Ömer Erdem

Otoportrenin poetikası

1 Temmuz 2022

“Resim kaybetmenin dilidir” diye düşünen bir ressamın fikirlerini özellikle merak edersiniz. Her sanat bağımsız olsa bile yaratıcılık kökenleri bakımından ortak noktalarda buluşurlar. Celia Paul de resim hakkında konuşurken farklı sanatların alanına girer kendiliğinden. Kaldı ki günlük tutmak ve şiir yazmak gibi yazıya bağlı bir geçmişi var onun. “Benim için şiir, resmin konuşmayan diline doğru bir köprü oluşturdu” demesi de bu yüzden. Resme giderken yazıya tutunmuş bir sanatçı sonuçta. Yine her sanatın doğasında taşıdığı özgürlük tutkusunu da o böyle keşfetmiş. “Resim bana ifade özgürlüğümü verdi; yavaş yavaş düzyazının, şiirin ve bütün sözcüklerin yerini aldı” demesi anlamlı.
Kendisini bir portre ressamı olarak görmese de “Ben baştan beri hep kendi hayatımı aktarıyorum, kendimin ve ailemin yaşadıklarını kaydediyorum” diyor Celia Paul. Kitabın isminin ‘Otoportre’ olması bu sebepten de anlamlı ancak şahsi görüşlerin yokladığı çoğul algı asıl dikkat çekici olan. “Benim tecrübelerime göre, erkekler poz verirken sessiz kalmıyorlar. Kadınlar ise daha kolaylıkla hareketsiz oturabiliyorlar ve kendi dünyalarına dalıyorlar...” cümlesini okuduğunuzda sanattan taşan duyuşları görürsünüz. ‘Her yaratıcı edimde’ uzakta kalmak kadar içinde bulunmak ikilemi hep bulunsa bile, ‘tarih boyunca çoğunlukla sanatçıdan ziyade sanatın konusu olarak görülen’ kadınlar için kılavuz olma amacını da güdüyor bu kitapla Paul. Erkeklerin kolaylıkla bencil olabildiği sanat dünyasında kadınların zorlu yolunun altını çiziyor.
‘Otoportre’ anne, baba, kız kardeşler, sevgili (sonra eş) ve erkek çocuk arasında ressam olarak yükselmiş bir kadının öyküsü aynı zamanda. Atölye metin demek mümkün. Zaman zaman tutulmuş günlükler bu öyküye belgesel tonu da kazandırıyor. Bir ressamın hem resimleri hem de yazdıklarıyla ‘kendi kendisinin konusu’ olabilmesini gösteriyor ayrıca. Çevrenin güzelliğinden etkilenerek resme yönelmiş Celia Paul. ‘İçsel dünyasını korumanın ve kontrol etmenin’ yolu olarak yaşamış ressamlığı. Bir misyonerin kızı olarak Hindistan’da doğup Londra’da ressamlığın odağına konarken pek çok süreçten geçmiş. Kan kanserine yakalanmak gibi ağır sorunlarla boğuşmuş başta. Nihayetinde ‘en kişisel sanat türü olan resim’de başarılı olduktan sonra, geriye doğru çatmış ‘Otoportre’sini.
Kavramsal olandan değil yaşamsal alandan resim düşüncesine varmış gibi gözüküyor Celia Paul. Ailenin karışıp kaybolması, çözülüp toplanması gibi resim de ‘ümit etmek, sonra hüsrana kapılmak, sonra ümitlenmek’ arasında gidip gelmiş sanki. Böylece ‘boyanın katmanlarını tekrar tekrar sıyırmak ve yeniden yapmak’ anlamlı olmuş.
Celia Paul’ün ‘Otoportre’sini çekici kılan aynı zamanda anlattıklarının resimlerine de yer vermesi. Okur, yazıyla resmin uzayında yol alabiliyor. Atölyesi, hayata baktığı kadar onun içine ve insanın öyküsüne açılıyor. Sanatı, poetikayı, hayatı, resim yoluyla düşünmek için samimiyetle yazılmış, çoğul okumaya açık bir kitap ‘Otoportre’. Bir yönden de yazılı bölüm bittikten sonra ‘Görseller’le tekrar başlayan bir kitap.

