Müziğin büyük üstadı Arif Mardin Hazreti Muhammed’in soyundandı

Modern müziğin New York’ta geçtiğimiz hafta vefat eden büyük ismi Arif Mardin’in ardından çok şey yazıldı ama tarihi bakımdan son derece önemli olan ailesinden hiç bahsedilmedi.

Arif Mardin, "Seyyid" idi, yani Hazreti Muhammed’in soyundan geliyordu. Eski isimleri "Azrakizádeler" olan Mardinler sonraki asırlarda Osmanlı aristokrasisinin önde gelen ulema ailelerinden biri olmuş ve aileden çok sayıda ilim adamı yetişmişti. İşte, Arif Mardin’in kökleri Hazreti Muhammed’e kadar uzanan ailesinin kısa öyküsü...

MODERN müziğin yarım asırdan buyana Amerika’da yaşayan çok önemli bir mensubu, Arif Mardin, geçtiğimiz hafta New York’ta vefat etti ve cenazesi geçen Çarşamba günü İstanbul’da toprağa verildi.

Vefatından sonra gazetelerde ve TV’lerde günlerce ondan bahsedildi ve müzikteki, özellikle de caz müziğindeki yeri anlatıldı. Norah Jones’tan Chaka Khan’a, Roberta Flack’tan Raul Midon’a kadar çok sayıda kişiyi keşfedip birer dünya starı yaptığı ve Türkiye’nin yüzünü ağartan büyük bir sanatçı olduğu söylendi.

Bunların hepsi doğruydu. Devlet, "dünya çapında Batı Müziği icracısı yetiştirebilmek" maksadıyla 70 küsur seneden buyana çaba göstermesine ve müzik politikamızın hep bu temel üzerinde inşa edilmesine rağmen hayal edilen müzisyen bir türlü çıkmamıştı. Ama, Arif Mardin devletin yapamadığını kendi başına yapmış ve klasik müzikte olmasa bile, modern müzikte, özellikle de cazda Batı dünyasının tanıdığı tek Türk müzisyen olmuştu.

Ben, Arif Mardin’in vefatından sonra hakkında yazılıp söylenenlere bakınca, onun tarihi bakımdan büyük önem taşıyan ailesinin gündeme hiç getirilmediğini farkettim.

Mardin ailesinden bahsetmeden önce, bir konuyu açıklamam lázım...

BİZİM ARİSTOKRATLARIMIZ

Bizde yaygın olan düşünceye göre Osmanlı Türkiyesi’nde "aristokrat" sınıfı yoktur, asırlar boyunca herşey padişahın iki dudağı arasından çıkan emre göre halledilmiştir, hükümdarın etrafında kim varsa "kul"dur ve güce sahip hiçbir aile çıkmamıştır.

Ama, işin aslı hiç de böyle değildir ve Osmanlı İmparatorluğu’nda hanedanın yanısıra asırlar boyu devam etmiş bir de aristokrasi varolmuştur! Bu aristokrasiyi, Osmanlı Devleti’nin kurulmasından önce Anadolu’nun hákimi olan Selçuklu İmparatorluğu’nun önemli ailelerine mensup olanlarla yine Anadolu’da hüküm sürmüş olan Akkoyunlu, Karakoyunlu, Karamanoğlu, Dánişmendli, Germiyanlı veya Artuklu gibi devletleri idare etmiş olanların torunları teşkil eder. Osmanlı İmparatorluğu’nda nesiller boyu devlet hizmetinde bulunmuş aileler de aristokrasiye mensupturlar ve saray, kendi aristokrasisinin yanısıra eski devlet sahiplerinin soyundan gelenlere de imparatorluğun idaresinde görev vermekte tereddüt etmemiştir.

Bizde gerçi Batı’daki "kont", "dük" yahut "marki" karşılığı asalet unvanları yoktur ama isimlerin sonunda yeralan "Ağa", "Bey", "Efendi" ve "Beyefendi" gibisinden sözlerin çoğu ve kişinin görevini gösteren bazı ibáreler, aslında bir statüye işaret ederler. Meselá bugün çoğu kişinin sarayın kapıcısı olduğunu zannettikleri "Kapıcıbaşı" aslında "saray názırı", padişahın siláhını taşıdığı sanılan "Siláhdar ağa" da "saray maraşalı"dır; "Kazasker", "Rikabdar Ağa" yahut "Mirahur" gibisinden rütbeler de aslında birer asalet unvanıdır.

MEDİNE’DEN GELDİLER

Osmanlı döneminin aristokrat aileleri bugün de devam ediyor ve mensupları artık birer Cumhuriyet vatandaşı olarak aramızda yaşıyorlar.

İşte, geçen haftaki vefatından sonra gündeme son derece önemli bir müzisyen olarak gelen Arif Mardin, böyle bir aileye mensuptu ve ailesinin Osmanlı aristokrasisinden olmasının yanısıra, bir özelliği daha vardı: Soyları Hazreti Muhammed’e kadar uzanıyordu, yani "Seyyid" idiler ve Hazreti Muhammed’in Kerbelá’da şehid edilen torunu Hazreti Hüseyin’in soyundan gelen Seyyid Hüseyin el Azrak’tan geliyorlardı.

Hüseyin el Azrak, Selçuklu İmparatorluğu zamanında ailesiyle beraber Medine’den ayrılıp Mardin’e yerleşecek, oğullarından birini Artuklu hükümdarının kızıyla evlendirecek ve Mardin ile Irak taraflarının önde gelen din álimleri, bu tarihten itibaren artık bu aileden çıkacaktı.

Aradan yine asırlar geçti ve Seyyid Hüseyin el Azrak’ın on üçüncü, Hazreti Hüseyin’in de 26. göbekten torunu olan 1816 doğumlu Yusuf Sıdkı Efendi, Mardin’den İstanbul’a göçetti ve zamanla dönemin şeyhülislamdan sonra gelen en yüksek dini görevi olan Anadolu Kazaskerliği’ne getirildi. Yine o zamana kadar "El Azrak" olan ailenin ismi, İstanbul’a gelişlerinden sonra "Mardini" oldu ve bu isim, zamanımızda "Mardin" halini aldı.

SİYASET YASAK, BAŞARI ŞART

Mardin
ailesinden, son iki asırda çok önemli isimler yetişti. Arif Mardin’in ablası olan Betül Mardin’in her zaman söylediğine göre, ailenin her ferdi önemli bir iş yapmak zorundaydı. Siyasete atılmayacak, mecburi askerlik görevleri dışında orduya da girmeyecek ama mutlaka başarılı olacaklardı ve başarı, Mardiniler’de aile geleneğiydi. "Mardin" soyadını taşıyan hemen herkes bu geleneğe uydu ve kendi alanlarında önemli işler yaptılar.

İşte, bunlardan birkaçı: Medeni hukuk ordinaryüsü ve konusunda yarım asırdan buyana tek eser olan "Huzur Dersleri" isimli kitabın yazarı Ebululá Mardin, Kazasker Yusuf Sıdkı Efendi’nin oğluydu. Kazasker’in torunlarından Prof. Şerif Mardin, dünya çapında bir sosyolog oldu, bir diğer torun Arif Mardin zamanla modern müziğin en önemli isimlerinden biri kabul edildi, Arif Bey’in ablası Betül Mardin de Türkiye’yi "halkla ilişkiler" mesleğiyle tanıştırdı.

Ben, Arif Bey’in Türk sporuyla Türk denizciliğinin büyük ismi Yusuf Ziya Öniş’in kızı olan eşi Látife Hanım’a ve ablası sevgili Betül Mardin’e tekrar sabır temenni ediyorum.

Hazreti Muhammed’in soyundan gelen Arif Mardin’in pek gündeme gelmeyen aile bağlantıları, kısaca işte böyle. Peygamberin bir başka müzisyen torununun, Şerif Muhiddin Targan’ın öyküsü de yine bu sayfadaki kutuda...

Hazreti Muhammed’in bir diğer torunu da udun büyük üstadıydı

HAZRETİ Muhammed’in soyundan gelen "Seyyid" Arif Mardin’in vefatı, bana peygamberin musiki üstadı olan bir başka torununu, Şerif Muhiddin Targan’ı hatırlattı.

Şerif Muhiddin’in babası Ali Haydar Paşa "Mekke Şeriflerinin", yani imparatorluk zamanında Mekke’nin başında bulunan peygamber torunlarının sonuncusuydu ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Arap isyanını başlatan Şerif Hüseyin ile kardeş torunuydu. Hüseyin, İstanbul’a başkaldırırken Ali Haydar Paşa devletine bağlı kalmış ve kuzenleri Ortadoğu tahtlarını daha sonra aralarında paylaşırlarken, o, Beyrut’ta münzevi bir hayat sürmüştü.

1892’de babasının Çamlıca’daki köşkünde doğan Şerif Muhiddin, zamanın en elit ve en entellektüel çevresinde yetişti, hukuk ve edebiyat fakültelerini bitirdi. Resim yapıyor, viyolonsel ve ud çalıyordu. Viyolonseli hocalardan öğrenmiş ama hiç ud dersi almamıştı.

Bir müddet Türkiye dışında sıkıntı içerisinde yaşadı, 1950’de hayatını Türk Müziği’nin en büyük kadın sesi olan Safiye Ayla ile birleştirdi ve dünyaya 1967’nin 13 Eylül’ünde veda etti. Çaldığı ud zamanla kendine mahsus bir ekol kabul edilecek ve sazını dünya standardlarına yükselten Şerif Muhiddin, İslam dünyasında "Rabbu’l-Ud" yani "Udun Tanrısı" diye tanınacaktı.

Hazreti Muhammed’in 37. göbekten gelen bu torununun ud icrasını merak edenler, bundan birkaç sene önce çıkan "Peygamber Torununun Müziği" isimli CD’yi dinleyebilirler.

’Efendi’deki hatalardan biri

Sırası gelmişken, yeni yayınlanan "Beyaz Müslümanlar’ın Büyük Sırrı. Efendi-2" isimli kitaptaki yanlışlardan birini, Mardinizádeler’in bir başka mensubu ile ilgili bir hatayı tashih edeyim: "Annesi Fransız bir Şeyh: Ömer Fevzi Mardin" başlığı altında anlatılan "Erzekîzáde" Ömer Fevzi Bey, (doğrusu "Azrakîzáde", yani "Mavioğulları" olacak) Jeanne de Neverley’in (bu ismin de doğrusu, "Julie de Niverlet" olacak) kızı Leylá Hanım’ın değil, önemli bir Kürt aşireti olan Bedirhánîler’den Zarife Hanım’ın oğludur. Leylá Hanım, Mehmed Arif Bey’in ikinci karısıdır, Ömer Fevzi Mardin ile bir alákası yoktur ve dolayısıyla, rahmetli Ömer Fevzi Bey’in kanında Fransızlık değil; Türklük, Araplık ve Kürtlük vardır.
X

Bağdat’ın láneti: Irak’ın hiçbir lideri yatağında can veremedi

Saddam Hüseyin’in idamı, Irak’ın bir özelliğinin asla değişmediğini gösterdi: Bağdat’ta 73 seneden buyana várolan ve Iraklı liderlerin yataklarında can vermemeleri ve makamlarını mutlaka darbeyle, suikastle yahut kuşkulu kazalarla bırakmaları ádetinin hálá devam ettiğini... Bugün bu sayfada, Irak’ta 1921’den bugüne kadar işbaşına gelen liderlerin listesi ve ákıbetleri yeralıyor. Ben, Saddam Hüseyin’in de dün sabah aynı ákıbete uğraması üzerine gelecekteki liderlerin, meselá káğıt üzerinde de olsa Irak’ın hálen cumhurbaşkanlığını yapan Celál Talabani’nin ve ondan sonrakilerin ákıbetlerini merak ediyorum.

TARİHİN ceberrutlar resmigeçidinde, Saddam Hüseyin de yerini aldı. Muhabirlik yıllarımda Ortadoğu’da senelerce yaşadım, daha birçok ülkede, en acımasız diktatörlerin hüküm sürdüğü memleketlerde bulundum ama Irak’tan başka hiçbir yerde Saddam Hüseyin’in rejimi kadar baskıya, kana ve gözyaşına dayalı bir idare görmedim.

Dicle sahilindeki balık lokantalarında beraberce hoş zamanlar geçirdiğiniz bazı dostlarınızı Bağdat’a bir sonraki gidişinizde hayatta bulamamanın hüznünü ifade edebilmek çok zordur. Hattá, sadece dostlarınızın değil, evlerinin bile idamlarından hemen sonra buldozerlerle yokedilmiş ve ailelerinin kaybolmuş olduklarını öğrenmenin ıztırabını kelimelere dökmeye çalışmak, boş bir gayret gibidir. Kaybolan tanıdıklarınızın başlarına nelerin geldiğini gayet iyi bildiğiniz halde ákıbetlerini merak edip sorduğunuzda etrafınızın bir cüzzamlıdan kaçarcasına boşalmasını hissedebilmeniz için, o ánı yaşamanız gerekir.

Saddam Hüseyin’in iktidarı yüzbinlerce kişiye işte bütün bu üzüntülerin çok daha ağırını yaşatmış ve Irak, her gün çıkartılan milyonlarca varil petrolün geliriyle mükemmel bir refah toplumu olabileceği halde korkunun, baskının ve terörün hüküm sürdüğü bir kan ve gözyaşı beldesi háline gelmişti.

Dolayısıyla, ben, Irak’ı bugünkü batağa sürükleyen ve binlerce kişinin hayatına málolan Amerikan işgalinin bile, ömrünü dün sabaha karşı celládın ilmiğinde noktalayan Saddam Hüseyin zamanında çekilenlerden evlá olduğuna inanırım.

Saddam’ın idamı, Irak’ın değişmeyen bir özelliğini daha gösterdi: Bağdat’ta 73 seneden buyana várolan bir geleneğin, Iraklı liderlerin yataklarında can vermemeleri ve makamlarını mutlaka darbeyle, suikastle yahut kuşkulu kazalarla bırakmaları ádetinin hálá devam ettiğini...

Bu sayfada, Irak’ta 1921’den bugüne kadar işbaşına gelen liderlerin listesini ve ákıbetlerini okuyacaksınız. Ben, Saddam Hüseyin’in de dün sabah aynı ákıbete uğraması üzerine gelecekteki liderlerin, meselá káğıt üzerinde de olsa Irak’ın hálen cumhurbaşkanlığını yapan Celál Talabani’nin ve ondan sonrakilerin ákıbetlerini merak ediyorum.

Parçaladılar, kurşuna dizdiler yahut köpeklere yedirdiler

AMELİYAT MASASINDA KALDI

KRAL BİRİNCİ FAYSAL:
Birinci Dünya Savaşı yıllarında bize karşı başlayan Arap isyanının hazırlayıcısı olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğluydu ve isyanın başından itibaren içinde bulunmuştu. 1921’de krallık olan Irak’ın tahtına geçti, 1933’e kadar tahtta kaldı ve İsviçre’de basit bir apandisit problemi yüzünden yattığı ameliyat masasından kalkamadı. Ölümünün arkasında İngiltere’nin bulunduğu söylendi.

OTOMOBİLİ DUVARA ÇARPTI

KRAL GAZİ: Faysal’
ın oğluydu. Babasının ölümünden sonra oturduğu tahtta sadece altı yıl kalabildi. İktidarı sırasında, Arap dünyasını birleştirmeye çalıştı ama 1939’da kendi kullandığı otomobiliyle bir duvara çarparak can verdi. Otomobilin frenlerinin İngiliz ajanlar tarafından gevşetildiğine inanıldı.

CESEDİNİ KÖPEKLERE YEDİRDİLER

KRAL İKİNCİ FAYSAL:
Gazi’den sonra, Irak tahtına dört yaşındaki oğlu İkinci Faysal çıktı, küçük kralın büyük amcası olan Hicaz’ın eski kralı Ali’nin oğlu Prens Abdülilláh kral naipliğine getirildi ve İngiltere bölgede yeniden söz sahibi oldu. Faysal, 1957’de Osmanlılar’ın son hükümdarı Sultan Vahideddin’le Halife Abdülmecid Efendi’nin küçük torunu olan Mısır Prensesi Fazile İbrahim ile nişanlandı ve düğün hazırlıkları yapıldığı sırada, 1958’in 14 Temmuz’unda, Bağdat’ta askeri bir darbe yaşandı. Prens Abdülilláh, Başbakan Nuri Said Paşa ve kraliyet ailesinin neredeyse tamamı yataklarında parçalandılar. Vücuduna birkaç kurşunun isabet ettiği genç kral hastahaneye kaldırıldı ama darbeci subayların "Hayata döndüğü takdirde hepimizi kurşuna dizdirir" diyerek doktorların müdahalesine izin vermemeleri üzerine, Faysal, hastahanenin bir koridorunda yerlerde can verdi. Sonraki günlerde, kralın ve kraliyet ailesinin diğer mensuplarının cesedlerinin köpeklere yedirildiği anlatıldı.

MAKAMINDA VURDULAR

GENERAL ABDÜLKERİM KASIM:
Irak’ta krallığa son veren 1958 darbesinin görünürdeki lideriydi. İktidarda beş yıl kalabildi ve 8 Şubat 1963’te o da bir darbede öldürüldü.

HELİKOPTERİ DÜŞTÜ

GENERAL ABDÜSSELÁM ARİF:
1958 darbesinin arkasındaki asıl ismin Abdüsselám Arif olduğu söyleniyordu. Arif, Abdülkerim Kasım’ın 1963’te ortadan kaldırılmasından sonra Irak’ın hákimi oldu ve aşırı Arap milliyetçisi bir politika takip etti ama 1966’nın 15 Nisan’ında şüpheli bir helikopter kazasında hayata veda etti.

İSTİFA ETTİ, SONRA DA ÖLDÜ

AHMED HASAN EL BEKR:
1968’deki Baas darbesinin liderlerindendi. Aynı senenin 30 Temmuz’unda Cumhurbaşkanı ilán edildi, 1979 Temmuz’unda sağlık sebepleri yüzünden görevini bıraktığı ve başkanlık yetkilerini yardımcısı Saddam Hüseyin’e devrettiği açıklandı. 1982’de ölen Hasan el Bekr’in tabutunu Saddam Hüseyin gözyaşları içerisinde taşırken, Iraklılar sábık liderin hayatına Saddam’ın tabancasından çıkan bir kurşunun son verdiğini fısıldıyorlardı.

DARAĞACINDAKİ İLK LİDER

SADDAM HÜSEYİN:
Yaptıklarını ve ákıbetini yazmama lüzum yok! 1979’dan buyana iktidardaydı ama ölümü, Irak’ta liderleri ortadan kaldırma metodunda bir değişiklik yarattı. Irak’ın Saddam öncesindeki bütün liderleri ya parçalanmış yahut kurşunla can vermişlerdi; Saddam Hüseyin tarihlere "Bağdat’ta darağacına çıkartılan ilk lider" olarak geçti.

Bu kitap, tarihçilere nasıl iyi bir tarihçi olunacağını öğretiyor

SON dönem Osmanlı tarihçilerinin en fazla yayın yapanlarından olan ve yanlış bilinen birçok konunun doğrusunu ortaya çıkartmasıyla, meselá Ulubatlı Hasan isminde bir yeniçerinin varolmadığını ispatıyla tanınan Dr. Erhan Afyoncu, çok önemli bir başka eser daha yayınladı: "Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi".

Batı’da akademisyenler için, daha önceden yapılmış araştırmaları anlatan çok sayıda rehber kitaplar kaleme alınmışken, Türk tarihçiliğinde bu tür eserlere fazla rastlanmaz. Bu yüzden bizdeki birçok yeni araştırmacı ana kaynaklar bir yana, kendilerinden önceki araştırmalardan bile habersizdir.

Bu konuda kaleme alınmış olan tek eser, Osmanlı tarihçiliğinin en önemli isimlerinden Franz Babinger’in 1927’de yayınladığı "Osmanlı Tarih Yazarları" isimli kitaptır ama üzerinden neredeyse 80 sene geçmiş olmasına rağmen aynı alanda yeni bir araştırma yapılmamıştır.

Dr. Erhan Afyoncu’nun yayınladığı "Tanzimat Öncesi Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi" isimli eser, bu konuda yıllardan beri duyulan bir eksiği gideriyor. Tarihçiler artık kendi alanlarının ana kaynaklarına, kitaplara ve makalelelere çok daha rahat bir şekilde ulaşabilecekler.

Afyoncu, kitabında Osmanlı tarihinin ana kaynakları olan kronikler, şehnámeler, gazavatnámeler, fetihnámeler, sefaretnámeler, ıslahatnámeler, surnámeler, vefeyat ve biyografi kitaplarıyla ilgili yeni bilgiler verdikten sonra Osmanlı İmparatorluğu için Türk tarihleri kadar önemli olan yabancı kaynakları da sıralıyor. Kitapta, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan 1839’da ilán edilen Tanzimat Fermanı’na kadar geçen süreyi anlatan araştırmaların da bir listesi yeralıyor.

Osmanlı tarihi hakkında araştırma yapmak isteyenler, bundan böyle Dr. Erhan Afyoncu’nun "Osmanlı Tarihi Araştırma Rehberi"ni incelemeden, çalışmaya başlayamayacaklar.
Yazının Devamını Oku

Azgın tekelerin pîri olan Kılıç Ali Paşa cariye koynunda can verdiğinde 87 yaşındaydı

"Azgın teke sendromu"ndaki artışlarla ilgili haberleri okurken, eski asırlardaki benzer hadiseleri düşündüm. Geçmişimizde bu konuda bol bol örnek vardı ve tarih kitaplarımız padişahından paşasına ve hattá sokaktaki adamına kadar çok sayıda erkeğin maceralarından sözetmişlerdi. Ama, 16. asırda yaşamış olan Kapdanıderya Kılıç Ali Paşa’nın "azgın teke sendromu" diğerlerini geride bırakmış ve Paşa, tarihlere "en azgın ve en hızlı teke" olarak geçmişti. Türk denizcilik tarihinin en kahraman amirallerinden biri kabul edilen Kılıç Ali Paşa, seksenini geride bıraktığı yıllarda bile yatağına her gece bir bakire cariye almış ve ölümü de bu yüzden olmuştu. 87 yaşındaki Paşa, 1587’nin 21 Haziran akşamı kendisinden neredeyse 70 yaş küçük cariyelerle beraber sazlı-sözlü bir cümbüşe dalmış ve aynı gece, yataktan Paşa’nın cenazesini çıkarmışlardı.

İSİM babalığını Selahattin Duman’ın yaptığı "azgın teke sendromu" meğer ne çok yaygınmış! Her geçen gün bu sendroma tutulan yeni isimlerle teşerrüf edip maceralarını öğreniyor ve azgın teke vak’asının nasıl artmakta olduğunu görüyoruz.

Basınımızın sendromdaki artışlar konusunda verdiği haberleri okurken, eski asırlardaki benzer hadiseleri düşündüm. Geçmişimizde bu konuda bol bol örnek vardı; tarih kitaplarımız padişahından paşasına, kapdanıderyasından sokaktaki adamına kadar çok sayıda erkeğin benzer maceralarını yazmışlardı. Ama "azgın teke sendromu" kavramı o devirlerde şimdiki gibi ilmi bir şekilde ortaya konmadığı için, málum davranışlardan sadece "kadın düşkünlüğü" yahut "azgınlık" gibisinden isimlerle bahsedilmişti.

Meselá, Sultan İbrahim ile Beşinci Murad, kadınlara olması gerektiğinden çok daha fazla düşkündüler. Sultan İbrahim’in merakı devleti bazan tehlikeli vaziyetlere koyacak, Beşinci Murad’ın yaptıkları ise işitenlerde sessiz tebessümler yaratacaktı.

