Mutfaktaki tehlike

Yiyip içtiklerimize karışan kimyasalların bizi hasta edebileceğinin farkında bile değiliz. Oysa kimyasal toksin ve kanserojenlerin önemi her geçen gün biraz daha artıyor, bedenimize hücrelerimizin hiç tanımadığı birçok toksin gıdalarla giriyor.

Yiyip içtiklerimize karışan bu kimyasalların çoğu üretim veya paketleme aşamasında ekleniyor. Bir kısmını da farkında olmadan mutfağımızda biz ilave ediyoruz. Son yıllarda hepimizi endişelendiren kanser vakalarındaki artışın arkasında işte bu gizli kimyasallar var. Bunlara yiyecekleri temizlerken yaptığımız hataları, almayı ihmal ettiğimiz basit önlemleri ve ayrıca saklama kaplarından, dolaplardan, pişirmede kullandığımız teknolojilerden gelen zararları da eklememiz lazım. Özetle “mutfaktaki tehlike” gittikçe önem kazanıyor.

MEYVE-SEBZELERİN DIŞI KİMYASAL YÜKLÜ!

Çarşı pazardan aldığınız sebze ve meyvelerin sadece içindeki kimyasalları dikkate almanız yetmiyor. Meyve ve sebze üreticileri ürünlerini zararlı dış etkilerden (böcek, mantar ve bakteriler) korumak için bazı maddeler kullanıyor. Bu maddeleri kullanmazlarsa üretim yetersiz, bozuk, kurtlu, böcekli olduğundan kimse satın almaya yanaşmıyor.
ılaçlama her ülkede yapılıyor ama bizim üreticilerimiz bu konuda yeteri kadar dikkatli ve bilgili değiller. Öyle de olsa böyle de olsa ister yerli üretim, ister ithal olması fark etmiyor, sebze ve meyvelerin çoğunun üzerinde bazı zararlı kimyasallar bulunuyor. Ayrıca meyvelerin üzeri raf ömürlerini uzatmak (çürüyüp erimelerini önlemek için) ince mum yapısındaki bir kimyasalla kaplanıyor. Özetle meyve ve sebzelerin üzerindeki bu kimyasalların yemeden önce mutlaka temizlenmesi lazım. Bunun için çok iyi temizlenmeleri, bol su ile yıkanmaları lazım. Daha garantili bir sonuç için bu amaçla üretilmiş, etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış, özel bazı sıvılar (Exir gibi) var. Bunlardan yararlanmak daha güvenli.

PLASTİK KAPLARA DİKKAT!

Yiyecekleri saklamada kullandığımız kaplar da çok önemli. Plastik kaplar konusu son yıllarda büyük bir tartışma alanı haline geldi. Birçok araştırma bu kapların özellikle asitli, gazlı, şekerli yiyeceklerle teması halinde bu yiyecek içeceklerin içine kaplardaki bazı kimyasalların sızabileceğini gösterdi. Mesela Bisfenol-A bunlardan biri. Daha birçok kimyasal var. Yiyecek içeceklere plastiklerden geçebilen bu kimyasallardan çoğunun kanserojen olabilecekleri, en azından iç salgı bezlerini etkileyerek hormon sistemlerini bozabilecekleri belirtiliyor. Yaygın ve önemli bir sorun haline gelen “erken ergenlik” probleminin, hatta “çocuk obezitesi” sorununun arkasında başta Bisfenol-A olmak üzere plastik kökenli kimyasallar sorumlu tutuluyor. Bu problemin meme kanserinden lösemilere kadar uzanan geniş bir sağlık sorunu kümesinin sayısal artışının nedeni olabileceğini düşünen birçok uzman var. Bir defa kullanımlık plastik bardakların -çoğunuz evinizde, işyerinizde çayınızı, kahvenizi onlarla içiyorsunuz, fast food dükkânlarının çoğunda içecek servisleri bu kaplarla yapılıyor- özellikle ısıl ortamda yapılarındaki bazı kimyasalların sıcak sıvıya geçebileceğini gösteren bulgular var. Hatta bazı uzmanlar plastik kaplarda satılan suların içilmesini tehlikeli buluyor. Yanlış hatırlamıyorsan Avusturya’da bir kasaba belediyesi sınırları içinde plastik kaplarla su satılmasını çoktan yasakladı.
Yiyecekleri pişirme konusu ise ayrı bir problem. Oysa pişirme yöntemleri yiyeceğin doğal yapısını korumada ya da onları birer sağlık zararlısı haline getirmede son derece önemli. Bu konuyu gelecek hafta yazacağız.
X