OTOPORTRE 

Yazının Devamını Oku

Toplumsal belleğin peteği: Sahaflar

9 Haziran 2022

En az bir ‘sahaf’ dostu olmayan okur-yazar yok gibidir. Sadece kitaplar gelip geçmez bir sahaf dükkânından, dönemler ve şahsiyetler de akar. ‘Akademisyeni, alaylısı, tüccarı, kitapçısı, kütüphanecisi, naşiri, kitap sevdalısı’ mutlaka olur böyle mekânların ama ona meczupları, âşıkları, boş gezenleri, meraklıları, yoldan geçenleri, öğrencileri, şairleri, politikacıları, koleksiyonerleri de eklemek gerekir. Hayale sığan ne varsa bulunabilir sahaflarda. Çoğunlukla dar, izbe, dağınık ve loş mekânlar olmasına rağmen kendilerine has çekimleri vardır. Çok lezzetli yemek yapan arkaik aşçılara benzer orayı çekip çevirenler. Elektriğin değil hayal, bilgi ve aşkın ötesinde sırlı başka bir şeyin aydınlattığı lamba yanar.
O lamba sembolik ifadeyle pekâlâ bir sahaftır ama her yaklaşanın şevkine göre renk aldığı da sır değildir. Benim ilkgençliğimden beri rengine büründüğüm, ışığına yaklaşıp ateşinden kaçtığım sahaflar oldu. Rahmetli Tayfun Kurt gibi ilginç tipolojilerle karşılaştım. Şimdi de ‘Sahaflar Kitabı’nı okurken son 40 yıllık hayatımın içinde gidip geliyorum adeta. İsmail Özdoğan, İsmail Erünsal, Hilmi Merttürkmen, Lütfi Seymen, Emin Nedret İşli, Asuman Bektaş, Lütfi Bayer ve Bahtiyar İstekli’nin serüvenlerinde kendimi de görüyorum. Biliyorum ki bu kendine has kültür ikliminde kitap bir kurucu vesiledir ve asıl etkileşim insanla insan arasındadır. Bir sahafın anlattıkları şahsi hikâyesinden hızla sıyrılır, toplumsal belleğin peteğine dönüşür. O petekte kaç arı ırkı birden çalışır.
Her meslekte olduğu gibi sahaflıkta da özneleri birbirinden ayıran meşrepleridir. Sahaf bu meşrebi sayesinde hem hayat bulur hem de şöhret kazanır. Dışarıdan bakıldığı zaman zor insanlardır ama onların katlandıkları daha zor insanlar düşünüldüğünde oldukça makul kişiliklerdir. Her sahafın rüyası ‘Müteferrika baskısı’na ulaşmaktır belki ama içlerinde bu rüyayı ‘Selimiye Kışlası’nı kütüphane yapmak’ derecesine çıkaranlara rastlanır. Kitap alımı sırasında ‘bağlarbaşı’ gibi özel terminolojisi olan, Helsinki’de Türkçeye dair büyük miktarda kitap olduğundan haberli, Gölpınarlı, Muzaffer Ozak, Orhan Şaik, Ziyad Ebuziyya, Mehmet Çavuşoğlu, Hakkı Tarık Us, Uğur Tanyeli, Enis Batur, Şevket Eygi, Selçuk Altun, Beşir Ayvazoğlu, Orhan Pamuk, Hilmi Yavuz, Murat Menteş, Murat Yalçın gibi nice insana hizmet vermiş kişilerden söz etmektir bu.
‘Sahaflar Kitabı’ altı şahıs üzerine odaklansa da İstanbul’da onlar kadar değerli pek çok sahaf yaşıyor ve mekânları etkin birer kültür alanı olarak varlıklarını sürdürüyor. Bir eve kitap bakmaya giden sahaf aslında dün ile bugün arasındaki değişen dinamiklere de bakar. Kitapların sahafa geldikten sonra başka maceralara bürünmesi ise ayrı bir dünyadır. Türkiye’nin en azından son 50 yıllık kültür röntgenini ‘sahaflar’ üzerinden okumak için eşsiz bir şans ‘Sahaflar Kitabı’. Her okuyanın kendi ayak izlerini de bulacağı bambaşka bir yolculuk, elbette. Hatta, herkesin kendi kütüphanesinde sıralanmış kitaplarıyla oturup dertleşmesinin de imkânı.

SAHAFLAR KİTABI 
SON İSTANBULLU

Yazının Devamını Oku

Şiiri öksüz kaldı

8 Haziran 2022

En zarif insan oturuşlarından birini ilk onda görmüştüm. Sezai Karakoç’un bürosuna gelmişti bazı arkadaşlarıyla. Hukuk Fakültesi’nde öğrenciydi ve başta Andırın Postası olmak üzere farklı dergilerde şiirler yayımlamaya başlamıştı. O şiirleri ilk okuduğunuz zaman yine o zarif insanı hatırlıyordunuz. Taptaze bir duyarlık. İnceliklerle örülmüş bir şiir vaadi. Bir güzellik düşüncesi erek olmak üzereydi âdeta onda.