Sultan İbrahim, devletin önde gelen kumandan paşalarının nikáhlı hanımlarına bile el atmaya kalkışınca Anadolu’da kanlı isyanlar çıkmıştı. 1876’da tahttan indirilmesinden sonra Çırağan Sarayı’na kapatılan Beşinci Murad ise yanındaki genç cariyeleriyle günde on-on defa birarada olmaya başlayınca, annesi Şevkefza Kadın çareyi büyücülerde ve muskacılarda aramış, onlardan şefaat ummuştu. 60 küsur yaşındayken daha yirmisini bulmamış olan cariyesi Ruhşah’a içli aşk mektupları gönderip "Bu gece de gelmez isen vallahi ölümüme sebep olacaksın" diye yakaran Birinci Abdülhamid ise, tarihlere "romantik áşık" olarak geçecekti.

EN AZGIN VE EN HIZLI TEKE

Ama, 16. asırda yaşamış olan Kapdanıderya Kılıç Ali Paşa’daki "azgın teke sendromu", bütün diğer örnekleri geride bırakacak ve Paşa, "en azgın ve en hızlı teke" unvanını asırlar boyunca elinde tutacaktı.

Ali Paşa kimi tarihçiye göre İtalyan, kimine göreyse Barbaros Hayreddin Paşa’nın yetiştirmesi olan bir Türk idi. 1500 yılında doğdu, gençliği Hayreddin ve Turgut Reisler ile beraber deniz savaşlarında geçti. Bahriye tarihimizin en büyük yenilgisi olan 1571’deki İnebahtı Savaşı’nda Türk donanmasının tamamen yokolmasına máni olduğu için Kapdanıderyalığa getirildi ve 1587’nin 21 Haziran’ındaki ölümüne kadar bu vazifede kaldı. Birçok hayır işleri de yapmıştı ve Tophane’de bugün hálá onun ismini taşıyan büyük camii de o inşa ettirmişti.

"Uluç" ve "Kılıç" lákaplarıyla anılan ve "Reis" de denilen Ali Paşa, tarihlere bir zamanların en kuvvetli deniz gücü olan Türk donanmasının yaratıcılarından ve en kahraman amirallerinden biri olarak yazılmasının yanısıra, bir diğer özelliğiyle daha geçti: Bugün "azgın teke sendromu" dediğimiz davranışın en uç örneği olarak... Paşa bu işte öylesine ileriye gitmişti ki, ölümü bile bu uğurda gitmişti...

Kılıç Ali Paşa’nın kadınlara, özellikle de bakirelere karşı aşırı düşkünlüğü o devirlerde herkesin dilindeydi. Seksenini geride bırakmasından sonra bile, her gecesini mutlaka en az bir bakire cariyeyle beraber geçirdiği, üstelik beraberliklerinin sözde kalmadığı, fiiliyatta da başarıyla neticelendiği anlatılır, Paşa’nın bu gücü, yaşıtı olan erkekleri hasetlerinden çatlatırdı.

PAŞA’YA CARİYE PERHİZİ

1587 ilkbaharında artık 87 yaşına gelmiş olan Ali Paşa, birdenbire yatağa düştü. İmparatorluğun en namlı tabipleri, denizlerin ve gecelerin kahramanına şifa bulabilmek için birbirleriyle yarışır oldular. Bitip tükenmek bitmeyen muayenelerden sonra 1587’nin 21 Haziran akşamı "Paşa hazretleri" dediler, "Evvelá şu iláçları almanız ve perhize girmeniz gerek...". Sonra, bahsettikleri perhizin kızartmalarla ve zeytinyağlı yemeklerle alákasının bulunmadığını, "cariyelerden uzak durmak" olduğunu söylediler.

Ama, Paşa’ya söz anlatabilmek ne mümkün? Kılıç Ali Paşa "Benim şifam iláçlarda değil, sizin menetmek istediklerinizdedir" diye kükreyip tabipleri huzurundan kovdu. Sonra, pek mecáli kalmadığından olacak yatağına uzandı, haremağalarına "Avratları tez getüresiniz!" buyurdu ve kendisinden neredeyse 70 yaş küçük cariyelerle sazlı-sözlü cümbüşe daldı.

Paşa’nın o gece yataktan cenazesini çıkardılar.

Tarihimizdeki "azgın teke sendromu"nun en ileri örneğini teşkil eden Kılıç Ali Paşa’nın öyküsü, işte böyle. Paşa’nın yolundan gitmek isteyen ama málum sebepler yüzünden zorluk çekenler için, Paşa’nın yaşadığı devirlerin daha öncesinden kalma elyazması bir tıp kitabındaki bir reçetenin bazı kısımlarını da günümüzün Türkçesi’ne naklederek yayınlıyorum.

VIAGRA’NIN YAN ETKİLERİNDEN ÇEKİNEN AZGIN TEKELERE  500 YILLIK REÇETE

BU sayfada bugüne kadar eski kitaplardan aldığım birçok reçeteyi sevabına yayınladım.

Şimdi, Viagra’nın yüksek tansiyon yahut kalp krizi riski gibi yan etkilerinden çekinenler için yine eski bir metni, 15. yüzyılın ikinci yarısında zamanın hükümdarları için hazırlanan ve cinsel güçsüzlüğü ortadan kaldırdığı söylenen bir macunun nasıl yapılacağını anlatan bir reçeteyi bugünün diline naklederek veriyorum. Ama, ilácı imal etmeye kalkışacak olanların başlarına birşey gelmesi ihtimalini ortadan kaldırmak için macunun içine konması gereken bazı maddeleri yazmadığımı da peşinen söyleyeyim:

İşte, şimdi Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde, muhafaza edilen reçete:

"...Bu macun vücuttaki bütün illeti ve marazı defeder, çocuğu olmayanı çocuk sahibi yapar ve Allah’ın izniyle bütün bozuklukları alır. İlácı kullananlar akşamları bundan altı dirhem yedikleri takdirde, ertesi sabah idrarlarını yaparlarken vücutlarından idrarla beraber nelerin çıktığını görüp hayrete düşerler. Anlayacağınız, bu macunun faydası bir gecede görülür.

İlácın terkibi ve yapılışı şu şekildedir: Onar dirhem karanfil, kebabe, fülfül ve tarçın; beşer dirhem udü’l-kahir ve kereviz tohumu alasın. Gene onar dirhem Mısır anasonu, ısırgan, havuç, şalgam, üzerlik, turp tohumu, mastaki, sakız, sinameki, ak günlük, acıbadem yağı ve yirmi dirhem çörek otunu da bir tarafa koyasın. Bunların hepsini havanda iyice dövüp beyaz bal iláve ederek macun haline getiresin, macunun içine beş çekirdek misk ve altmış dirhem de şeker katasın. Bir káseye koyup sabah ve akşam altışar dirhem yiyesin. Yediğin sırada abdestli olarak bazı duaları okuduğun takdirde, ilácın tesirini daha kuvvetli bir şekilde göresin"


Senelerdir yerlerde sürünen Türk Müziği bu CD ile ayağa kalkıyor

TÜRKİYE’de herşeyin artık günübirlik yaşanır olmasından musiki de çoktan nasibini aldı. Gazetelerin birinci sayfalarındaki zamane sanatçılarının ömrü sadece birkaç ay sürüyor, sonra yerlerini başkaları alıyor. Gündemde kendilerine "sanatçı" dedirterek kalabilmeye azimli olanları ise, isimlerini sanatlarıyla değil, magazin konusu hálinde devam ettirme yolundalar.

Ama, bütün bu toz-duman arasında, sanatı gerçek ve kalıcı bir şekilde yapabilen, ortaya sessiz-sadasız da olsa ciddi eserler koyabilen tek-tük kişiler neyse ki hálá mevcud.

Türkiye’nin Cemil Bey’den sonra yetiştirdiği en seçkin klasik kemençe üstadlarından olan Derya Türkan’ın bugünlerde çıkarttığı "Minstrel’s Era", yani "Saray müzisyenleri çağı" isimli CD, işte bu örneklerden biri.

Derya Türkan, CD’sinde, 17. asırda Osmanlı hükümdarlarının huzurunda icra edilmiş olan saz eserlerini alışılmışın dışında, ama eserin ruhunu bozmayan modern bir yorumla icra ediyor. CD’de, Türkiye’nin en parlak viyolonselcilerinden olan Uğur Işık ile Batı’da gayet iyi tanınan Fransız caz kontrbasçısı Renaul Garcia Fons, 17. yüzyılın nağmelerini Derya Türkan ile beraber bugün hemen herkesin rahatça dinleyip zevk alabileceği bir hále getiriyorlar.

CD’yi dinlerken, klasik kemençenin inanılmaz bir hüzünle dolu sesinin enginlerdeki berrak kanat çırpışlarının refakatinde, bir zamanlar Topkapı Sarayı’nın yaldızlı kubbelerini saran nağmeler kulaklarınızda yankılanacak ve asırlar önce kaybolmuş bir álemin, bugünün giysilerine bürünmüş halde önünüzde durduğunu hissedeceksiniz. Ben, Cemil Bey’in 20. yüzyılın başındaki kayıtlarının müzisyenlerimize hálá ilham veren bir nağmeler deryası olması gibi, Derya Türkan’ın CD’sindeki Rastlar’ın, Nihavendler’in, Buselikler’in ve Mevc-i Deryálar’ın resmigeçidinin de ileriki zamanların müzisyenlerine aynı ilhamı vereceğine inanıyorum.
Yazının Devamını Oku

Amerikalılar, kestiğimiz devenin dedesinin heykelini dikmişlerdi

Kıt’a Arabistanı’nın dini yorum tarzını model seçen varoş İslamı’nın Atatürk Havalimanı’nın apronunda kestirdiği deve sayesinde ele-güne rezil olduk. Deve, at ve eşek gibi áşinalarımızdan değildir; Arap kültürünün parçasıdır ve kültürümüzde "deve" kavramına pek rastlanmaz. Dolayısıyla, altı asırlık Osmanlı tarihinde bile, develerle ilgili olarak resmi kayıtlara geçen tek bir olay vardır: 1856’da, zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid tarafından Amerika’ya iki çift deve hediye edilmesi ve Amerikalılar’ın İzmir’den götürdükleri bir deveciye anıtmezar yapıp mezarın üzerine bakırdan bir deve heykeli dikmeleri... İşte, tarihimizdeki bu tek deve hadisesinin kısa öyküsü...

ATATÜRK Havalimanı’nın apronunda deve kesenler sayesinde ele-güne rezil olduk. Bütün dünya, aprondaki kanlı sahneleri şimdi acı tebessümlerle seyrediyor.

Bilmem, farkında mısınız? 12 Eylül’den sonra, Türkiye’nin İslam’ı yorumlamasında önemli değişiklikler yaşandı. Kırsal kesimin İslam anlayışı ile büyük şehirler arasında asırlardan buyana zaten bazı farklar vardı. Şehirler, imparatorluk olmanın getirdiği kültürel etkilerle dine başka çerçeveden bakar, kırsal kesim ise İslam’ı köyün yahut kasabanın bakış zaviyesinden değerlendirir ve öyle yaşardı.

İşte, 1980 sonrasında artan iç göç, şehir kültürünün yerine taşra hayat tarzının ádetlerini nasıl hákim kıldıysa, İslam’ı yorumlama ve dine uygun yaşama biçimlerinde de değişikliklere sebep oldu. Şehirlerin sosyal hayatında taşradan gelme ádetler öne çıktı, yáni köylüleştik ama İslam’a bakış konusunda Araplaştık! Zira, taşra, dine hep kıt’a Arabistanı’ndaki İslámi gelenekler çerçevesinde bakmıştı ve kırsal kesim, şehirlerdeki hákimiyetini dini alanda da gösterdi, Arap hayranlığı yoluna girildi.

Geleneksel başörtümüzün yerini bugün "türban" dediğimiz modelin alması, -bilenler bilir-, ezanın okunuşunda ve Kur’an tilávetindeki farklılaşma, yani müezzin ve háfız gırtlağına nağmesiz Arap tavrının hákim olması ve 1980 sonrasında doğan çocukların bizde daha önceleri várolmayan "Aleyna" yahut "Enes" gibi isimler taşımaları, kıt’a Arabistanı ádetlerini benimseyen köy İslamı’ndaki yükselişin örnekleriydi.

Bu değişimden, nihayet Arap kültürünün ayrılmaz parçası olan develer de nasiplerini aldılar.

TÜRKLER DEVEYE YABANCIDIR

Anadolu’ya asırlar önce getirilen ve hálen çok az sayıda várolan deve, kültürümüzde pek rastlanmayan bir hayvandı. At ve eşek gibi áşinalarımızdan değildi; Dede Korkud hikáyelerinde birkaç cümleyle geçen "buğra" yani deve yavrusu bahisleriyle ve bazı atasözlerinin, deyimlerin ve dini hikáyelerin dışında, folklorumuzda da pek yer almamıştı.

Gerçi, imparatorluk zamanında her sene Mekke’ye gönderilen ve "surre" denilen dini alaylar için saray tarafından beslenen develer hep várolmuşlardı ama bunlar birkaç adetten ibaretti. Osmanlı döneminde padişahların tahta geçiş yıldönümlerinde bir deve kurban edilmesi geleneği de vardı fakat hepsi bu kadardı ve deve Türk kültürünün değil, Arap geleneğinin unsuruydu.

Dolayısıyla, deve bahislerinin pek bulunmadığı altı asırlık Osmanlı tarihinde, develerle ilgili olarak resmi kayıtlara geçen ama az bilinen tek bir olay vardı: 1856’da, zamanın hükümdarı Sultan Abdülmecid tarafından Amerika’ya iki çift deve hediye edilmesi, Amerikalılar’ın da İzmir’den götürdükleri bir deveciye anıtmezar yapıp mezarın üzerine bakırdan bir deve heykeli dikmeleri...

İSTANBUL’A DEVE SEFERİ

İşte, Anadolu’nun "deve tarihi"nde ilk ve tek olan bu hadisenin ayrıntıları:

Birleşik Amerika, Meksika ile giriştiği ve iki sene devam eden savaştan henüz çıkmıştı. Batıdaki topraklara yeni yeni açılmakta, bir taraftan Kızılderililer ile uğraşırken, bir taraftan da California’da yaşanan "altına hücum"u intizama sokmaya çalışmaktaydı.

Bütün bunları yapabilmek için taşımada katırdan daha dayanıklı hayvanlara ihtiyaç vardı. Savaş Bakanı Jefferson Davis, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde kullanılan develerin bütün bu işler için en uygun hayvan olduğunu düşündü. Amerika’da várolmayan develeri ithal edebilmek için Kongre’den ödenek aldı ve sonraların çok meşhur bir amirali olacak olan o zamanın teğmeni David Dixon Parker’in kumandasındaki "Supply" isimli gemiyi, 1855’in 4 Haziran’ında develeri temin etmesi için Avrupa ve Ortadoğu taraflarına gönderdi. Deve programını yürütecek olan Binbaşı Henry Wayne da gemideydi.

Parker ve Wayne, önce İngiltere’ye uğrayıp Londra’daki hayvanat bahçesindeki develeri incelediler. İngiliz meslekdaşlarından, develerin orduda kullanılmasının faydalı sonuçlar vereceği tavsiyesini alınca bu defa Türkiye’ye dümen kırıp Ekim’de İstanbul’a vardılar.

ÖNCELİK İNGİLİZLER’DE

Osmanlı Devleti ile Avrupalı müttefikleri o günlerde Kırım’da Rusya’ya karşı savaşmakta ve İngiliz birlikleri savaşta Hindistan’dan getirdikleri develeri de kullanmaktaydı. Gemilerini İstanbul’da bırakan Amerikalı subaylar Kırım’a, çarpışmaların devam ettiği Balaklava tarafına gidip savaş alanındaki bu develeri incelediler ve işe yaradıklarını gözleriyle gördükten sonra İstanbul’a döndüler.

Sırada artık develerin temini vardı. İstanbul’daki Amerikan Büyükelçiliği, Türk Dışişleri’ne müracaat etti ve hem deve alımına izin verilmesi, hem de padişahın kendilerine iki çift deve hediye etmesi ricasında bulundu.

Tahtta o yıllarda Sultan Abdülmecid oturmaktaydı. Zamanın sadrazamı Fuad Paşa hükümdarı bir yazıyla konudan haberdar etti ve talebin yerine getirilmesinin "padişáhın şánından olduğunu" söyledi. İsteği kabul eden Abdülmecid, 12 Ekim günü Amerikalılar’a en iyi cinsten iki deve hediye edilmesini buyurdu. Abdülmecid, hediyenin bedelini bizzat kendisi ödeyecekti.

Amerikalılar için mesele halledilmiş gibiydi ama sırada başka bir zorluk vardı: Develeri gemiye bindirebilmek... Bu iş için "deve arabası" dedikleri seyyar bir koridor yaptılar. Hayvanları bu vasıtayla güç-belá gemiye bindirdikten sonra İzmir’e gidip orada başka hayvanlar satın aldılar.

"Supply" isimli gemi, 1856’nın 15 Şubat’ında İzmir’den dönüş yolculuğuna çıktı. Mısır’a ve Tunus’a uğrandı, oralardan da develer alındı ve 34 deveyi taşıyan gemi, 14 Mayıs’ta Teksas’ın İndianola limanına ulaştı.

David Dixon Parker ile Henry Wayne’ın Amerika’ya götürdükleri develerin sayısı zamanla arttı. Hattá, orduda bir "deve birliği" bile kuruldu ama teknolojinin ilerlemesiyle develere artık ihtiyaç kalmadığı görülünce tabur láğvedildi.

Türkiye’den Amerika’ya götürülen develer sayesinde, Arizona’da bir efsane doğdu: "Hi Jolly" efsanesi...

Parker ile Wayne aldıkları emri yerine getirmiş ve develeri temin etmişlerdi ama devecilik hakkında hiçbir bilgileri yoktu ve dolayısıyla beraberlerinde işin uzmanlarını götürmeleri de gerekiyordu. İzmir’de, deve bakıcısı olduklarını söyleyen Osmanlı vatandaşı beş gayrımüslim ile de anlaştılar. "Supply" gemisi yola bu beş kişiyi de alarak çıktı.

Devecilerin Amerika’daki hayatları maceralarla dolu geçti. En renkli hayatı ise, asıl ismi Philip Tedro olan ve Müslümanlığı seçip hacca gittikten sonra "Hacı Ali" adını alan İzmirli bir Rum yaşadı.

DEVELERİNİ ÇÖLE SALDI

California’daki birliklerde uzun seneler devecilik yapan Hacı Ali daha sonra ordudan ayrıldı, Gertrudis Serna adında bir hanımla evlenip iş hayatına atıldı ve sahip olduğu birkaç deveyle taşımacılık yapmaya başladı. Amerika’nın en meşhur devecisi olmuştu ama işleri iyi gitmiyordu, günün birinde develerini Arizona çölüne saldı ve Quartzsite kasabasına yerleşti.

Amerikalılar’ın "Hi Jolly" (teláffuzu: Haycoli) dedikleri Hacı Ali 1902’de öldüğünde artık efsane haline gelmişti. 1935’te Quartzsite’daki mezarına bölgenin taşlarından bir piramit inşa edildi piramidin tepesine de heykeli andıran bakırdan yapılmış irice bir deve figürü kondu.

İzmirli Hacı Ali’nin bugün ziyaret mekánı olan mezarının kitabesinde "Hi Jolly’nin son kampı burasıdır" yazılı.

Görevden alınan Şükrü Bey işine dönebilmek için bu duayı okumak zorunda

ATATÜRK Havalimanı’ndaki deve skandalından sonra, hadisenin sorumlusu olan Uçak Bakım Başkanı Şükrü Can görevden alındı.

Şükrü Bey’in azli ve málum deve meselesi, bana 17. asır Osmanlı tarihçisi İbrahim Peçevi’nin 1604’te İranlılar ile yaptığımız bir savaşı anlatırken, İslam tasavvufunun en önemli isimlerinden kabul edilen ve Sultan Üçüncü Murad’ın da bağlı olduğu Abdülkadir-i Geyláni hakkında yazdığı bir bahsi hatırlattı:

Ebu’l-Maali Abdürrahim adındaki bir şeker tüccarı, deve kervanıyla çölde giderken bir gece develerinden dördünü kaybeder. Abdülkadir’i bizzat tanıyan Ebu’l-Maali Abdürrahim, Şeyh’in "Eğer bir zorlukla karşılaşırsan bana seslen, o zorluk defolur gider" demiş olduğunu hatırlar ve "Yá Şeyh Abdülkadir, develerim gitti yá Şeyh!" diye haykırır. Şafak sökerken Abdülkadir-i Geyláni’yi bir tepenin üzerinde kendisini çağırırken görür, tepeye çıkar, Şeyh kaybolmuştur ama develeri oradadır.

Tarihçi İbrahim Peçevi, daha sonra Abdülkadir-i Geyláni’den nakledilen başka ifadeleri de yazıyor:

"Sıkıntı içerisinde olanlar benden yardım isterlerse, sıkıntıyı onlardan önce keşfederim. Beni hatırladıktan sonra Allah’a yakaranların işleri hallolur. Eğer bir kimse iki rekát namaz kılar ve rekátlardan sonra Hazreti Peygamber’e salávat getirip onu anarak Irak’a doğru on bir adım yürüyerek benim adımı söyler ve isteklerini dile getirirse muradına mutlaka erer"

Bütün bunları Şükrü Bey için sevabına yazıyorum, yapıp yapmamak da artık ona kalıyor.
Yazının Devamını Oku

Aman dikkat: Opera kulisleri bize hiç de hayır getirmemiştir

İtalyan ve Alman başbakanları, Milano’daki La Scala Operası’nda sahneye konan "Aida"yı beraberce izlerken Türkiye’nin limanlarla ilgili yeni açılım kararını değerlendirdiler. Operadaki bu buluşma, bana bundan 153 sene önce, bir başka memlekette, yine bir operada bizi konu alan bir başka görüşmeyi, Rus Çarı Birinci Nikola ile İngiltere’nin Rusya Büyükelçisi Sir Hamilton Seymour’un 1853’ün 9 Ocak’ındaki konuşmalarını hatırlattı. Çar ile büyükelçi Türkiye’nin paylaşılması konusunu ilk defa o görüşmede ele almışlar ve bugün de kullanılmakta olan "Avrupa’nın hasta adamı" sözü, ilk defa o gün söylenmişti. İtalyan ve Alman liderlerin Milano’daki La Scala Operası’nda bundan iki gün önce yaptıkları görüşmeye bakıp "Opera kulisleri bizim için hiç de hayırlı olmamıştır" demekte haksız mıyım?

DÜNKÜ Hürriyet’in birinci sayfasında, Reha Erus’un "Operada liman diplomasisi" başlıklı ve bana son derece ilginç gelen bir haberi vardı: İtalyan ve Alman başbakanları, İtalya’nın Milano şehrindeki La Scala Operası’nda sahneye konan "Aida"yı beraberce izlemiş ve Türkiye’nin limanlarla ilgili yeni açılım kararını değerlendirmişlerdi. Liderler kararları "samimi" bulduklarını ve gelişmeleri yakından takip edeceklerini söylemişlerdi.

İtalyan ve Alman başbakanların Türkiye açısından şimdilik iyi ve hayırlı gibi görünen bu değerlendirmeleri bana bundan 153 sene önce, bir başka memlekette, yine bir opera oynandığı sırada bizimle ilgili olarak yapılan bir başka diğer ve hakkımızda alınan ama pek de hayırlı olmayan kararları hatırlattı: Rus Çarı Birinci Nikola ile İngiltere’nin Rusya Büyükelçisi Sir Hamilton Seymour’un 1853’ün 9 Ocak’ında, bir Rus prensesin sarayında oynanan operayı izledikleri sırada Türkiye’nin geleceğini ele alıp topraklarımızın paylaşılması konusunu gündeme getirmelerini...

