Doğma büyüme Hataylı olan Çiğdem Kıral, Ankara Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni yarıda bırakmasına rağmen hayat onu yeniden işletmecilikle buluşturmuş. Eşiyle birlikte açtığı ‘Kebo’ isimli restoran zincirini 27 yıldır büyütüp, geliştirmek için uğraşan Kıral, bir yandan da yarım bıraktığı üniversite eğitimini bitirmeye çalışıyor. 2017 yılında işkadını arkadaşlarının çağrısıyla KAGİD’e üye olan Kıral, 6 senedir bölgede kadın girişimci sayısını artırma peşinde. Depremden sonra büyük zarar gören Hatay’ı bir an önce eski günlerine döndürmek için projeler geliştiren Kıral, “Tüm arkadaşlarıma bunu söylüyorum; bizler Antakya’ya geri dönmek zorundayız. Eğer dönmezsek o çok sevdiğimiz Antakya başka bir yere dönüşecek” diyor. Kıral, hayat hikâyesini anlatmaya başlıyor:
BENİM İÇİN DEĞERLİSİN...
“90’larda tavuk döner çok seviliyordu. Ustalarla anlaştık, 5 metrekarelik bir dükkânda tavuk döner satmaya başladık. Ancak iki ayın sonunda dibe vurduk. Ustaları işten çıkararak 2.5 sene boyunca kendimiz eti nasıl en güzel hale getirebiliriz diye uğraştık. Çok az para kazanıyorduk ama bu bizim için önemli bir ARGE çalışması oldu. Bu süreçten sonra kendimize özel bir tat yakaladık. Sosumuzu, mayonezimizi kendimiz yaptık. Dışarıdan aldığımız malzemelerde hep kimyasal vardı. Biz sattığımız ürünün katkısız olmasına özen gösterdik. 2000’lerin başında gıdalarda kâğıt kullanan yoktu, herkes en ucuz ürünü kullanırdı. Biz Antakya gibi küçük bir şehirde, ambalajlarımızı kâğıttan yapmaya başladık, sürdürülebilirliği önemsedik. 2008 yılında ıslak havlu vermeye başladık. Biz hizmette, ‘Sen benim için değerlisin’ mesajını vermeye çalıştık. Uluslararası bir danışmanlık şirketiyle çalıştık. 2012’de üretim tesisi açtık. Pandemi öncesinde 15 mağazamız vardı. Yarısı bizim yarısı franchise. Pandemi döneminde 2 franchise mağazamızı satın aldık. Pandemiden sonra tekrar gaza bastık.”
2017’DE KAGİD YOLCULUĞU
Kıral, özveriyle çalıştığı restoranda yaşadığı üzücü bir olayla kendisini geriye çekmiş:
“2015 yılında, tüm dükkânlarda otomasyona geçtik. Ama ilk mağazamızda, ben bizzat orayı yönetmeye devam ettim. Hiçbir müşterimin ne yediğini unutmam. Bir daha geldiğinde, ‘Her zamankinden mi yersiniz?’ diye sorarım. Bir gün yine bir müşteri geldi, tanıdığımız biriydi. ‘Çiğdem Allah senin gözünü doyursun’ dedi. ‘Neden?’ dedim. ‘Ankara’da dükkânlar açtınız, franchise verdiniz sen hâlâ burada çalışıyorsun’ dedi. Bu bakış açısı beni çok üzdü. Eşimle birlikte Antakya şubesini de otomasyona geçirmeye ve benim arka plana geçmeme karar verdik. Bu olay bu bakış açısını yıkmak için kadın girişimcileri daha çok desteklememe sebep oldu. 2017 yılında da KAGİD’e katıldım.
Mümkün olduğunca tüm toplantılara katılarak hem kendimi geliştirdim hem de diğer girişimci kadınlara el verdim. Bu dünyaya çok hızlı girdim ve çok keyif alarak çalışıyorum. Sadece kadınlarla ilgili değil aynı zamanda çocuklarla ilgili projeler de yapıyoruz.”
FUNDA Onar profesyonel sporcu olma hayalleriyle başladığı basketbolu önemli bir kol kırığı sebebiyle bırakmış, daha sonra ise hem oyuncu hem antrenör hem de spor yöneticisi olarak sahalardan hiç ayrılmamış bir isim. İstanbul Ünversitesi’nde Histoloji ve Embriyoloji Ana Bilim Dalı’nda araştırmacı olarak görev alan Onar, kız çocuklarını sporla tanıştırabilmek ve ülkeye iyi sporcular katabilmek için yetenekli kız çocuklarını altyapıda yetiştiren ekibin içerisinde yer alıyor.
