSK, çekilmeye başlayan Pkk’lılara saldırdı ve yaklaşık 500’ü öldürüldü. Pkk bunu hiç beklemiyordu ve tuzağa düşürüldüğü sonucuna vardı. TC'ye güvenilmeyeceği izlenimi arttı.Başbakan bu konuşmasıyla son derece önemli bir güvence vermiş oluyor.

xxx

           

Başbakan'ın son açıklamalarını çok önemsiyorum.

           

Bunlar, İmralı Süreci' nin devam edebileceği ümitlerini büyük ölçüde arttırdı.

           

Yazının Devamını Oku

PKK da kuşku içinde...

Türk kamuoyu, İmralı Süreci' nin nasıl ilerleyeceği konusunda haklı olarak kuşku duyuyor. Ancak farklı kuşkuyu PKK' da da görüyoruz . Onlar daha önceki çekilmeyi hatırlayıp Güvenlik Güçlerinden korkuyorlar. Bakın neden...

Başbakan , İmralı ile başlatılan Ön Görüşmeler hakkında fazla bilgi vermedi. Zaten medya'da yeterince ayrıntı var. Hepimiz bu lego parçalarıyla oynayıp bir harita yapmaya çalışıyoruz.
  
Benim dikkatimi çeken, Türk Kamuoyunda giderek yaygınlaşan kuşkucu bakış. Önce heyecanla alkışladık, şimdi " durun bakalım, bu işin sonu ne olacak? Acaba oyuna mı geliyoruz?" diyenlerin sayısı artar oldu.
  
Herkes kendi açısından haklıdır.
  
Bundan önceki ateşkes'lerin nasıl engellendiğini düşünün, barış girişimlerinin nasıl sabote edildiğini hatırlayanlar, bu defa yoğurdu üfleyerek yemek istiyorlar. Zira karşı tarafa güvenilmiyor.

Yazının Devamını Oku

Çetin Doğan, çenesinin kurbanı oluyor...

Balyoz davası aslında "Askeri üstünlük alışkanlığının" yargılanmasıydı. Ancak ne yazık ki, olayla ilgisi olmayanlar da yandılar. Yargı, toplumun vicdanını tatmin edemedi. Hukuk değil, siyasi bir mesaj verilmiş oldu.

Balyoz davası konusunda siz ne düşünüyorsunuz bilemem, ancak benim çok kişisel bir izlenimim var.
  
Gizlice yapılan telefon konuşmalarını da okudum... Gazetelerdeki demeçleri, resmi konuşmaları da tekrar tekrar gözden geçirdim. Tutuklanmadan önce yaptığı TV konuşmalarını da izledim.
  
Vardığım sonuç, Çetin Doğan paşanın büyük ölçüde çenesinin kurbanı olduğudur.
  
Sadece kendini değil, beraberinde 325 kişiyi de - farkına varmadan - kurban etti.

Yazının Devamını Oku

Gerilimsiz hayat beni hasta etti…

Yurt dışına çıkmak, benim sağlığımı bozuyor. Birbiriyle sürekli kavga etmeyen, birbirine hakaret etmeyen insanlarla karşılaşıyorsunuz. Çok hayret verici bir şey. Örneğin, töre adına kızını öldüren yok. Sol-sağ diye, öğrenciler balta ve zincirlerle birbirlerini biçmiyor. Neyse, döndüm de kendime geldim!

Bir süredir yurt dışına çıkmıyordum. Hergün cennet vatanımın haberleriyle yoğruluyor, sabah köşe yazısı, akşam ana haberler derken, kendi dünyamızda yuvarlanıp gidiyorduk.

  

Yılbaşı aralığından istifade edip,  eşim Cemre ile birlikte bir süre Amerika'ya, oradan da Karayipler’e dalmaya gittik. Gitmez olsaydım kardeşim...

  

Pazartesi günü  döndüm.

  

Fena halde rahatsızım!

