Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Murat Bardakçı: İstanbul’un depremi sırnaşıktır

Murat BARDAKÇI

İstanbul’un depremi sırnaşıktır, bir geldi mi tam 40 gün gitmez

Prof. Işıkara dün sabah bir basın toplantısı yaptı ve Düzce'den sonra sıranın Sapanca'yla Marmara'ya geldiğini, ilerideki depremlerden İstanbul'un da etkileneceğini açık bir şekilde söyledi. Işıkara'nın açıklamaları, bana eski tarihçilerin Marmara'daki depremler hakkında yazdıklarını hatırlattı. Eski kayıtlara göre, İstanbul depremlerinin bir özelliği vardı: Şehri tek bir defa vurup gitmiyor, geldiklerinde en az kırk gün kalıyorlardı. İşte, devletin bundan 47 yıl önce yayınladığı ve şimdi çok zor bulunan nadir bir kitaptan İstanbul'un hiç bitmeyen depremler resmigeçidinden birkaç enstantane..

Gene bir sallandık, pir sallandık. 7.4'ten sonra bu defa 7.2 geldi ve kırdı geçirdi. Nice canlara kıydı, evleri barkları yıktı, heryeri ve herşeyi acıya garketti, sonra yerini yeni bir deprem korkusuna bırakıp geçip gitti. Şimdi Prof. Işıkara'nın dün sabah yaptığı basın toplantısında söylediklerinin, depremin Marmara'ya uzanıp İstanbul'u da vurmasının endişesindeyiz.

Prof. Işıkara'nın anlattıkları, eski tarihçilerin Marmara'daki depremler hakkında yazdıklarını hatırlatıyordu, hatta aynı gibiydi. Marmara'da yahut Anadolu'nun kuzey taraflarında ve özellikle İzmit çevresinde bir deprem olunca sarsıntılar yavaş yavaş batıya doğru uzanıyor ve İstanbul'u da vuruyordu. Ama İstanbul depremlerinin bir özelliği vardı: Şehri tek bir defa vurup gitmiyor, bir geldiler mi en az kırk gün kalıyorlardı.

Yandaki kutuda yeralan bilgileri devletin resmi bir yayınından aktardım: 1952'de çıkan, bugün artık çok zor bulunan ve ‘‘nadir’’ kitaplar listesine giren bir eserden, İstanbul Üniversitesi Jeoloji Enstitüsü'nden Nuriye Pınar'la Bayındırlık Bakanlığı'ndan Ervin Lahn'ın ‘‘Türkiye Depremleri İzahlı Kataloğu’’ndan... Bayındırlık Bakanlığı Yapı ve İmar İşleri Reisliği'nin yayınladığı kitapta Türkiye'de varlıkları o zamanlarda da bilinen faylar hakkında açıklamalar yapılıyor, deprem bölgeleri hakkında ayrıntılı bilgiler veriliyor ve ‘‘Türkiye Deprem Bölgelerinin Tarifesi’’ başlıklı bölümde 2 bin yıl öncesinden bugüne kadar yaşanan depremler hakkında kısa bilgiler veriliyor.

Ama bir konuya açıklık getirmem lázım: Bu yazıyı hiçbir şekilde okuyanı heyecanlandırmak yahut etrafı velveleye vermek için yazmadım. Sadece artık günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası, eskilerin tábiriyle ‘‘yár-ı vefádár’’ı haline gelen depremin İstanbul için aslında nasıl sırnaşık bir dert olduğunu anlatmak ve Işıkara'nın söylediği gibi ‘‘hazırlıklı bulunmamız’’a az da olsa yardım etmesi maksadıyla kaleme aldım.

İşte, devletin bundan 47 yıl önce yayınladığı depremler resmigeçidi kataloğundan İstanbul'un hiç bitmeyen ve en kısası 40 gün boyunca devam eden deprem macerasından birkaç önemli enstantane...