Durum vahim

Son rakamlar pandemide gidişin maalesef vahim bir noktaya ulaştığını gösteriyor.

Kısacası, trafik tabelasında “sarı” değil “kırmızı” ışık yanıyor. Eğer “can yakıcı” sözcükleriyle ifade edilen bazı tedbirleri bir an önce alıp uygulamaya da ciddiyetle sokmazsak sağlık sistemimiz tıkanacak, kayıplarımız daha da artacak. İşte bu nedenle gelebilecek eleştirileri daha en baştan kabullenerek geçen hafta yaptığım önerileri -üzülerek ve daha da sertleştirerek- bir kez daha tekrarlamak istiyorum.



BANA GÖRE
NE YAPMALIYIZ

Yazının Devamını Oku

Plazma tedavisi fos mu çıktı

Salgının başlangıcında, henüz elimizde hiçbir ilaç alternatifinin bulunmadığı dönemde plazma tedavisi hepimiz için büyük bir umuttu.

Özellikle koronavirüse bağlı zatürre hastalarının tedavisinde daha önce COVID-19’u geçirip iyileşen hastalardan alınan antikor içeriği yoğun özel plazmalar çok sık kullanıldı. Ne var ki Arjantin’de yapılan ve önemli bir tıp dergisinde, New England Journal of Medicine’de yeni yayımlanan bir araştırma, plazma tedavisinin ciddi bir işe yaramadığını net ve açık olarak ortaya koydu. Araştırmanın sonuçlarına göre bu hastalara ek plazma desteği verilmesi ne hastalığın (zatürrenin) ilerlemesini önleyebiliyor ne de ölüm riskini azaltmada yardımcı olabiliyor. Kısacası, umut “akıllı füzeler” olarak da tanımlanan yapay/sentetik antikorlarda gibi görünüyor.




KALP-DAMAR HASTALIKLARI

Yazının Devamını Oku

Bu böyle gitmez

RAKAMLAR ürkütücü. Daha da açık söylemek gerekirse korkutucu. Üzülerek belirteyim, bu durumu 10 gün önce fark etmiş ve “Bu sayılar benim gibi iflah olmaz bir iyimseri bile ürkütüyor” diyerek muhtemel bir tsunaminin yaklaşmakta olduğunun altını çizmiştim. Ne yazık ki o beklenen tsunami, yaklaşmak bir yana kapımıza dayanmış durumda.

Eğer bir an önce etkili sonuçlar verebilecek bazı önlemleri korkusuzca ve hep birlikte hızla uygulamaya geçirebilirsek, o tsunamiyi işte ancak o zaman önleyebiliriz.Günlük hasta sayısının 7 binleri geçtiği, ağır hasta sayısının hızla arttığı, patlamanın sadece İstanbul, Bursa, Kocaeli, Gaziantep’te değil, hemen her ilde yaşanmaya başlandığı bu riskli dönemde ilk yapılacak şey, önlemleri daha da sıkılaştırmaktır. Eğer bunu bir an önce yapmazsak canımızın çok daha sıkılacağı, yüreklerimizin çok daha fazla yanacağı, acılarımızın dayanılmaz bir noktaya varacağı günler uzak olmayabilir. “Peki, ne yapmalı hocam? O önlemler neler olmalı?” diyorsanız önerim şudur...