KOLU KIRILINCA...
Onar, sporcu geçmişini “83 yılında basketbola başladım. Beşiktaş’ta genç takımda oynarken kolum kırıldı ve profesyonel basketbol kariyerim bitti. Ben de üniversite hayatıma konsantre oldum ama spordan hiç kopmadım. 87 yılında İstanbul Üniversitesi’nde biyoloji bölümüne girdim. İstanbul Üniversitesi bir sporcu için çok güzel bir yer. Fakülteler arasında müsabakalara katıldım, aynı zamanda Boğaziçi Spor Kulübü’ndeydim” sözleriyle anlatıyor.
İÜ SPOR FABRİKASI
Onar kulübün tarihçesinden ise şöyle bahsediyor: “1950’li yıllarda hükümet, İTÜ’ye ve İstanbul Üniversitesi’ne ‘Biriniz kadın, biriniz erkek basketbol takımı kurun’ diyor. İstanbul Üniversitesi kadın takımı kurmayı tercih ediyor. Şu an halihazırda kulüp hem kamu kuruluşu olarak üniversiteye bağlı hem de özerk bir yapısı var. İlk zamanlar sporcular İstanbul Üniversitesi’nin öğrencilerinden oluşurken, kulüp özerkleştikten sonra altyapıya önem veriyor. Işıl Alben, Nevriye Yılmaz, Meltem Topaloğlu gibi çok önemli onlarca sporcu yetiştiriyor ve bir sporcu yetiştirme kurumuna dönüşüyor. İstanbul Üniversitesi’nde 2007 ve 2012 yılları arasında tam 41 branş vardı. Yönetim tamamen akademik insanlardan oluşuyor. Bu yüzden belki de daha önüne koyan, sporcu yetiştirmeyi hedefleyen kulüp olduk.”
SPORCU YETİŞTİRMEK TUTKU
Onar’ın kendi hikâyesi ise oyunculuktan antrenörlüğe oradan da spor yöneticiliğine evrilmiş: “Aslında basket oynarken yönetici olacağımı hiç düşünmezdim. 1996 yılından bu yana İstanbul Üniversitesi’nde araştırmacı biyolog olarak görev alıyorum. Bir yandan da basket oynuyordum. Bir süre sonra antrenörlük unvanı aldım. Erkek takımlarında yardımcı antrenör ve sonra antrenör olarak çalıştım. Daha sonra Spor Birliği’nde müdür yardımcılığı teklif edildi ve zevkle kabul ettim. Spor ve sporcu yetiştirmek çok büyük bir tutku.
TUĞLA KOYMAK GİBİ...
17 yaşında evlenen 3 çocuk annesi Yeter Kuş, gençliğinden beri profesyonel aşçılık yapmak istiyordu. Ancak hem aile yaşamı hem çocuk büyütme telaşı bu hayale engel oldu. O da sürekli yeni yemekler deneyip akrabalarına, arkadaşlarına ikram etti. Kendisi gibi güzel yemek yapan ve kendi parasını kendisi kazanmak isteyen pek çok ev kadını olduğunu fark eden Yeter Kuş, “İyi yemek yapan kadınlar olarak keşke bir arada olsak, bir oluşum kursak” fikrini gelini Zeynep Kuş’la paylaştı. Bir şirkette çalışan Zeynep Kuş da kayınvalidesinin hayalini gerçekleştirmek için kolları sıvadı ve ‘YaptırYe’ platformunu hayata geçirdi. Yemek yapmak isteyen kadınlar internet sitesinden bir form dolduruyor. Ardından da platform üzerinden kendi mutfaklarında yaptıkları yemekleri satıyor.
PASTACILIKLA BAŞLADI
Yeter Kuş hikâyesini şöyle anlatıyor: “Kahramanmaraşlıyım, ilkokuldan sonra okulu bıraktım, 17 yaşında evlendim. Eşimin işinden dolayı 1999 yılında İstanbul’a geldik. Beni anneannem büyüttüğü için el lezzetimi ondan aldığımı düşünüyorum. Yaptığım yeni tarifleri sürekli ev halkına yediren, yeni yemekler deneyen biriyim. Hayatım boyunca aşçı olarak çalışmak istedim. Ama malum aile yapısı buna fırsat vermiyor. 3 çocuk doğurdum. Bir keresinde 6 ay kadar bir kafede işe girdim, yemek yaptım ama ev kadını olunca dışarıda çalışmanın pek çok zorluğu oluyor. Ben de pastacılık kursuna gittim, yemek konusunda kendimi geliştirdim. Bu işten kendi paramı kazanmak en büyük arzumdu.”