  

Yazının Devamını Oku

Aldığım en güzel haber

Tam bir hafta süreyle denizin ortasındaydım. Ne gazete, ne telefon, ne de televizyon. Sadece güneş, uyku ve kitap okumakla geçirdim. Miami'de karaya çıkınca ilk işim haber merkezini aramak oldu. Bundan daha keyifli başka haber alamazdım.

Bir hafta süreyle dünya ile ilgimi kestim.

  

Binlerce kilometre uzakta, koskoca bir denizin ortasında, ne telefon çeker, ne internet bağlantısı, ne televizyon. Sadece dalma, uyuma ve kitap okumayla geçen yedi gün.

  

Son gün Miami'de karaya çıkarken, hafif midem burkulmaya başladı. Kimbilir şimdi ne karanlık haberler alacaktım. Haber Merkezini aradım ve Süleyman SARILAR'dan hiç beklemediğim, ancak ilk defa biran önce geri dönme hissimi kamçılayan o haberi aldım.

  

İmralı ile görüşmeler başlamış.

  

Yazının Devamını Oku

Başbakan Erdoğan, nasıl bir Devlet Başkanı olacak

2014 yaklaştıkça, hepimiz Başbakan Erdoğan'ı bir başka türlü izler olduk. Her söylediği sözü, her attığı adımı farklı şekilde değerlendiriyoruz. Bugüne bakıp, yarının Devlet Başkanı Erdoğan'ı hesaplıyoruz. 1.5 yıl sonra nasıl bir Başkan veya Cumhurbaşkanı ile karşılaşacağımızı merak ediyoruz.

Başbakan Erdoğan'ı artık bir başka türlü izlemeye başladık.
 
Vücut diline, genel yaklaşımına ve konuşmalarına farklı bakıyoruz.

Nedeni de, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi.
 
Başbakan'ın aday olacağı artık herkes tarafından kabul ediliyor. Kendi de yalanlamıyor. Ancak henüz, bugünkü yetkilerle Siyasi Parti üyesi bir Cumhurbaşkanı mı, yoksa yetkileri daha da arttırılmış bir Devlet Başkanı mı olacağı belli değil. Bu durum, anayasa değişikliği tartışmalarında anlaşılacak. Ancak adı ne olursa olsun, Erdoğan'ın kişiliği hangi konumda olursa olsun, o mevkiin işleyişini farklılaştırıyor. Kendi kurallarını kendi başına oluşturuyor.

İşte böyle bir insan, büyük olasılıkla 2014-2024 arasında Türkiye'yi yönetecek.

Bu defaki yönetimi farklı olacak, zira Köşk'e çıkınca elindeki güç daha da artacak.

Yazının Devamını Oku

Türkiye bölgedeki bir savaşa hazır olmalı…

Ne zaman çıkar, ne zaman kapımıza dayanır bilemem. Ancak bildiğim bir şey var ki Orta Doğu'da, önümüzdeki 10-15 yıl içinde şurada veya burada bir veya birkaç savaş yaşanacak. Büyük krizlerle karşı karşıya kalınacak. Kısır kavgaları bir yana bırakıp, biraz etrafımıza bakarsak, durumun ne kadar tehlikeli olduğunu görürüz.

Bölgedeki bir savaşa hazır olalım

Bugün dikkatlerinizi Orta Doğu'daki tehlikeli gidişe çekmeyi ve "Alarm çanlarını çalmayı" planlıyorum.

           

O kadar iç kavga yaşıyor, o kadar iç politikanın kısır koridorlarında zaman harcıyoruz ki etrafımızı bir türlü göremiyoruz. Oysa, durum çok ciddi.

           

Bizden başka herkes korku içinde.

           

Bizler ise oralı değiliz. Oysa tam tersine, çok kaygılanmak ve hazırlanmak zorundayız.

Yazının Devamını Oku

Gelin 2013’ün falına bakalım

Dün gece ne yaptınız? Eğlendiniz mi, yoksa erkenden yattınız mı? Ben binlerce kilometre uzakta Karayip Adaları’ndayım. Bir hafta süreyle adaları dolaşıp, dalış yapacağım. Bu arada da önümüzdeki yılda bizi nelerin beklediğini merak ettim. Bakalım, bu yılki fal da doğru çıkacak mı?