Bir gün “Sen, Mevlana, Mehmet Erdoğan, Hüseyin Atlansoy derginin (Diriliş) şiir sayfasını gözetin, orada bir buluşma olsun” dedi Sezai Karakoç. Birkaç sayı ömrü olsa da bu buluşmanın bir ‘işaret’ değeri vardı.

DURU, SÜZÜLMÜŞ, GERÇEKÇİ METİNLER

Şaşırtıcı, temiz, duyarlığı hasbi fakat yaratıcı bir hamle taşıyordu yazdıkları. Sadece şiirinde değil kısa öykülerinde, anlatılarında, denemelerinde de vardı bu özellik. Jest, kültürel göndermelerle yüklenmiş bir söz tasarrufuydu onda. Duru, süzülmüş, gerçekçi ve uyarıcıydı metinleri. Çalışmaya değil yaşamaya açık mizacı uzun sürede çıkmaz arayışlara sürüklemedi onu. Adım adım çocuk edebiyatına, çocuklar için yazmaya ve düşünmeye yöneltti. Ben ondan, kuşağımın lokomotif şairlerinden birisini bekledim daima. O, çocuk dergileri çıkardı. Mavi Kuş mesela unutulacak dergilerden değildi. En son da Çeto ile öne çıktı dergiciliği. Girişim, söz yanında değer üretmeye açık girişim hep belirleyici oldu Mevlana İdris’te. Diyebilirim ki dünyanın her yerinde sevgiye ve empatiye bağlı bir insan girişiminin gönüllü elçisiydi.

Çocuk edebiyatı alanındaki bilinçli gayreti, çocukluğun temiz ve bir o kadar da zorluklarla dolu evreninde yol açma, öncü olma hedefi taşıdı. Ekip kurmakta, insanlarla çalışmakta ve onları organize etmekte başarılıydı. Yazdığı onca şiir kitabı ve anlatı, masal kendi hassas dengelerini korurken dil zevki, edebiyat değeri fakat asıl önemlisi ruhsal empati rikkatinden geri durmadı.

KENDİSİ OLMAYA ADAY BİR ŞAİRDİ

Mevlana İdris, kendisini de bir çocuk gibi konumlandırarak yol almaya çalıştı. Çocukların dünyasına gidecek yolun dil zevkinden geçtiğini biliyordu. Dilci demek yerindedir onun için. ‘Kuş Renkli Çocukluğum’, onu bize getiren ilk kitaptı. Başkasına benzemeden kendisi olmaya aday bir şairin ayak sesleriydi. ‘İyi Geceler Bayım’da ise, onun jest kadar yeni bir duygu aklı yarattığını gördük.