BİR ÇAĞRI
TSUNAMİ NASIL ÖNLENECEK
SALGINDAKİ hızlı yayılmayı ülke çapında değilse bile en azından vaka sayılarının yoğun olduğu iller düzeyinde (mesela İstanbul’da) kontrol altına alabilmek için süratle ve hemen, korkmadan ve çekinmeden daha sıkı ve etkili önlemler almamız gerekiyor. Günlük vaka artışları dikkate alınarak da bu önlemleri İstanbul, Kocaeli, Bursa, Gaziantep gibi rakamlarda hızlı artışların kaydedildiği illerde daha da hızla devreye sokmak şart. O tedbirlerin neler olabileceğine gelince...

BANA GÖRE
PANDEMİYE FREN 5 ACİL ÖNERİ

1) Hafta sonu uygulanan sokağa çıkma yasakları cuma akşamı saat 22.00’de başlatılmalı, pazartesi sabahı saat 05.00’e kadar ‘ARALIKSIZ’ sürdürülmelidir. Söz konusu uygulamanın en az 4 hafta art arda uygulanması daha net sonuçlar verecektir.

Yazının Devamını Oku

Aşıda imzalar tamam

Dün Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ile uzunca bir konuşma yaptım, kafamdaki pek çok soruya da cevap alma imkânı buldum.

O konuşmada “aşıdan ilaç tedavisine, yasaklardan korunma tedbirlerine, hastane ve yoğun bakım yoğunluklarından salgının geleceği”ne kadar pek çok konuda önemli bilgiler edindim. İşte o bilgiler ve detayları...




VARAN 1

Yazının Devamını Oku

Aşı hakkında her şey

Bir yandan Pfizer ve BioNTech’in geliştirdikleri “mRNA” esaslı, diğer yandan Oxford’un üzerinde çalıştığı ve neticeye çok yaklaştığı “adenovirüs” bazlı, diğer yandan da Rusya’nın “vektör” yapılı, Çin’in de “ölü virüs” aşısı...

Aşı seçeneklerimiz -ne iyi ki- her geçen gün çoğalıyor. Görünen o ki bunların içinde mRNA’lı olanlar gerek güvenlikleri gerekse de etkinlikleri ile biraz daha öne çıkıyor. Peki diğerlerinde durum ne? Bizde uygulamaya geçeceği Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca tarafından açıklanan Çin aşısında durum nasıl? Hatta biraz daha ileri gidelim. Rusların geliştirdikleri aşıdan yeni haberler var mı? Ayrıca aşı konusunda merak ettiğimiz başka detaylar yok mu? Tabii ki var! Eğer siz de benim gibi “Daha çok bilgi!” diyorsanız buyurun...

VARAN 1
AŞILAR YETERİNCE GÜÇLÜ MÜ

İlk açıklama Ruslardan geldi. Onlar “Biz yüzde 90 netice alıyoruz” dediler. Ardından BioNTech-Pfizer ikilisi devreye girdi, “Bizde rakam yüzde 94.5’i buluyor” açıklaması geldi. Aradan birkaç gün geçti geçmedi, Ruslar geliştirdikleri aşının etkinlik oranını yüzde 92’ye çıkarıverdiler! Yarış bitmedi, devam etti: Hemen ardından da BioNTech-Pfizer ikilisi, “Elimizdeki neticeler yüzde 95 etkinlik gösteriyor” deyiverdi! Yani ortada neredeyse “bir rakam yarışı”, bir çeşit “Yok mu arttıran abiler!” durumu var. Bence net sonuç şu: Aşıların hemen hepsi FDA’nın (Amerikan Ulusal Besin ve İlaç Dairesi) koyduğu “yüzde 50 başarı kotasını” çoktan aşmış durumda.

VARAN 2
O RAKAMLAR NET Mİ

Yazının Devamını Oku

Uyku neden bağışıklık dostu

Yeterli ve kaliteli bir uykunun son derece etkili, güvenli ve ucuz bir bağışıklık dostu olduğu kesindir.

Yeterli ve kaliteli güzel bir gece uykusu bakın bağışıklık sistemimize hangi avantajları sağlıyor...