Rus Çarı ile İngiliz Büyükelçisi’nin, Petersburg’daki sarayda oynanan operanın sahne arasında yaptıkları görüşmenin bizim açımızdan unutulmaz bir başka tarafı daha vardı: Bugün de kullanılmakta olan "Avrupa’nın hasta adamı" sözü, ilk defa bu görüşmede sarfedilmişti.

PAYLAŞMA PLANI

İşte, Türkiye’yi konu alan bundan 153 sene önceki ilk "opera görüşmesi"nin öyküsü:

Türkiye, 1850’lerde her bakımdan berbattı. Ekonomi çökmüş, herşey kilitlenmişti ama bu vaziyetine rağmen "Avrupalı olmak" istemekte, Avrupa ise bizi nasıl paylaşacağının hesabını yapmaktaydı.

Rus Çarı Birinci Nikola, 1853’ün 9 Ocak gecesi, Romanof hanedanından bir prensesin sarayında verilen baloya katılmış ve sahnelenen operayı seyretmeye gelmişti. Davetliler arasında yabancı diplomatlar da vardı. Çar, perde arasında İngiliz elçisi Sir Hamilton Seymour ile sohbet ederken, söze "...Kollarımızın arasında hasta bir adam var" diye başladı. "Çok hasta... Size açıkça söylemeliyim ki, onu lázım olan bütün tedbirleri almadan önce günün birinde kaybetmemiz, büyük bir feláket olacaktır."

Sonra "Türkiye ansızın ölebilir. Bu takdirde, herşey üzerimize kalacaktır. Ölüleri diriltemeyiz. Türkiye öldüğü takdirde, bir daha dirilmemek üzere ölecektir" dedi ve Avrupa’nın Osmanlı İmparatorluğu’nu paylaşması planını anlattı.

İngiliz elçisi Sir George Hamilton Seymour, görüşmenin hemen ertesi günü Londra’ya gönderdiği raporda "hasta adam" sözüne de yer verecek ve bu ifade, diplomasi tarihinin en sık kullanılan kavramlarından biri haline gelecekti. Ama bu söz sadece bir kavram olarak kalmayacak, imparatorluk Türkiyesi’nin kaderini de belirleyecek ve devletin parçalanması için yarım asırdan biraz fazla bir zaman káfi gelecekti.

İşte, o tarihten sonra yaşadığımız dertlerden bazıları:

Türkiye Avrupalı olmaya çalışıyor, Avrupa ise 1839’da ilán edilmiş olan Tanzimat Fermanı’ndaki vaadleri az buluyor, daha fazlasını istiyordu.

MÜTTEFİK KAZIĞI

1854’te Avrupa devletleriyle müttefik olup Rusya’ya harp ilán ettik ve "Kırım Savaşı" başladı. Çar, 1855 Eylül’ünde ateşkes istedi. Artık Avrupalı olacağımızdan emindik ama müttefiklerimiz "önce reform" dediler. İşkencenin yasaklanmasını, cezaevlerinin ıslah edilmesini, halka din hürriyeti verilmesini ve vergi reformu yapılmasını istiyorlardı. 1856’nın 18 Şubat’ında "Islahat Hatt-ı Humayunu"nu yayınlayıp daha da çağdaşlaştık, Avrupa da buna karşılık 1856’nın 30 Mart’ında bizim "Avrupalı" olduğumuzu ilán etti ve "Avrupa Devletleri Konseyi"ne alındık. Ama Avrupalı Türkiye’nin ömrü kısa sürdü. Rusya, daha önceden imzaladığı anlaşmaları tanımayacağını duyurdu; derken "93 Harbi" denilen 1876’daki Türk-Rus savaşı çıktı, "hasta adam" komaya girdi, bunu Balkan ve Birinci Dünya Savaşları takip edince de vefat edip gitti.

Milano’daki La Scala Operası’nda bundan iki gün önce biraraya gelip Türkiye’yi konuşan İtalyan ve Alman liderler, hakkımızda Çar Birinci Nikola gibi temennilerde bulunmadılar ama daha önceleri yine balolu bir operada yapılan Türkiye görüşmesini hatırlatmadan edemedim.

Şimdi ’Limanlarınızı açın’ diyen Avrupa, eskiden birşey söylemez, gelip işgal ederdi

BİRKAÇ günden buyana limanlarımızı Kıbrıs Rum bandıralı gemilere açma kararımıza gelen tepkileri tartışıyoruz.

Limanlarla ilgili gelişmeler, özellikle de Avrupa’nın "Bu limanlar açılmazsa aramıza giremezsiniz haaa!" yolundaki tehditleri, bana liman meseleleriyle ilgili olarak çok daha önceleri yaşadığımız problemleri düşündürdü. Ama geçmişin ve bugünün Avrupası arasında farklar vardı, zira o zamanların Avrupası istediği yapılmayınca limanlarımızı bir güzel işgal ediverirdi.

İşte, 1901 ve 1906 yıllarında, İkinci Abdülhamid’in iktidarı sırasında yaşadığımız liman işgalleri:

5 Kasım 1901: Osmanlı hükümeti, Lorando ve Tubini isimli iki Fransız bankerden 750 bin altın borç almış ama parası olmadığı için, vadesi geçtiği halde borcunu bir türlü ödememişti. İstanbul’a nota üstüne nota gönderen Fransa, vatandaşlarının alacağını tahsil edemeyince o tarihte bizim olan Midilli Adası’na savaş gemilerini gönderdi. Fransız deniz birlikleri adadaki gümrük binasını işgal edip bütün gelirlere el koydular. İşgal, İkinci Abdülhamid’in başka yerlerden borçlanıp Fransa’nın alacağını ödemesiyle sona erdirilebildi.

26 Kasım 1906: Makedonya’da isyan vardı ve Babıáli isyanın sebep olduğu mali kriz yüzünden borçlarını ödeyemez hále gelmişti. Alacaklı olan Avrupa devletleri donanmalarını yollayıp Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale katılmayan tek ülke, Almanya idi. Avrupa donanması, adalardan Abdülhamid’in Babıáli’nin borçlarıyla ilgili mali reform programını açıklaması üzerine çekildi.

Tarihçilerin kutbu Halil Bey edebiyat tarihine de kutup olacak yepyeni bir eser verdi

ÇOĞUMUZ pek bilmeyiz ama, Türk tarihçiliğinin yaşayan en büyük üstadı olan Prof. Dr. Halil İnalcık, tarihin yanısıra klasik edebiyatımızın da çok büyük üstadıdır.

Halil Bey’in bundan iki sene önce yayınladığı "Şair ve Patron" isimli eseri, edebiyat tarihimizde bir ilkti. Bu çok önemli eserinde edebiyatımızı bugüne kadar ele alınmamış bir açıdan, şairle o şairi destekleyen hükümdarın ve diğer devlet büyüklerinin ilişkileri bakımından inceliyordu ve bu yepyeni bir metod idi. "Şair ve Patron", günümüz Türkiyesi’nde artık bambaşka ve kolay bir yola giren, kural koyan eserler vermek yerine sadece ucuz metin neşrini temel alan edebiyat tarihçileri için ulaşılmaz bir eserdi.

MECLİSLER KİTABI

Tarihin büyük üstadı, geçtiğimiz günlerde edebiyat alanında çok önemli bir başka eser daha verdi: Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı "Türk Edebiyatı Tarihi" isimli kitaba yazdığı uzun makalede saraylardaki eski işret meclislerinin, yani hükümdarın huzurunda yapılan içkili, şiirli ve musikili toplantıların klasik edebiyatımıza etkisini gözler önüne serdi. Halil Bey, şimdiye kadar yine üzerinde durulmamış olan bu bahsi incelerken çok önemli bir başka hususa daha temas ediyor ve Germiyan Edebiyatı’nın klasik edebiyatımızın oluşmasındaki etkinin altını itina ile çiziyordu.

Üstad Halil Bey’in teknik bir konu olan işret meclisleri hakkında yazdıklarının ayrıntısına girmiyor ama bu son makalesiyle de klasik edebiyatımıza klasik bir eser kazandırmış olduğunu söylemekle yetiniyorum.

Bundan bir müddet önce, Halil Bey’den bahsettiğim bir başka yazıda onun bir dörtlüğünü nakletmiştim ama her ne olduysa olmuş, dörtlüğün bir kelimesi yazıda çıkmamış, dolayısıyla hem máná, hem de vezin gitmişti.

İşte hem bu vesileyle, hem de tarihçilerin kutbu Prof. Dr. Halil İnalcık’ın şairlikteki gücünü ifade etmesi maksadıyla, dörtlüğü tekrar yazıyorum:

"Dehr-i fániden nice cán nice cánánlar geçer / Bezm-i işretten aceb mestáne yáranlar geçer / Bir nefesdir cánımız yár leblerinde ber-karár / Hey, bu fánus-ı safá bir gün söner cánlar geçer"

Ve, hem tarihin, hem de edebiyatın büyük üstádı Halil Bey için aynı vezinle bir temennim:

"Sönmesin hiç fánusun sen bıkmadan yaz, durma yaz/ Tárihi öğrettin artık nazmı anlat, şi’ri yaz!"
Yazının Devamını Oku

Tek papanın 16. Benedikt olduğunu zannetmeyin, Katolikler’de çok ’papa’ ve ’antipapa’ var

İstanbul’da günlerdir esen Papa rüzgárları sayesinde, "Papalık" ve "Vatikan" kavramlarını bilmeyenimiz herhalde kalmadı. Ama, Katolik dünyasının tek Papa’sının sadece 16. Benedikt olduğunu zannediyorsanız, yanılıyorsunuz demektir; zira, 16. Benedikt’in yanısıra bugün "papa" ünvanını taşıyan ve farklı Katolik gruplar tarafından lider kabul edilen başka ruhaniler de vardır. Bütün bu papalar, tek bir ortak noktada buluşurlar: Birbirlerinden karşılıklı nefrette... Her papa diğerini "antipapa" ilán etmiştir ve birbirlerinin gözünü oymaya hazır vaziyettedirler. İşte, günümüzdeki "antipapa"lardan bazılarının tuhaf öyküleri.

İSTANBUL’da hafta içerisinde esen Papa rüzgárı nihayet dindi ve 16. Benedikt, Sultanahmet Camii’ndeki unutulmaz görüntülerinden sonra kalbinin yarısını da İstanbul’da bırakıp memleketine döndü.

"Papa" kavramının ne demek olduğunu zaten bilirsiniz. Papa’nın Katolik dünyasının en yüksek ruhani otoritesi olduğu ve sadece tek bir papalık makamının mevcut bulunduğu da bildikleriniz arasındadır.

Ama, "papa" kavramı hakkındaki málumatınız sadece bunlardan ibaretse, yanılıyorsunuz demektir; zira, 16. Benedikt’in yanısıra bugün "papa" ünvanını taşıyan, farklı Katolik gruplar tarafından lider, yani "papa" kabul edilen başka ruhaniler de vardır. Dünyevi iktidarlarını Vatikan’da sürdüren papalar ise bütün bu papalardan sadece biridir; daha doğrusu en güçlüsü, en zengini ve en kalabalık cemaate sahip olanıdır. Dolayısıyla, "Papa" dendiğinde sadece Vatikan’daki zátın hatıra gelmesinin sebebi de, Vatikan’ın sahip olduğu ayrıcalıklardır.

Ve, bütün bu papalar, tek bir ortak noktada buluşurlar: Birbirlerinden karşılıklı nefrette... Her papa diğerini "antipapa" ilán etmiştir ve birbirlerinin gözünü oymaya hazır vaziyettedirler.

İşte, Türkiye’de bir haftadan buyana esen papa rüzgárının verdiği ilhamla, sizlere bu "antipapa" meselesini anlatayım dedim.

Hazreti İsa’nın yeryüzündeki vekili demek olan "Papa" kavramının dünyevi bir iktidar halini almasıyla beraber, bu makamın ve papalık tahtına geçen kişilerin muhalifleri de ortaya çıktı. Papalık iddiasında bulunanların hepsi, birbirlerini "antipapa" olmakla suçladılar.

Vatikan’a göre ilk "antipapa", 235 senesinde ölen ve Papa Birinci Kalliktus’u tanımayı reddeden İppolitus idi. İppolitus’tan önce gerçi Natalius adında bir başka antipapa ortaya çıkmış ama imana gelmişti. Sonraki asırlarda daha pek çok "antipapa", Natalius ile İppolitus’un açtığı yoldan yürüdüler ve Hazreti İsa’nın gerçek vekili olduklarını iddia ettiler. "Antipapa" kavramı, özellikle 11. yüzyıldan itibaren Avrupalı hükümdarların siyasi iktidarlarını güçlendirme vasıtası haline geldi, her imparator, kendi papasını kendisi tayin eder oldu ve her papa diğerini antipapa olmakla suçladı.

Papalık ve antipapalık iddiaları günümüzde de devam ediyor ve Vatikan’ı tanımayı reddeden bazı Katolik gruplar ya kendi papalarını kendileri seçiyorlar, yahut papalık makamının boş olduğuna inanıyorlar.

Yandaki kutuda, asırlardır devam eden bu "papa-antipapa" kavgasının son kahramanlarının isimleri ve maceraları yeralıyor.

15 yaşındaki kıza tecavüz eden son ’antipapa’, beş yıl yedi

PAPA olma merakı günümüzde de devam ediyor ve kendi kiliselerini kuran bazı kişiler çeşitli isimler altında papalık yapıyorlar. "Antipapa" kabul edilen bu kişilerin ortak özelliklerinden biri, "İkinci Peter" adını çok sevmeleri ve çoğunun bu ismi almaları.

Vatikan’daki papalar, Hazreti İsa’nın 12 havarisinin en önemlisi olan ve Katolikliğin kurucusu kabul edilen Aziz Petrus’un hatırasına hürmeten "Petrus" yahut "Peter" adını almamışlardı. Vatikan’ı reddeden antipapalar ise, gerçek birer papa olduklarını ispat edebilmek maksadıyla sık sık bu isme başvuruyorlar.

İşte, son dönemde "papa", yahut "antipapa" ve bir kısmı da "2. Peter" olan Katoliklerden bazıları.

17. GREGOR (İspanya’da): Clemente Dominguez y Gomez adındaki bir İspanyol, 1970’li yıllarda Hazreti İsa ve Hazreti Meryem ile bizzat görüştüğünü iddia ederek, İspanya’nın Palmar de Troya kasabasında bir kilise kurdu ve kendisini papa ilán etti. Bir hayli yandaş toplayan Gomez, 2005’te öldü ve yerini Manuel Alfonso Corral aldı.

2. PETER (İspanya’da): İspanya’nın Seville şehrinde avukatlık yapan Manuel Corral, 1976’da Vietnamlı piskopos Ngo Dinh Thuc tarafından rahip yapıldı ama Papa İkinci John Paul daha sonra piskopos Thuc’u ile Corral’ı kilisenin kurallarının dışına çıktıkları gerekçesiyle aforoz etti. Ortada kalan Corral, "Onyedinci Gregor" ünvanını almış olan Clemente Dominguez y Gomez’in Palmar Kilisesi için yaptığı daveti kabul etti ve Gomez’in 2005’te ölmesinden sonra "İkinci Peter" adıyla papalığını ilán etti. Palmar Kilisesi’nin şimdiki lideri olan Manuel Corral, Vatikan tarafından dikkatle takip edilen bir cemaate sahip bulunuyor.

13. PİUS (Amerika’da): Lucian Pulvermacher adındaki Amerikalı Katolik bir papaz, 1998’de Montana’daki bir otelin balo salonunda bazısı rahip olan 28 kişi tarafından Papa ilán edildi. Kilisesine "Gerçek Katolikler" adını veren Onüçüncü Pius’nun, şu anda dünyanın değişik bölgelerinde 90 kadar müridi var.

2. PETER (Avustralya’da): Aziz Şarbel’in yolundan gittiklerini söyleyen bir grubun lideri olan William Kamm adındaki 1950 doğumlu bir Alman, 1968’de Tanrı’dan, Hazreti Meryem’den ve bazı azizlerden mesajlar aldığı iddiasıyla Vatikan’a başvurdu ama iddiaları reddedilince kendi başına bir kilise kurdu ve müridleri tarafından İkinci Peter adıyla Papa ilán edildi. Rahiplerin evlenmelerine izin veren ve papaların da mistik evlilikler yapabileceklerini söyleyen Kamm, 15 yaşında bir kızla "mistik amaçlı cinsel ilişki" kurduğu ortaya çıkınca 2005 Ekim’inde tutuklandı ve beş yıl hapse mahkûm edildi. William Kamm, papalık vazifesini, şimdi Avustralya’daki bir hapishanede sürdürüyor.

1. MİŞEL (Amerika’da): 1958’de Birleşik Amerika’nın Kansas şehrinde doğan David Allen Bawden, 16 Temmuz 1990’da altı kişilik bir meclis tarafından "Papa" ilán edildi. Birinci Mişel’in, Amerika’da küçük bir cemaati bulunuyor.

2. PETER (Fransa’da): Maurice Archieri adında bir Fransız, Hazreti Meryem tarafından görevlendirildiğini söyleyerek 1995’te papalığını açıkladı ve Vatikan’ın o dönemdeki papası İkinci John Paul’ü de "káfir" ilán etti.

Ayasofya’yı camiye çeviren Fatih’in bazı torunları ’Papalık Prensi’ oldular

TÜRKİYE, haftalar boyunca Papa 16. Benedikt’in Ayasofya’da, yani bir zamanların kilisesi, sonraki asırların camii ve bugünün müzesi olan mekánda dua edip etmeyeceğinin heyecanıyla yaşadı ama korkulan olmadı.

Papa’nın gelişi sebebiyle asırlar sonra bile böylesine heyecan yaratan Ayasofya’yı, cami haline Fatih Sultan Mehmed getirmişti. Fatih’in küçük torunlarından birinin, tarihin garip bir cilvesi neticesinde şimdi "Papalık Prensi" ünvanını taşıdığını ise çok az kişi bilir.

Şimdi Malta’da yaşayan bu papalık prensinin adı, George Alexander Said-Zammit. Fatih Sultan Mehmed’in oğlu Cem Sultan’ın yani 13 senelik ıstırab dolu gurbeti romanlara ve filmlere kadar konu olan bahtsız şehzadenin soyundan geliyor.

İşte, tarihin bu garip ve hüzün dolu cilvesinin kısa öyküsü:

Fatih’in álim ve şair oğlu Şehzade Cem, İstanbul tahtına geçen ağabeyi Sultan Bayezid’le giriştiği savaşları kaybetmesinden sonra 13 sene sürecek olan bir gurbete çıktı ve hayatını 1495 Şubat’ında Napoli’de noktaladı.

Cem’in üç oğluyla iki kızı vardı. Oğullarından Şehzade Abdullah ve kızlarından Ayşe Sultan, küçük yaşta öldüler. Büyük oğlu Oğuz Han babası sürgündeyken İstanbul’daydı ve 1483 Şubat’ında daha dokuz yaşındayken "nizám-ı álem için", yani devletin başına bir iş açmaması maksadıyla amcası Bayezid tarafından boğduruldu. Mısır’da yaşayan diğer kızı Gevher Melike ise İstanbul’a getirildi ve 1505’te burada öldü.

Fatih’in bahtsız oğlunun hayatta tek bir oğlu kalmıştı: Şehzade Murad... Babasının sürgünü sırasında Rodos’a yerleşti ve Maria Concetta Doria adında bir İtalyan kadınla evlendi. Daha sonra başka bir iş etti, Müslümanlığı bırakıp Hristiyan oldu, vaftiz edildi, "Pierre" adını aldı ve Papa 6. Alexander tarafından "Prens" yapıldı.

Şehzade Murad, Napoli Kralı’ndan bir asalet ünvanı ile Roma Senatosu’ndan da "vatandaşlık" aldı ve Rodos’ta çoluk-çocuğa karıştı. Kanuni Süleyman’ın adayı fethetmesine kadar Rodos’ta "Prens" olarak yaşadı ama adanın 1522 kışında Türkler’in eline geçmesinden hemen sonra, 27 Aralık günü boğduruldu. Şehzadenin Cem adını verdiği çocuğu, yani Cem Sultan’ın torunu ise, Kanuni’nin Rodos’u almasından önce Malta’ya geçmişti; orada evlenecek ve hayata 1536’da Malta’da veda edecekti.

Fatih’in oğlu Cem Sultan’ın çocukları, aile ismi olarak "Saytus"u seçtiler. "Saytus", zamanla "Sait", "Sayd" ve nihayet "Said" oldu.

Cem Sultan’ın, dolayısıyla da Fatih’in soyundan gelen George Said-Zammit, işte bu Prens Pierre’in, yani Şehzade Murad’ın oğlu Cem’in küçük torunu oluyor. Vatikan ve Venedik arşivlerindeki belgeler de, Said-Zammit’in elindeki soyağacını doğruluyor.
Yazının Devamını Oku

Osmanlı İmparatorluğu’nun son devlet mührü mezatta satılıyor

İstanbul’da, önümüzdeki 17 Aralık günü tarihimiz bakımından son derece önemli bir obje, 140 milyar lira (140 bin YTL) başlangıç fiyatıyla açık arttırmaya çıkacak: Sultan Vahideddin’in, dolayısıyla da Osmanlı İmparatorluğu’nun son "mühr-i hümáyun"u, yani devlet mührü. Sultan Vahideddin’den hoşlanırsınız veya hoşlanmazsınız, bu, işin başka tarafıdır. Ama, satılacak olan mührün tarihi önemi, Sultan Abdülhamid’e ait olan ve Paris’te bundan sekiz sene önce mezata konduğu zaman Türkiye’nin gündemini haftalarca meşgul eden diğer mühürlerden çok daha fazladır. Zira, şimdi Çankaya Köşkü’nde bulunan "cumhurbaşkanlığı mührü" Türkiye Cumhuriyeti için ne ise, mezata çıkacak olan mühür de, Osmanlı İmparatorluğu için odur. Kurduğumuz bir önceki devletin son ve en önemli sembolüdür ve yeri de, Topkapı Sarayı’ndaki diğer mühr-i hümáyunların yanıdır. Şimdi, bu mührün saraya gitmesini sağlayacak gönlü zengin bir Türk aranıyor.

İSTANBUL’da önümüzdeki 17 Aralık günü yapılacak olan bir mezatta, Osmanlı tarihi bakımından son derece /images/100/0x0/55ea2c0ef018fbb8f86f8536önemli bir obje satışa çıkıyor: Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Sultan Vahideddin’e ait olan "mühr-i hümáyun", yani son devlet mührü.

"Mühr-i hümáyun"un ne demek olduğunu bilmeyenler için kısaca anlatayım: Üzerinde padişahın tuğrasının hakkedilmiş olduğu som altından bir mühürdür, buna "saltanat mührü" yahut "mühr-i şerif" yani "şerefli mühür" de denir.

Müslüman hükümdarların, Abbasi Halifeleri’nden itibaren tahta çıkmalarından hemen sonra yaptıkları ilk iş, isimlerinin yahut kendileriyle ilgili bir alámetin bulunduğu birkaç adet mühür kazdırmaktı ve Osmanlı hükümdarları da bu geleneğe uydular.