ELİ LEZZETLİ KADINLAR
‘YaptırYe’ platformunu kurduktan sonra ev kadınlarından büyük ilgi gördüklerini belirten gelin Zeynep Kuş ise, “İş hayatına dahil olma fırsatı olmayan eli lezzetli çok sayıda kadın var. Para kazanarak kendi ayakları üzerinde durmak istiyorlar. Biz aslında bu fırsatı yaratmak istedik” diyor. Zeynep Kuş, şöyle devam ediyor:
SAĞLIKLI ANNE YEMEĞİ
“Eşimle ilk tanıştığımda Yeter annem ilkokul mezunuydu. Ancak yıllar içerisinde açıktan lise mezuniyetine kadar ulaştı. Onun bu azmi beni çok etkiledi. Ben Bilgi Üniversitesi Sivil Havacılık Kabin Hizmetleri Bölümü’nü bitirdim. Şu anda bir şirkette müşteri ilişkileri bölümünde çalışıyorum. Ama Yeter annemin bu hayalini gerçekleştirmesi için ona yardımcı olmak istedim. Aslında sadece Yeter anne değil onun gibi binlerce kadın olduğunu biliyorum. Bu insanlar temiz yemek yapıyor, çok lezzetli yemek yapıyor, sık sık fast food yemek zorunda kalan, sağlıklı anne yemeği yemek isteyen çok fazla insan var. Bu iki grubu birleştirecek bir proje ürettik ismini de YaptırYe koyduk.”
Türkiye’nin ilk, dünyanın ikinci engelli kadın ralli pilotu Kübra Denizci’yi hem belediyedeki işi hem yaptığı klinik psikoloji yüksek lisansı hem evlilik hazırlıkları hem de yarış antrenmanları arasında yakalıyoruz. 35 yaşındaki Denizci, tüm bunları aynı anda yapıyor. 16 yaşında yüksekten düşme sonucunda boynunda kırık oluşan ve hayatı tamamen değişen Denizci, koyduğu hedefleri hayata geçirmekten geri durmayan bir isim. Önce uluslararası ilişkiler bölümünden mezun olup, sonra yeniden sınava girip psikoloji bölümünü kazanan ve bunu da tamamlayan Denizci, bir yandan yüksek lisans yaparken bir yandan da pistlerde rüzgâra kafa tutuyor...
16 YAŞINDA YÜKSEKTEN DÜŞTÜ
Sınır tanımama hikâyesini merak ediyorum ve Denizci ile sohbete başlıyorum: “Bursa’da doğup büyüdüm. Lise birinci sınıfta yüksekten düşme sonucunda boyun kırığı yaşadım ve bu sebeple liseyi açıktan bitirmek zorunda kaldım. Aslında o dönemlerde de psikoloji okumak istiyordum ancak Bursa’dan ailemden uzaklaşamazdım, bu yüzden Uludağ Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler okudum. Bilgi Üniversitesi’nde MBA yaptım. Henüz üniversitedeyken Bursa’da belediyede memur olarak işe başladım. Aslında psikolojiye olan ilgim hiç bitmedi, 10 sene sonra yeniden sınava girerek bu kez Üsküdar Üniversitesi’nde psikoloji bölümünü kazandım. Geçen yıl bölümü bitirdim, bu sene de yine aynı üniversitede klinik psikoloji alanında yüksek lisans yapıyorum.”
TEKERLEKLİ SANDALYEYE BAĞLANMAK...
Olayın gerçekleşmesinden sonra tekrar hayata karışma sürecinin nasıl olduğunu soruyorum. Denizci yanıtlıyor: “Olay ilk gerçekleştiğinde uzun süre Ankara’da fizik tedavi hastanesinde kaldım. Tekerlekli sandalyeyi kabullenmek çok uzun sürdü. Olayın ardından tekrar hayata karışmam 3 yılımı aldı. Aslında üniversite sınavı bana bir motivasyon oldu. Çünkü üniversite sınavını kazanırsam hayatımda bazı şeyleri değiştirebileceğimi düşünüyordum. Aynı yıl belediyede işe girmem sosyal hayata katılmamı ve özgüvenimi de yeniden kazanmamı sağladı. Sonra üniversiteye başlamak ve iş hayatı beni eski hayatıma döndürdü. Hayatın durmadığını, devam ettiğini bana göstermiş oldu.”