VARAN 1SAVAŞÇI SAYIMIZ ARTIYOR: Araştırmalar, uyku süresi kısaldıkça bağışıklık sisteminin temel taşları sayılan doğal savaşçı katil hücrelerin sayısının da azaldığını gösteriyor. Bir çalışmada sadece bir gece bile 4 saat eksik uyumanın, 8 saatlik kaliteli bir uykuya kıyasla bağışıklık sisteminde dolaşan doğal katil hücrelerin neredeyse yüzde 70’ini yok ettiği gösterilmiş. Kısacası, uyku süreniz kısaldıkça bağışıklık gücünüzü sağlayan savaşçılarınızın (T lenfositler) sayısı da azalıyor.

VARAN 2SİLAHLARIMIZ ÇOĞALIYOR: İyi bir gece uykusu, mikroplara karşı üretilen silahlarımızın sayısını, yani antikor üretim gücümüzü de etkiliyor. Herhangi bir enfeksiyon geçiren kişiler hastalık süresince eğer yeteri kadar kaliteli bir gece uykusu uyuma şansı yakalayabilirlerse, daha çok antikor üretiyor ve daha kısa sürede iyileşme şansı yakalıyor.



VARAN 3 AŞILAR GÜÇLENİYOR:

Yazının Devamını Oku

Bana biraz müsaade

Etrafımızdaki korona çemberi daraldıkça hekim olarak bize düşen görevler de doğal olarak arttı.

Neticede daha fazla mesleki faaliyet için yazılara biraz ara verip okurlardan kısa bir mola isteme zamanı geldi. Çok değil, sadece 4 günlük bir mola istiyorum. Pazartesi bu köşede yine hep birlikte başta korona olmak üzere sağlık gündemini değerlendireceğiz. Saygı ve sevgiyle...

Yazının Devamını Oku

Acaba ben de mi COVID-19 oldum

Vaka sayılarının artması ve etrafımızdaki COVID-19 halkasının giderek daralması, çoğumuzda “takıntı benzeri” gelişmelere yol açtı.

Herhangi bir yerinde en ufak bir ağrı hisseden, hafif de olsa yorgunluk ve halsizlikten yakınan, ateş, terleme ve benzeri şikâyetleri olan herkesin aklına hemen ve anında “Acaba COVID-19 hastası mı oldum?” sorusu geliveriyor. Haksızlar mı? Hayır! Görünen o ki günün birinde bu tatsız hastalığa herkesin yakalanması mümkün. Peki, hangi verilerin varlığında biz COVID-19’dan daha çok kuşkulanmalıyız? Ve ne zaman “acil durum” ilan edip COVID-19 testi yaptırmalıyız? Merak ettiğinizi çok iyi biliyorum, gecikmeden buyurun...




İYİ BİLGİ
COVID-19 İLE 7 SEMPTOM GRUBU

Yazının Devamını Oku

Maske ‘su’ mesafe ‘ekmek’tir

Rakamlar korkutucu.

Rakamlar can sıkıcı. Her ne kadar rahmetli Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’den “Doktor, ferdaya güzel bak!” talimatı almış olsam da maalesef önümüzdeki günlerin güzel olabileceğini düşünmüyorum. Bizi ağır hem de çok ağır bir kış bekliyor. Zira sadece İstanbul’dan değil hemen her ilden kötü haberler geliyor. Bu nedenle bir an önce derlenip toparlanmamız, aklımızı başımıza almamız ve önümüze konulan koruyucu tedbirleri kendi irademizle uygulamaya koymamız lazım. İstanbul Valisi Ali Yerlikaya’nın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamalarda kullandığı bir cümle benim için çok önemli, siz de önemseyin derim. Sayın Vali’nin de belirttiği gibi önümüzdeki günler için maskeye “su”, mesafeye ise “ekmek” kadar önem vermemiz lazım.



BİR SORU
KAFAM NEDEN SEPET GİBİ

Yazının Devamını Oku

D vitamini şimdi daha önemli

D vitamini eksikliğinin bağışıklık gücümüzü azalttığı kesin.

