Nasıl geçti habersiz...

Yılbaşı akşamı gece kurtlarıyla geçirilince muhabbet döndü dolaştı, 2013’te ‘ne oldu/ne bitti’ye dayandı. Buyurunuz efendim zaman çizelgeli/geri sayımlı, İstanbul’da gece hayatı nasıl geçti rehberi .

* OCAK: 2012 sonunda City’s AVM’nin içinde Mahalle açıldı. 30’a yakın restoranın bir arada olduğu konsept üzerinden kıyamet kopacak, İzzet Çapa’yla mal sahibi birbirine düşünce yıl sonuna doğru tası tarağı toplayacak ve Cadde ismiyle Trump Towers’a taşınacak.
* ŞUBAT: Büyük bir şatafatla GQ bar açıldı ama rakiplerini korkuttuğuna değmedi. Ala ve vala ile hayatımıza girdi, nasıl ve neden olduğunu bilmeden sessiz sedasız ayrıldı.
* MART: Hürriyet Cumartesi ekibi sahaya indi, kendi partisini yaptı. Şehrin en havalı isimleri memleketin en iyi beş DJ’ini bir arada dinlemek için Santralistanbul’a aktı.
* NİSAN: Taksim’de Flamingo açıldı, önlenemez yükselişi başlamıştı ki tam da tepesine Gezi olayları patladı.
* MAYIS: Hürriyet Cumartesi sponsorluğundaki Gastroistanbul tüm lezzetiyle kapılarını açtı. Alınan kilonun/kalorinin, dinlenilen yemek sohbeti/muhabbetinin haddi hesabı yok...
* HAZİRAN: Gezi günleri... Hepimiz parktayız... Bir mekana gidip oturmak çoğumuza ayıp geliyor. Müzik bile hep bir ağızdan sokaklarda yapılıyor...
* TEMMUZ: Kilyos’ta Suma Beach açıldı. O kadar yolu göze alıp arabalarla Kilyos’a taşınmaya başladık. Sahi nasıl bir kafa bu? Ne işimiz varmış ki sabahlara kadar o at arabalarının içinde?
* AĞUSTOS: Karaköy’deki Tamirci şehrin en ‘in’ geç saat mekanıydı. Bir kadın müşterinin çalışanlar tarafından darp ve taciz edildiği iddiasıyla aleyhinde kampanya başlatılan mekan kapanmak zorunda kaldı.
* EYLÜL: Meze ve küçük porsiyon çılgınlığı bütün şehri sarmış durumda. Emre Çapa Asmalımescit’te sırf meze servis ettiği Duble’yi açtı.
* EKİM: Açılışı yılan hikayesine dönen Zorlu Center nihayet Dev performans sanatları merkezi ve onlarca alternatif bar ve restoranıyla Zorlu Center hayatımıza girdi.
* KASIM: Maslak’a bir haller oluyor. Venue’ye önce Tünel’deki X Large taşındı. Ardından yanına komşu olarak On İstanbul Club geldi.
* ARALIK: Garageistanbul’da Fırak Çelik’in evsahipliğinde yapılan Cult Film Club partisinde Jameson Partisi’nde viski shot kokteylde kullanılan turşu suyu hayatımıza bir girdi, votkalı ya da viskili çıkmak bilmiyor.

2014’te de bunları konuşacağız En yenilerin en’leri

* En popüleri: Pop
Yaş ortalaması: 25-40
Kaçta gidilir? 23.00
Kim gider? Meşhurlar kantini gibi 20 metrekare alanda Özge Özpirinççi, Merve Boloğur, Murat Dalkılıç kol kola
Sevdin mi? Tepebaşı’nda Nupera’nın içinde. Bir votka 30 TL. (212) 245 60 70

* En süprizlisi: Şımarık
Yaş ortalaması: 30-40
Kaçta gidilir? 23.00
Kim gider? Bilge Öztürk, Nihat Odabaşı gibi Hypnos dostları, Mısır Apartmanı komünitesi, sair Türkçe pop meraklıları
Sevdin mi? Bir votka 30 TL. Balık Pazarı; (533) 258 93 93