OTOMOBİLLE ÖZGÜRLEŞTİM
SON yıllarda sosyal medyada “İstanbul Maratonu’nda bağış toplamak için koşuyorum” tarzında paylaşımları görmeyen yoktur. ABD’de başlayan “hayır koşusu” kavramını Türkiye’ye getiren ve bu sayede onlarca derneğin binlerce TL bağış toplamasına vesile olan isim Prof. Dr. Itır Erhart... 15 senedir akademisyenliğinin yanı sıra hayatının önemli bir bölümünü sivil toplum alanındaki çalışmalara adayan Erhart’ın Adım Adım Derneği ile şimdiye kadar 130 bin koşucu, farklı sivil toplum kuruluşları için 1 milyon bağışçıdan 153 milyon TL’den fazla bağış topladı. Erhart, Adım Adım Derneği’nin yanı sıra Türkiye’de şeffaflık ve hesap verebilirliğin artmasını hedefleyen Açık Açık Derneği’nin de kurucusu.
ABD’DE MERDİVEN ÇIKTI
Boğaziçi Üniversitesi Batı Dilleri Edebiyatı ve Felsefe bölümlerinden mezun olan Erhart, Cambridge Üniversitesi’nde master ve Boğaziçi Üniversitesi’nde doktora yapmış. Doktora çalışması sırasında Amerikalı eski eşinin peşinden ABD’ye taşınan Erhart, üniversite dönemi boyunca yaptığı gönüllülük faaliyetlerini ABD’de de sürdürmüş: “Doktora döneminde bir çocuk hastanesinde çalışma yürütürken, hastanede çalışan bir grubun hasta çocuklar için bağış toplamak amaçlı 100 küsur katlı bir binada merdiven çıkacaklarına ilişkin duyurularını gördüm. Çok ilgimi çekti, antrenmanlara katıldım ve ben de merdiven çıkarak çevremden o hastanedeki hasta çocuklar için 1300 dolar bağış topladım. Daha sonra ABD’de derneklerin koşu takımları olduğunu ve bireylerin bu dernekler için bağış topladığını fark ettim.
ŞİKAGO MARATONUNDA KOŞTU
Örneğin ‘Maraton koşmayı zor mu sanıyorsun? Bir de kemoterapiyi dene’ diye bir afiş gördüm. Maratonda koşarak kanser hastaları için bağış topluyorlardı. O gruba da katıldım ve doktora dönemimi bu şekilde antrenmanlar, hayır koşuları ve ders çalışma arasında geçirdim. 2004 yılında Şikago maratonunda koştum, aktif bağış toplamanın nasıl olduğunu öğrendim. Bu sistemin Türkiye’de mutlaka olması gerektiğine ikna olmuştum. Ancak o dönemlerde Türkiye’de hayırseverlik kavramı çok varlıklı insanların gelirlerinin bir bölümüyle okul, yurt gibi şeyler yaptırması gibi algılanıyordu. Bizim gibi orta gelir grubuna ait insanların gönüllülük yapması yaygın değildi. 2005 yılında o dönemki eşimle birlikte Türkiye’ye taşındık. Kafamdaki en büyük hedeflerden biri bu koşu meselesini Türkiye’ye getirmekti.”
6 KİŞİDEN 130 BİN KİŞİYE
- BİR yandan akademik kariyeri devam eden Erhart bir yandan da farklı farklı sivil toplum kuruluşlarında çalışıyor: “Ben bu işlerin bu kadar büyüyeceğini tahmin etmiyordum. Ancak o kadar heyecan verici bir şey ki... 6 kişi başladığımız koşma yolculuğu şu anda 130 bin kişinin koştuğu bir organizasyona dönüştü. Bu ekosistem beni daha sonra ihtiyaç haritası ve pek çok farklı oluşumla tanıştırdı. İnsan kendisinden daha büyük bir amaç uğruna çalıştığında yaşamını daha anlamlı hissediyor. Topluluk oluşturmayla ilgili önemli bir bilgi birikimim var. Bana nerede ihtiyaç varsa oradayım.”