Padişahlar kazdırdıkları mühürlerden birini kendilerinde tutar, diğerini o zamanın başbakanı olan sadrazama verirlerdi. Sadrazam, padişahın "mutlak vekili" idi ve bir devlet adamının bu göreve getirilmesinin öncelikli protokol şartı, hükümdarın mührünün o kişiye teslim edilmesiydi. Mührü alan sadrazam bunu /images/100/0x0/55ea2c0ef018fbb8f86f8538kese içerisine koyar, saygı gereği vücudunun mutlaka üst kısmında muhafaza eder, yanından hiçbir şekilde ayırmazdı. Hattá, Tanzimat döneminin meşhur devlet adamı Sadrazam Áli Paşa’nın hamama bile mühr-i hümáyun ile girdiği söylenirdi.

TAYİNDE VE AZİLDE

Mührün geri alınması, sadrazamın azledilmesi demekti. Saraydan gelen görevlilerden birinin mührün iadesini istemesi, padişahın sadrazamı azlettiği anlamına gelir ve alınan mühür sadaret makamına getirilen yeni devlet adamına verilirdi.

İşte, Osmanlı İmparatorluğu’nun son mührü, yani son padişah Sultan Vahideddin’in kendisinde bulunan mühr-i hümáyun, önümüzdeki 17 Aralık günü Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde yapılacak olan mezatta 140 milyar lira başlangıç fiyatla açık arttırmaya çıkartılacak.
/images/100/0x0/55ea2c0ef018fbb8f86f853a
Şimdi bu mührün hikáyesini, yani mezata konmasına kadar uzanan macerasını anlatayım:

1918’in 4 Temmuz günü Osmanlı tahtına çıkan Sultan Vahideddin de kendisinden önceki hükümdarların yaptığını yaptı ve ilk iş olarak üzerinde tuğrasının bulunduğu iki adet mühr-i hümáyun kazıttı. Mühürlerden birini gelenekler uyarınca tayin ettiği sadrazamlarına veren padişah, diğer mührü kendisinde tuttu.

SADRAZAMI DÜNÜRÜYDÜ

Sultan Vahideddin’
in son sadrazamı, aynı zamanda dünürü olan Tevfik Paşa idi. Osmanlı İmparatorluğu’nun da son sadrazamı olan Tevfik Paşa, padişahın 17 Kasım 1922 sabahı Türkiye’den ayrılması üzerine mührü iade edecek bir makam bulamaması üzerine saltanat mührünü 1936’daki vefatına kadar bizzat muhafaza etti. Mühr-i hümáyunu hayatının son günlerinde "Ben, mührü geri verecek padişah bulamadım. Bu, devletin şerefidir, dikkat et, antikacılara falan gitmesin" diyerek padişahın büyük kızı Ulviye Sultan’ın eşi olan oğlu İsmail Hakkı Okday’a verdi. Mühür, Okday’ın 1977’deki vefatından sonra kızı ve dolayısıyla Sultan Vahideddin’in de büyük torunu olan Hümeyra Hanımsultan’a (Özbaş), onun da 2000 yılında vefat etmesi üzerine çocukları Halim ve Hanzade Özbaş’a intikal etti. Bu mühr-i hümáyun, şimdi İzmir’de yaşayan Özbaş kardeşler tarafından muhafaza ediliyor.

MÜHÜR, KIZINA KALDI

Padişahın kendisinde bulunan ikinci mühür ise, Sultan Vahideddin’in 1926’nın 16 Mayıs’ında İtalya’nın San Remo kasabasında hayata veda etmesi üzerine küçük kızı Sabiha Sultan’a, Sabiha Sultan’ın 1971’deki vefatından sonra da onun büyük kızı Neslişah Sultan’a (Osmanoğlu) geçti. Bir ara Hanzade Sultan’da, yani Neslişah Sultan’ın kızkardeşinde kalan mühür, Hanzade Sultan’ın da hayata 1998’de veda etmesi üzerine Sultan Vahideddin’in torun çocuklarına intikal etti ve ailenin ifadesiyle "saltanat mührünün kıymetini bilmeyen bir torun" tarafından geçtiğimiz senelerde elden satıldı. Mührü, 17 Aralık’ta yapılacak olan mezata bu yeni sahibi koydu.

Belki hatırlarsınız: Sultan İkinci Abdülhamid’in bundan sekiz sene önce Paris’te mezata çıkan özel mühürleri Türkiye’nin gündemini haftalarca meşgul etmişti. Abdülhamid’in Hotel Drouot’da satılan mühürlerini Nezih ve Zeynel Ábidin Erdem kardeşler satın almışlar ve daha sonra törenle Topkapı Sarayı’na hediye etmişlerdi.

SARAYA GİTMESİ LÁZIM

17 Aralık’ta Portakal Sanat ve Kültür Evi’nde açık arttırmaya çıkacak mühr-i hümáyunun hikáyesi işte böyle... /images/100/0x0/55ea2c0ef018fbb8f86f853cSultan Vahideddin’den hoşlanırsınız veya hoşlanmazsınız, bu, işin başka tarafı. Ama, satılacak olan mührün taşıdığı tarihi önem, Paris’te mezata konan diğer mühürlerden çok daha fazla.

Zira, üzerinde Vahideddin’in tuğrasının bulunduğu som altından yapılmış olan bu obje, Osmanlı İmparatorluğu’nun son mührüdür. Bugün Çankaya Köşkü’nde bulunan "cumhurbaşkanlığı mührü" Türkiye Cumhuriyeti için ne ise, mezata çıkacak olan mühür de, Osmanlı İmparatorluğu için odur. Kurduğumuz bir önceki devletin son ve en önemli sembolüdür ve yeri de, bence, Topkapı Sarayı’nda bulunan, en eskisi Fatih Sultan Mehmed’in oğlu İkinci Bayezid’e ait olan diğer mühr-i hümáyunların yanıdır.

Şimdi, bu mührün saraya gitmesini sağlayacak gönlü zengin bir Türk aranıyor.

Neslişah Sultan, büyükbabası Sultan Vahideddin’in diğer mührünü saraya bağışlamıştı

TOPKAPI Sarayı’na 1998’in 18 Kasım’ında sessiz sadasız ama önemli bir bağış yapılmış, Osmanlılar’ın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in torunu Neslişah Sultan (Osmanoğlu), büyükbabasının üzerinde "Mehmed Vahideddin" yazılı olan som altından şehzadelik mührünü saraya hediye etmişti.

Neslişah Sultan, büyükbabasının mührüyle beraber, hükümdarın tek oğlu olan ve hayata genç yaşta veda eden Şehzade Mehmed Ertuğrul Efendi’nin altın mührünü de saraya bağışlamıştı.

Mühürlerin, sahiplerinin Türkiye’den ayrılışlarının üzerinden 70 küsur sene geçmesinden sonra atalarının sarayına dönüşüne ilgililer dışında şahit olan tek kişi bendim. Sultan Vahideddin’in mührünün saraya tesliminden önce geleneklere uyulmuş ve artık kullanılmaması için üzeri çizilip iptal edilmiş, daha sonra ateşte eritilen balmumuna basılmış ve çizik olduğu açık şekilde görülmüştü. Böylelikle, çok sonraları bile yaşanması muhtemel olan bir belge sahtekárlığının da önüne geçilmişti.

Neslişah Sultan’ın bağışını sarayın o zamanki müdiresi Dr. Filiz Çağman ile Kültür Bakanlığı’nın yine o zamanki müsteşarı Prof. Dr. Tekin Aybaş teslim almışlardı. Hükümdarın torunu, ailesinin 70 küsur sene boyunca muhafaza ettiği hatıranın atalarının sarayına dönmesinden bir hayli memnundu ve "Mührün yerini bulduğunu" söylemiş, "Millete intikali gerekiyordu, bu intikal aradan çok uzun bir zaman geçtikten sonra yapıldı. Darısı diğerlerinin başına" demişti.

Sultan Vahideddin’in mühr-i hümáyununun mezata çıkış haberini verirken, sekiz sene önceki bu hatırayı da nakletmek istedim.
Yazının Devamını Oku

Zemzem Kulesi bizim Ecyad Kalemizdir, oradan daire alanlar güle güle otursunlar

Sabah Gazetesi’nin dünkü manşetinde Mekke’de, Kábe’nin hemen yanıbaşında inşa edilen "Zemzem Kulesi" isimli ultralüks gökdelende 700 Türk’ün devremülk sistemiyle daire satın aldıkları yazılıydı ama çok önemli bir ayrıntı farkedilmemişti:

Gökdelenin dikildiği alanın, 3 Ocak 2002’de Suudiler tarafından buldozerlerle yıkılan ve Türkiye ile Suudi Arabistan arasında bir diplomatik kriz yaratan bizim Ecyad Kalemiz olduğu... Zemzem Kulesi’nde daire alan Türkler orada güle güle otursunlar ve Kábe-i Muazzama’yı da pencerelerinden doya doya seyretsinler. Hattá, o gökdelenin yerinde bir zamanlar várolan kalede, yani Kábe’yi korumak maksadıyla inşa ettiğimiz Ecyad Kalesi’nde, Bedeviler tarafından asırlar boyunca katledilen binlerce Mehmetçiğin hálá varolan sadásını bile işitebilirler, kimbilir?

SABAH Gazetesi’nin dün "Zemzem Kule kapış kapış" başlığıyla manşetten verdiği haberde Kábe’nin hemen karşısına inşa edilen ve "Zemzem" adı verilen ultralüks gökdelende devremülk sistemiyle 700 Türk’ün daire sahibi olduğu yazılıydı.

Haberde, inşaatı tamamlanan Zemzem Kulesi’ndeki devremülklerin Türkiye’deki pazarlamasını "Turco Tour" isimli şirketin üstlendiği söyleniyor ve kulede daire sahibi olan bazı Türkler’in isimleri de veriliyordu ama önemli bir eksik vardı: Zemzem Kulesi’nin yerinde vaktiyle neyin bulunduğu...

İşte, haberdeki bu çok önemli eksiği, bugün ben tamamlayayım dedim:

Yazının Devamını Oku

Bülent Ecevit, Libyalı kuzenine bile Ayasofya’da namaz izni vermemişti

Bülent Ecevit ile aile tarihini konu alan geniş kapsamlı son röportajlardan birini, geçen senenin Temmuz ayında ben yapmıştım. Anne tarafından Libya ile akrabalık bağları bulunan Ecevit bu görüşmemizde Libya’da 1969’daki ihtilálin káğıt üzerindeki lideri Albay Sadeddin Buşveyr ile kuzen olduklarını, ihtilálin gerçek lideri Albay Muammer el Kaddafi’nin Buşveyr’i daha sonra Türkiye’ye büyükelçi olarak gönderdiğini söylemiş ve daha önceleri Kaddafi’ye atfedilerek yanlış şekilde aktarılan bir hadisenin de doğrusunu anlatmıştı. Sadeddin Buşveyr, Ayasofya’da bir defa olsun namaz kılabilmek için, 1970’lerin sonunda Bülent Ecevit’ten ricada bulunmuş ama Ecevit kuzenine bile namaz izni vermemişti.

BÜLENT Ecevit’i, hatalarıyla ve sevaplarıyla diğer áleme uğurladık.

Rahmetli Ecevit ile aile tarihini konu alan geniş kapsamlı son röportajlardan birini ben yapmıştım. Ankara’daki evinde geçen senenin Temmuz’unda ziyaret ettiğim Ecevit, bana hem anne hem baba tarafından aile bağlantılarını anlatmıştı. Bülent Ecevit sonraki günlerde çok tartışılan "Osmanlı, şeriat devleti değildi; laikliğe yakındı" görüşünü de bu röportaj sırasında bana ifade etmişti.

Ecevit’in, verdiği enteresan bilgiler arasında, kendisiyle akraba olan Libyalı bir diplomatın Ayasofya’da namaz kılabilmek için, 1970’lerin sonunda yaptığı rica ile ilgili ayrıntılar da vardı. Talep, Libya Kralı İdris El Sunusi’nin devrildiği 1969 ihtilálinin káğıt üzerindeki lideri Albay Sadeddin Buşveyr’den gelmişti. Bülent Ecevit’in annesi ressam Nazlı Ecevit’in Libya ile akrabalığı vardı, Nazlı Hanım’ın annesi Adviye Hanım, bir ara Sultan Abdülhamid’in yaverliğini yapan ve aslen Libyalı olan Ali Kırat Paşa’nın kızıydı. Dolayısıyla, Paşa’nın soyundan gelen Sadeddin Buşveyr ile Ecevit kuzen oluyorlardı, ihtilálin gerçek lideri Albay Muammer el Kaddafi, Ecevit’in 1974’teki başbakanlığından sonra Buşveyr’i Türkiye’ye büyükelçi olarak göndermişti.

Ayasofya’da ibadet etme talebinin sahibi bu kuzen idi ama Ecevit kuzenine namaz izni vermeyecekti.

KADDAFİ’NİN ELÇİSİ

Bülent Ecevit,
geçen seneki görüşmemizde daha önceleri Muammer el Kaddafi’ye atfedilerek yanlış şekilde aktarılan bu namaz talebinin doğrusunu ayrıntılarıyla anlatmıştı. İşte, hadisenin Ecevit’in ağzından doğru şekli:

"Benim, Libya ile bir akrabalık ilişim vardır. ...Abdülhamid döneminde, Abdülhamid’in başyaveri konumundaki kişi bizim akrabamızdı: Libyalı Ali Kırat Paşa. O şekilde, Libya ile bir ilişkimiz oluyor.

...Bir akrabamız da, Albay Sadeddin Abuşvereb’di (Ecevit, Sadeddin Buşveyr’in ismini böyle teláffuz ediyor). ...Kaddafi, ben başbakan olduğumda onu hemen Ankara’ya büyükelçi olarak gönderdi. Bölge ile ilişkilere zaten büyük önem veriyordum. Libya ile sıcak bir ilişkimiz oldu. Sosyal yapısı falan da çok farklıydı. Meselá akrabalarım vardı orada, onları ziyarete gittiğimde çok şaşırdım. Sanki İstanbullu, laik yapılı genç hanımlardı. Türk Pop Müziği falan çalıyorlardı. Bize çok yakın durumdaydılar.

Sadeddin Abuşvereb, bizde bu şekilde büyükelçilik yaptı. Sonra bildiğim kadar, burada bir de ev yaptırdı ama ona erişemedim, çünki araya 12 Eylül dönemi girdi. Ben, başbakanlıktan ayrılmadan iki yıl önce, Abuşvereb bana bir mesaj gönderdi. ’Bir günlüğüne Ayasofya’yı açın, ben gelip namaz kılacağım’ dedi. Ben tabii ’Olmaz’ dedim, ondan sonra bir daha görüşemedik. Böyle ilginç bir macera..."

Artık tarihe málolan Bülent Ecevit ile ilgili bu aile hikáyesini, cenazesinin hemen ertesi günü kendi ağzından nakletmek istedim.

Ecevit’e vefayı eleştirenler, Fransızlar’ın Napolyon hakkında yazdıklarını hatırlasınlar

BÜLENT Ecevit’
in vefatından sonra hakkında söylenen övücü sözlerin bazı yazarlar tarafından "Ecevit’i şimdi göklere çıkartanlar, bir zamanlar onun için demediklerini bırakmamışlardı" diye eleştirilmesi, bana Paris gazetelerinde Napolyon Bonapart ile ilgili olarak 1815’te çıkan ve dünya basın tarihinde son derece enteresan bir yeri olan bazı haberleri hatırlattı.

Napolyon, Avrupalı müttefik ordular karşısında yenilmesi üzerine 6 Nisan 1814’te tahtından feragat etmiş ve İtalya sahillerindeki Elbe Adası’na sürgüne yollanmıştı. 1815’in 26 Şubat’ında adadan kaçtı, Fransa’ya döndü, yeniden bir savaş başlattı ama iktidarı sadece 100 gün devam edebildi. Aslen Korsikalı olan Napolyon, Waterloo’da 18 Haziran’da uğradığı yenilgiden sonra bu defa Güney Atlantik’teki Saint Helena Adası’na sürülecek ve hayata altı sene sonra burada veda edecekti.

İşte, Fransız gazetelerinin Napolyon’un Elbe Adası’ndan kaçıp Paris’e gelişi sırasında attıkları manşetler:

28 ŞUBAT 1815: "Korsikalı canavar, Elbe Adası’nda kapatıldığı ininden kaçarak Antibes’de karaya çıktı"

4 MART 1815: "Napolyon, topraklarımızı çiğneyerek ilerliyor"

9 MART 1815: "General Bonapart, Grenoble’a ulaştı"

19 MART 1815: "Paris halkı, sadık bendesi oldukları imparator hazretlerini hasret içerisinde bekliyorlar"

Müziğimizin efsane ismi Tanburi Cemil Bey’in kemençesi mezata çıkıyor

İSTANBUL’
da bugün yapılacak olan bir antika müzayedesinde, müzik tarihimiz bakımından son derece önemli bir obje arttırmaya çıkıyor: Türk Müziği’nin efsane ismi olan ve hayata 1916’da veda eden Tanburi Cemil Bey’in bir dönem kullandığı "Baron" işi klasik kemençe...

Asıl ismi bilinmeyen ve "Baron" yahut "Baronak" diye bilinen usta, bir Ermeni saz yapımcısıydı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Sultan Abdüláziz zamanında sarayın saz yapımcısı oldu ve özellikle klasik kemençe imálinde bir numara kabul edildi.

Sırtı fildişi, sap kısmı da "bağa" denilen kaplumbağa kabuğu ile kaplı ve birçok yeri son derece şık işlemelerle dolu olan Baron yapımı kemençe, bundan 15 sene kadar önce, yine müzayede ile satılmıştı.

Antik AŞ tarafından bugün Swissotel’de 20 bin YTL başlangıç fiyatıyla açık arttırmaya konacak olan "Baron", büyük ihtimalle özel bir kolleksiyona gidecek. Kemençenin fotoğrafını, müzik meraklılarımızın son defa görebilmeleri için bu sayfada yayınlıyorum.

Yazdıklarımı iyice okuyun ve hálá bir sözünüz varsa okuduktan sonra söyleyin!

BU
sayfada, geçen hafta "Bu kadarına da da şükür! Kazaklar eskiden İstanbul’a bile saldırırlardı" başlıklı bir yazım vardı.

Yazıda, Türk işçilerinin Kazakistan’da uğradıkları saldırılardan hareketle, Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan ve Türkçe’de yine "Kazak" denilen diğer grupların bundan üç asır önce başımıza açtığı dertlerden bahsediyordum. O yıllarda sadece yağmacılıkla geçinen bu gruplar, Karadeniz sahillerinin altını üstüne getirmiş, hattá 1624 yılının 20 Temmuz’unda İstanbul’a kadar gelip o devirde ufak bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’ü bile yağmalayıp ateşe vermişlerdi.

Hafta içerisinde, bu yazımla ilgili olarak bir gruptan çok sayıda e-mail aldım. Bazı üniversite hocaları ile Türkiye’de yaşayan Kazakistan vatandaşları, beni "Türk-Kazak kardeşliğine karşı kışkırtıcılıkla" suçluyorlardı. Ben, güya, Kazakistan halkı ile Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan ve "Kozak" da denilen Hristiyan Kazaklar arasında farkı bilmiyordum, yahut bu yazıyı Türkiye ile Kazakistan’ın arasını açmak maksadıyla kaleme almıştım.

Geçen haftaki yazımın girişinde şöyle bir paragraf vardı:

"...Kazak kavramı o asırlarda sadece Orta Asya ülkelerinden olan Kazakistan’ın sákinleri için kullanılmaz, Karadeniz’in doğusunda ve kuzeyinde, Moldavya’dan başlayıp Hazar Denizi’ne kadar uzanan bölgelerdeki ásilere de ’Kazak’ denirdi. Buralardaki Kazaklar’ın çoğu Müslüman idi ama bölgenin batı kesimindekiler Hristiyandı ve günlük hayatları yağma ile geçen her iki grubun gelir kaynağı, saldırılardan elde ettikleri ganimetlerdi..."

Daha açık bir ifade ile "Bu yazıda bahsedeceğim Kazaklar başka, Kazakistan halkı başkadır, benzerlik sadece isimlerindedir" diyordum. Ama, gazete okumayı sadece başlıklara bakmaktan ibaret zanneden zihniyete bunu anlatabilmek ne mümkün?

Şimdi, bir haftadan buyana bana durmadan e-mail gönderip mesajlarında terbiye kurallarını da ihlál edenlere sesleniyorum: Bir yazı hakkında ahkám kesmeden önce o yazıyı tam olarak okuyun, şayet anlamadı iseniz, anlayana kadar defalarca okuyun ve söyleyecek bir sözünüz varsa ondan sonra söyleyin. Zira okuduğunu idrakten áciz kaldıkları halde etrafa hakaretler yağdırmaktan çekinmeyenlerin sarfettikleri bu sözler "nakş-ı ber áb"dan, yani "suya yazılmış yazıdan" ibarettir.
Yazının Devamını Oku

Bu kadarına da şükür! Kazaklar İstanbul’a bile saldırmışlardı

Türk işçilerinin Kazakistan’ın Tengiz bölgesinde önceki hafta uğradıkları saldırılar, bana Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan ve yine "Kazak" dediğimiz diğer grupların bundan üç asır önce başımıza açtığı dertleri hatırlattı. O yıllarda sadece yağmacılıkla geçinen Ka-zaklar, "şayka" denilen küçük tekneleriyle Karadeniz sahillerinin altını üstüne getirmiş, hattá 1624 yılının 20 Temmuz’unda İstanbul’a kadar gelip o devirde ufak bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’ü bile yağmalayıp ateşe vermişlerdi. Bir türlü engelleyemediğimiz Kazak terörü, başımıza en nihayet 1683’te Viyana önlerinde uğradığımız bozgun gibi büyük bir dert bile açacaktı.

KAZAKİSTAN’ın Tengiz bölgesi, önceki hafta savaş meydanına döndü. Savaşın saldırgan tarafı Kazaklar, mağdurları da orada çalışan 2 bin kadar Türk işçisiydi.

İşçilerimizin uğradıkları saldırılardan sonra Türkiye’ye ne vaziyette, nasıl kan-revan içerisinde döndüklerini, TV’lerde /images/100/0x0/55eb288ef018fbb8f8af1bc0mutlaka seyretmişsinizdir.

Kazakistan’da bu olup bitenler ve "Kazak" kavramı, bana 17. asırda İstanbul’da yaşanan bir hadiseyi, Boğaziçi’ndeki o zamanın küçük köylerinin bile Kazaklar’ın saldırısına uğramasını hatırlattı.

Önce, "Kazak" sözü ile sadece Kazakistan halkının değil, değişik bölgelerde yaşayan kavimlerin de kastedildiğini açıklamam gerekiyor.

"Kazak" kavramı o asırlarda sadece Orta Asya ülkelerinden olan Kazakistan’ın sákinleri için kullanılmaz, Karadeniz’in doğusunda ve kuzeyinde, Moldavya’dan başlayıp Hazar Denizi’ne kadar uzanan bölgelerdeki ásilere de "Kazak" denirdi. Buralardaki Kazaklar’ın çoğu Müslüman idi ama bölgenin batı kesimindekiler Hristiyandı ve günlük hayatları yağma ile geçen her iki grubun gelir kaynağı, saldırılardan elde ettikleri ganimetlerdi.

BİTMEYEN YAĞMA

Tarihi boyunca İran, Avusturya ve Rusya ile mücadele içerisinde bulunan Osmanlı İmparatorluğu, Karadeniz’in kuzeyinde yaşayan bu Kazak kavimleri ile de sık sık uğraşmak zorunda kalıyordu. Kazak grupları içerisinde İstanbul’u en fazla meşgul edenler ise, Zaparoglar idi.

