Sude Güner

Kulaklıklarda zararlı kimyasallar tespit edildi

28 Şubat 2026

Orta Avrupa’daki sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü ToxFREE projesi kapsamında, Avrupa ülkelerinde ve çevrim içi pazar yerlerinde satılan 81 kulak içi ve kulak üstü kulaklık laboratuvar ortamında incelendi. Test edilen tüm ürünlerde “tehlikeli kimyasallar” kategorisine giren maddeler tespit edildi. İncelenen modeller arasında büyük markalara ait ürünler de yer aldı.

Analizlerde en yaygın bulunan maddeler bisfenoller oldu. Özellikle BPA örneklerin yüzde 98’inde, yerine kullanılan BPS ise örneklerin çoğunluğunda saptandı. Bu maddeler plastiği sertleştirmek için kullanılıyor ve hormon sistemini etkileyebilecek özellikler taşıdığı biliniyor.

Araştırmada ayrıca üreme sağlığıyla ilişkilendirilen ftalatlar, bazı organlara zarar verebilen klorlu parafinler ve endokrin bozucu etkileri olduğu belirtilen alev geciktiriciler de bulundu. Uzmanlar, kulaklık kullanımının tek başına acil bir sağlık riski oluşturduğuna dair kanıt bulunmadığını vurguluyor. Ancak düşük dozlarda farklı kimyasallara uzun süre maruz kalınmasının “kokteyl etkisi” yaratabileceğine dikkat çekiliyor. Özellikle spor sırasında ter ve ısının artması, kimyasalların ciltle temasını kolaylaştırabiliyor. Araştırmacılar, kulaklıkların gün boyu aralıksız kullanılmamasını, kulaklıkla uyunmamasını ve mümkün olduğunda hoparlör tercih edilmesini öneriyor. Ayrıca güvenilir üreticilerin tercih edilmesi ve ürünlerin standartlara uygunluğunun kontrol edilmesi tavsiye ediliyor.

Yazının Devamını Oku

Yastığın yüksekliği görme kaybına yol açabilir

28 Şubat 2026

Yastık seçimi genellikle boyun ve sırt sağlığıyla ilişkilendirilir. Ancak British Journal of Ophthalmology dergisinde yayımlanan yeni bir araştırma, yastık yüksekliğinin göz sağlığını da etkileyebileceğini ortaya koydu. Çalışmaya, glokom hastası 144 yetişkin katıldı. Glokom, göz içindeki sıvı basıncının artması sonucu optik sinirin zarar görmesiyle ortaya çıkıyor ve tedavi edilmezse kalıcı görme kaybına yol açabiliyor.

Araştırmada katılımcıların göz içi basıncı, 24 saat boyunca iki saatte bir ölçüldü. Ölçümler hem düz şekilde yatarken hem de birden fazla yastıkla eğimli pozisyonda yapıldı. Sonuçlar, yastıkların üst üste konulduğu durumlarda göz içi basıncının daha yüksek olduğunu gösterdi. Araştırmacılara göre, başın fazla yükselmesi boyundaki damarların sıkışmasına neden olabiliyor. Bu durum da göz içi basıncının artmasına yol açabiliyor.

Uzmanlar, glokom hastalarının düzenli ilaçlarını kullanmalarının yanı sıra, göz basıncını artırabilecek uyku pozisyonlarından kaçınmalarını öneriyor. Özellikle çok yüksek ya da üst üste yığılmış yastıklarla uyumanın risk oluşturabileceği belirtiliyor.

Yazının Devamını Oku

Sıcaklık artışı bebeklerin cinsiyetlerini etkiliyor

26 Şubat 2026

İklim değişikliğinin yalnızca çevreyi değil insan biyolojisini de etkileyebileceğine dair yeni bulgular ortaya çıktı. Oxford Üniversitesi’nden Sosyoloji Bölümü araştırmacıları, Sahra Altı Afrika’daki 33 ülke ve Hindistan’da gerçekleşen beş milyondan fazla doğumu analiz etti.

Sonuçlara göre, 20°C’nin üzerindeki sıcaklıklar her iki bölgede de erkek doğumlarının azalması ve kız bebek doğumlarının artmasıyla ilişkilendirildi. Çalışmanın baş yazarı Dr. Abdel Ghany, aşırı sıcaklıkların yalnızca bir halk sağlığı sorunu olmadığını belirterek, “Sıcaklık, fetüsün hayatta kalma ihtimalini etkileyerek doğumda cinsiyet dengesini değiştirebilir” değerlendirmesinde bulundu.