Yeteri kadar D vitaminine sahip değilsek virüsler ve diğer mikroplar bize daha kolay bulaşabiliyor. Hastalık daha ağır seyrediyor. Hastalığın iyileşmesi de bir hayli gecikebiliyor. Bu mühim ayrıntıların COVID-19 enfeksiyonunda da geçerli olduğu net ve açık olarak doğrulandı. Pandemide de D vitamini yetersiz kişilerin hastalığa daha kolay yakalandıkları, hastalığı daha ağır geçirdikleri, iyileşmekte de ciddi ölçüde zorlandıkları görüldü. İşte bu nedenle karakışın iyice yaklaştığı, pandeminin şiddetinin daha da arttığı bugünlerde D vitamini eksikliği meselesini yeniden masaya yatırmamızda fayda var.

SORU ŞU
D VİTAMİNİNİZ YETERLİ Mİ

Bilindiği gibi D vitamini üretiminin neredeyse yüzde 95’i güneşlenerek yani cildi güneşle buluşturarak sağlanabiliyor. Kış aylarında güneşin yüzünü pek göstermeyeceği, bizim de zamanımızın önemli bir bölümünü güneşsiz alanlarda, iç mekânlarda geçireceğimiz kesin. Gıdalarla (balık, süt ürünleri, yumurta) kazanacağımız D vitamininin ise ihtiyacımızı karşılaması imkânsız. İşte bu nedenle D vitaminimiz eksikse süratle tamamlamamız ve kış süresince günlük ihtiyacımızı karşılayacak kadar D vitaminini takviye olarak almamız özellikle bu kış için çok önemli bir sağlıklı yaşam ayrıntısı.


Yazının Devamını Oku

COVID-19’da ölüm oranları neden düştü

Sadece bizde değil, hemen her ülkede COVID-19’a bağlı ölüm oranlarında fark edilir bir düşme var.

Ama bilelim ki rakamlardaki bu azalma “virüsün ölümcül gücünün” azalması ile bağlantılı değil. YENİ KORONAVİRÜS BUGÜN DE HÂLÂ AYNI DERECEDE TEHLİKELİ VE ÖLÜMCÜL. Ölüm oranlarındaki düşmenin de virüsteki güç azalmasından, virüsün kolunun kanadının kırılmasından ziyade yeni gelişen bazı değişimlere bağlı olduğu kesin. O değişimlerin neler olduğuna gelince. ntv.com.tr’de Ayşegül Engür Dahil, bu konuda güzel bir yazı hazırlamış. Bugün size o yazıdaki çok değerli bulduğum bilgileri özetleyerek aktaracağım. Buyurun... 



İYİ BİLGİ
VAKA SAYILARI ARTIYOR, ÖLÜM ORANLARI DÜŞÜYOR! PEKİ NEDEN

Yazının Devamını Oku

Virüs aldatmaya devam ediyor

“Yeni koronavirüs”ün her geçen gün “yeni bir numarası” ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde bu köşede, enteresan virüsün hastalığı hafif geçirdiği bilinen çocuk ve gençlerde IQ seviyesini düşürebileceğinin anlaşıldığını yazmıştım. Çocuk ve gençlerde görülen bu şaşırtıcı IQ kaybının da bazen yüzde 10’ları bulabileceğinin altını çizmiştim. Şimdi de virüsün yeni ve şaşırtıcı bir başka hüneri(!) daha ortaya çıktı. O hüner de şu...




ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

COVID-19 zekâyı da mı etkiliyor

İngiliz ve ABD’li üniversitelerin yaptığı ortak bir çalışmada (Imperial College London, King’s College London, Chicago Üniversitesi) COVID-19’un beyinde oluşturabileceği olumsuz sonuçlar, daha doğrusu hasarlar incelenmiş, hastalığı geçiren ve iyileşenlerden bazılarının beyinlerinin neredeyse 10 yıl kadar yaşlanabileceği saptanmış. Aynı araştırmada hastalığı geçirenlerden bazılarının IQ seviyelerinin de düştüğü anlaşılmış.