Zaparog Kazakları, 16. asrın sonlarından itibaren Karadeniz’in kuzeyindeki Osmanlı yerleşim merkezlerine saldırmaya başladılar ve zamanla Kırım’dan Trabzon ve Sinop taraflarına kadar inip şehirleri yağmaladılar. İstanbul’un et ihtiyacını karşılayan zengin hayvan çiftlikleri o devirde Kırım’da idi ve Kazaklar’ın bu çiftliklerdeki hayvanları yağmalamaları üzerine Osmanlı başkentinde zaman zaman kıtlık başgösteriyordu. Bulgaristan’ın doğusunda ve Karadeniz kıyılarında yaşayanlar, Kazaklar’dan kurtulabilmek için iç taraflara göçetmeye başlamış ve bölgelerin her türlü sosyal yapısı altüst olmuştu.

KORSAN TEKNELER

Osmanlı Devleti, Kazak saldırılarını önleyebilmek için zamanla Karadeniz’de güçlü bir donanma teşkil etti. Donanma, kıyılarda devamlı şekilde devriye gezmeye başladı ama kaptanlarla levendlerin gücü, saldırıları durdurmaya bir türlü yetmedi. Denize "şayka" denen küçük ama sür’atli teknelerle açılan Kazaklar, Türk gemilerine saldırıyor, teknelere büyük zararlar verdikten sonra hızlı bir şekilde kaçıp yeni yağmalara girişiyorlardı.

Her bir şaykada, 50 kadar Kazak yağmacı vardı. Güvertenin etrafını çevreleyen ağaçtan yapılmış yüksek siperler, şaykadakileri dalgalardan ve karşı tarafın açtığı ateşten koruyor, kürekli olduğu için hızlı bir şekilde yolalan şayka, her türlü manevrayı da kolayca yapabiliyordu. Kazak saldırıları, şaykaların böyle kolay hareket edebilmeleri sayesinde özellikle rüzgársız havalarda daha da zarar verici bir hál alıyor ve rüzgár olmamasından dolayı yelkenlerini kullanamayıp hareket edemeyen donanma, saldırılara hedef olmaktan kurtulamıyordu.

YENİKÖY’Ü YAKTILAR

Kazaklar, yağmacılık tarihlerinin en cüretkár saldırısını, 1624’ün 20 Temmuz’unda, Osmanlı donanmasının Kırım taraflarında olmasından istifade ederek İstanbul’a, Boğaziçi’nin küçük bir yerleşim merkezi olan Yeniköy’e karşı yaptılar ve Yeniköy’ü hem yağma, hem de harap ettiler. Saldırıyı İstanbul tahtında Dördüncü Murad gibi güçlü bir hükümdarın bulunması bile engelleyememiş, şehirde panik yaşanmış, olay yerine sevkedilen askerler de elleri boş dönmüşlerdi.

Biz, Kazaklar’ın seneler süren yağmalarına karşı koyabilmek için çok çaba gösterdik ama bir türlü başaramadık. Kazak terörü, 1637’de de Karadeniz’in kuzeyindeki Azak Kalesi’nin bile elimizden çıkmasına kadar uzandı. Kaleyi sonraki senelerde Rus Çarı’nı tehdit ederek geri alabildik ama Kazaklar yüzünden Rusya ve Lehistan, yani Polonya ile sık sık krizler yaşadık. Neticede, birbirine düşman olan Ruslarla Polonyalılar, Türkiye’nin tehdidi karşısında müttefik hale geldi; Polonya giderek güçlendi ve Viyana önlerinde 1683’te Leh ordusundan büyük bir darbe yememize, yani "Viyana Bozgunu"nu yaşamamıza kadar uzandı.

İşte, Kazakistan’ın Tengiz bölgesinde önceki hafta olup bitenler, bana ismine yine "Kazak" dediğimiz gruplar yüzünden bundan üç asır önce yaşadığımız bu hadiseleri hatırlattı.

’Böyle mel’unluk hiç görülmedi’

TARİHÇİ Mustafa Naimá, kendi ismiyle anılan, yani "Naimá Tarihi" denen eserinde, Osmanlı Devleti’nde 1571 ile 1659 yıllarında yaşananları bütün ayrıntılarıyla anlatır.

Naimá, eserinde 1624 yılının 20 Temmuz’unda yaşanan baskından "Yeniköy’e kazak istilásı" başlığı altında sözederken "Böyle mel’unluk hiç görülmemişti" diyor ve hadiseyi şöyle yazıyor

"Donanma, Kefe’de meşgul iken Don Kazakları Karadeniz’i boş bulup Şevval ayının dördüncü günü (20 Temmuz 1624) 150 adet şayka ile Boğaz Hisarı’na gelip Yeniköy’ü yağmaladılar ve birkaç dükkánı da yaktılar. Yağmanın haber alınmasından sonra bostancılar ve yeniçeriler İstanbul’dan gemilere bindirilip olay yerine gönderildi. Ama askerin geldiğini gören eşkıya Kazaklar bir an bile durmayıp denize firar ettiler. Mel’unluğun böylesi ve Boğaz’a hücum hiçbir tarihte işitilmiş değildi"

Yayıncılık tarihimizin bütün esrarı bu kitapla aydınlandı

GEÇTİĞİMİZ hafta Türk basın, yayın ve matbaacılık tarihi konusunda son derece önemli bir kitap yayınlandı: "İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni".

Asıl adı Orhan Salih olan Bulgaristan Türklerinden tarihçi Orlin Sabev, eserinde Türkiye’nin ilk matbaacısı ve yayıncılığın atası İbrahim Müteferrika’nın bugüne kadar bazı noktaları karanlıklar içerisinde olan hayat hikáyesini bütün ayrıntılarıyla ortaya koyuyor.

İbrahim Müteferrika konusunda bir önceki en önemli çalışma Dr. Erhan Afyoncu tarafından yapılmış ve Müteferrika’nın bugüne kadar tartışmalı olan ölüm tarihini bulan Dr. Afyoncu, o zamana kadar yapılan birçok yanlışı düzeltmişti.

Orlin Sabev de, yeni yayınlanan bu eserinde İbrahim Müteferrika ve Türk matbaacılık tarihi bahislerinde şimdiye kadar bilinmeyen ve aydınlatılamayan pek çok konuya ışık tutuyor. Müteferrika’nın ölümünden sonra hazırlanan tereke yani miras kayıtlarını bulan Sabev, bu belgeler sayesinde Türkiye’nin yayıncılık alanındaki pirinin ailesi hakkında malumat verirken, Müteferrika’nın mal varlığını da gözler önüne seriyor. Sabev, bütün bunların yanısıra nerede açıldığı şimdiye kadar anlaşılamayan matbaanın yerini de ortaya çıkartıyor ve matbaanın bugünün Fatih’indeki Mismari Şüca Mahallesi’nde bulunduğunu yazıyor.

İbrahim Müteferrika’nın tereke listelerini inceleyenler, ilk bakışta bir kitap yığınıyla, yani Türkiye’nin bu ilk matbaasında basılan eserlerin fazla rağbet görmedikleri gerçeğiyle karşılaşıyorlar. Beklenen satışın yapılamamış olmasının sebebi ise senelerden buyana iddia edildiği gibi "okumaya meraklı olmamamız" değil, Müteferrika’nın bastığı kitapların o devirde bile son derece pahalı bulunması. Tereke defterleri, yayınladığı Türkçe gramer kitaplarını Avrupalı diplomatlara ve gezginlere kolayca satabilen Müteferrika’nın diğer kitaplarını pazarlamada pek başarılı olamadığını gösteriyor.

"Matbaa ve yayın tarihimizi merak edenler, bu kitabı mutlaka okumak zorundadırlar" derken, kitabın yayıncılarına da bir hususu hatırlatmadan edemeyeceğim: Çıkarttığınız bu derece önemli bir eserin dilini gözden geçirmek hiç mi aklınıza gelmedi? Türkiye Türkçesi’ne yabancı olan yazarın cümlelerindeki düşüklükler niçin dikkatinizi çekmedi? Kitabın adındaki Türkçe garabetinden de mi rahatsız olmadınız, yoksa "redaktör" diye bir kavram sizin lügatinizde yok mu?
Yazının Devamını Oku

Bugün erkeğin kadınla tokalaşmasını tartışan Türkiye’den bir zamanlar Einstein bile iş ricasında bulunuyordu

Cumhuriyet’in 83. yıldönümünü sadece kadınlara mahsus parkları, tarikat mensuplarının cüppelerini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak kutluyoruz.

İşte, Cumhuriyet rejiminin henüz on yaşında olduğu günlerdeki Türkiye ile 83 yaşındaki Cumhuriyet Türkiyesi’nin farkı: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden olan Alman fizikçi Albert Einstein, 17 Eylül 1933’te Ankara’ya, başbakanlığa gönderdiği ve "Sadık hizmetkárınız olmaktan şeref duyuyorum" sözlerinin yeraldığı mektubunda, Hitler’in iktidara gelmesinden sonra Almanya’da çalışmalarına imkán kalmayan değişik meslek gruplarından 40 bilim adamı için, Türkiye’den iş talebinde bulunuyor. Einstein’ın ricası Atatürk tarafından kabul edilmiş ve bu bilim adamlarının tamamı Türkiye’ye gelerek Üniversite Reformu’nda görev almışlardı.

TÜRKİYE, Cumhuriyet’in ilánının 83. yıldönümünü Bağcılar Belediye Başkanı’nın sadece kadınlara mahsus bir park açmaya kalkışmasını, namazı cüppesiz kılan erkeğin secde ánında arkasındaki safta namaz kılan erkeği tahrik edip etmediğini yahut kadın eli sıkmanın günah olup olmadığını tartışarak idrak ediyor. Kutlu olsun!

Bugün, Türkiye’nin Cumhuriyet’in ilánından buyana geçen seneler boyunca nereye gitmesi gerekirken nerelere getirildiğini göstermesi bakımından son derece önemli olan bir belgeyi yayınlıyorum: Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük dáhilerinden kabul edilen Alman fizikçi Albert Einstein’ın, bundan 73 yıl önce Türk Hükümeti’ne gönderdiği ve önde gelen 40 Alman bilim adamına iş imkánı sağlanması için yazdığı bir rica mektubunu...

Einstein’ın kim olduğunu burada anlatmama gerek yok, zira hemen herkes bilir; dolayısıyla hemen konuya, yani dáhi bilim adamının mektubuna giriyorum. Almanya’da 1932 sonbaharında yapılan genel seçimleri, Adolf Hitler’in Nasyonal Sosyalist Partisi, yani Naziler kazandı ve Hitler, 1933’ün 30 Ocak günü başbakanlığa getirildi.

Yazının Devamını Oku

Ahmet Ertegün, dedelerinin tekkesini devlete geri verdi

Amerika’nın önde gelen müzik yapımcılarından olan Ahmet Ertegün, İstanbul’un eski ve önemli bir dergáhında, Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nde şeyhlik etmiş kişilerin soyundan gelir. Ahmet Ertegün, tekkede 1994’te esaslı bir restorasyon yaptırmış ve bina, 1996’da on seneliğine Ertegün ailesinin vakfına tahsis edilmişti. Aile, tahsis süresinin sona erdiği bu yılın 16 Ekim’inden birkaç gün önce, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı gönderdi ve "Tekkeyi geri alın" dedi. Ertegünler’in, ata yádigárları olan tekke ile bağlantılarını niçin kestikleri konusunda birçok iddia var. Söylentilerin başında, Ertegün kardeşlerin yaşlarının ilerlemesi dolayısıyla vakıfla ilgilenememeleri ve TGRT’nin satışıyla gündeme gelen Ahmet Ertegün’ün tekke bağlantısının bilinmesinden rahatsız olabileceği iddiası geliyor. Son günlerde bazı kişiler, dernekler ve vakıflar da, tekke binasının kendilerine tahsis edilmesi için çaba gösteriyorlar. Ama, işin önemli bir başka tarafı daha var: Tekkedeki tarihi eşyaların geleceği...

AHMET Ertegün’ü, çoğumuz Amerika’daki Atlantic Records’un sahibi olan önemli bir müzik yapımcısı kimliğiyle tanır; bugün şöhret sahibi çok sayıda Amerikalı müzisyeni, meselá Ray Charles’ı keşfeden kişi diye biliriz.

Ertegün’ün, başarılı iş hayatının dışında bir başka özelliği daha vardır: İstanbul’un eski ve önemli bir dergáhında, Üsküdar’daki Özbekler Tekkesi’nde şeyhlik etmiş kişilerin soyundan gelmesi...

Ahmet Ertegün, ailesinin mensubu olduğu tekkede 1994’te esaslı bir restorasyon yaptırmış ve bina, 16 Ekim 1996’da Bakanlar Kurulu tarafından Ertegün’ün babasının adını vererek kurduğu "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na on seneliğine tahsis edilmişti. Ertegün ailesi, on yıl boyunca çeşitli toplantıların ve konserlerin mekánı olan tekkenin tahsis süresinin sona erdiği 16 Ekim tarihinden birkaç gün önce, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne bir yazı göndererek "tahsisin uzatılmasını istemediklerini" bildirdi ve "Tekkeyi bizden geri alın" dedi.

Ertegün ailesinin Özbekler Tekkesi’ni geri verdiğinin duyulmasından sonra, birçok kişi ve kuruluş, geniş bir alana yayılan tekkeyi Vakıflar’dan alabilmek için birbiriyle yarış ediyorlar. Bu arada, tekkenin içerisinde bulunan çok sayıda tarihi eşyanın ákıbeti de belirsizlik içerisinde bulunuyor.

Hadisenin detaylarına girmeden önce, Üsküdar’daki bu tekkenin ne olduğunu ve özelliklerini anlatayım:

ÖZBEK HACILAR İÇİN

18. yüzyılın ortalarında, Maraş Valisi Abdullah Paşa tarafından Orta Asya’dan çıkıp Hacc’a giden Nakşibendi dervişlerin İstanbul’a uğradıkları sırada kalabilmeleri için inşa edilen tekke hem tasavvuf, hem de siyasi tarihimiz bakımından önemli bir mekán oldu. Ama, asıl önemini İstanbul’un Birinci Dünya Savaşı sonrasında işgal edilmesi sırasında gösterdi ve Kuvá-yı Milliyeciler’in İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya geçmek için kullandıkları bir merkez háline geldi. İstiklál Savaşı sırasındaki bu gizli faaliyetleri, tekkenin son şeyhi olan Atá Efendi organize ediyordu.

Ahmet Ertegün, işte, tekkenin şeyhlerinden olan ve mekanik icadlarıyla tanınan İbrahim Edhem Efendi’nin soyundan geliyor.

Ertegün’ün babası Münir Ertegün, Şeyh İbrahim Edhem Efendi’nin kızının oğluydu. İmparatorluk Türkiyesi’nin başbakanlığı olan Bábıáli’de hukuk müşavirliği yapmış, Lozan Konferansı’na Ankara heyetinin mensubu olarak katılmış, Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Washington Büyükelçisi olmuş, bu görevde iken vefat etmiş ve İstanbul’a 1946’da Missouri Zırhlısı ile getirilen cenazesi tekkenin kabristanına defnedilmişti. Ahmet Ertegün’ün 1989’da yine Amerika’da vefat eden ağabeyi Nasuhi Ertegün de aynı mezarlığa defnedilecekti.

Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait olan ve 1990’lara kadar harap vaziyette bulunan Özbekler Tekkesi, 1993’te Ahmet Ertegün tarafından esaslı bir tamirden geçirildi ve 1994 Eylül’ünde, Başbakan Tansu Çiller ile ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’in de katıldığı bir törenle açılıp Vakıflar’a verildi. Bakanlar Kurulu, 16 Ekim 1996’da aldığı 96/8737 sayılı kararla tekkeyi vakıf hizmetlerinde kullanılması şartıyla on yıllığına "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na tahsis etti.

Genel Müdürlüğün bünyesindeki İstanbul Vakıflar Bölge Müdürlüğü, 15 Eylül günü "Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı"na bir yazı göndererek tahsis süresinin sona ermek üzere olduğunu hatırlattı ve tahsisin uzatılmasını isteyip istemediklerini sordu.

Ahmet Ertegün’ün kızkardeşi ve vakfın başkanı olan Selma Göksel tarafından Vakıflar Bölge Müdürlüğü’ne 4 Ekim’de gönderilen cevapta, "...Özbekler Tekkesi’nin tahsisinin istenilmediğinin bildirilmesi talep edilmiştir. Tahsis süresi sona ermekte olan Özbekler Tekkesi’nin tahsisini istemiyoruz" ifadesinden sonra "Taşınmazın teslim alınması saygı ile arzolunur" deniyordu.

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Selma Göksel’in yazısından iki gün sonra, kendi bünyesindeki İnşaat ve Ábide Şube Müdürlüğü’ne yazdığı bir başka yazıyla Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı’nın tahsisin devamını istemediğini bildirdi. Müdürlüğe, aynı yazı ile "Eski esere herhangi bir zarar verilip verilmediği hususunda taşınmazın tedkiki ile rapor verilmesi ve teslim alınması" görevi veriliyordu.

TEKKENİN PEŞİNDEKİLER

Ertegünler’
in, ata yádigárları olan tekke ile bağlantılarını niçin kestikleri konusunda ortada şimdi birçok iddia var. Söylentilerin başında, Ertegün kardeşlerin yaşlarının ilerlemesi dolayısıyla vakıfla ilgilenememeleri ve TGRT’nin satışıyla gündeme gelen Ahmet Ertegün’ün tekke bağlantısının bilinmesinden rahatsız olabileceği iddiası geliyor.

Özbekler Tekkesi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne teslim edilmesi üzerine bazı kişiler, dernekler ve vakıflar, tekkenin kendilerine tahsis edilmesini sağlayabilmek için çaba üstüne çaba gösteriyorlar. Ama, işin son derece önemli bir başka tarafı daha var: Tekkede bulunan 100’ün üzerindeki tarihi eşyanın geleceği...

Tekkede şu anda çok sayıda eski tarikat eşyası, áyin günlerinde pişirilen Özbek Pilávı’nın hazırlandığı eski kazanlar, Türk hat sanatının gayet kıymetli örnekleri ve birkaç adet de tezhipli ferman bulunuyor. Bir kısmı tekkenin son şeyhi Atá Efendi’nin kardeşi olan Şeyh Necmeddin Efendi’nin çocukları tarafından Vakıflar’a protokolle verilmiş olan bu eşyanın Ertegünler’in vakfının binayı boşaltmasından sonra Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün depolarına kaldırılmaları ihtimali var.

İşte bu ihtimal, bana 1990’lı yıllara kadar yine Vakıflar tarafından "teberrukat ambarı", yani depo olarak kullanılan Yenikapı Mevlevihanesi’nin bir gece ániden yanması ve içerisindeki tarihi eşyadan da bir daha haber alınamaması hadisesini hatırlatıyor.

Ve, bir hatırlatma: Özbekler Tekkesi’ndeki tezhipli fermanların ne olacağı, eskisi gibi orada mı kalacakları, yoksa Vakıflar’ın bir deposuna mı kaldırılacakları konusunda bazı meraklı sorular ortalıkta son günlerde sıkça sorulur olmuş durumda, benden hatırlatması...

Halide Edib, Anadolu’ya gizlice giderken Özbekler Tekkesi’ni kullanmıştı

İSTANBUL’un 1920’deki işgalinden hemen sonra direniş maksadıyla kurulan gizli teşkilátların başında, "Karakol Cemiyeti" geliyordu ve cemiyetin kurucuları arasında Özbekler Tekkesi’nin o yıllardaki şeyhi Atá Efendi de vardı.

İşgal altında yaşayan İstanbullular’a gündüzleri ümid verici konuşmalar yapan ve vaazlar veren Atá Efendi, karanlığın bastırmasından sonra direnişçi militan kimliğine bürünüyor ve Üsküdar’dan Anadolu’ya gizlice siláh kaçırılması işlerini organize ediyordu.

Atá Efendi’nin tekkesi, Anadolu’ya geçmek isteyenlerin karargáhı haline gelmişti. Milli Mücadele’ye katılmaya karar verenler tekkede buluşuyor, uygun bir ánın gelmesine kadar burada derviş kılığında kalıyor ve beklenen zaman gelince, tekkedeki dervişlerin yardımıyla güvenlik altına alınmış olan yollardan Ankara’ya gönderiliyorlardı.

Söylentilere göre, Özbekler Tekkesi’nde misafir edildikten sonra gizlice Ankara’ya gönderilenlerin arasında, İstiklál Savaşı yıllarının "Halide Onbaşı"sı, Halide Edib Adıvar da vardı.
Yazının Devamını Oku

Suna Hanım ile İnan Bey’den İstanbul hurafelerine 450 fotoğraflı cevap

Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü" 1850’lerden başlayıp 1910’lara kadar uzanan bir zaman dilimine yayılmış ama bugüne kadar bilinmeyen, görülmeyen ve sadece birkaç kolleksiyoncunun sahip olabildiği 450 adet son derece nádir İstanbul fotoğrafını, iki cildlik devásá bir albüm haline getirdi. Türk Mimarisi’nin yaşayan önemli ismi Dr. Sinan Genim’in hazırladığı ve tanıtımı önümüzdeki hafta yapılacak olan albümler, şaşırtıcı fotoğraflarla dolu. Meselá, vaktiyle yemyeşil olduğu zannedilen Boğaz sırtları uzayıp giden çorak arazilerden ibaret; şehir ise söylenenlerin aksine "şiir gibi" değil, dökülüyor! Şimdiye kadar gizli kalmış olan bu fotoğrafların /images/100/0x0/55ea5ca0f018fbb8f87af6f3yayınlanmasıyla, eski İstanbul hakkında bildiğimiz çok şey değişecek gibi.

GÜNLERDEN buyana elimde koskoca bir büyüteç, yerinden binbir güçlükle kaldırabildiğim bir kitaptaki fotoğraflara bakıyor, fotoğrafların detaylarında birşeyler arıyorum.

Bunlar şimdiye kadar yayınlanmamış, bilinmemiş, görülmemiş ve sadece birkaç kolleksiyoncunun hususi arşivlerinde bulunan en eski İstanbul fotoğrafları... Fotoğrafın icad edildiği 1850’lerden 1910’lara kadar uzanan bir zaman dilimine yayılan bu fotoğraflarda, imparatorluk başkentinin bahçelerinden hamamlarına, türbelerinden kütüphanelerine, kışlalarından saraylarına ve mezarlıklarına kadar bütün görüntüleri, bir zaman makinesi tarafından kaydedilmişçesine sosyal ve siyasi geçmişiyle ve folklorik unsurlarıyla beraber hoş bir tarih resmigeçidi yapıyor.

ANADOLU SAHİLİ YOLDA

Kitabın, daha doğrusu 450 adet fotoğrafın yeraldığı bu albümün adı, "Konstantiniyye’den İstanbul’a. 19. Yüzyıl Ortalarından 20. Yüzyıla Boğaziçi’nin Rumeli Yakası Fotoğrafları". Yayın hazırlıklarının ilk ánından beri haberdar olup merakla beklediğim albümdeki fotoğraflar, eski İstanbul’un çeşitli özel arşivlerde ve bilhassa Ahmet Abut’un kolleksiyonunda bulunan nádir fotoğraflar arasından Türk Mimarisi’nin yaşayan önemli ismi Dr. Sinan Genim tarafından itinayla seçildi. Sinan Genim her fotoğraf için araştırmalar yaptı, görüntüleri tarihi ve mimari bakımlardan değerlendirdi, bu değerlendirmeleri her fotoğraf için ayrı birer açıklama şeklinde kaleme aldı ve bütün bu çalışmalar Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü" tarafından iki cildlik devásá bir kitap haline getirildi. Servet sayılabilecek bir mebláğa málolduğu daha ilk bakışta, ipekli kapağından ve baskısından anlaşılan kitapta şehrin şimdilik sadece Rumeli sahilinin fotoğrafları yeralıyor, Anadolu sahili manzaraları ise ancak birkaç sene sonra çıkabilecek.