* En marjinali: Neo
Yaş ortalaması: 20-35
Kaçta gidilir? 01.00
Kim gider? Her yaştan, her tercihten, her beğeniden gececinin kardeş kardeş eğlenmesi. Tek sıkıntısı biraz basık olması
Sevdin mi? Bir votka 25 TL. Osmanbey; (212) 231 46 53

* En yenisi: B’yer
Yaş ortalaması: 30-45
Kaçta gidilir? 22.30
Kim gider? Stelyo pipis ve Özgür Aras’ın menajerliğini yaptığı/yapmakta olduğu/yapacağı tüm ünlüler, Beyoğlu’na ‘inmeden’ Beyoğlu eğlencesi yaşamak isteyen steril Etiler tayfası
Sevdin mi? Bir votka 30 TL. Etiler, (530) 848 52 52

X

Cem Yılmaz neden keyifli

Serenay Sarıkaya ile barışıp barışmadıkları sorulan Cem Yılmaz, “Barışmadık, küsmedik ki barışalım” cevabını verdi. Bu üç kelimede hayatla eğlenen çok zekice bir örgü var. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Gelin bunu biraz masaya yatıralım.

Biliyorsunuz Cem Yılmaz gazetecilerle bomba espriler patlatmayı, ayaküstü sohbet etmeyi, televizyon kanallarında bütün hafta döndüre döndüre yayınlanacak demeçler vermeyi, bomba espriler patlatmayı çok severdi eskiden.

Rahatsız olabileceği bir şey olsa bile topu gayet güzel çevirip gazetecilerin sahasına geri zekice gönderirdi.

Bunu yaparken kendisi neşelenir, toplumun geri kalanını da gülmekten kırıp geçirirdi.

Son birkaç yıldır nedense daha asık suratlı, daha giderli böyle iklimlerde.

Belki “maraba televole” yaşları geçtiğinden, belki de şu son dönemde tadımızdan, tuzumuzdan çok kaybettiğimiz için.

Fakat bu değişiyor olabilir mi?

En son Etiler’de bir klinikten çıkarken görüntülendi. Fizik tedavi için geldiğini söyledi.

Fakat

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya nöbeti

Facebook, Twitter, Instagram, TikTok, şimdi de Clubhouse... Hiç merak etmeyin, devamı da gelir. Yandık... Sabah kalkıp acaba hangisinde ne var diye taramak bile başlı başına bir mesai. Hadi bugün nöbeti ben alayım.

Clubhouse’un tehlikeli/heyecanlı yanı

Siz tam çözebildiniz mi, bilmiyorum. Ben hâlâ anlamaya çalışıyorum yeni sosyal medya mecrası Clubhouse’u.

Ama şurası kesin bilgi: Televizyondan, gazeteden tanıdığımız, bildiğimiz kim varsa orada. Açılan odalarda/gruplarda gece sabahlara kadar car car konuşuyorlar.

İşin tehlikeli mi dersiniz, heyecanlı mı dersiniz kısmı da o zaten.

Çünkü Instagram’a fotoğraf koymak ya da Twitter’da parlak bir cümle paylaşmakla serbest konuşmak arasında fark var.

Her babayiğidin tökezlemeden götürebileceği iş değil yani. Nitekim ilk kaza geçen gece yaşandı. 

Clubhouse’daki “Kulis ve Ötesi” grubunda Fırat Çelik’in Enis Arıkan’a takılıp yaptığı bir şaka, ifşa mıdır değil midir diye tartışılıyor başka platformlarda.

Tarkan TikTok’çu mu oldu?

Yazının Devamını Oku

‘Anasına bak kızını al’ lafının tam karşılığıyım

Baba tiyatrocu: Ferhan Şensoy. Anne tiyatrocu: Derya Baykal. Armut dibine düştü, o da oyuncu oldu. Fakat bu ailede kıtlığı çekilen tek şey meslek değil. İsim bulmakta da zorlanıyorlar. Ablasına babasının, kendisine annesinin ismini verildi. Yetmezmiş gibi şimdi yeni bir programa başladı, orada da annesinin senelerce sunduğu programlardaki gibi, ev içi pratik çözümlerin peşinde koşuyor. İkilemli soruların bu haftaki konuğu Derya Şensoy, durumu şöyle özetliyor: “Anası görünümlü, babası kılıklı bir kızım.”