Yılın ilk gününe hoş geldiniz.

           

Eminim bir bölümünüz baş ağrısıyla kalkmıştır. Dün gece güç ve geç bitmiş olabilir. Diğer bir bölümünüz ise, biraz TV seyredip yatmıştır. Bir tatil günün keyfini yaşayacaklarından memnundurlar.

           

Ben de çok uzaklardayım.

           

Cemre ile birlikte dalma hobimizin peşinden koştuk ve Karayip Adaları’na geldik. Bir hafta süresince, dünyanın üstünü değil, denizlerin altını izleyeceğiz. Günlerimizi, çok sevdiğimiz bir dünyada deniz canlıları ve köpek balıklarıyla yüzerek geçireceğiz. Haftaya Pazartesi sizlerle hem bu köşede hem de ekranda yine buluşacağız.

           

Yazının Devamını Oku

Bundan böyle falcılık yapacağım

Hepimizin kişisel sorunları var. İçimizde, 2012'yi çok kötü geçirmiş olanlarımız da var. Ancak geneline bakarsak ve bölgedeki diğer ülkelerle karşılaştırdığımızda, Türkiye'nin şanslı olduğu ortaya çıkıyor. Toplum olarak iyi bir yıl geçirdik. Tüm okurlarıma, sağlıklı ve güzel bir 2013 yılı dilerim.

364 günü siyaset kavgaları içinde geçirdikten sonra, artık bugün rahat edelim. Güzel bir günü paylaşalım.

           

Geçen yılın 31 Aralık günkü yazısında, 2012'yi nasıl geçireceğimizin falına bakmıştım. Bu yazıyı hazırlarken korkuyla tekrar baktım. Korktum, zira tahminlerimin ne olduğunu unutup gitmiştim. Ya baltayı taşa vurdumsa kaygısıyla okuyunca yüzüm güldü. Meğer tam isabet kaydetmişim. Üstelik Allah'tan “Sağlık” dileğim de kabul görmüş. Bundan daha güzel ne olabilir ki?

           

"2012'de neler olacak ?" falında şunları öngörmüşüm:

 

            - Başbakan'ın Köşk'e gidiş senaryosu kesinleşecek...

            - PKK ile çatışmalar daha da artacak...

Yazının Devamını Oku

Bu kadar saydınız da, neden hiç dinlemediniz?

Şerafettin Elçi'nin ölümüyle birlikte siyasetçilerimizden bir övgü bir övgü. Ne kadar saygıdeğermiş, ne kadar değerli insanımızmış...vs..vs. O zaman ben de sormak istiyorum: Bunca yıl yanıbaşınızdaki bu insanın görüşlerinden neden hiç yararlanmadınız?

Bizim cennet vatanımızın en büyük alışkanlığı, insanlarının değerini ancak öldükten sonra anlamasıdır. Hayatta iken yerden yere vururuz, işimize gelmediği sürece hapishanelerde süründürürüz. Ne söylerse söylesin dinlemeyiz.
  
Adam ölmeye görsün.
  
Aman efendim bir methiye bir methiye...
  
Rahmetli Şerafettin Elçi'nin cenazesi ve ardından verilen demeçler beni fena halde kızdırdı. Gel de haykırma...

Yazının Devamını Oku

İktidar, Uludere'ye yeterli sevgiyi gösteremedi...

Belki bıktınız, belki çok konuşulmasından yoruldunuz, ancak aradan 1 yıl geçti, o yara hala açık. İktidar partisi insanların gönlünü almakta çok mahirdir, ancak bu defa nedense aynı empatiyi gösteremedi.

Olayın üzerinden tam bir yıl geçti.
  
Uludere 'deki katliamın sorumluları hala belirlenemedi. Hala inceleme yapılıyor, hala yazışmalar sürdürülüyor.
  
