Hayatı bitkilerden sevmek diye bir şey var. Renk, koku, isim, tat, şekil ne türden bilgi ararsanız var onlarda. Dil, diller biraz da onlar vasıtasıyla kabalıklarından sıyrılırlar, ince ince düzene girerler. Zaten dilimizin de en kapsayıcı kelimelerindendir ‘bitki’. Onu kullandığımızda başka bir âleme dalarız. Bitki örtüsü diyerek genelden başlarız da ‘ot’ dediğimizde şifalılarından salatalara, baharattan çiçeklere değin nice ayrıntıya ineriz. Ruh genel atmosferinden çıkıp ayrıntının ruhuna bitkiler vasıtasıyla kavuşur gibidir. Ruh ile şifayı beraber düşündüğümüzde ise sanki bitkinin varlık gerekçesi de tamamlanır. Şifalı bitkiler botanik kadar ıtriyatın, eczacılık kadar sanatın konusu olur. Gezgin ve meraklı şairimiz İlhan Berk de çok kere şiirinin başı ağrıdığında sağaltımı orada bulur. Bir kimlik ve kişilikten bahsetmektir bitkiyi konuşmak.
(Adamotunun kökleri)
Dünyanın çevresi bunca hızla kirlenip de insan sağlığı fiziken ve ruhen bozulurken bir şekilde yol bitkilere çıkacaktır kaçınılmaz olarak. Robin Wall Kimmerer ‘Bitkilerin Ruhu’nda modernlik, teknoloji, politika, kültür ve dil üzerinden ruhsal okumalara yöneliyor. Amerikan kültürünün yok ettiği ‘Kızılderili’ kimliğine dipten bağlanışlarla ilerliyor. ‘Kutsal Ot’ kavramından hareketle (adamotunu çağrıştırdı bana) ‘Kutsal Otun Ekimi’, ‘Bakımı’, ‘Hasadı’, ‘Örülmesi’, ‘Yakılması’ başlıkları altında alışılmış botanik incelemesinin ötesinde, öykülemeye dayalı bir dünya kuruyor. Toprak, kök, ahlak, tohum, dil, ruh gibi nice kavramlar yedeğinde rol alıyor. Kozmik bir atmosfer oluşturuyor ancak günlük hayatın dinamiklerinden kopmuyor. ‘Dünyevi ile kutsalı bir araya getiriyor.’ Amerikan dünyasının yarattığı yıkımları ‘Kızılderili’ olmak fikri üzerinden eleştiriyor. Toprağı kaybetmekle dili, dili yitirmekle ‘Kızılderili’ olmanın yitişi esas dert olarak çiziliyor.
Yazının uzun tarihi gelecekte onu bekleyen talihi kadar uzun olacak mı? ‘İnsanoğluna Sümerlerin bu eşsiz katkısı’ tek bir uygarlık mı yoksa bütün medeniyetlerin katkısıyla mı yok olacak, kestirmek zor. Fakat onu karanlık zamanlar bekliyor. Buna rağmen yazının öyküsü insanın öyküsü olmayı hep sürdürecek, bu kesin. Steven Roger Fischer, ‘yazı üzerine kurulmuş küresel bir toplum’ sayılan bugünkü manzarayı yedekte tutarak, ‘dünyanın başlıca yazı sistemleri ve alfabelerinin kökleri, biçimleri, işlevleri ve kronolojik değişimlerini’ ana hatları ile incelemeye tabi tutuyor. İnsanın yazıyı icat ederek nasıl bir toplumsal yapıya kavuştuğu kadar yazının kaynağını da önemli bir soru/sorun olarak görüyor. İlahi kökenli açıklamalardan her tür evrimci görüşlere kadar genişler yazının doğuşu hakkındaki fikirler. Fischer’e göre ‘yazıyı kimse icat etmemiş’tir. Doğuşunun kökeninde ‘insan konuşmasını grafik olarak yansıtma fikri’ vardır...