◊ Aynı ailede iki Derya, iki de Ferhan var. Evde “Derya” dendiğinde ilk siz mi, anneniz mi “Efendim” diyor?
- Ya aslında biliyor musunuz bizde Deryalar ve Ferhanlar hiç karışmıyor. Konunun içeriğinden ve tonlamasından kim üstüne alınacağını biliyor. Sanırım dışarıdan göründüğü kadar karışık değil durum.
◊ Mutlu bir ailede abla olmak mı, kardeş olmak mı?
- Vallahi abla olmayı bilmiyorum. Onu Ferhan’a sormak lazım. Ama en küçük kardeş olmak mükemmel.
◊ Oyuncu bir anne-babanın kızı olarak... Sinema mı, tiyatro mu?
- Tiyatro. Ses Tiyatrosu’nda büyüdüm ben. Orası bizim evimiz, biz de bekçisiyiz.
◊ Takı takıntınız var. “Deryasal Takıntılar” diye koleksiyon çıkardınız... Kafaya mı takarsınız, kafayı mı takarsınız?

Yazının Devamını Oku

Boş ver Defne, sal gitsin

İşadamı Yusuf Araz, 2 yıldır kira borcunu ödemediği iddiasıyla haciz işlemi başlattığı Defne Samyeli’ye açtığı tahliye ve alacak davasını kazandı. Mahkeme, Samyeli’nin evden tahliyesine karar verdi. 123 bin liralık icra takibiyse kaldığı yerden devam edecek.

Defne Samyeli’nin gizli hayranıyım.

Kim olmaz ki?

Bakması bile sevap:

Tescilli Türkiye güzeli.

Kadın bildiğiniz “ışık saçıyor”.

Yüz yüze tanısanız çok seversiniz.

ÇABA Derneği için birlikte çalışmıştık, oradan biliyorum:

Komik...

Yazının Devamını Oku

Parana yazık Emrah

Küçük Emrah hologramını yaptırıyor. Artık davet edildiği televizyon programlarına böyle katılacakmış. Dakikası 10 bin dolar. Ahmed Arif’in deyişiyle, bayılıyorum bu “Uzay çağında bir ayağımız, bir ayağımız ham çarık” hallerimize.

Tiyatro yazarımız Bahar Çuhadar’ın geçen haftaki yazısını kaçırdıysanız, dönüp bir okuyun.
Çok ilginç: Sahnede aktör ya da aktris yerine, bir insansı robotun (androidin) olduğu ilk tiyatro oyununu haber veriyordu.
Alman topluluk Rimini Protokoll’un devrim niteliğindeki işi “Tekinsiz Vadi”.
Alman edebiyatçı Thomas Melle’nin fiziki özelliklerini, davranış biçimlerini klonlamışlar.
Melle ortadan yok olsa bile tüm o sıkıcı ‘yazar işlerinde’ (söyleşiler, imzalar, çekimler vs.) hazır bulunabilecek biri.
Bu robot oyuncu seyirciye kendisinden, edebiyat yolculuğundan ve psikolojik sıkıntılarından bahsediyor.
15 Şubat’a kadar kultur.beykozkundura.com adresinde Türkçe altyazılı seçeneğiyle ve ücretsiz izlenebiliyor.

Yazının Devamını Oku

Erdil Yaşaroğlu bu işi artık hallet

Karikatüristler muhalif bakış açıları nedeniyle dünyanın her yerinde, her dönemde otorite figürlerle sorun, yaşadı, davalık/mahkemelik oldu. Ama ilk defa bir karikatürist grubu, kendi ülkesinde, kendi halkıyla, kendi insanlarıyla, kendi takipçileriyle davalık oluyor.

Memleketin en iyi karikatürcüleri...

Olaylar, gelişmeler karşısında en inci, en nüktedan çizgileri...

Yaşadıklarımıza ve hayata bambaşka bir yerden bakıp zihin açan isimleri...

Erdil Yaşaroğlu ve çizgidaşları...