Araştırmada, Sahra Altı Afrika’da erkek doğumlarındaki azalmanın anne adaylarında görülen ısı stresine bağlı doğum öncesi kayıplarla ilişkili olabileceği belirtildi. Hindistan’da ise etkinin gebeliğin özellikle ikinci üç aylık döneminde daha belirgin olduğu görüldü. Özellikle ileri yaştaki annelerde ve daha önce erkek çocuk sahibi olmayan kadınlarda erkek doğum oranının düştüğü tespit edildi.

Öte yandan Manchester Üniversitesi’nden araştırmacılar, mevsimsel değişimlerin erkek doğurganlığı üzerindeki etkisini inceledi. Danimarka ve Florida’da 15 binden fazla erkek üzerinde yapılan çalışmada, sperm kalitesinin yaz aylarında daha yüksek, kış aylarında ise daha düşük olduğu görüldü.

Yazının Devamını Oku

Kanser atlatanlarda demans riski daha düşük olabilir

26 Şubat 2026

Son 20 yılda yapılan birçok araştırma, kanser teşhisi alan kişilerin ilerleyen yaşlarda demans geliştirme riskinin yaklaşık yüzde 25 daha düşük olabileceğini gösteriyordu. Ancak bu bağlantının nedeni uzun süredir bilinmiyordu. Çin’deki Huazhong Bilim ve Teknoloji Üniversitesi araştırmacıları, kanser hücreleri tarafından salgılanan “sistatin C” adlı bir proteinin bu etkileşimde rol oynayabileceğini açıkladı.

Cell dergisinde yayımlanan araştırmaya göre sistatin C proteini, beynin koruyucu bariyerini aşabiliyor ve demansla ilişkili olan amiloid plaklarının parçalanmasını sağlayan bir süreci tetikleyebiliyor. Bu plaklar özellikle Alzheimer hastalığında hafıza kaybıyla ilişkilendiriliyor.

Hayvanlar üzerinde yapılan çalışmada; demans riski yüksek olacak şekilde genetik olarak yetiştirilen farelerde, sistatin C uygulamasının hafıza ve öğrenme performansını iyileştirdiği gözlendi. Ancak aynı etkinin insanlarda da görülüp görülmeyeceği henüz net değil.Profesör Elio Riboli, bu bulguların yeni demans tedavilerinin geliştirilmesi açısından önemli olabileceğini belirtti. Riboli’ye göre, kanser hücrelerinin salgıladığı bazı proteinler, beyinde koruyucu etki yaratıyor olabilir.

Öte yandan uzmanlar, bu ilişkinin tek bir proteine indirgenemeyeceği konusunda uyarılarda bulunuyor. Kanser ve demans arasındaki bağlantının karmaşık biyolojik süreçlerle ilişkili olduğu ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulduğu vurgulanıyor.

Yazının Devamını Oku

Akıllı saatler uyku sorunu yaşatabilir

25 Şubat 2026

Akıllı saatler ve yüzük gibi teknoloji cihazları uyku süresi ve kalitesi hakkında bilgi sunuyor. Ancak uzmanlara göre bu veriler, bazı kişiler için faydalı olmaktan çok stres kaynağına dönüşebiliyor. 48 yaşındaki Leah Martin, yıllarca gecede yalnızca 3 ila 5 saat uyuduğunu ve kendini sürekli yorgun hissettiğini söylüyor. Fitness takibi için kullandığı cihazlarla birlikte uyku sürelerini de izlemeye başlayan Martin, zamanla bu sonuçlara takıntılı hale geldiğini anlatıyor. Sabah uyanır uyanmaz ilk iş olarak verilere baktığını, gece boyunca hangi uyku evresinde olduğunu düşünerek kaygılandığını söylüyor.

Uzmanlara göre bu durum “ortosomnia” olarak adlandırılıyor. 2017’de ortaya atılan bu kavram, uykuyu iyileştirme çabasının sağlıksız bir takıntıya dönüşmesini ifade ediyor. Resmi bir psikiyatrik tanı olmasa da, artan kaygı ve katı uyku rutinleriyle ilişkilendiriliyor. UCLA Uyku Bozuklukları Merkezi Direktörü Alon Avidan, insanların artık uykularını sürekli ölçebildikleri için daha fazla endişe duyabildiğini belirtiyor. Uzmanlara göre, “mükemmel uyku” hedefi baskıya dönüşebiliyor ve bu baskı da uykuyu zorlaştırıyor. Klinik psikolog Liz Ross ise uykunun pasif bir biyolojik süreç olduğuna dikkat çekiyor. Ross’a göre geceyi sürekli değerlendirmek ve bu verilere odaklanmak, yatmadan önce kaygıyı artırabiliyor.