Sekiz ana bölüm boyunca yazının doğuşundan bugünkü manzarasına değin hemen her aşamayı ele alıyor Fischer. Çentiklerden tabletlere, Mısır ve Çin yazısının doğuşundan parşömenlere, çivi yazısına, arkeolojik kalıntılardan kütüphanelere değin yazıyı ilgilendiren her hususu bir bir irdeliyor. Amacı belgelere dayanarak genel manzarayı çatmak kadar yazının ontolojisi üzerine okuru düşündürmek diye özetlenebilir. Yazıdan bahsederken oluşmuş yazıyı mecburen referans aldığımızın ve öncesini bilemiyor olmamızın altını çizen Fischer, yazının tarihinden öğrenilecek dersi de “... Sessiz resimlerden aşama aşama ‘evrim’ geçirmemiştir” yazı. ‘Doğrudan, güncel konuşmanın grafik ifadesi olarak başlamış ve bin yıllar boyunca da öyle kalmıştır’ cümleleriyle çerçeveliyor.
‘Eksiksiz yazı’ tanımını kullanan Fischer, ‘formel bir tanım tuzağına’ düşmemek gerektiği görüşünde. Ona göre, ‘iletişim amacı taşıyan, kalıcı (taş, kâğıt, mermer, kemik, duvar vs.) veya elektronik bir yüzey üzerindeki yapay grafik işaretlerden oluşan, kurallı konuşma ya da elektronik programlamayla ilişkili işaretleri iletişimin sağlanacağı şekilde kullanan’ sistemdir ‘eksiksiz yazı’. Dolayısıyla alfabeyle ilişkilidir. Literatüre geçmiş onlarca alfabe ve onların birbiriyle etkileşimlerini de konu ediniyor kitap boyunca. Fonetikleştirmeyi, ‘resimli ikondan fonetik sembole geçişi’ belirleyen bir adım sayıyor ayrıca. Sümerlerin ‘bir sembolün sesin, bir göstergeye dönüşmek üzere dizgisel bir konum üstlenmesi’ndeki kritik rolünü özellikle vurguluyor.
Ortadoğu’dan Çin’e, Hint’ten Amerika kıtasına kadar hemen her eski uygarlık hem yazıyı icat ediyor hem de onun sayesinde varlığını belgeliyor. Yazı bir dilin ölmesini önleyemiyor belki ama geride bıraktığı kalıtları da hayat olarak pekâlâ ayakta duruyor. İnsan iletişiminin görsel sembollere indiği ve emojiler gibi yeni yeni göstergelerle alabildiğine basitleştiği bir süreçte, yazının insanın zor ve zorlu öyküsü ile yaşadığı etkileşim temel bir değer olarak yerinde duruyor. “Yazmak sesin resmedilmesidir” diyen Voltaire, sese ayrıca bir değer yüklüyordu. Gelecekteki sorun belki de bununla ilgilidir. Ses olmayacak mı? İnsan konuşmadan mı anlaşacak? ‘Yazının Tarihi’ni okurken düşünmeden edemezsiniz çünkü yazmak düşünmektir.
YAZININ TARİHİ
Steven Roger Fischer
Cumhuriyet’i kuran askeri kadro Osmanlı subaylarından oluşur. İçlerinde Enver Paşa, İsmet İnönü, Atatürk, Fevzi Çakmak ve Fahrettin Altay’ın da bulunduğu yüzlerce genç asker ilkin imparatorluğun ayakta kalması için mücadele ederler. İster İttihatçı olsunlar ister zamanla ayrışıp başka bir çizgide ilerlesinler idealizm hepsinin ortak vasfıdır. Zaten bu sebepledir ki bir imparatorluk yıkılırken bir cumhuriyet kurulabilmiştir. Cephe tecrübesine eklenen siyaset zamanla onları karşı karşıya getirecektir elbette. Asker bir aileden gelen ve Enver Paşa ile sınıf arkadaşı olan Fahrettin Altay, imparatorluğun yıkılış günlerine, İstiklal Savaşı ve sonrasına aktif olarak tanıklık eden bir şahsiyet olarak anılarını kaleme almış, kendi gözünden tarihin gözden geçirilip okunmasına katkı sağlamıştır. Yazdıklarını ‘siyasi ve edebi iddia taşımanın’ dışında, ‘yakın tarihin süratli akışı içinde yaşananlardan ibaret’ sayan paşa, mümkün olduğu kadar ‘vesikalar ve fotoğraflara’ dayandırmaya dikkat ettiğini de vurgular yazdıklarında. Enver Paşa ile arkadaşlığıyla başlayan ve inkılapların bütün hızıyla hayata geçirildiği döneme kadar uzanan hatıraların satır aralarında pek çok iz bulmak mümkündür.