Bir süredir inanılmaz ithamlarla, sırf bir karikatürü paylaştı diye dava açtıkları öğretmenler, emekliler, sağlıkçılarla gündemde.

İddia o ki bir avukat ordusu kurulmuş ve herkesin hesaplarını tarıyorlar ve yakaladıklarına davayı yapıştırıyorlar. Sosyal medyalarında karikatür paylaştıkları, WhatsApp’a koydukları, bloglarında yayınladıkları için ilgili-ilgisiz birçok kişiye asla ödeyemeyecekleri tazminat davaları açılıyor.

Sosyal medya ve forumlar bu iddialarla yıkılıyor; “#karikaktür davaları” diye hashtag’ler açılıyor.

Erdil Yaşaroğlu iddialarla ilgili dün bir paylaşım yapıp linç yemekten ötürü duyduğu üzüntüyü diye getirmiş:

Yazının Devamını Oku

“Hadi Seçil yürüyüşe çıkalım, gazeteci görürsek de konuşuruz”

Serdar Ortaç’ın Seçil Gür ile bu fotoğraflarını görünce altına artık bu cümleyi yazasım geliyor: “Hadi Seçil yürüyüşe çıkalım. Gazeteci görürsek de konuşuruz...”

Ortaç 10 günde bir HİT yazdığı dönemlerden bile daha gündemde/ekranımızda/önümüzde.
Günlük spora çevirdiler işi. Sneaker’ları geçiriyor,
Kasketleri-kaşkolları takıyor, birbirinin koluna girip “açıklama yapmaya çıkıyorlar”.
Ama ne “pakedi açılmamış” demeçler...
Bir gün biri “yavru antrikot (doğrusu antilop)” oluyor, diğeri aslan.
Ertesi gün “Cinsellik ilişkinin yüzde 100’üymüş”, onu öğreniyoruz Serdar-Seçil ikilisinden. Zaten ne tam olarak ne olduklarına kendileri de karar verebilmiş değil.
Sevgili diye çıktılar; “Selam dünyalı, biz dostuz” da dediler... Pazartesi yoldaşlar, salı ayrılıp, çarşamba güya tekrar barışıyorlar.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medya hayatımıza girmeden önce daha çok eğleniyorduk

Kariyer çizgisi 1990’da Biber Bar’la başlıyor. Havana, Park Şamdan, Blackk, Jack Russel, Bobou gibi onlarca kafe, bar, restoran, kulüp, beach’le devam ediyor. Yeme-içme dünyasının ve gece hayatının son 30 yılının karakutusu gibi. Pandemi bir yana, son 30 yılda gece hayatı iyiye mi, kötüye mi gitti? Ortamı kim hareketlendirir: Ajda mı Sezen mi? Yılın hangi mevsiminde dışarı çıkarsak flört ihtimali daha fazla? Şans mı lazım strateji mi? Duayen işletmeci Emre Ergani’den gece hayatının klasik ve yeni kodlarını aldım.

◊ İşiniz ikisinin arasında: Gün doğumu mu gün batımı mı?

- Bizim sektörde her ikisini de sevmiyorsan iş yapman güç. Bazı dönemlerde hayat gün batımıyla başladı, gün doğumuyla nihayetlendi.

◊ İşletmecilik ve gece hayatında 30’uncu yılınız. Hangisi sizin filminiz: “Vampirle Görüşme” mi “Hangover” mı?

- 30 yıl bu işte çalışınca her ikisi de (Gülüyor). Hatta vizyondaki tüm filmlerden fragmanlar var.

◊ Bir şeyi gece planlamak mı gündüz planlamak mı?

- Bir düzen kuramazsın kalıcı olman çok güç. Gündüz saatlerinde de düzenli olarak geceyle ile ilgili yapman gereken arka plan işler var.

Yazının Devamını Oku

Kadın kadının düşmanı mıdır?

Bu gerçekten tuhaf bir laf. Kadınlar arasında birbirine karşı kullanılınca daha da tuhaf oluyor. Işın Karaca ve Merve Boluğur arasında müzikle başlayıp, kilolara, sese gelen tartışmada varılan nokta bu. Sonuç mu? Bence erkekleri aklıyor.