Yazının Devamını Oku

Kelimelerin eşiğinde yaşamış bir şair

27 Mayıs 2022

Her çeviri bir öneridir. Dile çıktığı kadar kültürel ortama ve algı paradigmalarına da açılır. Paul Celan, şiirle içten ilgilenenler yanında edebiyatın popüler yönüne bağlı kalanlar için de ışıltılı bir isim. ‘Corona’da “Bademlerden say beni” denildiği zaman gözlerin nasıl parladığı sır değil. Efsane ve bir o kadar da aşk dersinin kitabı sayılabilecek ‘Kalp Zamanı’ (İlknur Özdemir farkıyla elbette) unutulmaz. Ne var ki, ‘Sesler, İşitin Bizi De’yi çevirerek asıl Celan’ı görmeye çağıran Cem Yavuz, sunuşta ‘uyarıyor’ okuru. Pek bilinmediğini ve aslında anlaşılmadığını söylüyor şairin. Tıpkı şairin kendi kendisini tanımladığı gibi: “O ellerin üstünde yürüyenin/yazdığı şey bu: O/Isırganın-yazısını okumuş, Anlaşıl(a)mamış, ama başkalarını da tek anlayanın yazdığı.”Her çeviri bir öneridir. Dile çıktığı kadar kültürel ortama ve algı paradigmalarına da açılır. Paul Celan, şiirle içten ilgilenenler yanında edebiyatın popüler yönüne bağlı kalanlar için de ışıltılı bir isim. ‘Corona’da “Bademlerden say beni” denildiği zaman gözlerin nasıl parladığı sır değil. Efsane ve bir o kadar da aşk dersinin kitabı sayılabilecek ‘Kalp Zamanı’ (İlknur Özdemir farkıyla elbette) unutulmaz. Ne var ki, ‘Sesler, İşitin Bizi De’yi çevirerek asıl Celan’ı görmeye çağıran Cem Yavuz, sunuşta ‘uyarıyor’ okuru. Pek bilinmediğini ve aslında anlaşılmadığını söylüyor şairin. Tıpkı şairin kendi kendisini tanımladığı gibi: “O ellerin üstünde yürüyenin/yazdığı şey bu: O/Isırganın-yazısını okumuş, Anlaşıl(a)mamış, ama başkalarını da tek anlayanın yazdığı.”
Cem Yavuz bundan olacak oldukça dikkatli ve açıklayıcı bir sunuşla hem kendi çevirisinin anlam/yöntem alanını açmaya hem de Paul Celan’ın bilinirlik içindeki saklı bilinmezliğini aydınlatmanın derdine düşüyor. ‘Yahudi, mutlak tenhalığın uzantısı’ bir şairi, Almancanın ve derin kültür, inanç ve hayat göndermelerinin içinden sökmek çetin mesele. ‘Ölümünden itibaren filozofların şairi’ diye anılan ve tartışılmaz değerine paralel olarak dünya kültür kanonunun da koltukladığı bir şairi, çok daha geniş bir toplamda kucaklamak övgüye değer.
Cem Yavuz’un ‘dil içi’ bir şair olarak da imlenen Celan’ı, Almancanın sonsuz sapaklarından şiirin yoluna ne derecede çıkardığını çeviri ‘uzmanları’ tartışsın. ‘Kelimelerin eşiğinde’ yaşamış bir şairi yine orada aramak, beklemek öncelik bizim için. Cem Yavuz, “Nihayet elinizdeki şiir seçkisiyle Celan’ın karşılaşmalar doğuran dil meridyeni, her iki kutbu da boydan boya katedip tropikal kuşağı ve mecazları aşarak Türkçede de kendisine kavuşmuş oluyor” diyerek, kendi çerçevesini tamamlıyor. Bu önemli. Çeviri şiir, çevirmenin dil zevkini gösterdiği kadar şiiri teknik düzeyde gözlememize de imkân verir. Okuyucunun kendi dilinde okuduğu şiirin harareti daha azdır orada. Dikkatli okur seze seze, gösterilenleri ve duyurulanları süze süze yol alacaktır. Paul Celan gibi, oldukça soğukkanlı ama yaralayıcı bir şairi kavramak için gereklidir bu süzüş. Şiir isimlerinden atmosfer kurmaya, yalın dokunuşların sürüklediği sürprizli sapaklara varmak için sabırla okumalı kitabı. Beklenmedik şiirsel şafakları seyretmek için de çevirmenin kelime seçişlerine dikkat etmeli. Mısır’da, ‘Ruth! Noemi! Miriam!’ yanyana gelirken,  “yabancının o buludî saçlarıyla süslenişini” görmeli. Taşın altını kaldırmaya ve oradakini görmeye ve göstermeye meyilli şairi fark etmeli. “Hangi taşı kaldırsan- açığa çıkarıyorsun/taşların korumasına muhtaç olanları...”
Cem Yavuz, her bölümün başında Celan’ın şiirsel açılımları konusunda da bilgilendiriyor okuru. Böylece kitap kitap da tanıyoruz onu. ‘Sürülmüş’ gibi bazı şiirler dışında pek de biçimsel yoklayışlara gerek duymadığını görüyoruz Celan’ın. Belki de “Dil döke döke kör-/lüğe ikna edilmiş” gözlere bu yolla gösterilecek birşey olmadığı fikrindeydi. Boşuna sayılamaz ayrıca “O ölümsüz kelime, nereme düştü benim” diye soran bir şairin, “bademden içeri - ne var bademden içeri?” diye sorması. Dünyanın insan suçlarıyla daha da ‘okunaksızlaştığı’ bir devirde yaşayıp yazdı Celan. Fakat yüksek bir sezişle; “Sana yalnızca/gölge gibi dokunduğumda,/bana inanır mısın ağzım,” diyebildiği için derin şiirin hizasında durdu. Bilinç için Celan, “bir şey olacak, ileriki zamanlarda” diye inananlar için aydınlık. Daima.

SESLER, İŞİTİN BİZİ DE 
Paul Celan

Yazının Devamını Oku

Adaletsizlik bir iklime dönüştüğünde...