Ben böyle hatıraların arkasında saklanan yazıcı kişiliği de merak edenlerdenim. Fahrettin Altay, olaylara yoğunlaştıkça farkında olmadan kendisini geri çeker. Milletvekilliği yapmasına rağmen mizacen politik oyunlardan uzak kişiliğinin bunda payı olabilir. Yazdıklarında merak edilesi taraf ise hep ‘korunmak’ gibi gözükür. Çünkü her zamanda mutlak iktidar ve güç kavgaları yaşanırken, ön saflarda bulunmayan kişilerin, yaşananları kendilerine doğru da yorumlamaları kaçınılmazdır. ‘Falaka ile dayak atılırken trampet çalınması’, Enver Paşa’nın kurmay sınıfını ikincilikle bitirmesi, ‘ispirto ocağında pişirilen kahveyi içinde alkol olduğu gerekçesi ile geri çeviren’ subayları da öğrenirsiniz öte yandan. Belki de bu tür hatıraları ilginç kılan yazanın ‘öylesine’ yazdıklarıdır. Zihniyet dünyası kadar hayatın kurucu tarafı en çok bu sıradan ayrıntılarda açığa çıkar.
Çanakkale Savaşı, Sakarya Meydan Muharebesi, İzmir’in kurtuluşu, İzmir Suikastı, Menemen Olayı gibi büyük olayların arasında o kadar çok yaşanmışlık vardır ki, okur Altay’ın oldukça özet ama dikkatle anlattığı olaylardan genel ve net bir fikre varabilir. Fahrettin Altay bir kahraman olarak öne sürmez kendisini, tanık tarafını önde tutar. Bu yönden, özellikle onun Atatürk’ün daveti üzerine Çankaya’da geçen 11 günlük misafirliğinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Sofraya gelen yemeklerin tek tek isimlerinin yazılmasından tutun binilen arabalara, içilen içkilere, kadınların adım adım konumlanışına, yeni başkentin her bakımdan dönüşümüne, paşanın şaşkınlıklarına, Atatürk’ün bir görünmez zaman burgacı gibi her şeyi şekillendirişine tanık olursunuz.
Paşalar geçidi içinde İsmet İnönü’nün her daim özeni de dikkatinizden kaçmaz. Bahçenin bir köşesinde dolaşan ‘güzel güvercinler, ada tavşanları, Malatya’dan gönderilmiş iki ceylan, küçük ayı yavrusu, maymun ve tavuskuşu’ ilginizi çeker. Zaman zaman o dönemin şartlarına göre bazı kadınların köşkte yaptıkları danslar da bir yeni hayat projesinin örnekleri olarak karşımıza çıkar. Bayan İnönü’yü sofrada hiç görmediğini yazan Altay, Atatürk’ün eğitmenlik amacıyla yurtdışından getirtilen Madam Bauer için “Benim karım toz alırdı, bu ise azamet satıyor” dediğini de yazar. Eski askerlerin ticarete atılması bir yana hâlâ temel karakterimiz olan ‘inşaat’ burada da başat faktördür. “Arsa ticaretinin de ileride çok kâr getireceğinden söz ettiler, ne yazık ki bundan ders almadım” diye şaşkınlıkla dolaşır yeni kurulan ‘inşaat’lar arasında Fahrettin Altay.
ON YIL SAVAŞ
VE SONRASI 1912-1922
Yahya Kemal’e sormuşlar; “Üstat Viyana önlerine kadar nasıl gittik?” Güya şöyle cevap vermiş: “Mesnevi okuyarak ve pilav yiyerek.” Bir yönden maddi ve manevi gıdalanmaya atıf yapan bu anekdot, mutfak ile oluş arasındaki mutlak ilişkiyi de karşılar. Kaldi ki mutfak salt bir mekân değil, Mevlevilikte olduğu gibi eğitimin ilk eşiğidir. Kültürümüzdeki ‘ocak’ kelimesini düşündüğümüzde aş ile mekânın poetikası nasıl birleşir onu da görürüz. Bu bağlamda, yeni kurulan Cumhuriyet’le beraber şekillenen Çankaya/Atatürk mutfağına da bambaşka gözlerle bakmak gerekir.