Kadın kadının kurdudur” ya da “Kadın kadının düşmanıdır” erkeklerin dillerinden düşürmediği, sık başvurduğu bir söylem.

Kadın cinsinin rakibinin de yine kendi cinsinden biri olabileceği önermesi aslında alttan alta, “Size aslında biz değil, kendi kendiniz zarar veriyorsunuz” mesajı gibi.

Çünkü erkekleri aklıyor: Oh ne güzel. Kadının toplumda yaşadığı eşitsizliklerden, eksikliklerden yine kadınlar sorumlu...

Peki aynı söylemi bir kadın için başka bir kadın kullandığında ne olur?

Gelin, ete kemiğe büründürelim:

Işın Karaca, müzik sektörüne gireceğini açıklayan Merve Boluğur’a sosyal medyada “Çünkü müzik piyasasında bir sen eksiktin güzel kız” yorumunu yaptı.

Boluğur buna cevap olarak Karaca’yı dış görünüşü ve kilolarıyla vurdu, “Benim zayıf olmamı kıskanıyor” dedi.

Yazının Devamını Oku

Manav desen manav değil ama kasap hiç değil...

Moda’da açılan Türkiye’nin ilk vegan kasabı Limonita’ya gittim, içinde hiçbir hayvansal ürün olmayan sosis, hamburger ve rozbif tattım. Aklımızda etle özdeş birçok yemeğin bitkisel versiyonu var. Peki ‘vegan’ ve ‘kasap’ kelimelerini aynı tamlamada kullanmak biraz tuhaf olmuyor mu?


Dört kafadar ortaktan Deniz Yoldaç “Ankara Siyasal mezunuyum. Kadın hakları, insan hakları, hayvan hakları hep iç içe olduğumuz konulardı. Mottomuz da bu yüzden ‘İnsana saygılı, kadına saygılı, hayvana saygılı’” diyor Limonita’yı anlatırken.

Ama sonra siyasi tonu hafifleyip reklamcı tarafı ön plana çıkıyor:

“Bu yüzden kendimize ‘vegan kasap’ dedik, ‘vegan shop’ da diyebilirdik. Ama bütün bu kavramlar tartışılsın istedik. Amacımıza da ulaştık galiba. ‘Orası kasap değil manav’ dediler. En çok onda eğlendik. Nasıl mercimek köftesi, cevizli sucuk diyebiliyoruz, 100 sene sonra kasabın da anlamı değişir mi? Acaba torunlarımız ‘Büyükannelerimiz, büyükbabalarımız zamanında gerçek hayvanları kesip yiyorlarmış’ der mi? Böyle bir zihin jimnastiği herkese faydalı.”

Bugüne kadar beslenmeyle, veganlıkla, hayvanseverlikle, çevrecilikle ilgili kafanızda hangi kalıp, hangi önyargı varsa altüst etmeye niyetliler.

Bu ezber bozan hareketleri de kendileriyle kafa bularak paylaşıyorlar kitlelerle. Mesela vegan kasabın açılışında, pancar kesip alınlarına sürmüşler.

Limonita, Moda’da küçücük bir dükkân. Beş kişi zor sığar. “İlgi nasıl?” diye soruyorum, asıl trafik sipariş üzerinden dönüyormuş. Deniz Hanım “Dükkânda ürün kalmadı” diyor. En çok sucuk ve tantuni gidiyormuş.

Yazının Devamını Oku

Regl tartışmasında son durum

Kızının yetişkinliğe adım atmasıyla ilgili Ceyda Düvenci’nin yaptığı paylaşım tartışılmaya devam ediyor. Çarşamba yazdığım yazıya hem sosyal medyadan hem de mail olarak ben de çok yorum aldım. İçlerinden Reyhan O., “Her kelimesine katılıyorum, lütfen bu konuda daha çok yazın” demiş. İnsanlar bunun konuşulmasını istiyor. Zaten Düvenci de bu konunun gündeme gelip tartışılmasından memnun olduğunu açıklamış. Benim görüşlerimi zaten bir önceki yazımdan okuyabilirsiniz. Bugün benden farklı görüştekilere yer vermek istedim.