Uzmanlara göre bu cihazlar tamamen zararlı değil. Özellikle düzensiz uyku alışkanlığı olan kişiler için genel uyku süresi ve düzeni hakkında fikir verebiliyor. Ancak ölçülen uyku evrelerinin ve sürelerinin tahmini değerler olduğu, birebir tıbbi ölçüm olmadığı vurgulanıyor. Uzmanlar, verileri bir referans noktası olarak görmek gerektiğini, asıl önemli olanın kişinin kendini nasıl hissettiği olduğunu söylüyor. Takıntılı hale geldiğini fark edenler için ise cihaz kullanımına ara vermek, uzun vadeli genel tabloya odaklanmak ya da uyku günlüğü tutmak öneriliyor.

Yazının Devamını Oku

Kediler köpekler kadar sahiplerine bağlı değil

25 Şubat 2026

Yıllardır “Köpekler sahiplerine sadık ve bağlı, kediler ise daha mesafeli” derler. Ancak Macaristan’daki Eötvös Loránd Üniversitesi’nden araştırmacıların yürüttüğü yeni çalışma, bu algının gerçek olabileceğini ortaya koydu. Çalışmayı yöneten Péter Pongrácz, kedilerin sahipleriyle iyi ilişkiler kurabildiğini ancak köpekler gibi duygusal duygusal bir bağımlılık göstermediğini söyledi. Pongrácz’a göre köpekler bir sorunla karşılaştıklarında insan desteğine yönelirken, kediler aynı eğilimi göstermiyor.

Araştırmada kediler, farklı senaryolarda hem sahipleriyle hem de yabancılarla aynı ortamda gözlemlendi. Bazı durumlarda sahipleri odadan çıktı, ardından geri döndü. Araştırmacılar, kedilerin stres düzeylerini, kime yakın durduklarını ve odaya giren kişiyi nasıl karşıladıklarını inceledi. Sonuçlara göre kediler, sahiplerini yabancılara kıyasla belirgin biçimde daha fazla aramadı. Sahipleri odaya girdiğinde onları karşılama ya da onlara daha yakın durma olasılıkları da yabancılara gösterdikleri davranıştan farklı değildi.

Araştırmacılar, köpeklerin insanları “güvenli liman” olarak gördüğünü, yalnız kaldıklarında stres yaşayabildiklerini ve bu stresin sahibinin varlığıyla azaldığını belirtiyor. Kedilerde ise benzer bir bağımlılık gözlenmedi. Uzmanlara göre bunun nedeni, kedilerin evcilleşmiş olsalar da hâlâ avcı içgüdülerini büyük ölçüde korumaları. Yiyecek bulma ve hayatta kalma konusunda insanlara tamamen bağımlı olmamaları, davranışlarına da yansıyor.

Araştırmacılar, kedilerin insanlarla güçlü bağlar kuramayacağı anlamına gelmediğini vurguluyor. Kediler insanlara alışabilir, onlarla yakın ilişkiler geliştirebilir. Ancak köpeklerle kıyaslandığında, duygusal bağımlılık düzeyleri daha düşük görünüyor.

Yazının Devamını Oku

Z kuşağı önceki kuşaktan daha başarısız

22 Şubat 2026

Harvard ve Melbourne Üniversitesi gibi kurumlarda ders veren nörobilimci Jared Cooney Horvath, ABD Kongresi’nde yaptığı sunumda Z kuşağının akademik performansına ilişkin dikkat çekici değerlendirmelerde bulundu. Horvath’a göre, 1997 ile 2010 yılları arasında doğan Z kuşağı, modern tarihte standartlaştırılmış akademik testlerde bir önceki kuşağa göre daha düşük puan alan ilk nesil olarak kayıtlara geçti. Horvath, bu değerlendirmesini ABD’deki kapsamlı standart test verilerine dayandırdığını belirterek, “1800’lerin sonlarından bu yana bilişsel gelişimi ölçüyoruz. Z kuşağına kadar her nesil ebeveynlerinin önüne geçiyordu” açıklamalarında bulundu.