19 Mayıs 2022

“Zulüm bir şeye hakkını vermemektir” diyen Mevlana, hem zalimin karakterini hem de adaletsizliği vurgular. İnsanın adalet arayışı her zaman başlı başına bir konudur ama onu tersinden, adaletsizlik üzerinden düşünüp tartışmak da hayli ilginç bir tartışma yöntemi olmalı. Öteden beri ‘insani olan ile doğal olan arasındaki çizgi hakkıyla gözetilmediği’ gibi, ‘kuvvetle muhtemel çoğumuz, bu adildir ifadesinden ziyade bu adil değil ya da bu haksızlık ifadelerini daha sık’ kullanıyoruzdur. Adalet arayışı içinde ‘adaletsizliğin’ bunca baskın oluşu tuhaf değil mi? ‘Sanat ve felsefe’nin adaletsizlik kavramını tartışmaktan kaçar görünmesi’ karşısında, Judith N. Shklar kolları sıvar ve enine boyuna ‘adaletsizliği’ tartışmaya açar. Ona ‘daha dolaysız, daha derin ve ayrıntılı bir şekilde bakmak ve aynı zamanda genel duruma, mağduriyet meselesine ve özellikle de neden olduğu adaletsizlik duygusu’na açıklık getirmeye girişir.
‘Adil ve yasal olmayan’ anlamına gelen ‘adaletsizlik’, yazarın ifadesiyle ‘haklılığın yokluğu’nu belirtmenin ötesine taşınmalı, alışılagelmiş resim parçalanmalıdır. Judith N. Shklar ‘Adaletsizliğin Veçheleri’nde meselenin asıl can alıcı ‘veçhesi’ni şu cümlede özetler: “Hiçbir yasal sistem, topluma tüm karakterini kazandıran hukuki düzeni koruma görevine bağlı dürüst ve tarafsız yetkililerce yönetilmedikçe adil olamaz.” Hiç yoruma ihtiyacı yoktur bu cümlenin. Adaleti temsil eden kişi adil olmadıkça ‘adaletsizlik’ kaçınılmazdır ona göre. ‘Kendisini bastıracak adaletin olmadığı yerde adaletsizlik hâkim olur’ her şeye. Platon’dan başlayarak Batı düşüncesindeki yorum ve tartışmaları tartar Shklar. Burada vurgulanması gereken diğer bir husus hak ve hukuk karşısında onu talep edenlerin tutumudur.
‘Adaletsizliğin Veçheleri’nde ‘pasif adaletsizlik ve kötü vatandaşlık’ kavramlarını kullanır Shklar. ‘Gerçek ve potansiyel mağdurlara sırt çeviren vatandaşlar haksızlığın daha da büyümesine katkı sağlarlar.’ Dahası, ‘yapabilme imkânı varken yanlışı engellemeyen veya buna direnmeyen kimse, ülkesini terk etmişçesine bir yanlışın suçlusudur’.
Cicero’nun yorumuyla pasif adaletsizlik yapan kişi vatandaşlığın kişisel standartlarının altına düşer. Hem adaleti gerçekleştirir hem de adaletsizliğe karşı dururken ‘insanın kilit rol’ oynaması dikkatten kaçırılamaz. Teorik bağlamı günlük hayattan verdiği örneklerle pekiştirir Shklar. Karısını döven komşusuna müdahale etmemek kadar markette müşterinin haksızlık ettiği kasiyerin yanında durmamak da pasif adaletsizlik örneğidir.
Yazarın tartıştığı temel ayrımlardan biri de ‘talihsizlik ve adaletsizlik’tir. Gerçi ‘doğadan kültüre geçtiğimiz günden beri’ başımıza daha büyük bir felaket gelmemiştir ve adaletsizliğin yayılmasında doğadan kaçışın payı büyüktür. Adaletsizlik duygusu ise özel bir öfke türü olarak ‘hakkımız olan şeyi alamadığımızda hissettiğimiz’ şeydir. Bunu yapana dolaylı dille ‘zalim’ demiş olmalıydı Mevlana da. Doğudan batıya binlerce yıldır insanın ayağa kalktığı veya sindiği eşik de burasıdır. ‘Haksızlık karşısında susmayı dilsiz şeytan’ olmaya benzeten bizim zihniyet dünyamız, adaletsizliğin bunca veçheye büründüğü bir dünyada, konuştuğu dili gözden geçirme ihtiyacı gerçekten duyabilir mi? Adalet bize lazım olduğunda değil adaletsizlik bir iklime dönüştüğünde esaslı bir mesele sayılmalıdır çünkü.