Murat Bardakçı yeni kitabı ‘Atatürk’ün Mutfağı’nda, belgelere dayanarak, sofrayı, mutfağı, yemekleri ve bunların çevresini yeniden araştırıyor. Daha çok siyasi bir çağrışım yapan Çankaya/Atatürk sofrasını, ‘mutfak ve mutfağın nasıl işlediği’ sorusundan hareketle şekillendiriyor. Latife Hanım’la Atatürk’ün kısa süren evliliği dışında kalan sürede bir tür ‘bekâr mutfağı’ hüviyeti taşıyan bu sürecin ayrıntılarına dalıyor, bazı esfaneleri altüst ederken yeni bilgiler sunuyor. Belge tarihçilikte her şeydir ve onun karşısında bütün söylentiler susar. Bunların ışığında acı bir hüküm verir Bardakçı: “Atatürk’ün mutfağında pişen ve sofrasına gelen yemeklerin ayrıntısını bilmiyoruz.” Tek istisna kısa süreli misafirliği sırasında Fahrettin Altay’ın verdiği yemek listesidir.
Murat Bardakçı’nın yazdıklarından anlaşılmaktadır ki tıpkı kurulan yeni cumhuriyet gibi Atatürk’ün sofrası da günbegün şekillenmekte, genişlerken çeşitlenmektedir. Misafirleri için yapılan harcamaları cebinden karşılamakta hassas davranan Atatürk, sofrayı politik ve stratejik bir odak olarak kullanmaktadır. Günlük uyanma ve uyuma saatlerine dikkat edildiğinde ‘meclis’ kurulmakta, dünyadaki örneklerle karşılaştırıldığında mütevazı bir toplanma gerçekleşmektedir. Köşke alınan erzakları inceleyen Bardakçı, Atatürk’ün kuru fasulye tutkusunu şüpheli gördüğü gibi özellikle bamya ve enginara dikkat çekmektedir.
Sofracılar (aşçılar, hizmet edenler, garsonlar) yanında, çatal, bıçak, kap kacak gibi malzemelerin temininde yaşanan sıkıntılar bize bir şatafat değil oldurma çabasını sunuyor. İktisat, sosyal ve siyasal tarih için yeni okumalara imkân veren pek çok belge ile karşılaşıyoruz ayrıca. Osmanlı mirasının alabildiğine reddi miras edildiği bir dönemde saraylardan Ankara’ya malzeme taşınması, hatta bazı porselen tabakların kırdırılması unutulur cinsten bilgiler değil. Hatta Atatürk’e yazılan mektupları da başka bir gözle okumakta yarar var. Muhtemelen bu mektuplar bizzat o şahıslar tarafından yazılmıyordu. Dil, üslup bilen aracılar vardı. Nitekim Sofracı Saip’in mektubu bir kısa hikâye olarak etkileyici bir filme kaynaklık edecek kadar merak uyandırıcıdır.
Beş ana bölüm etrafında örülen ‘Atatürk’ün Sofrası’ bize ‘Ankara’ya, köşke su göndermek için ‘Alemdağı taraflarında kurtların dört jandarmayı parçalamaları’ndan tutun da Bursa valisinin saydığı ‘bir sepet kırmızı, bir sepet sarı hülü ve iki sepet Isfahan ve bir sepet Yeşil Türbe şeftalisi’ yanında, Atatürk’ün ölümünden bir gün önce, 9 Kasım günü yapılan tuhaf alışveriş listesini de sunuyor. Hasılı, Cumhuriyet’in öyküsünü bir de buradan okumakta yarar var.
ATATÜRK’ÜN MUTFAĞI
Çocuktan söz eder hikâye. Hikâyeyi anlatan birisi vardır. Tıpkı başlangıçta söz, hikâye vardır dercesine devreye girer. ‘Nasıralı Marangoz sadeliğinde’ bir adamdır bu anlatıcı. Okuduğumuz hikâyenin anlatıcısına, yine bir gün önce ‘Odysseus’un sadık köpeği Argos’un, sonra da başkahramanımız Sounder’in hikâyesini’ anlatmıştır. Bir av köpeğidir Sounder. ‘Ezop’tan, Eski Ahit’ten veya Homeros’tan gelmez kaynağı. Kitabın yazarı William H. Armstrong, ‘tarihten geldiğini’ söyler onun. Böylece daha gerçekçi bir düzleme oturtmak ister. Fakat hangi insanın hikâyesi geçmiş insandan ve hangi köpeğin hikâyesi dine, kültüre, efsaneye, destana yansıyan köpekten kopuk olsun ki? Kıtmir az şey mi söyler mesela tarih ile din arasında durduğunda.
