Nuh’un gemisi New York

New York her seferinde başka yüzünü gösterir. Her seferinde şaşırtır insanı. Her yazar aynı kenti görür ama başka başka anlatır.

Dünyanın başkenti olan kent, insanı içine çeker, kanını emer sonra fırlatır atar. Kendini hiçbir zaman ele vermez. Gizlerini hep saklar. Her gidişimde başka bir New York görürüm karşımda.

New York kendini anlatan bir kent. Ama onu okumasını bilmek gerek. Veya neyi anlattığını! Onun anlattıklarını anlayanlar, kenti başkalarına da anlattılar. Ama herkes başka bir New York anlattı. Çünkü bu kent her göze başka bir görüntü sunuyordu. Hatta her gidişte bile bir önceki görüntü değişiyordu. Aslında her şey yerli yerindeydi. Binalar aynı yerdeydi, sokaklar aynıydı, sarı taksiler, siren çala çala giden ambulanslar, polis arabaları, itfaiyeciler aynı şamatayı üretiyorlardı. Sokaklarda aynı sarmısaklı domates kokusu vardı. Köşe başlarında hot dog satan arabalar aynı görüntüleri sergiliyordu. Bu aynılık uzayıp gidiyordu ama her seferinde New York başka görünüyordu.

Örneğin Fransız filozof Jean Baudrillard New York’u şöyle tanımlıyordu: "New York sokaklarında olduğu kadar başka hiçbir yerde hiçbir şey daha yoğun, daha elektrikleyici, daha hayati ve hareketli değil. Kalabalık, arabalar, reklamlarla dolu bu sokaklar, kimi zaman şiddet, kimi zaman da saygısızlık sergileyerek milyonlarca insan dolaşır buralarda avare, uyuşuk, sinirli sinirli, sanki yapacak işleri yokmuş gibi; ve gerçekten de kentin sürekli senaryosunu oluşturmaktan başka yapacak işleri yoktur..."

Baudrillard’a göre New York, içine hayvanların cinslerinin tufandan yok olmasını engellemek için ikişer ikişer (dişi-erkek) bindikleri Nuh’un gemisi karşıtı bir gemiye benziyordu. Buradaki gemiye herkes, erkek ya da kadın, tek başına biniyordu. Her akşam tekrarlanan son parti için hayatta kalanları bulmak o erkek ya da kadına düşüyordu.

KOMŞUDAN GELEN SESLER

Mayakovski ise 1925’lerin New York’unu kendine özgü üslubuyla şöyle anlatıyordu: "New York’ta sürekli bina yapıyorlar. Yirmi katlı ev yapmak için on katlı evi, otuz kat ev yapmak için yirmi katlıyı, kırk katlı ev yapmak için otuz katlıyı yıkıp yıkıp yeniden yapıyorlar. New York’ta her adım başı taş yığınlarına, çelik çerçevelere rastlıyor, matkap sesleri, çekiç vuruşları duyuyorsunuz..."

Aradan tam 82 yıl geçmesine rağmen Mayakovski’nin duyduğu sesler hálá çın çın çınlıyordu. Yine binalar yıkılıyor, yine binalar yapılıyordu. Gökdelenler bulutlara değmek için bıkmadan usanmadan yarışıyordu. Yani başta da yazdığım gibi, görüntü ve sesler hiç değişmiyordu. Ünlü yazar, o dönem evleri hakkında da şu yorumu yapıyordu: "Bu evlerin yapı malzemeleri öyle gözenekli, öyle iletken ki, aradaki duvarlardan komşu evde sevişenlerin her inleyişlerini, her fısıltısını duymak bir yana, hatta komşunun sofrasındaki yemeklerin kokusunu en ince ayrıntılarına kadar duyuyorsunuz..."

New York’lu yazar Paul Auster ise "Cam Kent" adlı romanında kahramanının ağzından kenti şöyle anlatıyordu: "New York gezmekle bitecek bir kent değildi, sonu gelmez bir dolambaçtı. Ne kadar uzaklara giderse gitsin, kentin semtlerini ve sokaklarını ne kadar iyi tanırsa tanısın, kaybolmuş olma duygusundan kurtulamıyordu. Yalnızca kentte değil, kendi içinde de kayboluyordu."

New York’ta iki yıl yaşadım, son beş yıldan beri de yılda iki kez gidiyordum ama bir türlü ezberleyemiyordum. Her gidişimde ayrı bir keşif yapıyor, bilmediğim bir yeri buluyor, kendimi hep kente ilk kez gelen bir yabancı gibi hissediyordum. Onca yıldır New York’u ele geçirmeye çalışıyor ama bir türlü beceremiyordum. Nedim Gürsel’in dediği gibi bu kent vantuz gibi dudaklarıyla beni derinliğine çekiyor, çelik köprüleri, camdan binaları, upuzun caddeleriyle sarmalayıp sonra fırlatıp atıyordu.