ADALETSİZLİĞİN VEÇHELERİ 

Yazının Devamını Oku

Tarihçinin tarihi

12 Mayıs 2022

Sosyal bilimler çokça yöntem üzerinden ilerlerler ve biyografi yazarlığı onların verimlerinden mutlaka yararlanır. Bir biyografi bir yandan merkezine aldığı özneye odaklanırken onun etrafında şekillenen tarihe de bağlı kalıyorsa hayli ilginç ve bağlamlı bir tablo koyar karşımıza. Ethan L. Menchinger bir Osmanlı vakanüvisi ve bürokratı olan Ahmed Vasıf Efendi’ye yoğunlaşırken asıl Osmanlı modernleşmesinin belirleyici dinamiklerini sorgular. ‘İlk Modern Osmanlı’ hayli bağlamlı ve bir o kadar da bileşenli bir okuma fırsatı sunuyor. ‘Devşirme’yi çok yönlü bir yetenekli insan toplama aracı olarak işleten Osmanlı sistemi, 18’inci yüzyılın başında Bağdat’ta ‘eski dünyada’ doğan Ahmed adındaki bir çocuğu adım adım idari merkezi İstanbul’a çekmiş, sonra da onu Rusya’dan İspanya’ya kadar hizmetinde koşturmuştur.
E.L. Menchinger, Ahmed Vasıf’ın hayat çizgisini ilerlettikçe artık kaçınılmaz olarak değişme sürecine girmiş Osmanlı dünyasını da merkeze alır. ‘Vasıf’ unvanını kazanmasıyla beraber ‘kelimeleri belagatle kullanma yanında kariyer basamaklarını tırmanma başarısını’ da edinen tarihçi, Ahmed Vasıf Efendi, sistemin sembolü olarak tasvir edilir. ‘İntisap’ sistemin önemli bir vasfıdır ve kişinin önünü açtığı kadar sonunu da getirir. Sert olduğu kadar gerilimleri de bünyesinde taşıyan bu sistem yarışma içinde siyasetin ayak oyunlarına hep açıktır. 1767 yılına gelindiğinde Arapça, Farsça bilen, tecrübe sahibi bir kâtip olan Ahmed Vasıf Efendi, kendisini arka arkaya gelen savaşların içinde bulacaktır. Menchinger zamanla, bu imparatorluk aydınlarının, Osmanlı’nın yenilmezliği fikrinden nasıl ıslahat düşüncesine vardıklarını tarihe bağlı kalarak açıklamaya çalışır. İlkin bildikleri ve inandıklarıyla yaşadıklarını bağdaştırmaya çalışırlar, sonra da gerçekle yüzleşirler onlar. ‘Şakşakçı etek yalayıcılar ve sırt sıvazlayıcılar, şansın yardımıyla görevde kalma’ derdine düşmüşken, yeni dünya dengeleri bir imparatorluğu sarsmaktadır. Vasıf Efendi ikbal kadar idbarı da yaşar. Tıpkı imparatorluk gibi.
‘Islahatın bir sözcüsü’ diye tanımlar yazar onu. Sahada olmak Ahmed Vasıf Efendi’ye güncel ve canlı bilgiler getirmiştir. ‘İmparatorluğun kayıplarını telafi için’ ıslahat şart olmuştur ona göre de. Rusya’da, Avrupa’da, İspanya’da bu gerçeği yakından görür. Vakanüvis, Sadullah Enveri’den yola çıkarak tarihçi vasfı da edinerek, felsefe bilgisi ile tarif fikrini pekiştirir. İtibar edilir vakanüvis olmasında çok yönlü tecrübesi kadar zihin dünyasının kalıp dışılığı da gösterilir. Askerler, ulema, zanaatkâr ve çiftçiler olarak dört ana katmana ayrılan Osmanlı toplumunun, nizam-ı âlem içinde yaşayabilmesi için ‘sosyal-siyasal istikrara dayalı’ idealler olarak yeniden tesis edilmesi ana fikirdir Vasıf Efendi’de...
Menchinger, Ahmed Vasıf Efendi’nin elçi olarak İspanya’ya gidişi için “18’inci yüzyıl sefiri sadece bir diplomat değildi” derken, imparatorluğun değişme ve yenileşme iştiyakının da altını çizer. ‘Vathek’ yazarı W. Beckford ile de burada görüşen tarihçinin renkli kişiliğinin ipuçlarını verir. Osmanlı bürokratları devleti ayakta tutmak isterken yaşama istencini de sürdürürler. Osmanlı-Rus savaşının getirdiği yıkımlar, Nizam-ı Cedid ve tarihi yaşarken onu yazmış bir şahsiyetin baş döndürücü geçişi. Tarihçinin hikâyesinden, tarihin detaylı resmi.