Doğu Rüzgar Özer’in duru tercümesi ile buluştuğumuz ‘Sounder/Sahibini Bekleyen Av Köpeği’, çarpıcı şekilde Steinbeck’in romanlarına da yansıyan 1930’lar Amerika’sında yaşayan siyahların zorlu hayat koşullarına dayanır. Şartlar ne kadar zorlayıcı olsa da insanlar arasındaki sevgi ve dayanışma duygusu o denli güçlüdür. Sanki kitap bilinçli şekilde insana umut aşılamak için yazılmış gibidir. En çetin yoklukta bile kelimeler ve hikâye anlatmak ayakta tutar onları. Tıpkı Vittorini’nin ölümsüz eseri ‘Fil’ gibi, ‘Sounder’ da yokluğa çarpan insanın yoksullukla çalkalanan direncine bağlanır.
Çocuktan söz eder hikâye. Çocuğun kardeşlerinden söz eder. Rüzgârdan da söz eder. Çocuğun annesine ‘yalnızlığını hissettiren’ rüzgârdan bahseder. Anne ‘geceleri, en uzak sınırın lamba ışığının bittiği yerde, yani kulübenin duvarlarının ardında kalan dünyayla bu duvarlar arasındaki sıkışıklığı hisseder’ durmadan. Rüzgâr canlı bir varlıktır burada. Anne belki kendi ıssızlığını ve belki asıl çocukların korkularını gidermek için hikâyeler anlatır. Çocuğun hoşuna gider bu. Çünkü ‘bu hikâyeler, geceleri çocuğun yalnızlığını alıp götürür’. Baba da yerini alır hikâyede. Bütün aile fertleri olumlu tiplerdir ama hiçbirinin adı yoktur. İsmi olan sadece Sounder’dır.
İsmi yanında sesi vardır Sounder’ın. ‘Georgia cinsi kızılkafa av köpeği ile buldok kırmasıdır’ Sounder. ‘Sesine paha biçilmez.’ Havlayışı bile sarıp sarmalayıcıdır. ‘Geceyi kucaklayıp bütünüyle kaplar, bir çalgının tellerini titretircesine etraftaki bütün ağaçların dallarına değerek adeta müziğe dönüşür.’ Kitap için çizilmiş resimler vasıtasıyla biraz daha yakından tanırız kahramanları. Üç çocuk ve aile köpeğin de varlığıyla iyice kaynaşırlar.
Armstrong hikâyeyi ev içine hapsetmez. Her ne kadar bütün iyi ve güzel olan orada ‘yuvalansa’ da, çevreyi, ‘kumaş parçalarından dikilmiş bir yorganın üzerindeki gibi şeritler halinde uzanan’ yolları gösterir. ‘Ekili araziler, nadasa bırakılmış tarlalar ve çalılıkların hepsi sıra sıra ağaçlardan oluşan dikişlerle birbirine eklenmiştir.’ Çocuk, ‘yol’dan ayrılmaması şartıyla istediği kadar uzağa gidebilir. Bir yandan insanın bu şartlardan ebediyen kurtulma ve yola çıkma istencini anlatır kitap. Tıpkı sosyal ve ekonomik şartlar gibi ev dışındaki insan davranışları da çok serttir. Babanın şerif ve adamları tarafından evden götürülürken yaşanan karmaşa çok iyi anlatır bu durumu. Çocukla köpek bir gelecek arayışı içinde dönüp dururlar. Dönemin isimlerini silerek yok ettiği insanlar, Sounder’da birleşirler.