İşte, günlerdir elimde lupla bu albümlerdeki fotoğrafları incelemekle ve 150 yıl öncesinin İstanbul’undaki günlük hayatın unutulmuş ayrıntılarını farketmeye çalışmakla meşgulüm.

Meselá, 1852’de çekilmiş bir fotoğrafta, toprak bir zeminin üzerine yığılmış inşaat malzemeleri, tenteli işçi kulübeleri ve arka tarafta yarım bir duvar görüyorsunuz. Karşınızda, bir şantiye var: Dolmabahçe Sarayı’nın inşaatı!

Sayfaları çevirdikçe inşaat da ilerliyor, tamamlanıyor ama ortaya bugün bildiğimizden daha değişik, dış duvarları olmayan, bahçe içerisinde yükselen bir Dolmabahçe Sarayı beliriyor. "Şimdiki duvarları dikip güzelim manzarayı kapatmak acaba kimin aklıydı?" diye soruyorsunuz.

Derken, Sultan Abdüláziz’in 1867’de çıktığı Avrupa seyahatinden dönüşüne şahit oluyor, o senenin 7 Ağustos’unda Galata açıklarındaki savaş gemilerinin padişahın gelişi şerefine ateşledikleri topların gümbürtüsünü duyar gibi oluyorsunuz. İkinci Mahmud’un kurduğu ve resimlerine şimdiye kadar sadece o devirlere ait gravürlerde rastlayabildiğiniz "Asákir-i Mansure-i Muhammediyye" ordusunun 1850’lere gelebilen birkaç neferi, önünüzde nöbet bekliyor. Çevirdiğiniz her sayfayla beraber sahil boyunca ilerliyor, Rumeli Feneri’ne varıyor ve bu zevkli yolculuk boyunca bir-bir buçuk asır öncesinin havasını merakla ama biraz da hüzünle teneffüs ediyorsunuz.

GÖRÜLMEMİŞ RESMİ GEÇİD

Birçok İstanbul áşığının, az sayıda basılan ve daha şimdiden "nádir kitap" sayılan bu albümlere sahip olamayacağını biliyorum ve matbaadan çıkalı henüz birkaç gün olmuş, daha tanıtımı bile yapılmamış bir eseri tam sayfa yazıyla anlatmamın sebebini, merak edenler için söyleyeyim: İstanbul konusunda bugüne kadar böyle bir yayın olmadığı ve kimselerin görmediği bu şekilde bir mázi resmigeçidinden ziyadesiyle heyecanlandığım için...

"Konstantiniyye’den İstanbul’a" albümlerindeki fotoğraflar, bugün "doğru" zannettiğimiz birçok bilginin aslında "yanlış" olduğunu, meselá eski İstanbul’un bir zamanlar harap vaziyette bulunduğunu ve Boğaz yamaçlarında da yeşilliğin pek bulunmadığını gösteriyor. Yanlış bilinen hususlardan bazılarını, bugünkü "Ramazan Çadırı" sayfasında okuyabilirsiniz.

Melling’in albümü ne ise Genim’in albümü de odur

SUNA
ve İnan Kıraç çiftinin, kurdukları vakfın bünyesindeki "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü"nün, "1" numaralı yayın olarak böylesine önemli bir eser vermekle kültürümüze, özellikle de İstanbul’un tarihine ve kültürüne ne derece büyük bir katkıda bulunduklarını söylememe gerek yok. Bu eseri ortaya koyabilmek için beş yıl boyunca araştıran üstad dostum Sinan Genim’e de, "Melling" örneğini hatırlatmadan edemeyeceğim:

Bilenler, bilir: 18. asrın sonlarında İstanbul’a gelen Fransız mimar ve dekoratör Antoine-Ignace Melling, yıllarca yaşadığı şehre birçok eser kazandırdı ama bu eserlerin neredeyse hemen hepsi zamanla yıkıldı, yokolup gitti. Melling’in ismi bugünlere İstanbul çizimlerinin yeraldığı ve bırakın nüshasını, artık sayfası bile küçük bir servet eden meşhur albümüyle geldi ve "Melling" dendiğinde, şimdi sadece bu albüm hatırlanıyor.

Dr. Sinan Genim de bugüne kadar çok sayıda zarif binalar yaptı ve harap olmuş tarihi yapıları da restore edip eski hallerine kavuşturdu. Aradan asırlar geçtikten sonra bu binaların başlarına nelerin geleceğini pek bilmiyorum ama bir husustan eminim: Melling Albümü nasıl kalıcı bir eser ise, "Konstantiniyye’den İstanbul’a" isimli albümler de öyle olacak ve Sinan Genim’in ismi yaptığı binalardan ziyade bu eseriyle yaşayacak.
Yazının Devamını Oku

Mustafa Kemal, önceki gün vefat eden Neclá Sultan’ın annesiyle evlenmek istemişti

Son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin torunu olan Neclá Sultan (Osmanoğlu), hayata önceki gün Madrid’de veda etti. Neclá Sultan, bundan 90 sene kadar önce yaşanan ve gerçekleşmesi halinde tarihi baştanbaşa değiştirebilecek olan bir evlilik teşebbüsünün kahramanlarından birinin kızıydı: Sultan Vahideddin’in çocuğu ve Neclá Sultan’ın da annesi olan Sabiha Sultan ile bir zamanlar Mustafa Kemal Paşa evlenmek istemişti. Sabiha Sultan, bu evlilik talebinden 40 küsur sene sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nde bir ara başbakanlık yapan ve dünürü olan Suat Hayri Ürgüplü’ye yazdırdığı hátıralarında Mustafa Kemal Paşa’nın kendisi ile evlenme arzusunu doğrulayacak ve "Çekindim ve istemedim. Zira, önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın hayatı vardı" diyecekti.

FATİH’in, Yavuz’un ve Kanuni’nin soyundan geliyordu ama Türkiye’de değil, ailesinin sürgünde olduğu Fransa’da doğmuş; memleketine seneler boyu girememiş, Mısır’da evlenmiş, İsviçre’de ve İspanya’da yaşamıştı. Kaderi sürgünlerden açıldığından olacak, dünyadan ayrılışı da vatanında değil, İspanya’da oldu.

Son padişah Sultan Vahideddin ile son Halife Abdülmecid Efendi’nin hayatta bulunan iki torunundan biri olan ve İspanya’nın başkenti Madrid’deki bir hastahanede önceki gün vefat eden Neclá Sultan’dan (Osmanoğlu) sözediyorum.

Neclá Sultan, bundan 90 sene kadar önce, gerçekleşmesi halinde tarihi baştanbaşa değiştirebilecek bir evlilik teşebbüsünün kahramanlarından birinin kızıydı: Osmanoğulları’nın son hükümdarı Sultan Vahideddin’in kızı olan annesi Sabiha Sultan’a, bir zamanlar Mustafa Kemal Paşa talip olmuştu.

İşte, bu evlilik talebinin kısa öyküsü:

Sultan Vahideddin’in iki kızı vardı: Ulviye ve Sabiha Sultanlar... Hükümdarın küçük kızı olan Sabiha Sultan 1894’te doğmuş, ablasıyla beraber batılı bir prenses gibi büyütülmüş, evlenme çağına geldiğinde de birçok talibi çıkmıştı ve taliplerden biri, Çanakkale’deki kahramanlıkları o günlerde dillerde dolaşmakta olan genç bir asker, Mustafa Kemal Paşa idi...

Paşa, Sabiha Sultan’dan hakikaten hoşlanmış mıydı, yoksa ezeli rakibi Enver Paşa’nın seneler önce yaptığını yapıp saraya damat mı olmak istemişti, bunları kimse bilmiyor. Ama evlilik olamadı ve her iki taraf da kendi yollarına gittiler. Sonrası, málum... Mustafa Kemal Paşa, Látife Hanım ile kısa sürecek bir izdivaç yaptı; Sabiha Sultan da son Halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu olan kuzeni Şehzade Ömer Faruk Efendi ile evlendi; Neslişah, Hanzade ve Necla Sultanlar’ı dünyaya getirdi ve hayata sürgün dönüşü yerleştiği İstanbul’da, 1971’in 26 Ağustos’unda vedá etti.

Sabiha Sultan, Mustafa Kemal Paşa’nın evlilik talebinden sonraki senelerde yakın dostlarına bahsederken hadiseyi doğrulayacak, hattá "Kendilerini bir defa görmüş ve hoşlanmıştım. Gayet yakışıklı idiler. Ateş gibi gözleri vardı, alev alev yanıyorlardı. Ama evlenemezdim, zira Faruk’u seviyordum" diyecekti.

Bu evlilik meselesinden, geriye tek bir belge kaldı: Sabiha Sultan’ın o günlerden 40 küsur sene sonra, Türkiye Cumhuriyeti’nde başbakanlık yapan ve ortanca kızı Hanzade Sultan’ın dünürü olan Suat Hayri Ürgüplü’ye yazdırdığı kısa hátıratının birkaç satırı...

Suat Hayri Ürgüplü, mülákat şeklinde kaleme aldığı bu hátıratta, Sabiha Sultan’a "Duyduğumuza göre, Mustafa Kemal Paşa sizi istemiş, pederiniz razı olmamış. Doğru mudur?" diye soruyor ve Sultan şu cevabı veriyor:

- "Evet, istemiş. Benimle konuşmuş değildir ama ben çekindim ve istemedim. Zira, önümde hiç de iyi örnek olmayan Enver Paşa ile Naciye Sultan’ın hayatı vardı. Sonra, tanınmış ...bir kumandanla aile hayatı kurabileceğime inancım yoktu."

Hadiseler başka türlü cereyan etseydi ve Sabiha Sultan genç Paşa’nın teklifine "Evet" demiş olsaydı, tarih bugün nasıl olurdu dersiniz?

Son Halife’nin torununun son duasını Ürdünlüler yaptı

SON padişah ile son halifenin hayata İspanya’da önceki gün vedá eden torunları Neclá Sultan’ın (Osmanoğlu) vefatı ánında yanında Türkler değil, Ürdünlüler vardı. Neclá Sultan’ın oğlu Prens Osman Rifat annesinin vefatı sırasında İspanya dışındaydı ama Prens’in Madrid’deki Ürdün Büyükelçiliği’nde görevli diplomat arkadaşları hastahanede idiler ve ölüm döşeğindeki Neclá Sultan’ın başında Kur’an okudular.

Neclá Osmanoğlu, ailesinin Türkiye’den sürgüne gönderilmesinden iki yıl sonra, 1926’nın 15 Mart günü Fransa’nın Nice şehrinde dünyaya gelmişti ve Halife Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk Efendi ile Sultan Vahideddin’in kızı Sabiha Sultan’ın üç çocuğunun en küçüğü idi. Dolayısıyla, 600 senelik Osmanlı tarihinde ablaları Neslişah ve Hanzade Sultanlar ile beraber hem anne, hem baba tarafından hanedan mensubu olan üç sultandan biriydi.

Sultan’ın doğduğu 1926’nın 15 Mart günü Osmanlı ailesi için hem sevinç, hem de hüzün dolu oldu. Sürgündeki Osmanoğulları o gün aileye yeni bir torunun katılmasının mutluluğunu yaşıyorlardı. Nice’de yaşayan Halife Abdülmecid Efendi, torununa "Hibetullah" ismini koydu. Sonra diğer büyükbabaya, sürgün günlerini Nice’in iki saat kadar ilerisinde, sınırın İtalya tarafındaki San Remo kasabasında geçiren Sultan Vahideddin’e telgraf gönderildi ve torun müjdesi verildi. Son padişah, cevabi telgrafında "İsmini, Neclá koyunuz" diyordu ve bebeğin ismi "Neclá Hibetullah" oldu.

MISIR PRENSESİ OLDULAR

Nice’e San Remo’dan aynı gün birkaç saat sonra gelen bir başka telgraf ise, mutluluğu dayanılmaz bir ıstıraba çevirdi. Sultan Vahideddin, torununun dünyaya geliş haberini almasından birkaç saat sonra kalp krizi geçirmiş ve hayata veda etmişti!

Gençlik yıllarını Fransa’da geçiren Neclá Sultan, İkinci Dünya Savaşı’nın çıkmasından hemen önce annesi Sabiha Sultan, babası Ömer Faruk Efendi ve iki ablasıyla beraber Mısır’a yerleşti, üç kızkardeş, hayatlarını burada Mısır kraliyet ailesinden prenslerle birleştirdiler. Büyük kardeş Neslişah Sultan, Mısır’ın son Hıdiv’i İkinci Abbas Hilmi’nin oğlu Prens Abdülmünim ile dünya evine girdi. Hanzade Sultan, yani ortanca çocuk Prens Mehmed Ali İbrahim’le, Neclá Sultan da Prens Amr İbrahim’le evlendi. Her üç Sultan da, artık "Mısır Prensesi" idiler.

Neclá Sultan ile Prens Amr’ın 1951’de oğulları "Osman Rifat" dünyaya geldi ama Mısır’da hemen ertesi sene yaşanan darbe ve krallığın kaldırılması üzerine İsviçre’ye yerleştiler. Eşini burada kaybeden Neclá Sultan Türk vatandaşlığına geçip "Osmanoğlu" soyadını aldı ve bundan birkaç sene önce de İspanya’ya yerleşti.

Son duasını Ürdünlüler’in yaptığı Neclá Sultan’ın cenazesi önümüzdeki hafta İstanbul’a getirilecek ve Áşiyan Mezarlığı’nda annesi Sabiha Sultan ile 1998’de vefat eden ablası Hanzade Sultan’ın yanına defnedilecek.
Yazının Devamını Oku

Muazzez Hanım’ı 92 yaşında mahkemelik eden Sümer tanrıçası İnanna, bizim Mecnun’un Leylá’sıdır

Türkiye’nin gündemi Elif Şafak davasına kilitlendiği sırada bir başka yazar, üstelik 92 yaşındaki bir hanım yazar hakkında daha ceza davası açıldı. Hakkında suç duyurusu yapılan dünyaca meşhur Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, Sümer tanrıçası İnanna ile bugünün başörtüsü arasındaki bağlantılar konusunda yazdıklarından dolayı 1 Kasım’da hákim karşısına çıkacak. Bu dava ile ilgili olarak her nedense ne AB’cilerimiz bir yorum yaptılar, ne de özgürlük ve insan hakları şampiyonlarımızın sesleri işitildi. Çoğumuz, hattá divan edebiyatı tarihçilerimiz bile pek bilmezler ama, Muazzez Hanım’ı mahkemelik eden eski Mezopotamya’nın çapkınlığı ile meşhur tanrıçası İnanna, klasik edebiyatımızı çok yakından etkilemiştir ve "Leylá ile Mecnun" hikáyemiz’in Leylá’sı işte bu İnanna’dır.

ELİF Şafak’a "Baba ve Piç" romanındaki bazı ifadelerinden dolayı açılan dava yüzünden kopan ve haftalar boyu devam eden kıyamet, Şafak’ın ilk celsede beraat etmesiyle sona erdi ama bu defa bir başka yazara, 90’ını geride bırakmış álim bir hanıma karşı dava açıldı: 92 yaşında olan dünya çapındaki Sümeroloji uzmanımız Muazzez İlmiye Çığ, "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek ve aşağılama ile hakaret" suçlamasıyla 1 Kasım günü hákim karşısına çıkacak.

Muazzez Hanım’ın hayatını burada ayrıntılarıyla anlatmayı gereksiz buluyor, sadece "Sümeroloji’nin dünya çapındaki bir uzmanı" olduğunu tekrarlamakla ve onun kim olduğunu öğrenmek isteyenlere de kolayca temin edilebilen kitaplarını tavsiyeyle yetiniyorum.

Dava açılmasına açıldı ama bu dava hakkında ne AB’cilerden bir yorum geldi, ne de özgürlük yahut insan hakları şampiyonlarının sesleri işitildi. İddianamede 92 yaşındaki bir álimin hapsi isteniyordu ve gazetelerde çıkan bir-iki yazı haricinde Elif Şafak yahut Orhan Pamuk davalarında tozu dumana katan zevát şimdi yer yarılmış da içine girmiş gibiydiler.

GERÇİ DOĞRU AMA...

Mahkemenin sebebi, Muazzez Hanım’ın 90’ından sonra çıkarttığı bir kitabında başörtüsü ile ilgili olarak kullandığı ifadelerdi. Kadınların başlarını örtme ádetinin Sümerler’e dayandığını anlatıyor, hayatlarını tanrıça İnanna’ya vakfeden rahibelerin bazılarının fahişelik yaptıklarını söylüyor ve o devirde başlarını örten kadınların da sadece "mábed fahişeleri" olduğunu yazıyordu.

Muazzez Hanım’ın Sümerler hakkında buraya kadar anlattıkları bilimsel bir gerçekti ama daha sonra Sümerler’in başörtüleriyle günümüzün türbanını mukayese ederken söyledikleri ve "cami" ile "imam" yorumları galiba gereksizdi ve bu ifadeler sadece bizde değil, dünyanın hiçbir yerinde şık sayılmazdı. Dolayısıyla bir tarafta işte böyle bir ilmi mesele, diğer tarafta da mesleki hayatı pırıltılarla dolu olan ve sahasında dünyanın seçkin uzmanlarından kabul edilen 90’ını geride bırakmış bir hanımın hákim önüne çıkartılması vardı.

"Bu işi bakalım nasıl halledeceğiz?" diye düşünürken, Muazzez Hanım’ın sözünü ettiği tanrıça İnanna efsanesinin aslında bugün bile hayatımızın içerisinde bulunduğunu hatırladım. Sonra, şimdiye kadar hep karmaşık bir akademik üslupla anlatılan İnanna konusunu gazeteci diliyle ve basit şekilde nakledeyim dedim.

Önce, bilmemiz gereken bir kural var: Mezopotamya’nın eski tanrılarıyla tanrıçaları, sonraki asırlarda ortaya çıkan birçok dini etkilemiş, hattá bazıları kişilik özelliklerini yeni dinlerde de muhafaza etmiş ama başka isimlerle várolmuşlardır. İnançtaki binlerce senelik bu devamlılığın en önemli ve güçlü motifi de, tanrıça İnanna’dır.

İnanna, Sümer medeniyetinde bereket ve aşk tanrıçasıydı. Sümerler’den sonra ortaya çıkan Sami kökenli Babil uygarlığında "İştar" adını aldı. İştar, ismi bizde şimdi "Temmuz" olarak várolan çoban tanrı "Dumuzi" ile evlendi, bu evlilik didişmelerle geçti ve Dumuzi yeraltına sürgüne gitmek zorunda kaldı. Ama yılda bir defa yeryüzüne çıkarak karısı İştar ile ilişkiye girecek ve yeraltından yerüstüne "yükseldiği" inancı, sonraki binyılların dinlerinde de etkili olacaktı.

PASKALYA’DA KARAR KILDI

İşte, İnanna ile İştar’da şekillenen bereket tanrıçası kavramı, ileriki asırlarda medeniyetler ve kıt’alar arası bir yolculuğa başladı. İştar, eski Mısır’da "Osiris", Fenikeliler’de "Adonis", Roma döneminin Anadolusu’nda "Attis" ve Hristiyanlık öncesinin pagan Avrupa’sında "Ostara" oldu. Pagan dönemi Avrupalıları’nın tanrıçaya hürmeten her sene bahar ve bereket şenliği olarak kutladıkları Ostara bayramı, Hristiyanlık sonrasında "Ester" halini aldı. "Ester", yani Hazreti İsa’nın göğe yükselmesinin kutlandığı "paskalya"... Paskalya hálen Hristiyan dünyasının en önemli dini bayramıdır ve göğe yükselme düşüncesinin temelinde, İştar’ın kocası Dumuzi’nin yeraltından yeryüzüne yükselme motifi yatmaktadır.

Miláttan önce 2500’lerde astronomiye olan merakın artmasıyla, yeryüzü tanrıları ve tabiat güçleri, göklerde de yeralmaya başladılar ve tanrılarla gök cisimleri arasında sembolik ilişkiler kuruldu. İnanna, bu ilişkilendirme döneminde Venüs yıldızı oldu ve Venüs, aşk sembolü haline geldi.

Mitolojinin İştar’ı yahut İnanna’sı, aslında hızlı ve maceralı bir hayat süren cilveli bir tanrıçaydı. Bahçıvanlardan efsane kahramanı Gılgamış’a kadar çok sayıda sevgilisi vardı ama en önemli birlikteliği, kocası Dumuzi ile yılda bir defa girdiği ilişkiydi. İştar tapınaklarındaki rahibeler, tanrıçaya olan bağlılıklarını göstermek için her ilkbaharda bir erkekle para karşılığında ilişki kurarlar ve kazandıklarını tapınağa verirlerdi. Tapınağın başrahibesi ise hükümdarın yatağına girer ve böylelikle de İnanna ile Dumuzi’nin birleşmesini temsil eden "kutsal evlilik töreni" icra edilmiş olurdu.

Muazzez İlmiye Çığ’ın dava konusu yayınında sözünü ettiği ve başlarını örttüklerini anlattığı "Sümer fahişeleri" aslında bu rahibelerdi ve yaptıkları işin temelinde bağlandıkları tanrıçaya olan hürmetleri yatıyordu...

Şimdi, İnanna yahut İştar adını taşıyan Mezopotamya tanrıçasının gölgesinin, binlerce sene sonra günlük hayatımızda hálá nasıl várolduğunu anlatayım:

Batı dünyasına Eski Yunan, Roma ve paganizm yoluyla sızan ve hüviyetlerini isim değiştirerek muhafaza eden Sümer tanrıları İslám álemine dini unsur olarak değil, efsane kahramanı şeklinde girdiler. Bu kahramanlardan biri de meşhur "Leylá ile Mecnun" hikáyemizde idi ve İnanna yahut İştar, bizim meşhur Leylá’mız oldu!

ŞİMDİ SIRA MECNUN’DA

Hikáyenin akademik versiyonlarını hatırlayalım: Leylá iláhi bir sevgilidir, her kadın aslında bir Leylá’dır, İştar’daki iláhi unsur, Leylá’da da vardır. İştar zamanla Venüs ile özdeşleşmiştir ve Venüs sadece geceleri görünür. "Leylá" ismi, Arapça’da "gece" demek olan "leyl" kelimesinden gelir, "geceye ait" demektir ve en zevkli ilişki, geceleri yaşanandır. İştar, Sümer kabartmalarında yanında bir arslanla beraber yeralır; arslan İştar’ın iláhi gücünün sembolüdür ve bizim hikáyemizdeki Leylá’nın yanında da mutlaka bir arslan yahut kaplan vardır ve Mecnun ne zaman Leylá’ya yaklaşmak istese karşısına bu arslan çıkar. Leylá ile Mecnun’un ayrılıkları İştar ile Dumuzi’nin ayrılığının benzeridir ve hikáyenin eski versiyonlarındaki semboller de Sümer mitolojisindeki sembollerin ya tıpatıp eşi, yahut asırlar sonrasına uyarlanmış şekilleridir. Sözün kısası, Sümer zamanının tanrıça İştar’ı, bizde hemen herkesin bildiği bir efsane-masal hálinde hálá yaşamaktadır.