İLK MODERN OSMANLI 
AHMED VASIF’IN FİKRİ GELİŞİMİ

Yazının Devamını Oku

Denizleri sözlükle düşünmek

28 Nisan 2022

Ziya Gökalp’in “Türklerin denizi çöldür” düşüncesi ile Cemal Süreya’nın “Ama yine de dilimizde en ürpertili kelime deniz” deyişi arasında gizliden bir bağ olmalı. Denizin derinliği ile çölün sonsuzluğu bir yaratıcı ürpertiye bürünür her iki ifadede. Ayrıca karayla olan kopmaz bağı da imler gizliden. Orta Asya’dan denize geldikçe, (Eski Türkçede, tengiz, göl, bataklık) denizi bildikçe var olunduğu bir tespit olarak not edilebilir belki ama, denizler boyunca temas ettiğimiz kültürel kıyılardan neler alıp verdiğimizi görmek bakımından tematik bir denizcilik sözlüğünün aydınlatacağı çok şey olmalı. Mustafa Pultar bunun ayırdında olarak zarif bir göz kırpması ile ‘denizlük’ kelimesini türetivermiş. Öyle ya, sözden sözlük oluyorsa bir söz ummanı sayılan denizden neden ‘denizlük’ olmasın? Olmuş da ayrıca.
Sözlükler elimizin altında kılavuz kitaplar olarak bulunurlar. Bir tereddüde düştüğümüzde onlara sarılırız. Arapçadan dilimize geçen kamus kelimesinin de zaten deniz (okyanus) ile ilişkisi olduğunun farkındayız. Aradığımız kelime, anlam, yorum bir yandan zihnimizi aydınlatır fakat belki bu yolla düşünmüş oluruz. Diyeceğim sözlükler düşünce kitapları gibi de okunmaya çok uygundurlar. Mustafa Pultar, “Deniz anlata anlata bitmez” derken dolaylı şekilde bu anlatım çoğulluğunun arka yüzüne de göz kırpar. Kaynakçasıyla beraber 900 sayfayı bulan ‘Büyük Deniz Sözlüğü’nde her okur, her meraklı kendine has bir öykü de yaratacak, mesela dönüp Ahmet Büke’yi, Halikarnas Balıkçısı’nı, Tarık Dursun K.’yı yeniden okuyacaktır.
Böylesi tematik sözlüklerin ilk ve son maddesine özellikle dikkat etmekle beraber hafız falı açarcasına rastgele bir sayfa açar, parmağımı bir sözcüğün üzerinde tutup düşünürüm. A harfi ile başlayıp Zuhal ile bitiyor Pultar’ın sözlüğü. Bakın, parmağınızı uzunca üzerinde tutun, ‘A’ nasıl da dalgalanıyor sonsuzca. Anlam olmak, kelimeden kelimeye konmak için geriniyor. İşte başka bir sayfadayım, ‘açkı’ çıktı karşıma, Karadeniz takalarında olurmuş. İşte başka bir sayfa, anemon, Manisa lalesi de deniyormuş, ilk kez duyuyorum. Şehzadelikle bir ilintisi var mı acaba? Zihin bu, sorar. Ya şuna ne demeli; Beyoğlu’nda 1970’lerden kalma bir an gibi ışıyor: ‘Bıyık atmak’. Hareket halindeki gemi için kullanılır ve pruvasında köpük oluşturmak anlamına gelirmiş. Mizah kadar ironi. Harekete giydirilmiş jest şimşeği.
Böylesi bir ‘denizlük’ size ister istemez bazı kıyaslamalarda bulundurur. Malzeme, kavram, kıyafet, yapı elemanı, iklim, rüzgâr, coğrafya, denizin değdiği her şeyde geçmiş ile bugün, uzak ile yakın toplanırlar. Diller geçit yaparlar. Deniz her ne kadar çok çağrışımlı ve zengin bir kelime olsa da terim üretmekte o denli aktif olmamıştır bizde. Pek çok maddenin kökü Latince, Rumca, İngilizce, Fransızca, Arapça ve başka dillerden gelir. Denizciliğin piri ‘Barbaros’ isminin bile böyle olduğu düşünüldüğünde Türkçenin bu konuda ne kadar ‘açıktan’ yol aldığı görülecektir. Yine de yabana atılamaz Türkçenin donanımı. Savaş, ticaret, yolculuk, beslenme, spor, biyoloji, iklim, coğrafya gibi pek çok alanda dalgalanmış denizin sözcükleri de elbette hemen her kıyıya çıkacaktır. Mustafa Pultar da seçimini yaparken buna özen göstermiş gözüküyor. Kendisini ‘otoditakt bir amatör’ olarak tanımlasa bile, ‘Denizlük’ hayli mavi.

BÜYÜK DENİZ SÖZLÜĞÜ 
DENİZLÜK

Yazının Devamını Oku

Bir düşünceyi sabit halde tutabilir misiniz?