KENTİN KOKUSU

Nedim Gürsel de New York’un şaşırttığı yazarların arasında yer alıyordu. Gürsel kentle ilgili ilk izlenimlerini şöyle anlatıyordu: "Güzel değil ama çok etkileyici, çarpıcı. Hatta ezici. Empire State Building’in tepesinden bakınca anladım New York’u. Bir vahşi orman. Göçmenlerin kurduğu bu kentte bütün dünyanın insanları buluşmuş gibi. Metroda, sokaklarda, birbirini dikey kesen geniş caddelerde diller birbirine karışıyor. İngilizce, Çince, İspanyolca, Yunanca, İtalyanca..."

Her kentin kendine özgü bir kokusu vardır. New York’un kokusunu Enis Batur şöyle tarif ediyordu: "New York’un dayanılmaz, itici, ayırt edici bir kokusu var bana kalırsa. Onu hemen tanımak elde gibi geliyor insana. Çünkü ağır basan bir koku bu. Çöp kokusundan, kanalizasyon kokusundan neredeyse daha belirgin, daha egemen bir niteliği olduğuna vardım on gün içinde: New York gece gündüz yemek kokuyor çünkü, yemek yağı kokuyor. Ağdalı, mukozaya işleyen, kurtulması olanaksız bu koku her köşeden yayılıyor. Sokaklara, caddelere..."

Batur’un dediği gibi New York’u önce görüntülerden, sonra seslerden okumaya başlarız. Bu okuma bitince sıra kokulara gelir. Ama bu kent kendini kolay kolay ele vermez. Herkese başka görünür, başka sesler çıkarır, başka başka kokar. Bu gidişimde de bildik caddelerde, sokaklarda, meydanlarda dolaşıp, bilmedik yeni görüntülerle karşılaştım. New York’u yeniden tanıdım. Gelecek sefere kentin başka bir kılıkta karşıma çıkacağını adım gibi biliyorum.

Et sevenlerin tapınağı: Peter Luger

New York’taki et lokantalarının ünü dillere destandır. Bu kentte gidip de 400 gramlık New York stili pişirilmiş bonfileyi yemeden dönmek olmaz. Kentte birçok iyi et lokantası bulmak mümkün ama bu işin bir numarası Brooklyn semtindeki Peter Luger’dir. 1887’de açılan bu et lokantası 110 yıldan beri müşterilerine aynı kalitede eti sunmakla övünür. Bu kaliteyi tutturabilmek için lokantanın kurucusu Sol Forman’ın karısı, iki yıl boyunca New York mezbahasında çalışıp et seçiminin inceliklerini öğrenmiştir. Şimdi ise işi devralan kızı ve torunu aynı işi yapmaktadır. Özellikle 34 yaşındaki torun Jody Storch, sabahın çok erken saatinde mezbahaya gidip, New York’a gelen etlerin en iyisini Peter Luger için seçmektedir. Seçimde öncelik, geleneklere göre Peter Luger lokantasına tanınmıştır. Diğerleri genç kadının işi bittikten sonra et seçimine başlar.

Peter Luger’in mönüsü oldukça sade. Önden bir parmak kalınlığında, 25 cm uzunluğunda kesilmiş jambon ızgaralar geliyor. Ardından isteğe göre üç parmak kalınlığında bonfile veya iki parmak kalınlığında sırttan kesilmiş kemikli biftek (porterhouse) geliyor.

Etleri ısmarlarken pişirme derecesini de söylemeniz gerekiyor. Bu konuda dikkat etmeniz lazım. Eğer az pişmiş isterseniz et çiğe yakın geliyor. Orta pişmiş derseniz ise etin alt ve üst bölümlerinden ince bir tabaka pişiyor, ortadaki kalın bölüm ise çiğ kalıyor. Çok pişmiş isterseniz yine etin orta bölümünü çiğ yemek zorunda kalıyorsunuz. Yani Peter Luger’da (tüm New York’ta) eti asla çok kızartıp suyunu kaçırmıyorlar. Eğer tabağınızda pembe et görmeye tahammül edemiyorsanız, New York’ta et yemenizi önermem.

Etin yanında Alman usulü hazırlanmış soğanlı patates ile kremalı ıspanak püresi servis ediliyor. Ayrıca büyükçe bir dilim soğan ve aynı büyüklükte kesilmiş sert domates de masaya geliyor. Domates dilimi soğan diliminin üstüne konuyor, en üste de bol bol barbekü sosu dökülüyor.

Etler genellikle bitirilemiyor. Çoğu müşteri kalanı sardırıp evine götürüyor. Et faslından sonra isteyene New York usulü hazırlanmış cheese cake servis ediliyor. Tatlının yanı sıra masaya koca bir tasın içinde krema konuyor. Kremanın kalitesini anlamak için krema dağının ortasına bir çorba kaşığı sokuluyor. Bu kaşığın dik durması, kremanın tam kıvamında olduğunu gösteriyor.

Eğer et seviyorsanız Peter Luger’a mutlaka uğramanızı öneririm. Birkaç gün önceden rezervasyon yaptırmayı ihmal etmeyin.

Adres: 185 Broadway Brooklyn, NY 11211 Tel: 001 (718) 387 0500

www.peterluger.com
Yazarın Tüm Yazıları