Torunlarımın bu büyük güne atacakları adımı heyecanla bekliyorum

73 yaşındayım. İki kız evladım ve iki de kız torunum var. Kızlarım genç kız olunca onlar kadar ben de heyecanlanmıştım.
Bizim zamanımızda bu tür öğretiler, gizli kapaklı, genellikle annelerin göreviydi. Anneler bu görevi yerine getirirken, kızları bir suç işlemiş duygusu vererek yerine getirirdi. Ve bu suçluluk duygusu, kirlenmiştik duygusu kızlarına geçerdi.
Ben kızlarıma, bana yapılanı yapmadım. Onları korkutmadan, aylar önce bu değişime hazırladım.
Gün geldiğinde onlara sarılıp öptüm ve olayı tüm aile üyeleriyle mutlu bir şekilde paylaştık.
Bunda utanılacak bir şey yok. Dünya nüfusunun yarısı kadın ve bu olay her saniye her bir köşede yaşanıyor. Tıpkı su içmek, yemek yemek, nefes almak gibi doğal.
Şimdi torunlarımın bu büyük güne atacakları adımı, tıpkı kızlarımda olduğu gibi heyecanla bekliyorum.

Yazının Devamını Oku

Regl, gerdek, bekaret çarşafı

Ceyda Düvenci’nin kızının reglisi... Yeni evli çiftin gerdek partisi... Ertesi gün kanlı çarşafla bekaret göbeciği... Sosyal medya yüzünden bunların hepsi bize de geçiyor, parçası olmak istemediğimiz halde telefonlarımıza, evlerimize, hayatlarımıza, hafızalarımıza giriyor. Bu ülke mi gittikçe endazesini şaşırıyor, ben mi yaş aldıkça yobazlaşıyorum, şaştım kaldım.

Oyuncu Ceyda Düvenci, 2.7 milyon takipçisiyle kızının “genç kızlığa adım attığını” paylaştı.

2.7 milyon takipçi... Buna bir de alıntı yapan haber sitelerini falan katarsanız ezcümle bütün Türkiye, Melisa’nın regl olduğunu biliyor.

Bilmeyenler için hemen kısa bir parantez açalım: Melisa, Düvenci’nin ikinci evliliğinden olan kızı.

Doğum sırasında beyin kanaması geçirdiği için serebral palsi hastalığıyla mücadele ediyor. Amerika’da özel tedavi ve eğitim gördü.

Düvenci ise bu süreçte kahramanlaştı. Hem kızıyla birlikte bu hastalığa karşı verdiği mücadeleyi hem de bu hastalıktan mustarip başka çocuklar için gösterdiği çabaları takip ettik yıllarca.

Sosyal sorumluluk projelerinde yer aldı, bu konuda bir kitap bile hazırladı. Böyle ağır travma geçiren ailelerin psikolojisine aşinayım. Kız kardeşim kalbi delik doğmuştu.

Yıllarımız onu hayatta tutmak için açık kalp ameliyatları, kateterlerle hastane kapılarında geçti.

Annemin bir lafı hiç aklımdan çıkmaz: “

Yazının Devamını Oku

Ağırlanmayı özledim

Pandemide eksikliğini en çok çektiğim şey ne harika tabaklar, ne güzel manzaralar, ne şu ne bu... Farkında olmadan çok alışık olduğumuz “ağırlanma” kültürü. Restoranların birçoğunun paket servisi var, alıyorum da... Ama mesele sadece o porsiyon değil ki. Ben gördüğüm muameleyi çok özledim; Türk tipi ağırlamanın dayanılmaz hafifliğini.

Robert de Niro ünlü restoranı Nobu’yu İstanbul’da açacakmış mayıs ortasında. Neyse ki Bodrum’dan tecrübeliler.

Çünkü dünyaca ünlü ne yeme-içme markaları, restoran zincirleri geldi Türkiye’ye. Birçoğu tutunamayıp bir sezonun sonunda kapatıp gitti. Kavrayamadıkları şey şuydu bence: Bizde restorana, kafeye gitmek sadece yemek yemek, karnını doyurmak değildir. Aynı şekilde servis de sadece servis değildir.

Bizde servis, aynı zamanda hizmet almaktır, hoş tutulmaktır, iyi hissettirilmek, hatta şımartılmaktır.