“EKRAN SÜRESİ TEMEL NEDENİ OLABİLİR”

Horvath’a göre bu gerilemenin en önemli nedenlerinden biri, Z kuşağının sürekli ekran başında büyüyen ilk nesil olması ve gençlerin uyanık oldukları sürenin yarısından fazlasını ekranlara bakarak geçirmesi. “İnsanlar biyolojik olarak diğer insanlarla etkileşim kurarak ve derinlemesine çalışarak öğrenmeye programlıdır” diyen Horvath, ekran üzerinden yapılan yüzeysel okumanın kalıcı öğrenmenin yerini tutmadığını savundu. Araştırmalara göre Z kuşağı; dikkat, hafıza, okuma yazma, matematik ve yürütücü işlevler gibi birçok bilişsel ölçümde önceki kuşaklara kıyasla daha düşük performans gösteriyor.

“TEKNOLOJİYE DEĞİL DİSİPLİNSİZLİĞE KARŞIYIM”

Horvath, teknoloji karşıtı olmadığını ancak disiplin eksikliğine dikkat çektiğini belirtti. Okullarda ekran süresinin sınırlandırılması gerektiğini savunan uzman, öğrencilerin derinlemesine okuma ve yoğun çalışma alışkanlıklarının yeniden teşvik edilmesi gerektiğini söyledi. Horvath ayrıca bazı gençlerin bilişsel performanslarındaki düşüşe rağmen kendi zeka düzeyleri konusunda aşırı özgüvenli olabildiğini de dile getirdi. Uzmanlara göre ekran temelli hızlı içerik tüketimi, özet okuma alışkanlığı ve sosyal medya odaklı dikkat dağınıklığı, gençlerin derin düşünme ve analiz becerilerini olumsuz etkileyebiliyor.

Hürriyet (@hurriyetcomtr)'in paylaştığı bir gönderi

Yazının Devamını Oku

Grip hafıza sorunlarına yol açabilir

12 Şubat 2026

Grip, toplumda genellikle birkaç gün süren ateş, halsizlik ve öksürükle sınırlı bir hastalık olarak görülüyor. Ancak son yıllarda yayımlanan bilimsel çalışmalar, influenza virüsünün beyin üzerinde de etkiler bırakabileceğine işaret ediyor. Konuya ilişkin değerlendirmelerde bulunan Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Tolga Dündar, grip sonrası gelişebilen beyin inflamasyonu riskine dikkat çekti. Dündar’a göre, enfeksiyonun etkileri yalnızca akciğerlerle sınırlı kalmayabiliyor.

“BEYİN GEÇİRDİĞİMİZ HASTALIKLARI UNUTMUYOR”

Prof. Dr. Dündar, beynin yalnızca genetik faktörlerle değil yaşam boyunca geçirilen enfeksiyonlarla da şekillendiğini belirtti. Beyindeki mikroglia adı verilen savunma hücrelerinin normalde koruyucu rol üstlendiğini, ancak aşırı veya yanlış bir bağışıklık yanıtında sinir hücrelerine zarar verebileceğini söyledi. “Bazı enfeksiyonlar beyinde hücresel düzeyde kalıcı izler bırakabilir” diyen Dündar, özellikle sistemik inflamasyonun sinir sistemi üzerinde etkili olabileceğini vurguladı.

AKCİĞERDE BAŞLAYAN ENFEKSİYON BEYNİ NASIL ETKİLİYOR?

Grip virüsü akciğerlere yerleştiğinde bağışıklık sistemi güçlü bir savunma yanıtı başlatıyor. Bu süreçte salgılanan sitokin adı verilen kimyasalların, kan-beyin bariyerini aşarak sinir sistemini etkileyebildiği belirtiliyor.
Prof. Dr. Dündar, “Virüs doğrudan beyne ulaşmasa bile oluşan sistemik inflamasyon mikrogliaları aktive edebilir. Bu da beynin özellikle hipokampüs gibi hafızayla ilişkili bölgelerinde nöroinflamasyona zemin hazırlayabilir” dedi.

Uzmanlara göre bu süreç, enfeksiyon geçtikten sonra da bir süre devam edebiliyor. Klinik olarak bazı kişilerde “bilişsel yavaşlama” ya da halk arasında “sisli beyin” olarak tanımlanan tablo görülebiliyor.

“HER VİRÜS AYNI ETKİYİ GÖSTERMİYOR”

Yazının Devamını Oku