IQ seviyesindeki düşüşün, geçirilen hastalığın ağırlığı ile paralel olduğu da tespit edilmiş. Mesela COVID-19’u en ağır atlatanların IQ’larında yaklaşık 8.5 puanlık bir düşüş kaydedilmiş. Haber önemli, anlaşılan o ki yeni koronavirüs ve oluşturduğu COVID-19 enfeksiyonu bizi şaşırtmaya devam edecek.

BANA GÖRE
DENİZ AYNI DENİZ AMA GEMİLER FARKLI
“PANDEMİK hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler tek başına yeterli olmaz. Bu hastalıklar toplumsal hastalıklardır. Daha doğrusu toplumun farklı kesimlerinden de olsa her bireyini ilgilendiren sorunlardır. Pandemide hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide değiliz. Bana göre çabuk ve etkili başarı için bizim öncelikle “Aynı gemideyiz” türü ezber cümlelerden ve bakış açılarından kurtulmamız lazım. Hepimiz hatta tüm dünya aynı denizdeyiz ama artık herkes kendi gemisinde. Gemilerden kimi süreci hafif sarsıntılarla, kimi şiddetli çalkantılarla yaşarken, kimi de batma noktasına varabiliyor. Bazıları limana çok yakın ve daha güvende, bazıları da batmama, yok olmama, var olma, yaşama mücadelesi veriyor. Market sahibi ile pazarda tezgâhı olan, fırıncıyla kahvehane işleten, berberlikle veya simit tezgâhıyla para kazanmaya çalışan pandemiyi aynı şekilde yaşamıyor. Gençler için de aynı farklar söz konusu. Hatta durum aynı evde yaşayanlar, karı-koca açısından bile geçerli olabiliyor. Pandeminin sosyal yükünü kadınların erkeklerden daha çok yüklendikleri kesin. Kısacası herkes kendi gemisinde pandemi fırtınasının boğulanlarından biri olmamaya çalışıyor. Tamam ama bu bilgi de net, açık ve tartışma götürmez: Pandemik hastalıkların önlenmesinde bireysel tedbirler yeterli olmuyor. Bu hastalıklara da diğer toplumsal hastalıklar gibi yaklaşmak gerekiyor.”

Yukarıdaki cümleler bana değil, geçtiğimiz günlerde telefonda sohbet ettiğim deneyimli bir iletişim uzmanı hocamızın saptamaları. Dikkate almakta fayda var. Özeti şudur: Deniz aynı deniz ama gemilerimiz farklı olabilir.

GÜNÜN SORUSU

Yazının Devamını Oku

İşler iyi gitmiyor

GEÇEN haftada da yazdım, daha doğrusu uyardım: Bu kış zor geçecek. Üzülerek belirteyim, Sağlık Bakanlığı’nın açıkladığı günlük vaka rakamları endişemi doğruluyor. Son bir haftada sadece İstanbul ve çevresinden değil, Türkiye genelinden gelen haberler de iç açıcı değil. Özellikle son 3-4 günün rakamları o korkulan “ikinci dalga”ya işaret etmese bile, bilelim ki can sıkıcı yeni ve büyük dalgaların habercisi gibi görünüyor. Kısacası önümüzde bizi bekleyen “karanlık bir kış” var. Peki ne yapmalı?

OSMAN HOCA UYARIYOR
TÜNELDE BİR IŞIK VAR AMA...