Leylá ve Mecnun hikáyesi, binlerce sene öncesinin inançlarının günümüzdeki akislerinin sadece biridir. Üstelik divan edebiyatımız, edebiyat tarihçilerimizin dikkatlerini pek çekmemesine rağmen, geçmişi eski Mezopotamya’ya dayanan bu şekilde daha birçok kavramla doludur.

Sümer mitolojisinin edebiyatımıza nasıl yansıdığı konusunda genel bir bilgi almak isterseniz, Amerika’daki Harvard Üniversitesi’nin Türkoloji Profesörü Gönül Tekin’in Harvard Yakındoğu Dilleri ve Medeniyetleri Bölümü Yayınları’ndan 1992’de çıkan "Çengnáme" isimli muhteşem eserini temin edip okuyun. "Mecnun" kavramının gerisinde nelerin bulunduğunu öğrenmek için de, yine Gönül Hanım’ın önümüzdeki sene yayınlayacağı "Leylá ve Mecnun" kitabını bekleyin.

Türkiye’de mimar bulamayan Kültür Bakanlığı, Mimarlık Onur Ödülü’nü bir sanat tarihçisine veriyor

KÜLTÜR ve Turizm Bakanlığı, bu yıl "Ulusal Mimarlık Koruma Ödülleri" isimli bir yarışma açtı. Çok sayıda projenin katıldığı yarışmada ödüller dört grupta verilecekti: "Koruma uygulama", "koruma ve restorasyon projesi", "koruma destek" ve "koruma onur ödülü".

Jüriler toplandı, gönderilen projeler incelendi ve ödüle láyık isimlerle kuruluşlar belirlendi. Bakanlık, kazananları önümüzdeki salı günü ilán edecek.

Ödüller arasında en önemlisi "koruma onur ödülü" idi. Ankara’dan aldığım haberlere bakılırsa, bakanlığın oluşturduğu "ulusal jüri", Türkiye’de bu ödüle láyık tek bir mimar bulamadığından ve bir müsteşarla bir de genel müdürün özel ricalarını kıramadığından olacak, ödülü bir sanat tarihçisine vermişti!

Kazananların açıklanmasından sonra, bu konuda ilginizi çekecek bazı belgeler yayınlayacağım. Anadolu’da, özellikle de antik yerlerin ve sit alanlarının yerleşime açılması yolunda seneler boyu projeler çizdikten sonra İstanbul’da bir anda "korumacı" olan jüri üyesi zevattan kanunen hakkı bulunmamasına rağmen mimari projelere imza koymaktan çekinmeyen emekli sanat tarihçilerine uzanan bir belgeler resmigeçidi...

Şimdi, bu yazdıklarım inşaallah yanlış çıkar, "koruma onur ödülü" bir sanat tarihçisine değil bir mimara verilir ve Kültür Bakanlığı da böylelikle beni yalanlar temennisindeyim. Bakalım, iki gün sonra hep beraber göreceğiz...
Yazının Devamını Oku

60 bin mezartaşını fotoğraflayan çılgın koleksiyoncu, taşlardaki Da Vinci şifrelerini çözüyor

Mezartaşları bir ülkenin tapu senedi gibidir, o topraklara hákim olanların hákimiyetlerinin kanıtıdır, her bir taş bir sırrı gizler ve Türkiye’de bu konunun uzmanı olan tek kişi de, 60 bin fotoğraflık muazzam bir koleksiyonun sahibi bulunan Necdet İşli’dir. Necdet İşli geçtiğimiz günlerde ilk defa bir kitap çıkarttı ve tarihimizde çok önemli bir yeri olan "Yeniçeri Mezartaşları"nın fotoğraflı örneklerini yayınladı.

MEZARTAŞLARI bir ülkenin tapu senedi gibidir ve o topraklara hákim olanların hákimiyetlerinin kanıtıdır.

Bizim eski mezartaşlarımız ise birçok bakımdan daha da bir önem taşır. Herbiri tarihi obje olmasının yanısıra, ayrı birer sanat eseri gibidir. Geçmiş asırların mermer ustaları, eski zarafetin bütün ayrıntılarını taşlara işlemiş ve onbinlerce mermer heykelcikler yaratmışlardır.

"Taş" deyip geçmemek gerekir, zira hemen her mezartaşının üzerindeki sembollerde ayrı bir sır vardır ve o sırra vákıf olabilmek için, taşların esrarını bilmek gerekir. Taşın üzerindeki süs zannedilen küçük bir çıkıntı yahut bir çentik veya bir motifin çok değişik anlamları vardır ve sembollere áşina olan kişi, daha ilk bakışta asırlar öncesine uzanan bir yolculuğa başlar.

Ama, hem tarih, hem de sanat bakımından böylesine önem taşıyan bu kültür varlıklarımız artık kaybolmak üzere... Yol, inşaat yahut yeni mezarlık yapma bahanesiyle kırılıyor, parçalanıyorlar. Mermere işlenmiş tapu senetlerimizi her gün bir önceki günden daha fazlasını bizzat yok ediyoruz.

Bütün bunlara rağmen, Türkiye’de mezartaşının ne olduğunu bilen birkaç kişi neyse ki hálá vardır ve tarihçi Necdet İşli de özellikle İstanbul’daki eski mezartaşlarının bence tek uzmanıdır... Bu işin şimdi hayatta bulunmayan bir diğer üstadı olan Fazıl Ayanoğlu’ndan kendisine kalan binlerce taş fotoğrafına senelerden buyana kendi çektiği fotoğrafları da iláve eden Necdet İşli’nin arşivinde şu anda 60 bin civarında görüntü bulunuyor.

"Sadece toplar, asla yayınlamaz" zannedilen Necdet İşli, geçtiğimiz günlerde hepimizi şaşırttı ve son derece ilginç bir kitap yayınladı: "Yeniçeri Mezartaşları"... Kitapta mezartaşlarının en şanssızı olan, İkinci Mahmud’un Yeniçeri Ocağı’nı kanlı bir şekilde ortadan kaldırmasından sonra hükümdarın emriyle ocağa ait olan herşeyle beraber yok edilen taşların her nasılsa gözden kaçıp bugünlere kadar gelebilmiş çok önemli örnekleri, fotoğraflarıyla beraber yer alıyor. Necdet İşli taşların metinlerini naklederken üzerlerindeki sembolleri de bir yere kadar açıklıyor ve neticede ortaya konusunda tek olan bir eser çıkartıyor.

Ben, bu kültüre hakkıyla vakıf olan kişilerin, "Da Vinci’nin Şifresi"nden daha renkli eserler verebileceklerine inanıyorum.

Yazının Devamını Oku

Müneccimin işi zordu, hem fal bakar hem iftar vaktini belirlerdi

İnsanoğlu varolmasından buyana geleceği hep merak etmiş, her zaman bir "yarın" endişesi ve merakı ile yaşamış ve bunun için çeşit çeşit yollar denemişti. Medet umulan yollardan biri de, yıldızlar ve gezegenler idi. Gelecek tahminleri yıldızların hareketine göre yapılır, hattá önemli bir iş için yıldızların "eşref saatinin", yani "uğurlu" zamanının gelmesi beklenirdi.

İşte, şimdilerde "astroloji" dediğimiz yıldızların hareketinden geleceği öğrenme işine eskiler "ilm-i nücum" derlerdi ve sadece sıradan halk değil, devletin en tepesindekiler bile ilm-i nücuma oldukça meraklıydılar. Sadrazamlar, vezirler ve paşalar önemli işlerin arefesinde yıldızların vaziyetini sorar, hareketlerini gökyüzünün hareketine göre ayarlarlardı. Üstelik aynı işi bazı padişahlar bile yaparlar ve sarayda kadrolu "müneccim"ler, yani yıldız falcıları bile tutarlardı. Yıldız uzmanlarının en kıdemlisinin unvanı, "müneccimbaşı" idi.

VAKİT HESAPLAYICILARI

Müneccimlerin görevi, sadece hükümdarın yıldızlara göre falına bakıp gününün iyi yahut kötü olacağını tahmin etmek değildi. Devlet için hayati önem taşıyan olayları da değerlendirirlerdi.

Eşref saati bulmak için için gökyüzü haritaları açılır ve yıldızlara bakılırdı. Gök cisimlerinin hareketiyle insanın tabiatı arasında bir bağlantı bulunduğu yolunda binlerce sene boyunca varolan inançlar doğrultusunda herşey gözden geçirilir, gökyüzünün hükümdarın doğumu sırasındaki durumu yıldızların o andaki vaziyetiyle karşılaştırılır ve eşref saat işte böyle büyük çabalardan sonra belirlenirdi.

Müneccimin görevi sadece falcılık değildi ve "zic" denilen gök haritalarının hazırlanması, takvim çıkartılması ve namaz saatleriyle iftar vaktinin belirlenmesi gibisinden astromi ile alákalı işlere de bakarlardı. Unvanları, işte bu akademik tarafları sayesinde sonraki devirlerde "vakit hesaplayıcı" demek olan "muvakkıt"a çevrildi.

İşte, müneccimlerle ilgili olarak tarihlere geçmiş öykülerinden biri:

Üçüncü Selim, 18. yüzyılın sonlarında Ratib Efendi’yi "resülküttab"lık makamına getirmeye, yani dışişleri bakanı yapmaya karar verir ve kararını Ratib Efendi’ye bizzat tebliğ eder. Efendi peşpeşe teşekkürler sıralayıp hükümdarın ömrünün uzun olması için dualar ettikten sonra padişahtan garip bir talepte bulunur: "Aman hünkárım" der, "Bugün eşref saatimde değilim. Yarın benim için çok daha hayırlı olacak. Tayinimi resmen yarın emir buyursanız..."

MÜNECCİM HAKLI ÇIKTI


Padişah "peki, öyle olsun" der ve Ratib Efendi’ye ertesi sabah erkenden saraya gelmesini söyler. Ama o gün öğleden sonra vazgeçer ve aynı göreve bir başkasını tayin eder. Adamlarını çağırır, "Ratib Efendi, haklı çıktı" der. "Bugün, hakikaten iyi gününde değilmiş; baksanıza, reisülküttablık nasıl da gitti elinden. Ama falına kim baktıysa işinin erbabıymış. Şimdi, o müneccimin kim olduğunu öğrenip huzuruma getirin, bir de benim yıldızıma baksın..."

Sirkeli tavşan kebabı

Bir bütün tavşan arzu edilen şekilde doğranır ve iki-üç defa yıkandıktan sonra kanının temizlenmesi için birkaç saat suda bırakılır. Şişlere geçirilip hafif ateşte çevrilirken beş-on diş sarmısak biraz tuz ile havanda dövülüp iki fincan sirke ve iki fincan da yağ ilávesiyle yine hafif ateşte karıştırılır ve bir kenara konur. Etler ateşte kızarıp suları damlamaya başlayınca, hazırlanmış olan bu sarmısaklı sıvıdan üzerlerine tavuk telesiyle ağır ağır sürülür ve arzu edildiği kadar pişmelerinden sonra bir sahana konurlar. Artan yağ ile sirke de etlerin üzerine dökülür, bu defa sahanla beraber yeniden ateşe konur ve sirkeyle yağ azalıncaya kadar tekrar pişirilir.
Yazının Devamını Oku

Bizans İmparatoru’na İslámiyet dersi veren álim, Koçlar’ın büyük ceddiydi

Papa’nın málum konuşmasından sonra başlayan tartışmada çok şey yazılıp söylendi. Ortalığı karıştıran sözlerin asıl sahibi, bundan 615 sene önce kendisine İslamiyet’i anlatan bir Müslüman álimle giriştiği tartışmada sarfettiği ileri sürülen Bizans İmparatoru Manuel Paleolog’du. İmparator ile muhatabının günümüzle bağlantısı üzerinde ise hiç durulmadı. İmparatorun asırlar sonra Papa’yı bile yoldan çıkartan sözleri söylediği iddia edilen tartışmadaki muhatabı, Anadolu tasavvufunun çok önemli bir ismi olan Hacı Bayram-ı Veli’dir. Konunun çok daha enteresan olan tarafı da, bu evliyanın soyundan gelenlerdir: Çoğumuz bilmeyiz ama, Hacı Bayram-ı Veli’nin 18 /images/100/0x0/55ea9e05f018fbb8f88bb6e2göbek sonraki torunları, günümüzün meşhur Koç ailesidir.

TÜRKİYE ve İslám dünyası, günlerden buyana Papa’nın Müslümanlık aleyhindeki saçmalamalarının sebep olduğu hiddeti teneffüs ediyor. Vatikan’ın ortalığı yatıştırma gayretiyle yaptığı açıklamalar Papa’nın resmen özür dilememesi yüzünden dikkate alınmıyor ve tepkiler de bitmek bilmiyor. Gözler şimdi, Papa’nın Müslüman büyükelçilerle Roma yakınlarında, Castel Gandolfo’daki yazlık sarayında yarın yapacağı toplantının neticesinde...

Papa’nın sözlerinin yarattığı tartışmalar sırasında konuyla ilgili olsun veya olmasın, akla gelen ne varsa yazılıp söylendi ama bir konunun, üstelik bizi yakından ilgilendiren bir ayrıntının üzerinde hiç durulmadı: 16. Benedikt’in iddialarının, yani İslám dünyasını ayağa kaldıran sözlerin asıl sahibi olan ve bu ifadeleri bundan 615 sene önce bir Müslüman álimle yaptığı tartışmada sarfettiği söylenen Bizans İmparatoru Manuel Paleolog’un sözkonusu tartışmadaki muhatabının günümüzle olan bağlantısı üzerinde...

EVLİYANIN TORUNLARI

İşin aslını sözü uzatmadan kısaca söyleyeyim ve meselenin ayrıntısına daha sonra gireyim: Bizans İmparatoru Manuel Paleolog’un asırlar sonra Papa’yı bile yoldan çıkartan sözleri söylediği iddia edilen tartışmadaki muhatabı, Anadolu tasavvufunun çok önemli bir ismi olan Hacı Bayram-ı Veli’dir ve konunun daha da enteresan olan tarafı, bu evliyanın soyundan gelenlerdir: Çoğumuz bilmeyiz ama, Hacı Bayram-ı Veli’nin 18 küsur göbek sonraki torunları günümüz Türkiyesi’nin önemli bir ailesi olan Koçlar’dır.

Şimdi, Papa ile İslám dünyası arasında yaşanan tatsızlığın ayrıntılarını nakledeyim:

Papa’nın ortalığı karıştıran önceki haftaki konuşmasının temeli bundan 615 sene yazılmış bir mektuba, bu mektup da Osmanlı ordusunun mağlup olduğu bir savaşa dayanıyordu.

O devirde gittikçe zayıflamış olan ve ayakta güç-belá durabilen Bizans, henüz kurulmuş bulunan Osmanlı Devleti’ne bağlı bir beylik gibiydi. Osmanlılar’a vergi vermenin yanısıra, Sultan’ın çıkacağı seferlere askeri destek sağlamayı da kabul etmişti ve her talebi yerine getiriyordu.

ÇORUM’DAYENİLDİK

1391’de, Osmanlı tahtında oturan Yıldırım Bayezid’in oğullarından biri, Anadolu’da devlet kurup Sivas’ı başkent yapmış olan Kadı Burhaneddin’in üzerine sefere çıkacaktı ve hükümdar, Bizans İmparatoru Manuel Paleolog’dan askerleriyle beraber gelip sefere iştirak etmesini istedi. Manuel Paleolog, Yıldırım’ın talimatına uymak zorundaydı ve birliklerinin başına geçip Türklerle beraber Anadolu’nun doğusuna doğru ilerledi. Ama, Çorum taraflarında karşılaşıp muharebeye tutuştukları Kadı Burhaneddin’in karşısında büyük bir mağlubiyete uğradılar; hem Osmanlı, hem de Bizans birlikleri darmadağın ve perişan bir halde Batı’ya çekildiler.

Dağınık ordu ve Manuel Paleolog, havaların soğuması üzerine bir ay boyunca Ankara’da kaldı. İmparator, bu bir ayın 26 gecesini bir İslám álimi ile dini tartışmalar yaparak, özellikle de Müslümanlık ile Hristiyanlığı mukayese ederek geçirdi. Sonra askerleriyle beraber İstanbul’a dönmek üzere yola çıktı ve 26 gece boyunca devam eden tartışmanın ayrıntılarını, dönüş sırasında kardeşi Teodor’a hitaben yazdığı mektuplara kaydetti.

İRANLI DEĞİL, TÜRK

Derken, aradan altı asır geçti. Aslen Lübnanlı koyu bir Katolik ve zamanımızın meşhur bir teoloğu olan ve şu anda Almanya’nın Münster Üniversitesi’nde profesörlük yapan Adil Teodor Huri, imparatorun ağdalı bir Grekçe ile kaleme aldığı mektupları 1966’da Fransızca olarak yayınladı.

İmparator, mektuplarında tartıştığı İslám áliminden ismini vermek yerine "İranlı bir medrese hocası" diye bahsediyordu. Aradan yine seneler geçti ve Fransız tarihçi Michel Balivet, 2004 ve 2005 yıllarında yaptığı iki ayrı yayında, Manuel Paleolog’un sözünü ettiği müderrisin Hacı Bayram-ı Veli olduğunu belgeleriyle açıkladı.

Papa 16. Benedikt’in İslám dünyasını ayağa kaldıran sözleriyle Türkiye’nin en önemli sanayici ailelerinden biri arasındaki bağlantı, işte böyle... Koçlar’ın Hacı Bayram-ı Veli ile dede-torun ilişkilerinin ayrıntıları da aşağıdaki kutuda...

İşte, Koç ailesini HacI Bayram’a baĞlayan Şecere

HACI Bayram-ı Veli’
nin neslinden gelenleri gösteren ilk "şecere" yani "soyağacı" 17. yüzyılın sonlarında hazırlandı ve kendisi de Hacı Bayram’ın torunlarından olan ve 1996’da vefat eden Büyükelçi ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Fuad Bayramoğlu’nun günümüze kadar uzanan nesilleri de iláve ettiği şekliyle 1983’te Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlandı.

Vehbi Koç, Fuad Bayramoğlu’nun yayınladığı bu şecerede Hacı Bayram-ı Veli’nin 18. göbekten torunu olarak yeralırken eşi Sadberk Koç’un da aynı aileye mensup olduğu görülüyor.

Büyükelçi Fuad Bayramoğlu’nun hazırladığı şecereye göre Vehbi Koç ile eşi Sadberk Hanım, 1352 ile 1429 yılları arasında yaşamış olan Hacı Bayram-ı Veli’ye şu şekilde bağlanıyorlar:

VEHBİ KOÇ’UN SOYAĞACI: Hacı Bayram-ı Veli - Şeyh Ahmed Baba - Şeyh Edhem Baba - Şeyh Tayyib Baba - Şeyh Salih Baba - Şeyh Mehmed Baba - Şeyh Ahmed Baba - Şeyh Kasım Baba - Şeyh Tayyib Baba - Şeyh Ahmed Muhlis Baba - Şeyh Mehmed Tayyib Baba - Şeyh Şemseddin Bayramoğlu - Şeyh Mustafa Baba - Şeyh Salih Baba - Haydar Baba - Mustafa Bey - Ahmed Bey - Necibe Hanım - Vehbi Koç.

SADBERK KOÇ’UN SOYAĞACI: Hacı Bayram-ı Veli - Şeyh Ahmed Baba - Şeyh Edhem Baba - Şeyh Tayyib Baba - Şeyh Salih Baba - Táci Hacı - Fatma Hatun - Saime Hatun - Müderriszáde Şeyh Mustafa - Abdülkerim Efendi - Sadullah İzzet - Necib Bey - Sadullah Aktaş - Sadberk Koç.

Hacı Bayram, Anadolu tasavvufunun öncüsüydü

ANADOLU’
da doğmuş bir tasavvufçunun oluşturduğu ilk Türk tarikati kabul edilen "Bayramiye"nin kurucusu Hacı Bayram-ı Veli, 1352’de Ankara’da eski ismi "Zülfazl", şimdiki adı "Solfasol" olan köyde dünyaya geldi ve o devrin önemli tasavvufçularından Somuncu Baba’ya bağlandı.

Yıldırım Bayezid’in, Çelebi Mehmed’in ve İkinci Murad’ın iktidar dönemlerinde devletle yakın ilişki içerisinde bulunan Hacı Bayram-ı Veli, "fazla güçlendiği" iddiasıyla İkinci Murad döneminde bir ara saray tarafından soruşturmaya uğradı ama hakkındaki söylentilerin asılsızlığının ortaya çıkması ve padişahın bizzat özür dilemesi üzerine eski gücüne tekrar sahip oldu.

Hacı Bayram-ı Veli, Anadolu’nun mistik yapılanmasını ve tasavvufi hayatını etkileyen en önemli mutasavvıflardan biriydi ve hayata 1429’da Ankara’da veda etti. Kendisine bağlananlar arasında "Bayramiye Melámileri" akımını kuran Emir Sikkini ile Fatih Sultan Mehmed’in hocası olan ve öğrencisi Fatih’i İstanbul’u fethetmesi için teşvik eden Akşemseddin gibi önemli isimlerin de bulunduğu Hacı Bayram Veli’nin Ankara’da kendi ismini taşıyan camiin hemen yanıbaşındaki türbesi, bugün Türkiye’nin en sık ziyaret edilen mekánlarının başında gelir.
Yazının Devamını Oku

RAMAZAN KADINLAR İÇİN HIZIR GİBİYDİ

Ramazan, eski devirlerde sokağa çıkmaları çeşitli şekillerde kısıtlanan kadınlar için kurtarıcı gibiydi ve kadınlar Ramazan’ın gelmesiyle beraber kendilerini sokaklara atarlardı.

Padişahın iftara gidişi, Kadir Gecesi ve teravih namazları, kadınların katılmayı en çok arzu ettikleri faaliyetlerdi.

Ramazanda gezme hürriyetleri artınca cami cami dolaşırlar, kadınlara vaaz ve hatim dinlemeleri için birkaç cami tahsis edilir ve erkekler buralara giremezdi.

OSMANLI döneminde kadınların ortalıkta dolaşması fazla istenmemiş ve sokağa çıkmalarına çeşitli kısıtlamalar getirilmişti.

Yaşlı kadınların sokakta dolaşmalarına pek bir şey denilmezdi ama genç yaştakilerin hareketleri dikkatle izlenirdi.

Fakat, yöneticilerin koydukları bütün yasaklara rağmen kadınlar ev dışına çıkabilmelerini sağlayacak her türlü fırsatı değerlendirdiler.

İmdadlarına, 19. yüzyılda tıp ilmi yetişti ve kansızlık çeken kadınlar, doktor tavsiyesiyle rahat rahat gezdiler. Gezintilerin artması, İstanbul’da dedikoduları da artırdı. Kadınlar sokağa akraba ziyareti, hamam, düğün ve alışveriş için çıkarlardı ve en sık gittikleri yer, Kapalıçarşı’daki kumaşçılardı.

Şehirde, sadece kadınlara mahsus bir başka pazar da vardı. 1610’da İstanbul’a gelen İngiliz seyyah George Sandys, Silivrikapı civarındaki ‘Avratpazarı’ isimli meydanda kadınların elişlerini sadece birbirlerine sattıklarını yazar.

Bayramlar, kadınlar için tam mánásı ile bayram olur ve hemen dışarı fırlarlardı.

Yazının Devamını Oku

Halikarnas Balıkçısı’nın yeğeni BM’ye genel sekreter oluyor

Hafta içerisinde Papa’nın málum hezeyanlarıyla meşgul olduğumuz sırada New York’ta sessiz sadasız bir yarış başladı ve Birleşmiş Milletler’in görev süresi önümüzdeki aylarda sona erecek olan genel sekreteri Kofi Annan’ın yerini almak isteyen adayların isimleri açıklandı. Bu isimlerden biri, Ürdün tarafından genel sekreterliğe aday gösterilen Prens Zeyd bin Raad bizim için önem taşıyordu, Türkiye’nin isim yapmış eski bir ailesine, Şakir Paşalılar’a mensuptu. Babaannesi, Türk resminin önde gelen ismi Fahrünisa Zeyd idi."Halikarnas Balıkçısı" Cevat Şakir Kabaağaçlı, ilk kadın seramikçimiz Füreya, gravürcü Aliye Berger, ressam Nejat Devrim, tiyatrocu Şirin Devrim akrabalarıydı. İşte böyle bir ailenin mensubu olan Prens Zeyd hakkında basınımızda hiçbirşey yazılmadığını görünce, onun kim olduğunu anlatayım dedim.

TÜRKİYE ve İslam dünyası hafta içerisinde Papa’nın málum hezeyanlarıyla meşgulken, New York’ta sessiz sadasız bir yarış başladı ve Birleşmiş Milletler’in görev süresi önümüzdeki aylarda sona erecek olan Ganalı genel sekreteri Kofi Annan’ın yerini almak isteyen adaylar şimdiden çalışmaya başladılar.

Dünyanın dört bir tarafından gidip Birleşmiş Milletler’de görev yapan ve ülkeleri tarafından genel sekreterliğe aday gösterilen bu diplomatlardan biri, Ürdün Krallığı’nın adayı Prens Zeyd bin Raad, bizim için ayrı bir önem taşıyor.

Zira, Prens’in bir tarafı bizden, yani Türk. Zeyd bin Raad annesi tarafından Türkiye’nin siyasette ve sanatta isim yapmış eski bir ailesine, Şakir Paşalılar’a mensup: Babaannesi, Türk resminin önde gelen ismi Fahrünisa Zeyd. Büyük dayısı edebiyat tarihimize "Halikarnas Balıkçısı" diye geçen Cevat Şakir Kabaağaçlı, teyzesinin kızı hayatı romanlara konu olan ilk kadın seramikçimiz Füreya, bir diğer büyük teyzesi gravürcü Aliye Berger, amcası ressam Nejat Devrim, halası da tiyatrocu Şirin Devrim.

İşte, edebiyat ve sanat tarihimizde bu derece önemli kişilerle akrabalığı bulunan Ürdünlü prensin Birleşmiş Milletler’e genel sekreter adayı olup da bu adaylığın basınımızda pek farkedilmediğini görünce, Prens Zeyd bin Raad’ın aile ilişkilerini ayrıntısıyla yazmak istedim.

1914’teki CİNAYET

Önce, 1914’te Afyon’da işlenen bir cinayete uzanalım: Şakir Paşa’nın öldürülmesine...

Şakir Paşa, Afyon’un eski bir ailesine mensuptu. Dedeleri arasında din bilginleri ve meşhur hattatlar vardı. Ağabeyi Ahmed Cevat Paşa, İkinci Abdülhamid’in sadrazamlığını yani başbakanlığını yapmıştı.

İki kardeş, askeri okuldan mezun olduktan sonra Erkánıharp Mektebi’ni yani o zamanın Harp Akademisi’ni bitirerek kurmay subay oldular ve vazife icabı imparatorluğun dört bir yanını dolaştılar. Bir yandan askerlik yapıyor, bir yandan da ardarda kitap çıkartıyorlardı. Zamanla her ikisi de Paşalığa yükseldi, ağabey 1891’de sadrazamlık koltuğuna oturdu ve kardeşini Atina’ya büyükelçi olarak gönderdi.

BODRUM SÜRGÜNÜ

Şakir Paşa,
Girit’te bulunduğu sırada Sare İsmet adında bir hanımla evlendi ve ikisi erkek dördü kız, altı çocuğu oldu. Ağabeyi Sadrazam Cevat Paşa bu arada Abdülhamid’in gözünden düşmüş, sadrazamlıktan alınmış, askeri vazifelerle İstanbul’dan uzaklaştırılmış, derken Şam’a yollanmış, İstanbul’a dönebilmesine Şam’da verem olması üzerine izin verilmiş ve hayata 1900 senesinde henüz 49 yaşındayken veda etmişti.

Ağabeyinin bu acı kaderi Şakir Paşa’yı derinden etkiledi. Sarayla bütün alákasını kesti, görevlerinden ayrıldı ve ailesiyle beraber Büyükada’daki köşküne çekildi. Vaktini artık sadece kitap yazmakla geçiriyordu.

Paşa, 1914 Haziran’ında bir gün yanına iki oğlunu, Cevat ile Suat’ı alarak Afyon’a gitti. Afyon’da vaktiyle bir çiftlik satın almış ama senelerdir gitmemişti. Hem çiftliğin ne vaziyette olduğunu görecek, hem káhyalarla oturup hesap-kitap yapacaktı. Alacağı parayı dönüşte kızlarından birinin düğün masrafına harcamayı planlıyordu.

Şakir Paşa, İstanbul’a bir daha dönemedi. 28 yaşındaki oğlu Cevat’la bir gece kimselerin bilmediği bir sebep yüzünden tartışmaya başlamış, tartışma kavgaya dönmüş ve Cevat siláhını çekip kurşunları babasının üzerine boşaltmıştı.

Afyon’dan Büyükada’ya, Paşa’nın cenazesini getirdiler.

Paşa’nın oğlu Cevat Şakir, 14 sene hapse mahkûm oldu. Cezasının yarıdan fazlasını çektikten sonra afla çıktı ama 1925’te yeniden hapse düştü. Bir gazetede çıkan yazısı yüzünden İstiklál Mahkemesi’ne verilmiş, bu defa üç sene kalebentliğe mahkûm edilmiş ve Bodrum’a sürülmüştü. Tahliyesinden sonra Bodrum’dan bir daha ayrılmadı ve hayatının sonuna kadar orada kaldı. Soyadı kanununun çıkmasından sonra "Kabaağaçlı" olmuştu. Tam adı Cevat Şakir Kabaağaçlı idi ama talih garip bir cilve yapmış, mahkûmiyetinden sonraki hayatını Bodrum’a sürdürmesi hem bugünün Bodrum’unu, hem de Türk Edebiyatı’nın büyük isimlerinden birini, "Halikarnas Balıkçısı"nı yaratmıştı.

TAHTIN VÁRİSİ

Oğlunun kurşunlarına kurban giden Şakir Paşa’nın ortanca kızı Fahrünisa ise, ilk evliliğini 1930’ların tanınmış gazetecisi İzzet Melih Devrim ile yaptı. Bu evlilikten Şirin adında bir kızı ile Nejat isminde bir oğlu oldu, sonra kocasından ayrıldı ve hayatını bir Arap prensi ile birleştirdi: Birinci Dünya Savaşı yıllarında bize karşı Arap isyanını başlatan ve daha sonra Hicaz Kralı olan Şerif Hüseyin’in oğullarından Prens Zeyd ile.

Resim yapan ve sonraki senelerde modern Türk resminin en büyük isimlerinden biri kabul edilen Fahrünisa, yahut bu evliliğinden sonraki tam ismiyle Prenses Fahrünisa Zeyd’in 1936’da bir başka oğlu daha oldu: Prens Raad. Irak tahtının várisi olan Prens, Ürdün’de senelerce saray nazırlığı yaptı.

Şimdi, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterliği’ne aday olan 1964 doğumlu Prens Zeyd, işte, bizim Halikarnas Balıkçısı’nın kızkardeşi Fahrünisa Zeyd’in torunu, yani oğlu Prens Raad’ın çocuğu. Modern Türk sanatına çok önemli katkılarda bulunmuş böyle bir ailenin mensubu olan Prens Zeyd hakkında basınımızda hiçbirşey yazılmadığını görünce, BM’nin genel sekreterliği için yarışan bu Ürdünlü prensin kim olduğunu anlatayım dedim.

Genel sekreter adayının bütün akrabaları birinci sınıf sanatçıydı

HALİKARNAS BALIKÇISI (CEVAT ŞAKİR KABAAĞAÇLI)

Şakir Paşa’nın 1890’da doğan oğlu ve katiliydi. Sürgüne gittiği senelerde küçük bir balıkçı köyü olan Bodrum, onun sayesinde bugünkü konumuna geldi. "Halikarnas Balıkçısı" adıyla çok sayıda eser verdi. İlk karısı Aniesi’den sonra iki evlilik daha yapan Cevat Şakir 1973’te öldü ve Bodrum’a hákim bir tepeye defnedildi. Sağlığında Bodrum’un bir caddesine isminin verilmesine "Caddeden geçen hayvanlar üzerime pislerler" diyerek karşı çıkmıştı.

FAHRÜNİSA ZEYD: Şakir Paşa’nın ortanca kızı ve Halikarnas Balıkçısı’nın kızkardeşiydi. 1901’de Büyükada’daki köşkte doğdu, 1991’de Amman’da öldü. İlk evliliğini gazeteci İzzet Melih Devrim ile yaptı, bu evlilikten doğan iki çocuğu, Nejad ile Şirin de anneleri gibi sanatçı oldular. Daha sonra Irak Kralı Birinci Faysal’ın küçük kardeşi Prens Zeyd ile evlendi. Birçok memlekette sergiler açan Fahrünisa Zeyd, modern Türk resminin en büyük ustalarından sayılır.

ALİYE BERGER: Paşa’nın en küçük kızıydı. 1903’te o da Büyükada’da doğdu ve 1974’te aynı yerde öldü. Sevgilisi Karl Berger’le 23 yıllık beraberlikten sonra evlendi ama kocası altı ay sonra bir kalp kriziyle hayata veda etti. Düştüğü bunalımdan kurtulmak için resme başlayan Aliye Berger yağlıboya, desen ve gravürün en önemli isimlerinden oldu. Verdiği bir mülákatta sanatını anlatırken "Aşkla yaşadım, ne yarattımsa aşkla ve sevgiyle yarattım" diyordu.

FÜREYA: Türk sanatının ilk ve en önemli kadın seramikçisi kabul edilen Füreya, Şakir Paşa’nın büyük kızı Hakiye Hanım’ın çocuğuydu. 1910’da Büyükada’da doğdu, Fransız okulunda okudu, İstiklal Mahkemeleri’nin ünlü ismi Kılıç Ali ile evlenip Ankara’ya yerleşti ve Mustafa Kemal’in yakın çevresine girdi. Seramikle, tedavi için gittiği İsviçre’de ve oldukça geç bir yaşta tanışmıştı. Ayşe Kulin’in bundan birkaç sene önce yayınladığı ve Füreya’nın öyküsünü konu alan romanı, 50 küsur baskı yaptı.

NEJAT DEVRİM: Şakir Paşa’nın torunu ve Fahrünisa Zeyd ile Zeyd’in ilk eşi İzzet Melih Devrim’in oğluydu. 1923’te doğdu, Paris’te resim öğrendi ve Türkiye’nin ilk soyut ressamı kabul edildi. Son senelerinde Polonya’da yaşayan Nejat Devrim, 1995’te orada, Noy Sacz’da öldü.

ŞİRİN DEVRİM: Fahrünisa Zeyd’in kızı, Nejat Devrim’in kızkardeşi. 1926’da İstanbul’da doğdu. Çocukluk seneleri Berlin ve Bağdad’da geçti. İstanbul ve New York’ta okudu, Yale Üniversitesi’nin tiyatro bölümünü bitirdi. Türk tiyatrosunun önemli bir ismi oldu ve Amerika’da senelerce sahneye çıktı. Stanford, Carnegie-Mellon ve Wisconsin Üniversiteleri’nde profesörlük yapan Şirin Devrim, ailesinin öyküsünü "A Turkish Tapestry" adıyla kitaplaştırdı ve kitap daha sonra "Şakir Paşa Ailesi-Harika Çılgınlar" ismiyle Türkçe olarak da çıktı.
Yazının Devamını Oku

Geçmişin iktidar cemaati olan Kadızádeliler’in yerini şimdi İsmailağa Cemaati aldı

"Kadızádeliler" denilen dini hareket 17. yüzyılda ortaya çıkmış ve Türk tarihine "devleti bile hákimiyeti altına alan radikal grup" olarak geçmiştir. O devrin Kadızádeliler’i ile günümüzün İsmailağa Cemaati söyledikleri, hayat biçimleri ve uygulamaları bakımından birbirinin aynı gibidir. Kadızádeliler sarayda ve yönetimde nasıl etkili oldularsa, İsmailağa Cemaati de bugünün siyasetinde öyle etkilidir. Bu iş böyle olmasaydı, şimdilerin çok önemli bir politikacısı bir seçim günü oy verme işleminin başlamasından saatler önce İsmailağa Camii’ne gidip sabah namazını kıldıktan sonra Mahmut Hoca’nın elini öperek "Gazán mübárek olsun" duasını almaya gerek duyar mıydı?

İSMAİLAĞA Camii’ndeki cinayetten ve linç hadisesinden sonra, Mahmut Hoca’nın cemaati Türkiye’nin gündemine yerleşti.

Cemaat mensuplarının giyim-kuşamları, siyasilerle ilişkileri, haklarında açılan soruşturmaların sümenaltı edilmesini sağlayacak derecedeki güçleri ve sahip oldukları mali kaynaklar, bana Türkiye’de bundan 300 küsur sene öncesinin bir başka cemaatini hatırlattı: Bir ara devlete bile hákim olacak derecede güçlenen ve tarihlere "Kadızádeliler" yahut "Fakılar" diye geçen hareketi...

17. yüzyılda ortaya çıkan ve Türk tarihinin devleti en uzun süre hákimiyeti altında tutan dini hareketi olan Kadızádeliler, isimlerini Balıkesirli kadı Doğanizáde Mustafa’nın oğlu olan, 1600’lerin başında doğan ve "Kadızáde" diye tanınan Mehmed Efendi’den almışlardı.

Kadızáde Mehmed Efendi, zamanın en büyük álimlerinden olan Birgili Mehmed Efendi’nin derslerine devam etti, sonra camilerde vaazlar vermeye başladı ve zamanla İstanbul’un en meşhur vaizi oldu. Kürsüye önce Sultanselim Camii’nde çıktı, şöhreti artınca da Ayasofya’yı mekán tuttu.

Vaazlarında, İslamiyet’in ilk zamanlarındaki hayata dönülmesi gerektiğini söylüyordu. Kadızáde’ye göre ölülerin /images/100/0x0/55ea0e98f018fbb8f8683695ardından kırkıncı gün duaları yapmak, mevlid okutmak, ölenin ruhu için helva kavurup yemek, hattá Kur’an’ı musikili okumak bile haramdı ve dinden çıkmak demekti. Zenginlerin zevke ve safaya daldığını, rüşvetin heryeri sardığını, Anadolu’nun yanıp yıkıldığını, halkın zulüm yüzünden dağlara çıktığını, şarap içilmedik ve afyon çekilmedik yer kalmadığını söylüyor, "Şeriat!" diyordu.

MEVLEVİLER’E YASAK

Kadızáde
her taraftan yandaş toplamaya başladı ve vaazlarını verdiği Ayasofya Camii bir anda İstanbul’un bu en geniş dini akımının mekánı oldu. Ama, Kadızáde Mehmed’in ömrü fikirlerinin sarayı da etkilediğini görmeye yetmedi. 1635’te öldü, yerini "Üstüváni" unvanını kullanan bir Arap ile "Váni" diye bilinen Vanlı Mehmed Efendi ismindeki talebeleri aldı. Üstüváni’nin Arabistan’da adam öldürüp İstanbul’a kaçtığı ve adını değiştirip vaizliğe başladığı, çok sonraları öğrenilecekti.

Halk arasında itibarları gittikçe artan Kadızádeliler, zamanla devleti ele geçirme çabasına girdiler. Oruç ve farz namazları dışındaki ibadetlerin hepsini haram sayıyorlardı, hattá tekkelere bile karşıydılar ve tekkelerin din ve dünya hayatını birbirinden ayırdığına inanıyorlardı. "Devlete İslámi kimlik verip şeriatı hákim kılmak" uğruna bir hayli tekke şeyhini idam ettirdiler ve Mevleviler’in sema etmesini bile yasaklattılar.

Bizde, çok eski devirlerden itibaren varolan bir ádet, işte o zaman kendiliğinden uygulandı: Devletin dini grupları işine geldiği zaman istediği şekilde kullanıp ihtiyacı sona erdiğinde de bir tarafa atması, hattá temizlemesi ádeti...

HEPSİNİ SÜRDÜLER

Meselá, Dördüncü Murad, baskı rejimini Kadızádeliler’in dini yorumlarına dayandırdı. Kahvehaneleri kapatıp tütünü yasaklarken, Mehmed Efendi’nin sözünü dinler gibi göründü ve tütünle kahvenin "haram" olduğunu Mehmed Efendi’den aldığı fetvalara dayandırdı. Hükümdarın kahvehaneleri kapatmaktaki asıl maksadı, tütünün yahut kahvenin içilmesine máni olmak değil, halkın bu mekánlarda toplanıp kendisini çekiştirmesinin önüne geçmekti ve Kadızádeliler’in fetvaları, bu yasağın dini bahanesi oldu.

Kadızádeliler, özellikle Avcı Mehmed zamanında artık tayinleri bile yapar hále geldiler. Devlet, bu aşırı grubu halkın bitmek tükenmek bilmeyen savaşlardan ve çekilen ekonomik sıkıntılardan kaynaklanan ıstırabını unutturacak geçici bir vasıta gibi gördü. Hemen her konuda onlardan fetva alındı ve fetvaların karşılığında da istedikleri herşey yerine getirildi.

Ama, sahip oldukları bu güç Kadızádeliler’in başını döndürecek ve günlerden bir gün Fatih Camii’inde toplanıp "Şeriat isterüz" diyerek tekbirlerle sokağa dökülüp iktidarı ele geçirmek isteyeceklerdi. Devlet, Kadızádeliler’e fazla yüz verdiğini ancak o zaman farketti ve Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa sokağa dökülenlerin bir kısmını boğdurdu, hareketin liderlerinden Üstüváni’yi, Divane Mustafa’yı ve Türk Ahmed’i de Kıbrıs’a sürdü.

SEÇİM SABAHI NAMAZ

Kadızádeliler’i hedef alan son temizlik, ayaklanma girişimlerinden birkaç sene sonra, 1683’te yaşanan Viyana bozgununun hemen akabinde ve bizzat zamanın hükümdarı Avcı Mehmed’den geldi. Kadızádeliler’in bozgun sonrasındaki çöküşte artık hiçbir işe yaramayacaklarını farkeden hükümdar, sarayda hálá sözü geçmekte olan Váni Mehmed’i Bursa’nın bir köyüne sürgüne yolladı ve adamlarını da imparatorluğun dört bir yanına dağıttı.

Türk tarihinde devleti en fazla etkisi altına almış olan Kadızádeliler’in öyküsü, kısaca işte böyle... "Kadızádeliler’in İsmailağa Cemaati ile ne alákası var?" diye soracak olanlara da küçük bir hatırlatma yapayım: Cemaatin Kadızádeliler ile dini konulardaki görüşlerinin benzerliği bir yana, özellikle seçim dönemlerinde oldukça etkilidirler ve Fatih’ten alınacak seçim sonuçlarını değiştirecek güçleri vardır. Partileri değil, kendilerine yakın olduğunu bildikleri adayları desteklemişler ve Fatih’te 1990’lardan itibaren özellikle yerel seçimlerde sürprizler yaratmışlardır.

Bu iş böyle olmasaydı, şimdilerin çok önemli bir politikacısı bir seçim günü oy verme işleminin başlamasından saatler önce İsmailağa Camii’ne gidip sabah namazını kıldıktan sonra Mahmut Hoca’nın elini öperek "Gazán mübárek olsun" duasını almaya gerek duyar mıydı?

Hayatı kurşunla noktalanan maceracı Şehzadenin bilinmeyen öyküsü İlk defa ortaya çıktı

PU-Yi, Çin’in son imparatoruydu. Bilmeyenler, Pu-Yi’nin hazin hikáyesini Bertolucci’nin dokuz Oskarlı "Son İmparator" filminden öğrendiler.

Tahta iki yaşındayken çıkmış ama ihtilálciler tarafından sarayına hapsedilmişti. Japonlar, İkinci Dünya Savaşı öncesinde, 1934’te Pu-Yi’yi Mançurya’ya götürmüş, orada kurdukları kukla yönetimin başına geçirmiş, imparator ilán edip Mançurya tahtına geçirmişlerdi.

Pu-Yi savaş sonrasında Ruslar’a esir düştü, Çin’e iade edildi, senelerini bir hapishanede geçirip serbest bırakıldı ve 1967’de dünyadan ayrılana kadar, Pekin’de bahçıvanlık yaptı.

Ama, bu Japonya macerasının pek kimselerin bilmediği bir tarafı daha vardı:

Dünya savaşı öncesinde, Rus hákimiyetindeki Doğu Asya’ya hákim olmak isteyen Japonya, buralarda kurmayı tasarladığı uydu devletlerin başına geçirmeyi tasarladığı adayları soylular arasından seçmişti: Mançurya tahtına Çin’in eski imparatoru Pu-Yi’yi ve Doğu Türkistan tahtına da bir Osmanlı şehzadesini, İkinci Abdülhamid’in büyük oğlu Selim Efendi’nin çocuğu Şehzade Abdülkerim Efendi’yi... Pu-Yi Pekin’den sürgün edilmesinden sonra Japonlar’ın yanına gitmişti, 1924’te ailesiyle beraber Türkiye’den sınırdışı edilen Şehzade Abdülkerim Efendi de, Suriye’de idi.

Japonlar tarafından davet edilen şehzáde, Beyrut’tan yola çıktı, haftalar süren bir yolculuktan sonra Kobe’ye ulaştı, burada törenlerle karşılandı ve Tokyo’ya geçti. Ama kısa bir müddet sonra Japonlar ile arası açıldı, taht beklentisinin yerini can korkusu aldı ve Japonya’yı terkedip önce Doğu Türkistan’a, oradan da dünyanın öbür ucuna, New York’a gitti.

1935 Ağustos’unun ilk haftasında, 43. caddedeki küçük bir otelin odasında, bahtsız şehzadeyi elinde bir tabanca olduğu halde şakağından vurulmuş vaziyette buldular. Abdülkerim Efendi’nin ölümü, polis raporlarına "intihar" diye geçecek ama ailesi cinayete kurban gittiğine inanacak, şehzadenin iflás etmiş olan Türkistan politikasının intikamını almak isteyen Japonlar tarafından öldürüldüğünü söyleyeceklerdi.

Osmanoğlu ailesinin birçok mensubundan bundan senelerce önce dinlediğim bu hüzünlü hadiseyi yeniden hatırlamamın sebebi, hafta içerisinde okuduğum bir kitap: Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Japon Dili ve Edebiyatı öğretim görevlisi Dr. Merthan Dündar’ın yeni çıkan "Panislámizm’den Büyük Asyacılığa" isimli eseri... Doktora tezi olan bu çalışmasını Japonya’da hazırlayan Dr. Dündar, eserinde Türkiye’de bugüne kadar üzerinde pek durulmamış olan konularda, meselá Japonlar’ın Türkistan politikaları, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki Panislámizm hareketinin Panasyacılığa dönüşmesi ve Osmanlı İmparatorluğu ile Orta Asya hanlıkları arasındaki münasebetler gibi konularda önemli bilgiler veriyor.

"Panislámizm’den Büyük Asyacılığa" isimli eserinde, uzak diyarlardaki ülkelerle geçmişteki maceralarımızı ortaya koyan Dr. Merthan Dündar’ı böylesine şık bir ilmi çalışma yaptığı için tebrik ediyorum.
Yazının Devamını Oku