Kayıp kitaptaki İstanbul depremleri

Marmara tarihten önceki zamanlarda da sallandı ama tarihçilerin kaydedip hakkında detaylı bilgi verdikleri ilk deprem bundan tam 1870 yıl önce, Miláttan sonra 29'da oldu. Sarsıntının merkezi Gemlik Körfezi'ydi ve İzmit, o zamanki adıyla ‘‘Nicomedie’’yla gene o devirde ‘‘Nİcee’’ denilen İznik yerle bir oldu.

İstanbul'daki kayıtlı ilk deprem ise tam 1636 yıl önce, 1 Şubat 363'te yaşandı. Şehrin etrafındaki büyük bir bölgede hissedildi ve zamanın Romalı tarihçileri hadiseyi ‘‘Bir feláket oldu’’ diye kaydettiler.

İşte, İstanbul'un 1636 yıllık deprem macerasının kısa bir kronolojisi...

434: İstanbul dört ay boyunca sarsıldı, deniz surlarının bir bölümü yıkıldı.

26 Ocak 446: Sarsıntıdan şehrin bazı kapıları büyük hasar gördü ve deprem üç ay boyunca devam etti.

25 Eylül 477: İstanbul 40 gün boyunca aralıksız sallandı. Bir sonraki yılın Eylül'ünde yeniden büyük bir deprem oldu ve şehrin meydanlarını süsleyen heykeller yıkıldı.

15 Ağustos 553: İstanbul 40 gün boyunca yeniden sallandı. 554 yılının Temmuz ve Ağustos'unda da şehirde bir deprem fırtınası esti, Yedikule'nin etrafındaki surlar yıkıldı. Sarsıntılar tam bir yıl sonra yeniden geldi, bu defa kiliselerle surların geri kalan kısmı yerle bir oldu ve Marmara'da patlayan dev dalgalar şehrin iç kısımlarına kadar ilerledi. Aynı günlerde İzmit de sarsıldı ve baştan başa yıkıldı.

Ekim-Kasım 557: Bu defa yeraltı gürültüleri, şiddetli bir fırtına ve yağmurla gelen deprem günlerce devam etti. O devrin tarihçileri, ‘‘Sarsıntıların şiddetinden gökteki birkaç yıldızın bile yer değiştirdiğini’’ yazdılar.

Ocak 1010: Ocak'ta başlayan sarsıntılar Mart'a kadar hiç kesilmeden devam etti. Depreme yeraltından yükselen korkunç gürültüler de iştirak etti ve bugün Fatih Camii'nin yerinde bulunan büyük kilise yerle bir oldu.

1034 ilkbaharı: Şehir tam 140 gün boyunca beşik gibi sallandı. Binlerce evle beraber kiliselerde büyük hasar oldu.

18 Aralık 1037: İstanbul aralıklarla üç defa sarsıldı. Bu tarihten başlayarak 1040 yılına gelene kadar şehirde dokuz büyük deprem oldu. İnsanlar yiyecek bulamaz oldu ve açlıkla beraber salgınlar çıktı.

23 Eylül 1063 veya 1064: İstanbul, Trakya'nın hemen hemen tamamı, Erdek ve İznik iki yıl boyunca sallandı.

14 Eylül 1509: Artık Osmanlı'ya başkentlik etmekte olan şehir, bu defa 18 gün devam eden bir áfet yaşadı. Şehrin alçakta kalan mahallelerinde çok büyük hasarlar oldu, 109 cami ile 1070 ev yıkıldı. Kara ve deniz surlarıyla Topkapı Sarayı'nı çeviren duvarlar kısmen çöktü. O zamanın kayıtlarına göre 13 bin kişi can verdi ve sayısı bilinmeyen çok sayıda İstanbullu açılan yarıklara düşüp kayboldu.

12 Haziran 1542: 40 günlük sarsıntılar yeniden geldi.

1718 yazı: İstanbul üç gün boyunca cehennemi yaşadı. Yalı Köşkü'yle etrafındaki binalar yıkıldı, Edirnekapı ve Yedikule taraflarındaki surlar yerle bir oldu. Birçok camiyle hamamın kubbeleri çöktü, sokaklar bina enkazlarından yürünemez hale geldi. 1719'un 5 Mart'ında gelen bir başka deprem ise 30 gün sürdü. Aynı yılın Mayıs'ında ise, bu defa İzmit tamamen yıkıldı ve sayılabildiği kadarıyla 1000 kişi can verdi.