Doçent Dr. Burcu Soysev hem opera sanatçısı hem de eğitmen olarak kariyerine devam ederken 2019 yılında sosyal medyada Neşet Ertaş’ın “Yazımı Kışa Çevirdin” eserini yorumlamasıyla büyük yankı uyandırdı. Opera tekniğiyle söylediği türkülere devam eden Soysev, mayıs ayında Âşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” eserini single olarak yayınladı. Türküleri evrensel müzik teknikleriyle birleştirerek daha da ölümsüz kıldığını ifade eden Soysev, “Çok kıymetli türkülerimiz var bunları opera tekniklerine uydurarak aslında biraz da içimden geldiğim gibi yaptığım uyarlamalarla insanlara operayı sevdirdiğimi düşünüyorum” diyor.
HEM AVUKAT HEM SANATÇI
Ankara’da doğup büyüyen Soysev aynı zamanda Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu bir avukat. Soysev anlatıyor: “Ankara’da doğup büyüdüm, ailem müzisyen. Babaannem TRT radyosunda keman sanatçısıydı. 5-6 yaşındayken keman dersleri vermeye başlamıştı. Normal okuluma devam ederken yarı zamanlı olarak konservatuvarda koro bölümünde okumaya başladım. Ortaokul ve lisede Ankara çoksesli korosu olarak pek çok uluslararası festival gezdik, ödül kazandık. Ama bir yandan da derslerim çok iyi gidiyordu. Üniversite zamanında hem hukuk bölümünü hem de yetenek sınavıyla konservatuvarı kazandım. Ancak kolumda altın bilezik olsun diyerek hukuk fakültesini tercih ettim.
AKLIM HEP MÜZİKTEYDİ
Hukuk fakültesi son derece zordu, kıymetli bir okuldu ama benim kafam hep müzikteydi. Okulu bitirdim stajımı da tamamladım ama müzikten hiç kopmamıştım. Stajımı bitirdikten sonra sözleşmeli olarak Devlet Opera ve Balesi’ne girdim. Ardından TRT Haber dairesinde 5 sene boyunca seslendirmede ve sabah haberleri kısmında çalıştım. Müzik eğitimini tam anlamıyla almamış olmak beni üzüyordu. TRT’de çalışırken 28 yaşında bu kez Bilkent Üniversitesi’nde konservatuvara girdim. 3 senede konservatuvarı bitirdim ardından aynı üniversitede yüksek lisans ve doktoramı tamamladım. Aslında benim için önemli olan sahneye çıkmaktı ama yapabiliyorken ve olanağım varken okul kısmını tamamlamış olmak, eğitmen kimliği kazanmak istedim.”
Daha sonra Hacettepe Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlayan Soysev 2013 yılında Devlet Opera ve Balesi’ne kadrolu olarak kabul edilmiş. Hacettepe’deki görevinden istifa ederek İstanbul’a taşınan Soysev aynı zamanda Haliç ve Bahçeşehir Üniversitesi konservatuvar bölümlerinde hocalık yapmaya devam ediyor.
DÜNYADA 250 milyon görme engelli yaşıyor. Teknoloji herkesin olduğu gibi onların hayatına da önemli dokunuşlar yapıyor. ODTÜ Kimya Mühendisliği Bölümü’nde okuduğu süre boyunca görme engellilerin hayata eşit katılımıyla ilgili sivil toplum faaliyetleri yürüten kimya mühendisi Ersin Güray, bir süre özel sektörde çalıştı. Daha sonra ise görme engellilerin hayatını kolaylaştırmayı hayal ederek PoiLabs projesini hayata geçirdi.
İÇ MEKÂN NAVİGASYONU
Sivil toplum kuruluşu YGA’nın desteğiyle 2015 yılında kurulan PoiLabs, görme engelliler için bir iç mekân navigasyon sistemi. Bu uygulamayla kullanıcı alışveriş merkezlerinde önünden geçtiği dükkânın adını sesli olarak duyabiliyor.