SOUNDER
William H. Armstrong
İyi bir biyografi sadece ayrıntılı hayat hikâyesi değildir. O hayatı değerli kılan eserlerin/eylemin arkaplanını sunan eserler, aktardıkları hayatı bir kez daha yeniden kurarlar. Bu sebepten biyografi yazarlığı kurmacaya hep göz kırpar. Julio Cortazar uzmanı Miguel Herraez’in ‘Julio Cortazar/Gözden Geçirilmiş Bir Biyografi’de yaptığı tam da bu. Cortazar’ı bütün şartları içinde ele alırken, ustaca onun yaşamını eserlerine bağlar. Adeta bütün bu yaşantılar; aile, ülkeler, şehirler, seyahatler, aşklar, sıkıntılar, dönüm noktaları bunun içindir. Her hayat birbirinden ilginç olabilir. Fakat ancak sanata ve esere yansıyan ilginçlikler varlığını sürdürebilir. Çağla Işıl Soykan çevirisiyle okurla buluşan biyografi Herraez’in Türkçe baskı notu ile açılıyor ve aşama aşama bizi 20’nci yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en yaratıcı yazarlarından Cortazar’ın evrenine çekiyor.
“Neden Julio Cortazar” diye soruyor Herraez ilkin. ‘Deneyselliğin edebiyat gibi ciddi düzlemlerde de var olduğunu’ ondan öğrendiğini ve romanın geleneksel yapısının dışında ‘soyut olabileceğini, ana hatları olması gerekmediğini, menteşelerinin keyfi olabileceğini, biçim olarak tamamen açık bir yapıya sahip olabileceğini’ Cortazar’da gördüğüne dikkat çekiyor. Şair olarak yazmaya başlayan, öykü ile beliren ve asıl roman ile zirveye oturan bir kişiliğin anahtarı aslında bu tespitler. Belki bütün ‘Boom’ dönemi yazarlarında benzer bir süreç söz konusudur ama Cortazar’ı onlardan ayıran temel espri ‘biçimin açıklığı’nda düğümlenir. Oldukça çarpıcı şekilde aydınlatır Herraez bu düğümlenmeyi. Uzun deneyimlerden ve hesaplaşmalardan sonra ‘Seksek’ yazarı ‘türü değiştirme’ye yönelecektir.
“Cortazar’ın yapmak istediğinin tür değiştirmek (öyküden romana geçmeyi kastediyor) değil, türü değiştirmek olduğunu tahmin etmek zor olmasa gerek” diye yazıyor Herraez. Ayrıca, bu dönüşümde şiir yazmayı hiç bırakmadığını da özellikle vurguluyor. “Hayvan Hikâyeleri’ni yazdığında öykü modeli dediğimiz; bıraktığı izde hemen ona ait olduğunu, onun olduğunu belli eden damgası ortaya çıkar” tespitini, roman söz konusu olduğunda ‘Seksek’e uyarlayabiliriz ve bunu ‘roman modeli’ diye nitelendirebiliriz. Zaten ‘Seksek’le beraber Cortazar da kendisini ebediyen damgalar. ‘Biraz da mitsel biçimde görülen bir kentin anlatımı’ olması sebebiyle 20’nci yüzyılı bütün kudretiyle kucaklar.
Cortazar uzmanı bir biyografi yazarı elbette bize ilginç hayat detayları da verecektir. Kaldığı oteller, seyahat rotaları, özel hayatı, 48 numara ayakkabı giymesi, sarmısak nefreti, ilk baskısı 2 bin 500 adet yapılan ‘Seksek’ gibi ayrıntılarla bir yazarın hayat açılarına da şahit oluruz. Cortazar’ın aileden başlayan dil bilme şansı, İspanyolca konuşulan dünya ve Avrupa merkezli buluşmaları seyahatlerle taçlanacak ve büyük yazarın evreninin genişlemesine hizmet edecektir. Diller, seyahatler ve şehirlerin yarattığı bir yazardır sonuçta Cortazar. O sanatçı mizacı, çalışması ve özellikle Boom akımının patlamasıyla beraber ilerlemiş ve halen hayatı ve eserleri ilgi konusu olmayı sürdüren bir kişiliktir. Miguel Herraez’in eseri de her bakımdan Cortazar ve onun sanatına açılan kıymetli bir kılavuz sayılabilir.
JULIO CORTAZAR
GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ
İkinci Yeni, modern şiirimizin kendisini tamamlama çevrimidir ve bunda Sezai Karakoç’un mutlak payı vardır. 1933’de Diyarbakır- Ergani’de doğan, Maraş Ortaokulu, Gaziantep Lisesi ve sonrasında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitiren Karakoç, ilkin iki sayılık Şiir Sanatı (ki aslında 2. Yeni’nin ilk toplanma yeridir) dergisini, sonra da 1960’dan başlayarak değişik aralıklarla Diriliş Dergisi’ni çıkarmıştı. Üniversite öğrencisiyken yazdığı ‘Monna Rosa’ şiiri ile gönüllere taht kuran Karakoç, Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Gülten Akın, Edip Cansever gibi başat şairlerle, 1950’lerin ortasından itibaren modern şiirimize yepyeni bir soluk getirmişlerdi. Muzaffer Erdost’un isim koyduğu İkinci Yeni haksızca eleştirilse de halen bu atılım bir hiza ve orijin niteliği olmayı sürdürüyor.
İLK KİTABI 1959’DA
İlk kitabı ‘Körfez’ 1959’da basılan Karakoç, kendi zihni öncülleri sayılabilecek Mehmet Akif ve Necip Fazıl’dan teknik, estetik ve duyuş atılımları yönünden ayrışarak hem kendi özgünlüğünü yaratır hem de mevcut şiir kanonuna açılım ve derinlik katar. İnançla kuşanmış genç kişi, kentli bir idealist olarak yepyeni bir tecrübeye bürünür. ‘Şahdamar’, ‘Sesler’ gibi sonraki kitaplarında çarpıcı şekilde izlenen çağcıl ve senfonik duyuş, önce ‘Köpük’ şiirinde sonra da ‘Hızarla Kırk Saat’ kitabında destansı bir forma bürünecek bu form İslam inanç ve medeniyetin kodlarıyla ‘Tahanın Kitabı’ ve ‘Gül Muştusu’ eserinde boyutlanacaktır.
‘DİRİLİŞ’ KAVRAMIYLA...
Sezai Karakoç, düşüncelerini ‘Diriliş’ kavramı etrafında formüle etmiş bir düşünürdü aynı zamanda. İslam dünyasının topyekûn dirilmesini ve kültürel olduğu kadar inançsal bir atılım yapması gerektiği ana erekti. Didaktizme düşmeden, kitlesel anafora kapılmadan, entelektüel bir süreç yaşadı Karakoç. Şiir ve yazılarını görmekte ve değerlendirmekte geç kalan Türkiye entelijansiyasına karşı kendi mütevazı ve yalın dünyasında tek başına direnen Karakoç, son zamanlarda bir cenah kültüne de dönüştürülmüştü. Oysa şiirsel zeka yanında engin kültür ve yüksek samimiyetle örülmüş eserleri, toplumsal kapsayıcılık bakımından da kaynaktır. Hikâyeleri, Mevlana, Yunus Emre, Mehmet Akif mini biyografileri, şiir çeviriler ve henüz kitaplaşmamış hatıraları kültür ve edebiyat tarihimizin esaslı metinleri sayılabilir. Şiir çevirilerindeki yetkinlik ve hikâyelerindeki geçmişe bağlı kavrayışla ayrıksı bir sanatçıdır.
MERKEZ: DİRİLİŞ DERGİSİ
Üniversite yıllarında şair Cemal Süreya’nın yakın arkadaşı olan Sezai Karakoç, başta Necip Fazıl Kısakürek’in Büyükdoğu idealine bağlanıp orada yazı ve şiirler yayınlasa da zamanla kendi çizgisini geliştirmiş, 1966’dan itibaren Diriliş Dergisi özellikle inançlı entelektüel sanatçıların merkezi olmuştur. Doğu’yu ve Batı’yı tarihi sosyolojik perspektiften değerlendirerek özgün, yeni ve modern bir zihin halitasını öneren, bunun için çevirilere, eski metinlere ve genç şair ve yazarlara kucak açan bir anlayışla yol almıştır. Binlerce sayfayı aşan dergi ve gazete ciltlerinde her meşrepten gence mümkün olduğunca yer verilmiştir. Karakoç, kültürü ve sanatı bir dönem olarak değil hayat olarak düşünmekle ve kitlesel iştaha mesafeli durmakla ayrıcalıklı bir karakter olarak belirir. ‘Gün Dönümü’ adını verdiği toplu şiirleri, 1950’den bu yana yaşadığımız hayatın canlı bir yansıması olduğu kadar modern şiirimizin teknik ve estetik evrimini de içerir. Octavio Paz’ın modern şiir için kullandığı ‘bağlamlı’ kavramı belki de en çok bu toplamdadır.
Kültür kelimesi kimsenin dilinden pek düşmez. Toplumun her katmanında bir büyüteç işlevi gördüğü de açıktır. Ticaret hayatından üniversiteye, medyadan sanat dünyasına, politikadan modaya kadar her alanda bir kültür tanımı da var üstelik. ‘18’inci yüzyılın sonlarında sanayiciliğin bir eleştirisi olarak önem kazansa’ da artık sanayi çağının sonucu sayılan kapitalizmin çok yönlü efekti konumunda çoktan. Terry Eagleton, ‘Kültür’ kitabında bu kavramın arkeolojisi kadar eleştirisini de yapıyor. Sonunda ise sözü bir şekilde edebiyata bağlıyor.
‘Sanat ve düşünce eserleri toplamı, ruhsal ve zihinsel gelişim süreci, insanların yaşamlarına yön veren değerler, gelenekler, inançlar ve simgesel pratikler’ çerçevesinde tanımlanan kültür, doğuşu kadar gelişip yayılmasıyla da ilginç bir konu. Tek bir kültür de yok. Bu sebepten kolay kolay indirgenemez.
İlkin uygarlık (çevirmen Berrak Göçer, medeniyet yerine uygarlık kelimesini tercih etmiş) ile kültür arasındaki ayrışımı ve birbirlerine sebep sonuç yönünden bağlanışlarını irdeliyor Eagleton. Pek çok düşünür, sanatçı ve eleştirmenin referanslarına yaslanarak kendi görüşlerini berraklaştırıyor.“Uygarlık kültürün bir önkoşuludur” derken, kültürün toplumun simgesel boyutlarını taşıma kapasitesinin altını çiziyor. Aslında bir eleştiri kitabı ‘Kültür’. Bugün dünyanın her yerinde saygı ile karşılanan ‘kültür’ün tekinsizliğini açığa çıkarıyor. Bir Marksist olarak, kapitalizmin ürettiği kavramı da tatlı tatlı silkeliyor.
Edmund Burke’den T. S. Eliot’a, Oscar Wilde’dan A. Ashley Cooper’a değin onlarca düşünce ve sanat insanının kültüre getirdikleri özgün yorumları yeniden gözden geçiriyor Eagleton. Üzerinde en çok durduğu ve altını ısrarla çizdiği mesele, seçkinlere ait bir değer olmaktan nasıl sıradan insanların hayatlarına başarıyla kültürün sokulduğudur. Kapitalizmin bir tür akıl ve sigortacılık oyunu olarak kültürü dönüştürmesi onun eleştirisinin önem verdiği noktalardan biridir. Çünkü “19’uncu yüzyıl düşünürleri eski Yunanlardan, onların ruhsal dengelerinden ve organik olduğu varsayılan toplumlarından özlemle bahsetmeye başlamışsa, bunun önemli bir sebebi fabrikalarla kömür madenleridir”. Ayrıca, kültür fikrinin kaynaklarından birisi olarak da ‘Tanrı’nın ölümü’ meselesini anacaktır yazar. Seküler modernliğin açtığı Tanrı biçimindeki boşluğu doldurmak için akıldan ruha, Michael Jackson’dan devlete kadar ikameler üretilmiştir. “Ancak tüm vaatlerine rağmen kültür de Tanrı’nın tahtına oturamamıştır” bugün.
Eagleton ayrıca ustaca üretilmiş ‘popüler kültür’ kavramına getirir sözü. Böylece kültürün ‘kapitalizmin maddi altyapısının şeker rafine etmek ya da hasat kaldırmanın parçasına’ dönüşmesini vurgular. Bugünkü dünyada bir kültür adamı olarak işlevsizleşen eleştirmen ve edebiyat araştırmacısını da o kurtarmıştır. Yoksa edebiyat incelemesinin “ne olduğu belirsiz bir uğraş olarak canlı bir ekonomiye gerçekten bir katkısı” olabilir miydi? Öyleyse kültür endüstrisinin (nedense kültürel endüstri kavramını üreten Edgar Morin’e hiç atıf yapmaz Eagleton) bayrağı kibirle dalgalanabilir. Doğu, İslam medeniyetleri (uygarlıkları) kitabın eksik yanı olarak söylenebilir.
KÜLTÜR