3 Eylül 1763: Sarsıntı altı gün devam etti, Fatih ve Bayezid camilerinin kubbelerini çökertti, sonra 23 Aralık'ta yeniden geldi.

23 Nisan 1766: İstanbul, tarihinin en büyük deprem serilerinden birini yaşadı. Merkezi Marmara Denizi olan ilk sarsıntı Çorlu'yla Büyükçekmece'yi yerle bir etti. Şehir, Mayıs'ta yeniden sallandı ve birçok caminin kubbesi yıkıldı. O yılın sonbaharı hiç bitmeyen sarsıntılarla geçti. 5 Eylül'de İzmir harab oldu ve áfet 1767 Kasım'ında İstanbul'a tekrar döndü, Vezirhanı'yla Bayezid ve Fatih camilerinin kubbeleri çöktü. İstanbul'un yanısıra İzmir de bu tarihten sonra 28 yıl boyunca durmaksızın sallandı. Deprem fırtınasının son sarsıntısı 1795'in 29 Nisan'ında yaşandı ve şehir 15 Ağustos 1803'teki hafif depreme kadar yaralarını sarmaya çalıştı.

10 Temmuz 1894: Şehir ardarda üç defa sarsıldı. Kapalıçarşı çöktü, Sirkeci rıhtımında 40 metrelik yarık açıldı, deniz suyu ısınıp kaynar bir hale geldi, kıyılardan sular çekildi ve binlerce ev yıkıldı. Depremin artçıları aylarca devam etti ve Edirne'den Marmaris'e kadar uzanan geniş bir alanı haftalar boyunca salladı.

30 renkli efsane kuşu ve bir genç

‘‘Simurg’’, efsanevî bir kuştur. Eski İran, Hind ve Çin efsanelerinde geçer. Guya 30 renklidir, 30 ayrı kuşun özelliğini taşır ve eski medeniyetlerde şans, uğur, talih sembolü olarak kullanılagelmiştir.

Bir başka ‘‘Simurg’’ da, Beyoğlu'ndaki Simurg Kitabevi'nin sahibi bizim Simurg İbrahim'dir. Soyadını ben dahil dostlarının ve müşterilerinin çoğu bilmez ve herkes onu ‘‘Simurg’’ diye bilir.

Simurg İbrahim, şimdi bir kitap dergisi çıkartmaya başladı ve derginin adını da ‘‘Simurg’’ koydu. Dergide eski zamanların artık benzeri olmayan álim sahaflarından nadir yayınlara meselá ipekböcekçiliği broşürlerinden ticaret yıllıklarına, bisiklet ve tıp dergilerine kadar unutulmuş, 1nüshalarına pek rastlanmayan yayınları konu alan çok sayıda makale var.

Batı dünyasında örneklerine bol olan ama bizde pek çıkmayan bu konudaki bir dergiyi böyle şık bir şekilde yayınladığı için Simurg İbrahim'i tebrik ediyorum ama bana ters gelen bir işi de yazmadan da edemiyorum: Bir kitap dergisinde, hele böylesine ciddi bir yayında konunun dışına taşılmaması, kitapla alákası olmayan alanlarda ahkám kesen yazıların yayınlanmaması gerekir. Meselá bir TV programını konu alan ama programın ne zaman ve hangi kanalda yayınlandığını söylemeyen, hatta eleştirdiği kişinin adını verme cesaretini bile gösteremeyen Fikret Karakaya imzalı yazıdaki áfákî iddiaların Simurg’da yeri yoktur. Böyle yazılar o konudaki profesyonel dergilerde yayınlanmalıdır ve Simurg'un yayın kuruluyla danışma kurulundaki zevátın bunu bilmesi gerekir.

Simurg İbrahim'in Simurg'una uzun ömürler diliyorum.



X