Hatırlayın, radarda kalabalık bir gurubun Irak'tan sınırı geçip geldiği tespit edilmişti. Yanlarında, sırtlarına yük vurulmuş hayvanlar vardı. Kimlikleri saptanamayan bu grup -yetkililerin değerlendirmesine göre- ya PKK ya da kaçakçı idi. Sonunda, iş şansa bırakılmadı. Vur emrini verenler risk almak istemediler. Uçaklar kalktı. Bombardıman yapıldı ve 17'si çocuk 34 kişi katledildi. Sonradan anlaşıldı ki, öldürülenler bölgede tanınan, bilinen ve kaçakçılıkla yaşam kavgası veren köylülermiş.
  
Kamuoyuna önce "Terörist avı" diye yansıdı, ancak kısa sürede işin içinde bir garipliğin olduğu anlaşıldı.

Yazının Devamını Oku

Genelkurmay'a dostça bir önerim var ...

Türk Silahlı Kuvvetleri ile, sivil toplum arasında yeni bir döneme girildi. Çok şey yerli yerine oturuyor. Ancak, bazı sembolik adımlar var ki bunları herkesten önce Genelkurmay'ın atmasında büyük yarar var. Örneğin, Ankara'daki Harp Okulu’nu şehir dışına çıkarmak gibi...

Önce sepetteki yumurtaları kırmamak için, bu yazının amacını anlatayım.

Dikkat edecek olursanız, bir süredir Türk Silahlı Kuvvetleri ile sivil kesimin önemli bir bölümü ve iktidar arasındaki ilişkiler yepyeni bir zemine oturuyor.
  
Artık eskisi gibi tepeden bakma yok.
  
Sert demeçlerle ders vermeler, ülkenin nasıl yönetileceğine dair görüş açıklamalar, laiklik konusunda uyarılar da yok.
  

Yazının Devamını Oku

Bu iş sadece madde değiştirmekle olmaz…

Darbeleri önlemek için, iç hizmet yasasını değiştirmek semboliktir ancak yetmez. Asıl yapılması gereken askeri okullardaki eğitimin elden geçirilmesi ve genç subay adaylarının kafalarına "koruma ve kollama" görevinin sokulmamasıdır.

Başbakan Yardımcısı Bozdağ,  Türk Silahlı Kuvvetleri iç hizmet kanunundaki ünlü  “Koruma ve kollama” maddelerinin değiştirileceğini açıkladı. Hatırlarsanız, her darbe öncesi ve sonrasında askerler "Biz ülkeyi iç ve dış düşmanlara karşı korumak ve kollamakla görevliyiz, iç hizmet kanunumuzda var" derlerdi. Hani "Ne yapalım, mecburiyetten dolayı müdahale etmek zorundayız" der gibi bir şey...

  

Şimdi bu maddelerdeki ve asker yeminlerindeki söylem değiştirilecek.

  

İyi, güzel tabii. Sembolik bir önemi var. Ancak işte o kadar. Aklına koyan "Eh, iç hizmet kanunu değişti, bundan böyle darbe yapamayız" diye vazgeçmez.

  

Yıllardır yazarım, asıl önemli olan, askeri liselerde okutulmaya başlanan “Devrim ve Atatürkçülük” kitaplarının elden geçirilmesidir.

  

Yazının Devamını Oku

Trabzonspor’dan özür dilerim

Başbakanımız başta olmak üzere, siyasilerimiz sürekli şekilde " Dediklerimiz çarpıtılıyor, tam açıklama beklenmeden yorum yapılıyor" diye şikayet ederler. Bir zahmet onlar da niyetlerini daha net ve açık anlatsalar, hiç bu anlaşmazlık yaşanmaz

Pazar günü Trabzondaydım. Maça gittim. Son derece keyifsiz, heyecansızdı. GS beraberlikle kurtardığı için memnundu.

  

Neyse, onu bir yana bırakalım. Beni asıl etkileyen, Trabzonspor'lu dostların nerede görseler etrafımı alıp, Beyaz TV'de söylediğim iki cümleden dolayı ne kadar kırıldıklarını-kızdıklarını anlatmaları oldu.