Proje alışveriş merkezleriyle de sınırlı değil. Pek çok mekânda görme engelliler PoiLabs sayesinde yolunu daha rahat buluyor. Güray, “Görme engelliler günlük hayatlarında bir çok erişilebilirlik sorunu yaşıyorlar.Bu sorunların en önemlilerinden biri de yön bulma. Bu onların günlük hayatlarında sürekli olarak başkalarına bağımlı olmalarına sebep oluyor. Bu nedenle çoğu izole bir şekilde yaşıyor. Biz de görme engelliler ile birlikte çalışarak iç mekân navigasyon teknolojisi geliştirdik. Bu sayede görme engelliler gittikleri mekânlarda özgürce ve kimseye ihtiyaç duymadan hayata katılabilmeye başladılar” diyor.
81 İLDE 150’DEN FAZLA YERDE
Proje ilk olarak 2015 yılında İstinye Park AVM’de hayata geçmiş. Uygulama kullanıcının konumunu tespit ederek etrafındaki mekân bilgisini bildiriyor. Güray’a soruyoruz,“Bu teknoloji 8 yılda nasıl bir yol aldı?”
“Daha fazla görme engelliye ulaşabilmek için Turkcell ile işbirliğine gittik. Turkcell’in görme engelliler için geliştirdiği ‘Hayal Ortağım’ mobil uygulaması vardı. Bu uygulama sesli kitaplar, eğitim, köşe yazıları gibi görme engellilerin gündelik yaşantılarındaki ihtiyaçlarını karşılıyordu. Biz de bu mobil uygulamaya entegre olarak navigasyon çözümümüzü sunmaya başladık.
Parlak bir öğrenci olarak önce bornova anadolu lisesi’ni sonra boğaziçi üniversitesi’ni bitiren sezen sungur saral’dan (40) önemli şirketlerde işe girmesi bekleniyordu. kendisinden bekleneni yaptı ama 8 yıllık kurumsal iş deneyiminin ardından e-kitap okuyucuyla tanışması, kariyer yolculuğunu farklı bir noktaya taşıdı. “Bu alet Anadolu’daki eğitim konusunda çığır açabilir” duygusuyla kendi şirketini kurmaya karar veren Saral ile bugün 500’e yakın çalışanı bulunan bir teknoloji fabrikası sahibi olmasını sağlayan girişimini konuştuk:
E-KİTAP’LA KARİYER DEĞİŞİMİ
“2005’te Boğaziçi’nden mezun oldum. Biz mezun olduğumuzda girişimcilik kavramı bu kadar yaygın değildi. Okuldan mezun olan herkes büyük şirketlere giriyordu. Benim derslerim iyiydi, kayak sporcusuydum. Uluslararası fuarlar yapan CNR Holding’e girdim. Bir kadın girişimcinin şirketiydi ve çalışanların yüzde 80’i kadındı. Bu iş sayesinde dünyada pek çok fuar gezdim ve orada tüm sektörlerden KOBİ’lerle tanıştım. 8 sene orada çalıştım, genel müdür yardımcılığına yükseldim. O sırada dünyada e-kitap okuyucu furyası başladı. Eşim Boğaziçi’nden mezun bir mühendis. Ben de büyük bir edebiyat tutkunuyum. Hemen kendimize e-kitap okuyucu aldık. Alet bozuldu ve yenisini sipariş ettik. Daha sonra eskisini tamir edip onu internetten sattık. İnanılmaz bir ilgi olduğunu fark ettik.
İLK ADIM ÇİN’DEN ATILDI
O noktada ben bunun gelecekte tüm Türkiye’ye yayılacağını Anadolu’daki çocukların kitaba erişim sorununun bu sayede çözüleceğine inandım. Tam da ‘Beyaz Zambaklar Ülkesinde’yi okuyorum... Bir hayal kurdum. Ama bir yandan eşim de ben de şirketlerimizde genel müdür yardımcısıyız. Ardından Çin’den e-kitap okuyucu alıp Türkiye’de satmaya başladık. Daha sonra Boğaziçi’nden arkadaşlarımızın firmalarıyla görüşmeye başladık. Bu aleti yaygınlaştırmak istiyorduk. Büyük bir şirket bize sipariş verdi. O siparişin ardından şirket kurduk. Biz e-kitap okuyucu işini oturttuktan sonra tabletler yaygınlaşmaya başladı. Tablet getirtip satmaya başladık. Distribütörlük almak istedik ancak kimse bize vermedi. Tayvan’da bir markadan distribütörlük istediğimizde bize ‘Biz Türkiye pazarına girmeyelim ama sizin kendi markanızı oluşturmak için üreticiyle tanıştıralım’ dediler.
Sezen Sungur Saral
MARKA İÇİN ARABASINI SATTI