1 Nisan 2022

Fransız edebiyatını merkezde tutarak yenileşmeye çalışan edebiyatımızda Paul Valery ismi bir dönem sıklıkla karşımıza çıkar. Saf şiirin ne olduğu konusunda nice şairin dönüp baktığı bir isimdir o. Şairliğinin yanında sanat konularında da kalem oynatan şairin ‘Degas Dans Desen’ kitabı Orçun Türkay çevirisiyle okurla buluşmuştu. Şimdi de sıradışı bir eseriyle baş başayız. ‘Sabit Fikir’ bir diyalog olduğu kadar iç monolog, bir deneme olduğu kadar oyun hatta sanat ve düşünce eleştirisi diye de okunabilir. ‘Sabit Fikir/Ya da Deniz Kıyısında İki Adam’ deneme etiketiyle sunulmuş yayınevi tarafından. Öyleyse yine sıradışı bir eserle buluşmuş durumdayız.
1934’te yazdığı sunuşta ‘tamamen doğaçlama yazılmış bir yapıt’ olarak tanımlıyor kitabını Valery. Doktor ve Ben adında, daha doğrusu kişi ile doktor muhatabı, isimsiz özne ile bir meslek erbabını, iç ile dışı, eksi ile artıyı, ses ile yankıyı, hasılı karşılıklı konumlandırılabilecek pek çok özneyi, konuyu birlikte kurmaya uygun bir metin ‘Sabit Fikir’. Yazarı tarafından ‘denizdeki adamların (çünkü bir deniz kıyısında konuşuyorlar) birbirlerine tekrar tekrar gönderdikleri düşünceler değil, bu düşünce alışverişinin kendisi’ olarak açıklanıyor. Eylemi, hareketi önde tutan bu bakış, “Bir düşünceyi sabit durumda tutabilir misiniz? Yalnızca değişimle düşünebilirsiniz. Bir düşünce olduğu gibi sürseydi -o artık- düşünce olmazdı” cümleleriyle pekiştirilecektir. Kişinin kendi içinden yarattığı öteki/benzeri ile düşünme yöntemine dayanan ‘Sabit Fikir’, önce doktorun selamıyla açılsa bile sürükleyici olan isimsiz, bendir. Bu bakımdan da ilginç ve ters bir kurmaca sayılabilir. Konuşma başlamadan önce geniş bir açıklama yapar ben ve ‘ötekilerin bize muhakkak kendimizi düşündürttükleri’ne inanır.
‘Sabit Fikir’ metnin ana döngüselliğini oluştururken, bu iki (aslında tek) yetişkine hemen her şeyi konuşturtur Valery. İnsandır sonuçta konuşulan ama eleştiri hep öndedir. ‘Fikir sabit’ olamazdır. Sabitse fikir değildir. ‘Sinsi ve bulaşıcı sabit fikirler’ insanı kemirirler. Konuşma ilerledikçe göndermelerle metni hem açar hem de çetrefilleştirir yazar. Newton, Fransız Devrimi, ‘Figaro’nun Düğünü’, La Fontaine, Platon, Pascal, Empedokles, felsefe (sonuçta bir biçim meselesidir), Shakespeare gibi onlarca doğrudan ve dolaylı gönderme (çevirmen notlar bunları) metne derinlik katar.
‘Bir saat öncesi ve bir saat sonrası’ arasında mekik dokuyan ve ‘hayvanlıktan ancak hayvanlarınkinden daha incelikli ve zarif bilinçaltına bastırma yetenekleriyle’ kurtulan insan, aşktan tarihe, yemekten hastalıklara, evren fikrinden zamanın ne olduğuna, antropolojiden edebiyat tarihine (koskocaman bir boşluk olarak nitelenir) hemen her konu konuşulur. Valery sanki bir şairin zihin haritasını çizer. İkisi de birbirini sürekli açığa düşüren Ben (20 gündür uyumamıştır) ve Doktor, modern hayatın envanterini çıkarırlar. Biri ‘romanlara tahammülüm yoktur’ derken öbürü insanın ‘ertesi günler üretme’ hastalığına takılır. Doktor, Ben’in çoklukla çenesine dönüşür soru yoluyla. Zaman zaman ‘Beng ü Bade’, ‘Rint ve Zâhit’ okuduğunuz zehabına kapılabilirsiniz ama ‘Sabit Fikir’ eğlenceli, akışkan, düşündürücü ve zihin açıcı bir kısa kitap. Ama yoğun.

SABİT FİKİR 
Paul Valery

Yazının Devamını Oku