  

Söyleşi sırasında, soru üzerine şu iki sözü sarfetmiştim:

 

"...Aziz Yıldırım'ın çanta içinde şike parası dağıttığına inanmıyorum..." ve "...GS için FB rekabeti çok önemlidir... Ne yani, FB düşerse, liderlik maçını Trabzon ile mi yapacağız?..."demiştim.

  

Yazının Devamını Oku

Neden hiç ders almıyoruz acaba?

Yıllardır aynı senaryoyu izlemiyor muyuz? Bir kaç santim kar yağıyor, etraf savaş alanına dönüyor. Zira belediye zamanında harekete geçmiyor. Kazalar birbirini kovalıyor, kimse kış lastiği takmıyor.

Nedense, hiçbir zaman yaşadıklarımızdan ders alamıyoruz.
  
İşte, şu andaki durum.
  
Lütfen söyleyin, kaç yıldır aynı sözleri duyuyorsunuz.
  
Ben kendimi bildim bileli aynı gazete manşetlerini okurum.

Yazının Devamını Oku

Komplo teorileri bıkkınlık verdi....

Yetti artık. Sadece komploları konuşur olduk. Hele son dönemdeki, Özal ve Kahveci'nin ölümlerinin de derin devlete bağlanması durumu inanılacak gibi değil. Elde ne somut değil var, ne bir şey. Sadece "Düşündürücü kuşkular!" Bırakın şu çözülmemiş her sorunu derin devlete bağlamayı, inandırıcılığınız kalmıyor.

Ayağı yere basan politikacılarımızdan biri de Ak Parti' nin Burhan Kuzu'sudur. Ancak bakıyorum, o da kendini modaya kaptırdı.
 
Moda, geçmişte kuşkulu tüm ölüm olaylarını komplo teorileriyle anlatmak ve derin devleti suçlamak. Kimdir, neyin nesidir, tetiği kimler çekmiştir, bilinmeyen karanlık güçler suçlanıyor.
 
Turgut Özal'ın ölümü dünyanın en komik, çocukların dahi inanamayacağı bir kurguyla anlatılıyor. Efendim, son gece ona kola veren biri zehirlemiş... Hayır hayır, zaman içinde yavaş yavaş zehir verip öldürmüşler.
 
Peki kimdir bunlar?

Yazının Devamını Oku

Başbakan, sözlerine açıklık getirmeli...

Başbakan, kuvvetler ayrılığı prensibinin ülkenin gelişmesini engellediğini söyledi. Ne demek istediği tam anlamıyla anlaşılamadı. " Kuvvetler ayrılığı kalksın ve ülkeyi yöneten kim ise, onun dediği olsun..." mu demek istedi? Sanmıyorum. Olamaz. Mutlaka başka bir şey demek istedi. Öyle ise, mutlaka gerçek fikrini açıklamalı.

Başbakan kuvvetler ayrılığı sisteminin yanlış olduğunu ve ülkenin gelişmesini engellediğini söyledi. Ben söylediklerinin ne anlama geldiğini çözemedim. Konya konuşmasında doğrular da vardı. Örneğin, yargı kararları ve bürokrasi oligarşisinden şikayet etmekte haklıydı. Ancak iş sistemin kaldırılması noktasına gelecekse, işte orada duralım...
 
Demokrasiye inanan bir kişinin, kuvvetler ayrılığının yok edilmesini istemesi düşünülemez bile. Bu ilkenin ortadan kaldırılması, Türkiye'yi yönetecek kişinin ağzından çıkan herşeyin yasa anlamına gelmesini istemektir. Bunun daha açık anlamı "Başbakan veya Başkan olan kişi tek hakim olsun" demektir.
 
Ben Başbakan'ın tek adamlık isteyeceğine inanmak dahi istemiyorum.
 
Başbakan konuşmayı yaptıktan sonra, bakanları tevil etmeye çalıştılar. "Başbakan onu değil, bunu söylemek istedi" dedilerse de ikna edici olamadılar. Eğer bir açıklık getirilemezse, önümüzdeki dönemde gündeme gelecek olan başkanlık sistemi hakkındaki kuşku ve kaygılar daha da artacaktır.

Yazının Devamını Oku