Eğer o adama/kadına alıştığı şekilde ismiyle hitap edemezsen bitti o iş. İlle de lüks yerleri düşünmeyin.

Daha mütevazı yerlerde de durum aynı. Orada da insan tanınsın, hali vakti sorulsun, özel bir tercihi varsa, bilinsin, hatırlansın istiyor.

Türk erkeğine flört ettiği birinin yanında sipariş alırken “Her zamankinden mi olsun efendim?” cümlesinin kurulması, önüne koyacağınız her yemekten daha lezzetli, her aperatiften daha iştah açıcı, emin olun.

Bunda yadırganacak bir şey de yok. Filmlerde görüyoruz ya, Batı’da insanlar bara gidiyor, barmene eşiyle sorunlarından patronuyla meselelerine kadar her şeyini anlatıyor...

Yani aslında barmene bir nevi terapist muamelesi yapıyor. Bunu da öyle düşünün. Masaja, rahatlamaya gider gibi gidiyoruz mekâna.

Yazının Devamını Oku

Bir geceliğine kim olmak isterdiniz? Ajda Aksu...

Cenk Eren önce sahne, sonra albüm şarkıcısı. En son Tanju Okan, Ferdi Özbeğen ve Selda Bağcan şarkılarından yaptığı albüm üçlemesini çıkardı. Ama o, sahnede olmayı tercih ediyor. Sahnenin önü kadar arkasında da söz sahibi, gece hayatında yıllarca popüler mekânlar işletti. Evcimen biri. Uykuyla ve omuzlarla biraz tuhaf bir ilişkisi var.

Uzun yıllar sahne sanatçılığından sonra albümler yaptınız. Sahne sanatçılığı mı, albüm sanatçılığı mı?

- Sahne... Orada aldığın enerji bir başka.

Bir geceliğine, sahne tatminini en zirvede yaşayan bu isimlerden hangisi olmak isterdiniz: Ajda mı, Sezen mi?- Ajda Aksu...

Hayatınızdaki iki önemli insandan hangisini kızdırmak daha eğlencelidir: Nükhet Duru mu, Murathan Mungan mı?

- Her ikisini de kızdırmak istemem. Hele Murathan’ı. Zaten yıllardır görmüyorum. Kızgın herhalde bana.

Popüler gece hayatı markaları yarattınız. My Pavyon mu, Piyasa mı?

- İlk My Payvon olduğu için orası. Çok eğlenceliydi. My Piyasa’da o kadar eğlenmiyordum, daha çok geriliyordum.

Yazının Devamını Oku

Vegan ve kasap kelimeleri aynı cümlede nasıl kullanılır?

Türkiye’nin ilk vegan kasabı Limonita, Kadıköy Moda’da açıldı. Şehrin farklı yakalarındayız ama karşıya geçtiğimde ilk işlerimden biri buraya gidip alışveriş etmek olacak. Çok kızacaklar biliyorum ama bu felsefede veganları anlamadığım birkaç nokta var.

Vegan mıyım? Yoo... Tam aksine, et yemeyince doymadığına inananlardanım.

Hatta öyle “etoburum” ki et yerken dişlerimin arasından ballı bir sıvının aktığını hissediyorum.

“Dünyada hiç sebze kalmadı” deseler, belki biraz patates için üzülürüm, biraz havuç için.

Ha bir de karalahana.

Geri kalan sebzeler benim için yeşillikten ibaret. Hatta üstüne “Lütfen çimleri yemeyiniz” tabelası asılmalı.

Ama et yemenin gezegenin su kaynaklarına, atmosferine yük olduğunu biliyorum.

Haliyle yaşam tarzımın, beslenme biçiminin dünyaya daha az zarar verecek

Yazının Devamını Oku

“Giderli pop”a iki sıkı söz yazarı

Reddedilmiş/tercih edilmemiş iki kadının, can yanmasından dökülen sözleri, ciğerden gelen kelimeleri bunlar... Gerçek hayatın kristalleştirdiği cevherler... İki erkek için arka arkaya sarf edildi. Giderli şarkı sözü arıyorsa Demet Akalın bu mecralara göz atabilir.

İkisi de hedefe kilitli, yüksek isabetli füze gibi.

İkisi de isimsiz ama adrese teslim.

İkisi de bir erkeğe.

İkisi de canının yandığını saklamıyor.

Hatta giderli sözlerinde bunu ilan ediyor. İkisi de yerin dibine sokma amaçlı.

Alenen.

Reddedilmiş/tercih edilmemiş iki kadının...

Can yanmasından dökülen gerçek sözleri, ciğerden gelen kelimeleri bunlar.

Yazının Devamını Oku

Nerede toplanıyorsanız beni de çağırın

WhatsApp’a kızdık, bize “ikinci sınıf dünya vatandaşı” muamelesi yapıyor diye silmeye başladık.

80 milyonluk ülkede sayıların milyonları bulduğu söyleniyor.

Bence asıl çoğunluk, benim gibi teknolojiden zerre anlamayan “başı kesik tavuklar”...

E tamam, madem öyle Telegram’a, Signal’e ya da Bip’e geçelim diyoruz...

Bu sefer de diyorlar ki “Telefon rehberi gibi kişiye özel bilgileri onlar da istiyor.”

Haydaa, dönüyoruz başa.
Zaten ben her şeyin “beleş”inden korkarım.

Kimsenin kimseye çıkarı olmadan bedava hizmet sunacağına inanmıyorum.

Yazının Devamını Oku

Hazal Kaya’nın süt anneliği

Bizim ailenin yaşlıları anlatırdı: Filanca, falancanın süt annesi...

Köyde kadınlar tarlaya, ormana, yaylaya gittiklerinde çocuklarını başka kadınlara emanet edermiş, onlar da çocuklara “gerçek annesi gibi” emzirmek dahil her türlü bakımı yaparlarmış.

Süt emen çocuklar da büyüdüklerinde o kadına “anne yarısı” muamelesi yaparlarmış.

Enis Arıkan, Hazal Kaya’nın da sette hasta bir çocuk için süt anneliği yaptığını açıkladı.

Hatta hasta çocuk zaman içinde iyileşmiş.

Hazal Kaya da mutluluktan gözyaşlarına boğulmuş.

Süt anneliği lafını İzmir depremine kadar epeydir duymamıştım.

Çocukluğumun “hayal meyal kavramlar”ı arasında kalmıştı.

İzmirli bir kadın, depremde kendi çocuğu için yeterince sütünün olduğunu, annesiz kalan bebekler ya da korkudan sütü kesilen anneler için süt yollayabileceğini duyurmuştu sosyal medyadan.

Yazının Devamını Oku

Sosyal medyada kendimi tutamıyorum

Oyuncu, sunucu ve eski manken. Pınar Altuğ, mankenliğe lisede başladı, 20 yaşına geldiğindeyse artık “Miss Turkey” olmuştu. Çeşitli dizelerde oynadı, programlar yaptı ama kariyerine damgasına vuran “Çocuklar Duymasın” adlı uzun soluklu sitcom oldu. Çok “ama” bir kadın: Bodrum seviyor ama denizden, deniz seviyor ama kumsuz, sosyal medya seviyor ama kendini tutamıyor... Çok beğenilen ayakları içinse “Fetişistler hep vardı, şimdi kendilerini daha özgür hissediyorlar” diyor.


 ◊ Başak burcu olarak hangi özelliğiniz daha yorucu: Detaycılık mı kıskançlık mı?

- Eskiden gerçekten yorucu boyutta detaycı ve programlıydım ama kendimi eğittim. Kıskançlık kısmına gelince... Sevdiklerim beni sevsin isterim yoksa klasik kıskançlardan hiç değilim.

◊ İstanbul’un... Anadolu yakası mı Avrupa yakası mı?

- Avrupa. Çünkü orada doğdum, büyüdüm. Ama Caddebostan Sahili’nin yeri, kalbimde hep bambaşka.

◊ Deniz-kum-güneş mi orman-ağaç-temiz hava mı?

- Deniz benim için vazgeçilmez. Ama kum olmasın lütfen ya...

◊ Peki, Bodrum mu Çeşme mi?

Yazının Devamını Oku