SADECE pandemi sürecini yönetenlerin değil, ortaya çıkabilecek olumsuzlukların neticesine katlanacak olan bizlerin de şapkalarımızı önümüze koyup ciddi ciddi düşünmemiz lazım. Bir süre önce varlığına işaret edilen “ışığın” bu karanlık tünelden çıkışımızın değil de hızla üstümüze gelen şiddetli ve büyük yeni dalgaların habercisi olması mümkündür. Aslında Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, sıkıntıyı aylar önce işaret etti. Daha yaz başında “Gemiyi kıyıya yaklaştırdık ama limana sağ salim ulaşabilmemiz için bazı fedakârlıklar yapmamız lazım. O fedakârlıkları yapmazsak eğer kıyıya çıkmamız uzayabilir!” şeklinde özetleyebileceğimiz bir açıklama da yaptı. Önerim şu: Gelin hiç olmazsa bu mühim dönemde hata yapmayalım. Gelin bu vurdumduymazlıktan, bu kayıtsızlık ve bıkkınlıktan vazgeçelim. Tedbirleri gevşetmek bir yana, daha da sıkılaştırmanın yollarını bulalım. Sürecin bundan sonrasını “toplumsal bir savaş” olarak algılayalım, planlayalım ve sürdürelim. Yoksa “Osman Hoca demedi!” demeyin, başımızın fena halde belaya gireceği günler yakındır.

İTİRAF EDELİM

GEÇ KALDIK!

GERİYE bakmayı pek sevmem. Zira “hayat hocam ve mentorum” 9. Cumhurbaşkanımız rahmetli Süleyman Demirel, bana şu öğüdünü adeta ezberletmiştir: “Arkana bakarak önünü göremezsin.” Kesinlikle inandığım ve uyguladığım iyi hayat yaklaşımlarından biridir bu. Ama iyi bilirim ki zaman zaman da geleceği planlarken şöyle bir arkaya dönüp bakmak ve geçmişteki hataları belirleyip, ders alıp o hataları tekrarlamamak da önemlidir. Pandemi sürecinde de bazı hatalar yaptık. İlk hatalarımızdan biri ise daha en baştan maske meselesinin önemini kavrayamamamız oldu. Ben dahil pek çok uzman -aramızda istisnalar olsa da- hijyen ve sosyal mesafe meselesini vurgularken, “Maskesiz olmaz arkadaş” demekte bir hayli geç kaldık. İtiraf edelim ve kabullenelim: Bu geç kalma yanlışını sadece biz değil, yetkililer de yaptı. Ayrıca bu büyük yanlışa sadece biz düşmedik. Hemen her ülke aynı yanlışı yaptı. Ve ne yazık ki bu mühim yanlış herkese pahalıya patladı. Kanaatim o ki pandeminin bu kadar uzaması ve ağırlaşmasında maske takmada geç kalma yanlışımız da çok etkili oldu. Peki, şimdi ne yapmalıyız? “Zararın neresinden dönerseniz kâr sayılır” deyimine sadık kalmalı, maskelerimize sıkı sıkı sarılmalı, “Maskesiz olmaz arkadaş!” cümlesini her gün en az on defa tekrarlamalıyız.

Yazının Devamını Oku

Pandemiye ‘psikolojik zırhta’ ilk 10

Şu kesin: Küresel bir afet yaşıyoruz ve anlaşılan o ki bu ne zaman neticeleneceği meçhul bir afet.

Aşı ve ilaç konusunda olumlu bazı gelişmeler bizi ne kadar umutlandırırsa umutlandırsın, özellikle yaklaşan kış nedeniyle daha dikkatli ve yoğun, eskisinden daha farklı ve ayrıntılı, sosyal yönü daha detaylı yeni bazı pandemi stratejileri oluşturmamız gerekiyor. Bu stratejilerin önemli bir ayağını da çok güçlü bir “psikolojik zırh” oluşturuyor. Ancak o zırh sayesinde ruh sağlığımızı garanti altına alabileceğiz. Peki o zırhı nasıl oluşturacağız? Pandemiye ruhsal bir defans geliştirirken hangi ayrıntılardan faydalanacak, hangi yanlışlardan uzaklaşacağız? Bu sorularının yanıtlarını Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Psikoloji Bölümü’nün hazırladığı bir çalışmada buldum ve sizinle de paylaşmaya karar verdim. Buyurun...



İLK 5
ENDİŞENİZİN DOZUNU ARTTIRMAYIN

1.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI