Mucize yok

Konut kredileri yasasının hazırlık aşamasında özellikle ev sahibi olmak isteyen çok geniş bir kesim yeni düzenlemeden mucize bekledi. Bu beklentinin arkasında basın ve yayın organlarının dolduruşu küçümsenemez.

Yasa çıktığında, konut kredileri faizlerinin düşeceği, kredilerin bollaşacağı ve neredeyse, konut kredisi almayanları bankaların sokak ortasında döveceği beklentisi yayıldı. Yasa çıktı. Şimdi, yasadan beklentilerin o denli doğru olmadığı konuşulmaya başlandı. Daha gerçekçi bir tutum takınıldı.

Yasa, bir konuda yapılacak uygulamaların uymak zorunda olduğu mevzuat yelpazesinin en tepesidir. Yasanın çıkması bir konuda tüm mevzuatın oluştuğu anlamına gelmez. Şimdi, çıkan yasanın altı doldurulacaktır. Zamanla, uygulamaya bakılarak mevzuat zenginleştirilecektir. Zamana ihtiyaç vardır. Ama, mucize beklenmemelidir.

KREDİ KULLANANLAR

Konut kredilerinin ucuz olup olmayacağı en önce genel makro ekonomik durumla ilgilidir. Ülkede genel faizler yüksekken, konut kredilerinin, yasa çıktı diye, düşük olmasını beklemek hiç gerçekçi değildir. Ekonomik istikrar pekişip genel faiz düzeyi düştükçe, konut kredileri faizleri de düşecektir. Önce, piyasanın oluşmasını beklemeliyiz.

Faizlerin düşmesi krediyle konut almak isteyenlerin tüm rüyalarının gerçekleşeceği anlamına gelmemektedir. Görülecektir ki, konut kredileri faizleri düştükçe, konut fiyatları artacaktır. Faizler düşük, konutlar pahalı olacaktır. Dolayısıyla, "faizler düşük ama, ev fiyatları el yakıyor" şikayetleri duyulacaktır.

Bunun tersi de doğru olacaktır. Konut kredileri faizleri yüksekken, konut fiyatları düşük olacaktır. "Tam bir konut sahibi olmak varken, konut kredisi faizleri el yakıyor" şikayetleri duyulacaktır. Yüksek faizle konut kredisi almaya kalkıldığında, "sabit mi, değişken faizli kredi mi" sorusu sorulmaya başlanacaktır.

Yüksek sabit faizle konut kredisi alıp faizler düştüğünde, düşük faize geçmek için bankaların ek para istemelerinden şikayet edilecektir. Kısacası, ne yapılırsa yapılsın bazı riskler alınacaktır. Riskler gerçekleştiğinde şikayetler artacaktır. Bütün bunlara alışacağız.

Bütün bunlardan çıkacak en önemli yarar ekonomik birimlerin giderek daha fazla faiz oranlarına duyarlı hale geleceğidir. Eğer ekonomik istikrar oluşup pekişirse, konut kredileri doğal olarak yaygınlaşacaktır. Yaygınlaştığında, ekonomik birimler için faizlerin artması değil, düşmesi arzulanacaktır.

BANKALAR

Bankalar ve ilgili finans kurumları da yeni önlemler almak durumunda kalacaklardır. Verdikleri konut kredileri karşılığında aldıkları ipoteklerin piyasa değerini çok daha yakından izlemek durumunda kalacaklardır. Ev fiyatlarının oynaması bankaları ve ilgili finans kurumlarını çok yakından ilgilendirecektir. Verdikleri kredi miktarının altına düşen konut fiyatları bu kurumları heyecanlandıracaktır.

Örneğin, 100,000 YTL kredi verilen konutun piyasa değeri 80 bin YTL’ye düştüğünde, bankaların elindeki teminat verdikleri krediyi karşılayamayacak duruma gelebilecektir. Bir zamanlar verdikleri krediler yüzünden otomobil parkına dönen bankalar bu kez konut zengini olabileceklerdir.

Konut kredileri yasası bir üst yapıdır. Altı doldurulmalıdır. Altı doldurulurken, sistemin hem kredi alan hem de kredi verenler açısından adil işlemesi için yapılacak düzenlemeler vardır. Bugünkü haliyle yaygınlaşacak konut kredileri piyasası, krediyi hem alanı hem de vereni mağdur edebilir. Yeni mağdurlar yaratabiliriz. Dikkatli olmak gerekmektedir. Sistemin sağlamlığı ilkesini kısa vadeli heyecanımızın önüne koymalıyız.
X

Ekonomik durgunluğun ruh hali

EKONOMİK durgunluk süreci bir kez başladığında, sürecin ekonomik birimlerde yarattığı ruh hali ekonomik durgunluğun çözümünü zorlaştıran en büyük etken oluyor. Nedir bu ruh hali?

Özel kesim yatırım ve tüketim harcamalarını azaltıyor, tasarruflarını artırma çabasına giriyor. Özel kesim içinde önemli bir yer tutan hane halkları zorunlu olmayan harcamalarını azaltıyor, hatta tümden kesiyor. Dayanıklı tüketim malları taleplerini erteliyor. Birikimlerini artırma çabasına giriyor. Hane halklarında ilerideki dönemde işsiz kalıp kalmayacağı kaygısı yoğunlaşıyor. Gelirlerinin düşüp düşmeyeceğinden kaygılılar. Haklılar.

Özel kesimin ikinci ayağı olan şirketler de benzer bir çaba içine giriyorlar. Şirketler yatırım projelerini erteliyorlar. Mümkün olabildiğince, yatırım harcamalarını kısıyorlar. Hane halklarının düşen talebi karşısında üretimlerini azaltma eğilimine giriyorlar. İstihdamı azaltmaya çalışıyorlar. Onlar da haklılar. Aksi takdirde, zararları büyüyecek, sermayeleri eriyecek ve batacaklar. Bazıları bu önlemleri alsa bile batıyor.

Özel kesim içinde şirketlerle hane halkları arasında aracılık faaliyeti yapan bankacılık kesimi de ekonomik durgunlukta benzer bir ruh halini yaşıyorlar. Bankalar için en önemli sorun müşterilerini yeni ekonomik şartlar içinde artık eskisi kadar tanıyamamaları. Hane halklarına kredi vermek istiyorlar, ama kimlerin yarın işsiz kalıp aldığı krediyi geri ödemekte zorlanabileceğini tahmin edemiyorlar. Devlette memur olmak böyle dönemlerde büyük bir avantaj oluyor.

Bankalar şirketlere de kredi vermek istiyorlar. Ama, şirketlerin mali durumu konusundaki belirsizlikleri çözemiyorlar. Bugün kredi vermek istedikleri bir şirkete ait bilançolar ve gelir-gider hesapları en iyi olasılıkla eylül sonu itibariyle düzenlenmiş oluyor. Eylül bilançosu verebilen şirket sayısı çok az. Haziran hesaplarını alabiliyorlarsa, bankalar kendilerini şanslı görebilirler.

Eylül ayından bu yana döviz kurları yüzde 20’den fazla arttı. Satışlar düştü. Dış talebin daralmasıyla ihracat zorlaştı. Bütün bunların şirketlerin bilanço ve kar-zararlarına etkileri bankaları korkutuyor. Geçmişte kredi verdikleri şirketlerin bazıları zaten zora girmiş durumda. Çekleri ödenmemeye başlıyor. Kredi taksitlerinin ödenmesinde gecikmekler yaşanıyor. Bazı şirketler battıklarını açıklıyorlar. Bankalardaki batık kredi miktarı artıyor. Bankalar sermayeden yemeye başlıyorlar.

Bankaların kredi portföylerinin sağlığının bozulması şirketlere bakış açılarını olumsuz etkiliyor. Fırtınada içinde köşeye çekilip sermayelerini korumak bankalar için en tercih edilen durum oluyor. Onlar da haklılar.

HERKES HAKLI

Herkes haklı. Ama, ekonominin en önemli parçası olan özel kesimin bireyleri haklı olarak kendini korumaya yönelik önlemler aldığında, durgunluğun ruh haliyle birbirlerinin durumunu daha da bozarak ekonomik daralmayı daha da derinleştiriyorlar.

Zincirin başlama noktasını bulmak zor. Bankaların aldığı önlemler şirketleri zor duruma sokuyor. Zincirleme etki ve tepki aynı anda oluyor. Şirketlerin aldığı önlemler hane halklarını olumsuz etkiliyor. Hane halklarının aldığı önlemler şirketleri zorluyor. Şirketler kesiminde bataklar arttıkça bankalar zorlanıyorlar. Bankalar kendini korumaya almaya çalışınca şirketler faaliyetlerini finanse edemez durumda kalıyorlar.

Bugün Hürriyet’te son yazımı okudunuz. On yıla yakın süredir yazılarıma bazılarınız kızdınız. Bazılarınız yazılarımı çok beğendiniz. Tepkilerinizle beni daha çok çalışmaya daha iyi yazmaya teşvik ettiniz. Tüm okurlarıma, kızanlara da, yazılarımı beğenenlere de teşekkür ediyorum.
Yazının Devamını Oku

Sihirli çözüm yok

AMERİKA’dan başlayıp tüm dünyayı saran ekonomik kriz daha çok can yakacak gibi görünüyor. Krizin kısa sürede bitmesine yönelik alınan ve alınması tasarlanan önlemlerin ne derece etkili olacağı bilinmiyor. Galiba, krize sihirli çözüm bulmak zor. Bu yılın ortasında ekonomiyi uyarmak için Bush İdaresi’nin uygulamaya koyduğu vergi iadesi beklentilerin aksine hiçbir işe yaramadı. Aslında yaramaması doğaldı, beklentiler abartılıydı. Amerikalıların yüzde 60’ı aldıkları vergi iadesini olduğu gibi bankaya yatırmışlar. Halbuki, devletten parayı alanların harcamalarını artırmaları bekleniyordu.

HİÇBİR ŞEY YAPILMASA

Söylentilere göre, yılbaşından sonra göreve gelecek Obama İdaresi düşük ve orta gelirlilerin vergilerini düşürmeyi tasarlıyor. Aynı zamanda, alt yapı yatırımlarının artırılmasıyla da ekonominin uyarılması gündemde. Vergi indirimleri ve harcama artırımlarıyla Amerika’nın bütçe açığının gelecek yıl 1 trilyon doları geçmesi bekleniyor. Amerikan devleti gelecek yıl milli gelirlerinin yüzde 10’u kadar yeni borçlanma yapmak zorunda kalacak. Almanya’da da benzer bir durum var.

Devletin büyümesi çoğu zaman özel sektörün küçülmesi anlamına gelir. Bugüne kadar ekonomik büyümenin motoru durumunda olan özel sektörün devletle yer değiştirmesiyle ekonomiyi büyütüp büyütmeyeceği tartışmalı. Ayrıca, her hafta yeni paketler açılarak ekonomik birimlerin kafaları giderek daha fazla karışıyor. Kaldı ki, sırada kurtarılmayı bekleyen şirket ve sektörlerin akıbeti de henüz belli değil.

Bu şartlarda, ekonomiyi uyarmaya yönelik önlem paketleri ekonomiyi uyarmaktan çok ekonomik dalgalanmalar yaratıyor. Genel eğilim ise aşağı yönde. Ekonomi yazınında çok yer bulan devletin özel sektörü piyasalardan dışlaması (crowding-out) olgusu bugünlerde tüm açıklığı ile yaşanıyor. Faizlerin düşürülmesi buna ilaç olamıyor.

Bunca kafa karışıklığı içinde, "hiçbir şey yapılmasa ne olur?" sorusunu sormak gerekiyor. Belki, hiçbir şey yapılmasa, ekonomik birimler içinde yaşadıkları kurallar içinde daha çabuk çözümler üretebilecekler. Ekonomi elbette küçülecek, işsizlik artacak. Ama, her gün yeni bir duruma yönelik oluşan beklentilerin yarattığı dalgalanmalar olmayacağından, belki işsizlik daha az artacak, krizin maliyeti daha az olabilecek.

DURGUNLUĞUN RUH HALİ

Ekonomik durgunluk sürecinde devletin para ya da maliye politikaları yoluyla doğrudan müdahale edemediği en önemli alan özel sektörün yatırım harcamalarını kesmesi oluyor. Yatırım harcamalarının kesilmesi ekonomide hem toplam talebi düşürürken hem de ekonominin ileride büyüme şansını kısıtlıyor. Bu süreci kısa dönemde faizleri düşürme yoluyla tersine çevirmek de mümkün olamıyor.

Dikkat edilirse, dünyanın en büyük şirketleri her gün yatırım harcamalarını kestikleri ve istihdamı azaltmayı planladıkları konularında açıklamalar yapıyorlar. Türkiye’de de durum aynı. Şeffaflık daha az olduğundan, Türkiye’de benzer haberleri aynı yoğunlukta duyamıyoruz. Bu olguyu küresel düzeyde bir süre daha yaşayacağız.

Ekonomik durgunluk psikolojisi (ekonomik durgunluğun ruh hali), ekonomi politikalarının kendisinden çok, politika uygulamalarının kararlılığı, tutarlılığı ve inandırıcılığı ile dağılabiliyor. Henüz bu aşamadan uzağız.

İyi bayramlar dilerim.
Yazının Devamını Oku

Maliye politikasında kurallar

GEÇEN perşembe günü Wall Street Journal’da George Kopits imzalı, "Macaristan’ın Maliyesini Kurtarmak" (Saving Hungary’s Finances) başlıklı bir yazı yayınlandı. Makale önce Macaristan ekonomisinin çok olumlu olmayan kısa geçmişini özetliyor. Ardından, IMF, Dünya Bankası ve Avrupa Topluluğu ile ortaklaşa oluşturulan, Macaristan ekonomisini istikrara kavuşturmaya yönelik uygulamaya konan programdan söz ediyor. Programın orta-uzun vadeli sonuçları olacak en önemli ayağı bir yıl boyunca tartışılıp yasalaşan "Mali Sorumluluk Kuralları" olduğunu belirtiyor. Bizde popüler olduğu şekliyle, bu yasa maliye politikalarına bazı kurallar getiriyor.

KURALLAR

George Kopits Türkiye ekonomisini çok yakından bilen ve takip eden bir iktisatçı. 1980’lerin ilk yarısında Türkiye ekonomisini takip eden IMF iktisatçıları arasındaydı. Türkiye ekonomisi üzerine çeşitli yazılar yayınladı. Sonunda, IMF’nin Türkiye Misyonu’nun başı oldu. Bir ara IMF’nin maliye politikaları ile ilgilenen bölümünde çalıştıktan sonra Macaristan’da IMF temsilcisi olarak çalıştı. Bir süre özel sektörde çalıştıktan sonra şimdi hem üniversitede dersler veriyor hem de Macaristan Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu üyeliği yapıyor.

Kopits’in yazdığına göre, Macaristan’ın mali sorumluluk kuralları dört maddede özetlenebilir:

1- Devlet bütçesi her yıl faiz dışı fazla vermek zorunda (fazlanın milli gelire oranı verilmiyor). Faiz haricinde hiçbir harcama kalemi reel olarak milli gelir büyümesinin yarısından fazla artamaz.

2- Bütçede herhangi bir ödeneğin artırılması teklifi, aynı miktarda vergi gelirleri artışı yaratacak vergi oranları artışları ya da aynı miktarda bir başka ödeneğin azaltılmasıyla yapılabilir. Orta dönemli bütçe hedefleri beklenmeyen harcama artışları veya gelir kayıpları ile uyumlu hale getirilecek.

3- Bütçe uluslararası kabul görmüş muhasebe standartları ve raporlamaları ile uyumlu hale getirilip maliye politikalarında şeffaflık artırılacak.

4- Üç kişiden oluşan, teknik kişilerle desteklenen bağımsız bir kurul hükümetlerin bu kurallara uyup uymadığını denetleyecek.

Birinci kural devlet harcamalarının milli gelir içinde artmalarını önlemeye yönelik. İkinci kural bütçe uygulaması sırasında bütçenin borçlanma ihtiyacının gelişi güzel değişmesinin önüne geçmeye çalışıyor. Üçüncü kural şeffaflığın artırılmasıyla tüm kamuoyunun bütçe uygulamalarını yakından takip etmesini kolaylaştırıyor. Dördüncü kural ise bütçe denetim yetkisini bir anlamda Meclis’ten alıp üç kişilik bağımsız bir kurula veriyor.

Yasanın koyduğu son kural yıldan yıla bütçe yapıp hiçbir zaman yılın başında yapılan bütçe içinde kalamayan, iki yakasını bir araya getiremeyen ülkeler için işlevsel açıdan doğru bir yaklaşım olabilir. Ama, demokratik kurallar açısından Meclis’in bütçeyi denetleme yetkisini kendi dışında bir başka organla paylaşması, siyasal bilimler açısından herhalde tartışmalıdır.

ANLAŞAMIYOR MUYUZ?

Kopits, makalesinin sonunda Macaristan’ın bu uygulamasının diğer ülkelere de örnek olabileceğini savunuyor. "Mali alkolik" olarak tanımladığı ülkelerde (örneğin Arjantin, Ekvator ve Venezüella) bu kurallar manzumesinin önce kabul edilip sonra terk edilmesi ya da sulandırılması krizlere neden oluyor. Buna karşılık, kuralların ciddiyetle uygulandığı Brezilya, Şili gibi ülkelerde mali sorumluluk kuralları ülkenin risk primini düşüren bir etki yapıyor. Kopits Türkiye’nin de bu çeşit kuraları uygulamaya koymasını yararlı görüyor.

IMF ile yapılan görüşmelerde kurallara dayalı maliye politikası yaklaşımının tartışıldığı biliniyor. Anlaşmakta zorluk çekilen noktalardan biri de bu çeşit mali kurallar olabilir.
Yazının Devamını Oku

Sevinelim ama şımarmayalım

KASIM ayı enflasyonu beklentilerden çok daha iyi çıktı. Beklentilerin olumsuz olmasının en önemli nedenleri döviz kurlarının artması ve elektik/doğal gaz zamlarıydı. Veriler döviz kurlarındaki artışın enflasyona beklendiği kadar olumsuz yansımadığını gösteriyor. Elektrik/doğal gaz zamlarının ise petrol ürünleri ve diğer hammadde fiyatlarındaki düşüşlerle telafi edildiği anlaşılıyor. Kasım ayında tüketici fiyatları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 0.8 arttı. Üretici fiyatları aynı dönemde yüzde 0.03 düştü. Son on iki ayda tüketici fiyatları enflasyonu yüzde 10.8 olurken, üretici fiyatları enflasyonu yüzde 12.2 olarak gerçekleşti. Gelecek yılın hedefiyle karşılaştırıldığında ve ileriye dönük riskler göz önüne alındığında, son on iki aylık enflasyon hala yüksek bir düzeyde seyrediyor.

KUR-FİYAT İLİŞKİSİNDE GECİKME

Kasım ayına yönelik enflasyon verileri sevindirici
. Verilerin sevindirici olmasının arkasındaki en önemli etkenin ekonomik durgunluk (iç talep çöküşü) olduğu anlaşılıyor. Döviz kurları (0.5 dolar + 0.5 Euro) kasım ayında ortalama yüzde 5.1, son iki ayda ise yüzde 20.4 arttığı halde, fiyat istatistiklerinde önemli bir olumsuzluk yaratmadı. İç ve dış talebin ciddi ölçülerde daralması döviz kurlarından fiyatlara olan geçişi çok sınırlandırdı. Tüketici ve üretici fiyatları endekslerinde aynı olgu yaşanıyor.

Önümüzdeki dönemde bu durum değişebilir. İç talepteki durgunluk devam etse dahi, toptancılar da, perakendeciler de döviz kurlarındaki artışı satış fiyatlarına yansıtmak zorunda kalabilirler. Dolaysıyla, iç talepteki durgunluk döviz kurlarından fiyatları geçişi bir süre için geciktirmiş olabilir. Ama, kurlardan fiyatlara geçişin bu aşamada tümden zayıfladığını, hatta yok olduğunu iddia etmek biraz zor.

Temel enflasyon dinamiklerinde kayda değer bir yumuşama olduğunu iddia etmek de zor. Para politikasının etki alanında olduğu düşünülen fiyatların ortalamalarından oluşan I endeksi kasım ayında bir önceki aya göre yüzde 0.92 arttı. Ortalama enflasyonun arttığı bir dönemde, geçen yılın kasım ayında da I endeksindeki aylık artış 0.92 olmuştu. Döviz kurlarına hassas mal fiyatları ile döviz kurlarına o denli hassas olmayan mal fiyatlarındaki gelişmeler I endeksindeki ortalama fiyat gelişmelerini dengelemiş gibi görünüyor. Kurlarda istikrar sağlandığı takdirde, temel enflasyondaki iyileşme belli bir gecikme ile belirginleşebilir.

FAİZ İNDİRİMLERİ NEYİN İLACI?

Kasım ayı enflasyon verilerinin beklenenden düşük çıkmasının en önemli yanı enflasyon beklentilerini olumlu etkilemesi olacaktır
. Bu yıl sonunda enflasyonun yüzde 12’nin üzerinde olması (geçen aya kadar veriler bu yönde bir beklenti yaratıyordu) yerine yüzde 11 civarında gerçekleşme olasılığının çok yükselmesi gelecek yıla yönelik beklenti idaresini biraz daha kolaylaştıracaktır. Şimdilik sevinelim, ama şımarmayalım.

Son enflasyon verileri, derinleşme yolunda olan ekonomik durgunluk ve petrol dahil diğer hammadde fiyatlarındaki yumuşamayla birlikte kısa vadeli faizlerin indirilmesi olasılığını artırdı. Buna karşılık, küresel belirsizlikler artarak devam ediyor. Bu aşamada para politikası faizindeki indirimler, tüm dünyada olduğu gibi, bizde de ekonomik durgunluğun aşılmasına bir ilaç değil, finansal piyasalardaki portföy değişikliklerini kolaylaştıran bir araç olacaktır. Portföylerde Hazine bonolarının payının artması kaçınılmazdır.

Bu konuyu bir başka yazıda irdeleyeceğim.
Yazının Devamını Oku

Dış ticarette eğilimler değişiyor

2002 yılından bu yana ekonomide gözlenen bazı eğilimler son aylarda sert bir biçimde değişme sürecine girdi. Değişimin ilk işaretleri yılın ikinci üç ayındaki milli gelir verilerinde görüldü. Şimdi, ekonomik faaliyetlerdeki yavaşlama, hatta gerileme dış ticaret verilerinde de açıkça görünüyor. Ekim ayı itibariyle son on iki ayda ihracatımız 136 milyar dolara, ithalatımız ise 211 milyar dolara geldi. İhracat ve ithalatımızın toplamından oluşan dış ticaret hacmi 350 milyar dolara yaklaştı. Dış ticaret hacmi milli gelirimizin neredeyse yarısı.

Dış ticaret hacminin milli gelire göre yüksek olması ekonominin dışa açılmasının göstergelerinden biri. Dışa açılmanın yoğunlaşması ekonomiyi, yalnızca finansal piyasalar yoluyla değil, reel sektör yoluyla da dış şoklara da daha duyarlı hale getiriyor. Bu yılın ikinci yarısından sonra da bu olguyu olumsuz anlamda daha yoğun yaşamaya başladık.

İTHALAT VE İHRACAT DÜŞÜYOR

Yıllık bazda bu yılın ikinci yarısından itibaren hem yatırım malları hem de tüketim malları ithalatındaki büyüme düşmeye başladı
. Son üç ayda (ağustos-ekim) ise, yatırım malları ithalatı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1.3 düşerken, tüketim malları ithalatındaki artış yüzde 3.9’a kadar geriledi. Yalnızca ekim ayında, geçen yılın aynı ayına göre, yatırım malları ithalatı yüzde 12.8 düşerken, tüketim malları ithalatı yüzde 14 geriledi.

Bu veriler ekonomideki yılın ikinci yarısında yatırım talebinin de, toplam talebin de hızla düşme eğilimine girdiğine işaret ediyor. Ağustos ayı ile beraber petrol fiyatlarının düşmesi ara mallar ithalatı yoluyla toplam ithalatın da düşmesine neden oldu. Elimizde son aylara yönelik veriler olmasa da, temmuz ayında ton başına ham petrol maliyeti 933 dolarken, ağustos ayında 788 dolara düştüğünü görüyoruz. Eylül ve ekim aylarında ham petrol maliyetinin daha da hızlı düştüğünü görmek şaşırtıcı olmayacak.

Sonuçta, bu yılın eylül ayına kadar aylık bazda yüzde 20’nin üzerinde artan toplam ithalat ekim ayında, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 4.8 düştü. İthalattaki düşüşün tümü ekonomik faaliyetlerin duraksamasından ve petrol maliyetinin düşmesinden kaynaklandı. Dış ticaret açığının azalması açısından bu gelişme olumlu kabul edilebilir. Ama, ithalata paralel olarak ihracat da azalıyor. Eylül ayına kadar her ay yüzde 30-40 dolayında artan ihracat ekim ayında geçen yılın aynı ayına göre yüzde 3.1 düştü. Dolayısıyla, dış ticaret açığındaki daralma ithalattaki düşüş kadar olmadı.

DERİNLEŞEN DARALMA

Bu yılın eylül ve ekim aylarında toplam 10.4 milyar dolar dış ticaret açığı verdik. Geçen yılın aynı aylarındaki toplam dış ticaret açığı 11.2 milyar dolardı. Yani, iki aydaki dış ticaret açığındaki azalma 800 milyon dolar civarında geçekleşti. Yıllık dış ticaret açığının 75 milyar dolar olduğu düşünülürse, son iki ayda dış ticaret açığındaki azalma çok yetersiz olarak görülebilir.

Dış finansman olanaklarının kısıldığı, küresel talebin düştüğü bir ortamda, dış ticaret açığının geldiği düzey sürdürülemeyecek kadar yüksek. Dolayısıyla, önümüzdeki aylarda, ithalatın daha da düşmesi beklenmeli. İhracatın hızla düştüğü bir ortamda ithalattaki düşme gereği daha da fazla oluyor. Düşen ithalat ise ekonomik faaliyetlerin daha da daralması sonucu olacak. Kısacası, önümüzdeki aylar ekonominin derinleşerek daralmaya devam edeceği bir dönem olacak gibi görünüyor.
Yazının Devamını Oku

Başkalarına özenmeyelim

KÜRESEL durgunluktan çıkabilmek için her ülke kendine göre bazı önlemler almaya çalışıyor. Genel eğilim, tüm ülkelerin para ve maliye politikalarını gevşetmeleri yönünde. Bütçe kısıtı bazı ülkelerde önemini yitirdi. Hem ekonomiyi canlandırmak hem de zora giren şirketleri (bankalar dahil) kurtarmak için devletler kesenin ağzını açtı. Para politikalarını gevşettiler. Bu ülkelerin en önemli ortak noktaları paralarının dünya ticaretinde "değişim aracı" ve "değer birimi" olarak kullanılması. Yani, bu ülkelerin paraları konvertibl. Amerika ve Avrupa’nın gelişmiş ülkeleri bu grupta.

Krizle mücadeleye aktif olarak katılan bir diğer grup ülke dış ticaret fazlası veren, geçmişte hızla döviz rezervleri biriktirebilmiş gelişmekte olan ülkeler. Bunların başında Çin geliyor. Onlar da para politikalarını gevşetiyorlar. Henüz daha bir şey yapmadılarsa da, devlet harcamalarını artırmayı planlıyorlar. Bu grubun içinde yer alan Rusya krizle mücadele için hızla kolları sıvadı. Ama, şimdi başı derde giriyor. Bazı Asya ülkeleri de bu grupta.

Üçüncü grup, IMF ile bir program yapmaya çalışan ülkeler. Bu ülkelerin ortak özellikleri döviz rezervlerinin düzeyinin para ve maliye politikalarını gevşetilmesine olanak vermeyen ve genelde cari işlemler açığı vermeleri. Bu grupta Türkiye de var.

RUSYA

Rusya üçüncü grupta olması gerekirken, kendini Çin ile aynı gruba soktu. Rusya’nın Çin’den en büyük farkı döviz fazlasının petrol fiyatının yüksekliğinden kaynaklanması. Halbuki, Çin’in döviz fazlası mal üretiminden kaynaklanıyor. Petrol ve metal fiyatlarının düşmesiyle Rusya şimdi bambaşka bir konumda. Bu farklılıklarını doğru değerlendiremediler.

Döviz rezervleri krizden hemen önce 550 milyar dolar civarındaydı. Bu düzeyle Japonya ve Çin’den sonra Rusya döviz rezervleri en yüksek üçüncü ülkeydi. Buna güvenip devlet harcamalarını artırdılar. Para politikasını gevşettiler. Son üç ayda rezervleri 125 milyar dolar azaldı. Borsa endeksi üçte bire düştü. Önceleri döviz kurlarının artmasına izin vermemeye çalıştılar. Döviz rezervleri hızla erimeye yüz tutunca, şimdi bu politikadan da geri dönecekleri sinyalini veriyorlar. Son verilere göre döviz rezervleri 400 milyar doların biraz üzerinde.

Yüksek petrol fiyatlarıyla oluşturdukları "petrol fonu" eriyor. Rezervler eridikçe, ekonomiye olan güven kayboluyor. Kriz daha da ağarlaşıyor. Aslında, petrol fiyatlarının geldiği düzey itibariyle, sermaye kaçışı yanında, Rusya ekonomisi artık cari işlemler açığı vermeye başlayacak. Yani, döviz rezervleri üzerindeki baskı daha da artacak.

TÜRKİYE

Türkiye’nin sağa sola savuracak çok yüksek döviz rezervleri yok. Cari işlemler fazlası verecek bir durumumuz da yok. Paramız da konvertibl değil. Ekonominin çarklarının dönmesi için taze dış kaynak ihtiyacı içinde olan bir ülkeyiz. Bu gerçeklerden yola çıkarak başkalarına özenmemeliyiz.

Herkes para politikasını gevşetiyor diye, bizim de para politikasını gevşetmemiz yanlış olur. Herkes devlet harcamalarını artırdı diye, bizim de bütçe disiplinini göz ardı etmemiz bambaşka sorunları da beraberinde getirir. Zaten, bu nedenlerle IMF ile bir program yapmaya çalışıyoruz. Amacımız şirket kurtarmak değil, ekonomiyi kurtarmak olduğu için Türkiye IMF ile anlaşmaya çalışan ülkeler grubunda.

Türkiye kendi parasına değil, başkalarının konvertible paralarına ihtiyacı olan bir ülke konumunda. Dolayısıyla, krizi hafifletmenin yolu iç ekonomik politikalardan çok, dış kaynak bulmadan geçiyor. İç ekonomi politikalarıyla dış sorunları aşmaya çalışırken, para ve maliye politikalarını gevşetmeye kalkarsak, kendi krizimizi kendimiz yaratmış oluruz.

Bir seyahatim nedeniyle yazılarıma bir hafta kadar ara veriyorum.
Yazının Devamını Oku

Ekonomik durum

İÇİNDE yaşanan ekonomik şartlar içinde, çözüm arayışlarına gerçekçi yaklaşmak durumundayız. Bu dönemde çeşitli sektörler, hatta ekonominin tümü şikayetçi olacaktır. Herkes kendini kurtarmaya çalışacaktır. Herkese göre çözümler farklıdır. Oturulan koltuğa göre (ekonominin hangi kesiminde bulunuyorsanız), çözümler de farklı olacaktır. Hükümetten talepler artacaktır. Taleplerin çoğu da birbiriyle çelişkili olabilecektir.

DIŞ KAYNAK

Hükümetin yapabileceği şeyler vardır, yapamayacağı şeyler vardır. Yapılamayacakları yaparmış gibi göstermek yarardan çok zarar getirir. Becerilemeyecek işlere becerebilecekmiş gibi yaklaşmak durumu daha da kötüleştirebilir. Bu nedenle, alınacak önlemlere karar verirken ekonomik durumun iyi analiz edilmesi gerekir.

İçinde yaşanan sorun dış kaynak elde etmenin eskiye göre çok zor olmasıdır. Dolayısıyla, sorun aşılmak isteniyorsa, ekonominin talep ettiği kadar dış kaynak bulunması gerekiyor. Küresel şartlarda, ekonominin eski şartlarda devam edebilmesi için gerekli dış kaynağın bulunabilmesinin mümkün olmadığını kabullenmeliyiz.

O halde, "ikinci en iyi durumun" ne olduğu araştırmalıyız. İkinci en iyi durum, içinde yaşadığımız küresel şartlarda, yeterli görmesek de, "ekonominin dış kaynak elde etmesini azamiye çıkaracak" önlemlerdir. Bunlar ne olabilir?

Önlemleri iki ayrı grupta sıralayabiliriz.

Birincisi grup önlemler doğrudan dış kaynak arayışına girmektir. Bu çerçevede, çok gecikmiş de olsa, IMF ile yapılabilecek bir program, arzulamayabileceğimiz bazı şartları içerse de, Türkiye ekonomisine taze dış kaynak yaratabilir. Programın mali desteğinin önden yüklemeli (desteğin önemli bölümünün peşin alınması) olması beklentileri de, fiili durumu da olumluya çevirebilecek önemli bir olgudur. Bu konuyu geçenlerde vurgulamıştım. Galiba, olumlu gelişmeler var.

Aynı paralelde, yoğun ticaret yaptığımız ülkelerin Exim (ihracat) bankalarından yeni kredi limitleri talep edilebilir. O ülkeler de ihracatlarını artırmak istediklerinden, bu ortamda limit artışı almak göreli olarak daha kolay olabilir.

GÖRÜNÜMÜ KURTARMAK

İkinci grup önlemler daha çok içeride beklentileri olumlu tutmaya, dış piyasaların Türkiye ekonomisine bakışlarını olumluya çevirmeyi hedefleyen (defansif) önlemlerdir. Bu önlemler görüntüyü iyileştirmeye, en azından daha da bozulmasını engellemeye yönelik olmalıdır.

Kredi derecelendirme kuruluşlarının bu ortamda Türkiye ekonomisine bakışlarını olumsuza döndürmeleri hafife alınmamalıdır. Kamu finansmanının bozulabileceğine yönelik girişimlerden kaçınılmalıdır. Bu gibi ortamlarda, tüm sektörler muhatap oldukları vergilerin düşürülmesini talep ederler. Dış kaynak yeterli düzeyde bulunamadıkça, vergi indirimleri hiçbir işe yaramaz. Ama, ekonomik durgunluk yüzünden zaten bozulacak olan bütçe performansı daha da bozulur. İç ve dış beklentiler daha da olumsuzlaşır. Bu dönemde, devletin dolaylı ya da doğrudan para dağıtması bazı şirketleri kurtarabilir, ama ekonomiyi kurtarmaz.

İç talebi artırmaya çalışmak yarardan çok zarar getirir. Dış kaynak olmadıkça ekonomik büyüme olmaz. Dış kaynağın yeterince bulunamadığı bir ortamda iç talebi şişirmeye çalışmak kendimizin yaratacağı bir başka ekonomik krize davetiye çıkarmaktır.

Bu iki grup tavsiyeler yerine getirildiğinde ekonomi rahatlayacak mıdır? Yeterince dış kaynak bulunamadıkça hayır. Bugünkü ortamda Türkiye ekonomisinin eski düzeylerde dış kaynak bulabilmesi, en azından şimdilik, mümkün görünmüyor. Bu tavsiyeler ancak ekonomik acıları göreli olarak hafifletici olacaktır. Tavsiyelere uyulmadığı takdirde, çekilecek acı daha da büyük olabilir. Hükümetin bundan fazla seçeneği de yok.

Yarın devam edeceğim.
Yazının Devamını Oku

İtibar böyle kaybedilir

MERKEZ bankalarının ve para politikasının itibarı, ekonomik gelişmeler karşısında fiyat istikrarını hedeflemeye yönelik zaman içinde alınan tutumlar yoluyla oluşur ve pekişir. Fiyat istikrarını değil de, başka kaygıları yansıtan tutumlar itibarı zedeler.

Merkez Bankası geçen gün para politikası faizini düşürerek kendi itibarına bir darbe daha vurdu. Geçen yıl eylül ayında da enflasyonun yükselme eğiliminde olduğu bir dönemde aynı faizleri indirerek itibarına bir başka darbe vurmuştu.

SORULAR

Merkez Bankası kısa vadeli para politikası faizini neden indirdi? Bu soruya ekonomik mantık içinde inandırıcı bir yanıt bulmak zor.

Merkez bankalarının politika faizleri ile oynaması tek başına bir şey ifade etmez. Ulaşılmak istenen, enflasyon beklentilerini yönlendirerek hedef politika faizleri yoluyla orta-uzun vadeli faizleri etkileyebilmektir.

Yanıtı gereken birinci soru şu: Merkez Bankası politika faizlerini indirerek piyasada oluşan orta-uzun vadeli faizlerin inmesini sağlayabilecek midir? Hayır.

Uluslararası çalkantılarla, Merkez Bankası faizinden bağımsız bir şekilde Hazine bonosu faizleri artma eğilimindedir. Özellikle dövizde kaynak kıtlığı nedeniyle bankalar da kredi ve mevduat faizlerini artırmaktadır. Kredi verme iştahı yok olmuştur. O halde, Merkez Bankası faizlerinin bu şartlarda ekonomideki orta-uzun vadeli faizleri etkileme gücü yoktur.

İkinci soru: Merkez Bankası’nın her gün ihale yoluyla bankalara borç verdiği likiditenin faizleri dahi artarken (yüzde 17’den yüzde 17.5 civarına gelmişti), politika faizlerini düşürmekle başka ne amaçlanmış olabilir?

Akla ilk gelen yanıt, politika faizlerinin düşürülmesiyle bankaların Merkez Bankası’ndan borçlanmalarının maliyetinin düşürülmesinin hedeflenmesi oluyor. Bankalara daha ucuz kaynak sağlayarak daha ucuz fonlama maliyetiyle döviz almalarının önü açılıyor. Daha ucuz kaynak sağlayarak bankaların kredi vermesi teşvik edilmek isteniyor.

Merkez Bankası’ndan daha ucuz kaynak sağladıkları için bankalar daha çok kredi verecekler mi? Hayır. Sorun bankaların Türk parası bulamamalarından ya da maliyetin yüksek olmasından kaynaklanmıyor. Sorun, banka müşterilerinin içinde yaşanan şartlarda kredi değerliliğinin düşmesi. Ama, ucuz YTL kaynağı bulduğunda, bankaların ve tüm ekonominin daha fazla döviz alması söz konusu olabilecektir. O takdirde, yükselen döviz kurları zaten kredi değerliliği düşmüş olan reel sektör şirketlerini daha da riskli hale getirmeyecek midir? Bu yolla ekonomik riskler artmayacak mıdır? Evet!

Döviz kurlarının mal ve hizmet fiyatlarına etkisinin azaldığı yönünde elimizde inandırıcı bir delil yok. Kaldı ki, son dönemde giderek artan döviz kurlarının nerede duracağını da bilinmiyor. Bu hatayı 2006 yılının ortasında da yaptık. Fatura ağır oldu.

Merkez Bankası yükselen döviz kurlarına karşı döviz satarak müdahale etmeye başladığında, bir pencereden ucuz YTL verip diğer pencereden rezervlerinden döviz satarak döviz rezervlerini çar-çur etmiş olmayacak mıdır?

CEVAPLAR

Makul ekonomik nedenler bulunamayınca, faiz indirim kararının arkasında siyasi nedenler aramak zorunlu oluyor. Ekonomik büyümeyi sekteye uğratmamak için belki hükümetin baskısıyla Merkez Bankası politika faizini indirdi. G-20 toplantısında konuşulanlar hükümetin Merkez Bankası üzerindeki baskılarını artırmış da olabilir. Belki de, G-20 toplantısında görüp herkes faiz indirirken, biz de indirelim denip başkalarına özenmiş de olabiliriz.. Bu konuyu pazartesi günü işleyeceğim.

Nedeni ne olursa olsun, Merkez Bankası son faiz indirimiyle kurum olarak kendinin ve enflasyona odaklı para politikasının itibarını sorgulattı. Ortalık karmakarışıkken, beklentilerin çok iyi yönetilmesinin önemi artmışken, para politikası anlaşılamaz bir konuma itildi. Bunun da elbette maliyeti olacak.
Yazının Devamını Oku

Dünya durgunluktan ne zaman çıkar

BUGÜNLERDE küresel ekonomik durgunluktan ne zaman çıkılabileceği konusunda farklı tahminler yapılıyor. İyimser olanlar gelecek yılın ilk üç ayından sonra toparlanmanın başlayabileceğini söylüyorlar. Kötümserlerse, toparlanmanın ancak gelecek yılın üçüncü üç ayından sonra (ekim ayı) gelebileceğini belirtiyor. Bu tahminlerde, kimin, neleri varsayım olarak aldığı belli değil. Dolayısıyla, yapılan varsayımlardan yola çıkarak tahminlerin gerçekçi olup olmadığını söyleyebilmek olanaksız. Bilemediğimiz bir süre geçtikten sonra elbette ekonomik durgunluk yerini belli bir ekonomik canlılığa bırakacaktır. Krizler ilelebet sürmezler. Ama, ekonomik canlanmanın ne zaman gerçekleşeceği büyük ölçüde alınmakta olan ve ileride alınabilecek ekonomi politika duruşuyla yakından ilgili.

VARLIK FİYATLARI

Hızla içine girilen küresel kriz daha önce yaşanmış krizlerden oldukça farklı. Sorun yalnızca varlık fiyatlarının düşmesi ve bankaların kredileri kısması değil. Küresel durgunluğu körükleyen en önemli unsur finansal sistemin küçülmeye çalışması (de-leveraging). Finans sisteminin geri vitesi yoktur. Küçülmeye çalıştığında, geri gittiğinde, vites kutusunu dağıtır. Şimdi de böyle oluyor.

Finansal sistemin küçülmeye çalışması demek; daha önce alınmış kredilerin bir bölümünün geri ödenmesi; kredilerin bir bölümünü geri ödeyebilmek için finansal ya da finansal olmayan varlıkların satılması; varlıkların satılmasıyla varlık fiyatlarının düşmesi; varlık fiyatlarının düşmesiyle tüketim ve yatırım kararlarının (toplam talep) ertelenmesi; toplam talebin düşmesiyle üretimin düşmesi ve işsizliğin artması anlamına geliyor.

Bu zincirleme tepki ne zaman ve nasıl durdurulabilir? Durduğunda, finansal sistem yeniden büyüme eğilimine girebilecek midir? Zincirleme tepkinin durması ekonomik çöküşün durmasına ya da hafiflemesine yol açar. Ama, ekonomilerin yeniden canlanabilmesi için finansal sistemin yeniden büyüme eğilimine girmesi şarttır.

Ekonomik çöküntünün durması için finansal küçülmenin (de-leveraging) durması gerekiyor. Burada kritik alan varlık fiyatlarının düşüşünün durması. Toplam talebi artırmaya yönelik önlemeler tasarruf eğilimlerinin artması nedeniyle çok fazla etkin olamayabilir. Ama, varlık fiyatlarındaki düşüşün durması kredilerin geri çağrılması eğilimlerini de dizginleyecektir. Martin Feldstein gibi iktisatçılar aylardır bu yönde öneriler yapıyorlar.

KATI DÜZENLEME RİSKİ

Finansal küçülme durduktan sonra finans kesiminin yeniden büyüme eğilimine ne zaman ve ne boyutta gireceği çok büyük ölçüde finans kurumlarının ve finans piyasalarının nasıl bir gözetim ve denetim sistemi içine alınacağı ile yakından ilgilidir. Aynı bizde 2001 Krizi’nde yaşandığı gibi, Batı’da da kamuoyu finansal kurumların ve finans piyasalarının düşmanı kesildiler. Kurumların da, piyasaların da, kişilerin de cezalandırılması isteniyor. Bu yaklaşım Amerika ve Avrupa’da siyasetçilerde de oldukça yaygın.

Finansal sistemin bir daha kriz çıkmasın beklentisiyle aşırı bir düzenleme içine alınıp hareket yeteneğinin (rekabetin) azaltılması durumunda ekonomik canlanma geç başlayabilir. Göreli olarak erken de başlasa, geçmişte alışılan düzeylere gelmeyebilir. Finansal sistemin gözetim ve denetimine tepkisel yaklaşımlar göstermek önümüzdeki dönemde küresel büyüme konusunda kendi ayağımıza kurşun sıkmak gibi olacak.
Yazının Devamını Oku

Büyüme haberleri iyi değil

DÜNYANIN gelişmiş ülkeleri tek tek ekonomik durgunluğun derinleştiğine yönelik veriler açıklıyorlar. Gelişmekte olan ülkelerde de ekonomik büyümenin düştüğüne yönelik işaretler var. Euro Bölgesi’nde yılın üçüncü çeyreğinde üretilen milli gelir bir önceki üç aya göre yüzde 0.2 azaldı. Geçen üç ayda da durum aynıydı. Amerika’da yılın üçüncü çeyreğine kadar olan yıllık milli gelir bir önceki üç aya kadar üretilen yıllık milli gelire göre yüzde 0.3 düşüş gösterdi. Bu rakamın aşağıya doğru güncelleştirilmesi çok büyük bir olasılık. Japonya’da da aynı dönemde milli gelir yüzde 0.5 azaldı. İngiltere ekonomisi yılın ikinci çeyreğinde bir büyüme yaşamamışken, yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 0.5 küçüldü.

Çin’de ekonomik büyüme yüzde 12’ye varmışken, yılın üçüncü üç ayında yüzde 10’un altına geldi. Diğer Asya ekonomilerinde durum çok daha kötü. Oralarda büyüme eksiye dönüştü.

Türkiye’de de yılın üçüncü üç ayına yönelik veriler çok hoş değil.

EKONOMİ HIZLA ZAYIFLIYOR

Tablo’da ekonomik büyümeyi tahminde kullanılabilecek yılın üçüncü üç ayına yönelik bazı ekonomik verilerin geçen yılın aynı dönemiyle karşılaştırmaları yer alıyor.

Cari işlemler açığı geçen yılın üçüncü çeyreğinde 6.8 milyar dolarken, bu yıl aynı dönemde 8 milyar dolar oldu. Enerji ithalatı hariç, cari işlemler fazlası ise geçen yıldan bu yıla 718 milyon dolardan 3.8 milyar dolara geldi. İç tasarruflar artma eğilimine girdi.

Dış ticaret açığı aynı dönmemde 17.6 milyar dolardan 21.2 milyar solara yükseldi. Enerji ithalatı hariç dış ticaret açığı ise geçen yılın üçüncü çeyreğinde 10.1 milyar dolarken bu yıl aynı dönemde 9.5 milyar dolara geriledi. Enerji hariç ara malları ve yatırım malları ithalatında bir düşüş söz konusu. İmalat sanayi malları ithalatı miktar endeksinin geçen yılın üçüncü çeyreğinde 189’a yaklaşmışken, bu yılın aynı döneminde 186’ya düşmesi de bu yöndeki bir izlenimi güçlendiriyor.

İmalat sanayi üretimi bu yılın üçüncü çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.

BEKLENTİLER KÖTÜLEŞİYOR

Tüketici eğilimleri de bozulmaya devam ediyor. Çeşitli kuruluşların yayınladıkları tüketici güven endeksleri geçen yıldan bu yana yüzde 20’yi aşan düşüşlerin olduğuna işaret ediyor. Bazı diğer çalışmalar da reel olarak tüketim harcamalarının bu dönemde düştüğünü gösteriyor. Yılın ikinci üç ayına yönelik milli gelir verileri de iç talep artışında dikkate değer bir yavaşlamanın başladığını gösteriyordu.

İşsizlik oranı geçen yılın temmuz-ağustos-eylül döneminde yüzde 9.2 iken, bu yılı aynı dönemde yüzde 9.8 oldu. Kurumsal olmayan nüfusun istihdamı geçen yıl aynı dönemde 22.1 milyon kişiyken bu yıl 22.5 milyon kişiye yükseldi. İşsizlerin sayısı ise 2.2 milyon kişiden 2.4 milyon kişiye çıktı.

Tarım kesimi üretimi hakkında elimizde güvenilir bilgiler yok. Ama, tarım kesiminde belli bir büyüme gerçekleşse dahi, bu yılın üçüncü çeyreğinde milli gelirin düşmüş olabileceği çok yüksek bir olasılık. Türkiye ekonomisi de dünyadaki genel eğilimlere paralel bir performans gösteriyor. Kötüleşen performansın bir bölümü dış kaynaklı.
Yazının Devamını Oku

IMF ile anlaşacaksak

SONUNDA ekonomik gerçekler galiba siyasi kaygıların önüne geçiyor. IMF ile bir uzlaşmanın yolları aranıyor. Geç de olsa, yanlıştan dönmek de olumludur. IMF ile bir uzlaşma geçmişten farklı olmalı. Farklı bir bakış açısıyla farklı konuları öne çıkarmalı. İçinde yaşanan kriz ortamı bizim iç dengesizliklerimizden kaynaklanmadı. Yurtdışından kaynaklanan "kredi çöküşü" ile beraber Türkiye’nin yurt dışından kaynak bulabilmesi zorlaştı. Bu zorluk içinde, şimdi Türkiye ekonomisi kısıtlı dış kaynak ortamına uyumda doğal olarak sıkıntılar yaşıyor. O halde, IMF ile varılacak bir uzlaşma ve ortaya konacak program (mali destekle beraber) Türkiye ekonomisinin iç dengelerini daha da sağlamlaştırırken, dış kaynaklara erişim sorununu da hafifletmeyi amaçlamalı.

YURTDIŞI  PİYASALARI İKNA

Türkiye, IMF ile yapılacak bir programda ekonomik büyümeye kafayı takmamalı
. Bu çeşit programlarda "ekonomik büyüme" bir hedef değil, tahmin olarak algılanmalı. 2001 yılından sonra hedeflenen büyüme rakamı genelde yüzde 5’di, ama büyüme yüzde 7’lerede gerçekleşmişti. Dolayısıyla, belli varsayımlar altında ekonomik büyümenin yüzde 2 gibi tahmin edilmesi ne moralleri bozmalı ne de çok fazla umuda kapılmalıyız. Bilmeliyiz ki, varsayılandan daha çok dış kaynak bulabildiğimizde, ekonomik büyüme hızlanacak. Dış kaynak akışı tahminlerin altında kaldığında, düşük bulduğumuz ekonomik büyüme rakamlarını dahi tutturamayabiliriz.

Hedefimiz IMF yoluyla gelecek mali desteğin boyutunun özellikle 2009 yılına yönelik olarak dış kaynak ihtiyacımızla tutarlı olmasıdır. Elbette, tüm dış kaynak ihtiyacımız IMF tarafından karşılanmayacaktır. Ama, IMF’nin Türkiye’ye tahsis edeceği mali desteğin boyutu yurtdışı piyasaları olumlu yönde etkilemelidir. Türkiye ekonomisinin riskini aşağıya çekmelidir.

Mali piyasalar küçülürken, Türkiye’nin de uluslararası piyasalardan alabileceği kaynak doğal olarak azalacaktır. Önemli olan, diğer gelişmekte olan ülkelere göre, Türkiye’nin daha az riskli bir konumda olduğunu gösterebilmek ve piyasaları bu yönde ikna etmektir. IMF ile yapılacak program ve o programa dayalı mali desteğin birinci hedefi bu olmalıdır.

ÖNDEN YÜKLEMELİ MALİ DESTEK

IMF ne denli büyük mali destek verirse versin, bir standby düzenlemesi çerçevesindeki mali destek performansa dayalı olarak taksitler halinde verilecektir. Halbuki, küresel krizin bugünkü halinde bizim gibi ülkelere belli bir "dövizde emniyet stoku" (buffer stock) gereklidir. Yani, performansa dayalı taksitlerin ötesinde, Türkiye’nin önden belli bir mali destek alması küresel piyasaların Türkiye’ye bakış açılarını olumlu yönde değiştirebilecektir.

IMF ile bir program yapacaksak, aynı programa ek olarak IMF’nin geçen ay açıkladığı kotanın beş katına kadar olabilecek döviz desteğinden yararlanması gündeme getirilmelidir. Böyle bir destek döviz rezervlerimize küçümsenmeyecek bir destek sağlarken, dış kaynak sorunumuzu da bir ölçüde hafifletecektir.

Kısacası, Türkiye’nin kısa dönemde önden yüklemeli bir mali desteğe ihtiyacı vardır. Ancak bu yolla, dış kaynak kısıtı bir ölçüde hafifletilebilir. Önden yüklemeli mali destek hem azalan dış kaynaklara bir katkı yapacaktır hem de yurtdışı piyasaların Türkiye ekonomisine yönelik çekingenliğini bir ölçüde hafifletecektir. Küresel piyasalar normalleşene kadar önden yüklemeli mali destek diş kaynak kısıtından doğan sorunları bir ölçüde hafifletecektir.
Yazının Devamını Oku

Onarmak mı bozmak mı

TÜRKİYE’de küresel krize karşı fazla pasif bir yaklaşım içinde olduğumuzdan şikayetçiyiz. Yurtdışında da, galiba hükümetler çok fazla aktif bir tutum içindeler. İkisinin de bazı sakıncaları var. Krizlerle mücadelenin en önemli unsurlarından biri olayların önünde koşmayı becerebilmek. Hükümetler aldıkları kararlarda inandırıcı olmak zorundalar. Böyle ortamlarda, nedenleri ne olursa olsun, yalpalamak yarardan çok zarar getiriyor. Ekonomik birimler önünü görmek istiyor. Yalpalama ortalığı daha da sisli hale getiriyor. Son gelişmeler Amerika’da onarayım derken bozulmaya katkı yapıldığı izlenimini güçlendiriyor.

KARARLAR DEĞİŞİYOR

Krizle mücadelede Amerikan İdaresi çok aktif. Her gün yeni bir yaklaşım sergileniyor. Olayların gelişimine göre, yeni paketler açılıyor. Alınacağı söylenen önlemlerde ne parasal genişleme ne de bütçe dengesi herhangi bir kısıt oluşturmuyor. Bütün bunlara rağmen, genel görüntü ve algılama "çok sesin çıktığı, ama görüntünün olmadığı" yönünde.

Krizin en kritik döneminde Başkanlık ve Kongre seçimleri yapıldı. Yepyeni ve bambaşka bir yaklaşım getireceğini iddia eden bir aday Başkan seçildi. Ama, görevi iki ay sonra devralacak. Kararlı, inandırıcı ve maliyeti yüksek olabilecek stratejik kararlar almaya yönelik bu dönemde bir boşluk söz konusu.

Kongre’nin onayladığı 700 milyar dolarlık finansal sistemi kurtarma paketi eylül ayında onaylandı. Üç sayfalık bir yasa teklifi şeklinde sunulan plan finans kurumlarının elindeki değeri ve piyasası kalmamış varlıkların öncelikle satın alınmasına yönelikti. Üç sayfalık yasa teklifi 440 sayfalık yasaya dönüştü. Her Kongre üyesi kendi gündemini yasaya koydurdu. Paketin toplam maliyeti 900 milyar dolara yaklaştı.

Teklifin yasalaşmasından iki hafta sonra kötü varlıkları satın almadan önce, bankalara sermaye yardımı yapılmasına karar verildi. Bu çerçevede, 200 milyar doların üzerinde bir meblağ büyük ve bazı yöresel bankalara sermaye olarak aktarıldı. Bu bankalara kredi musluklarını açın diye talimat verildi. Ekonomik durgunluğun içinde kredi değerliliğinin ölçülmesi zorlaştığından, kredi muslukları açılamadı.

Kasım ayının ortasına gelinirken, bankaların elindeki kötü varlıklardan daha bir dolarlık alım yapılmadı. Şimdiye kadar toplam harcanan para 300 milyar doları dahi bulmadı. Ne oldu diye herkes merak ederken Amerikan Hazine’si bir kez daha fikir değiştirdi. Bu kez, Kongre tarafından onaylanan kaynağın, kötü varlıkları değil, bireysel kredilere (kredi kartları, tüketici) dayandırılan varlığa dayalı menkul kıymetlerin Hazine tarafından alımında kullanılmasına karar verildi.

BOZULMA HIZLANIYOR

Bu yaklaşım değişiklikleriyle, Amerikan Hazine’si olayların önünde değil, arkasında koştuğunu ve gerçekten ne yapmak istediğini bilmediğini piyasalara gösteriyor. Bu şartlarda doğal olarak bankalar kredi musluklarını açmaktan çekiniyorlar. Yatırımcılar paralarını sermaye piyasası araçlarında değerlendirmekten korkuyorlar. Tüketiciler, "başımıza başka ne gelebilir?" endişeleriyle tüketimlerini erteliyorlar. Her gün büyük 15-20 şirket binlerce kişinin işine son vereceğini açıklıyor. Otomotiv şirketleri kurtarılmayı bekliyorlar. Yarın başka sektörler ve yerel idareler kurtarılmak için sıraya girecek gibi görünüyor.

Geriye doğru bakıldığında, Amerikan İdaresi içinde yaşanan ekonomik şartları onarmaya çalışırken, aslında daha da bozduğu izlenimini veriyor. Hatırlanacak olursa, ekonomik görünüm, kurtarma paketleri gündeme geldikten sonra daha da kararmaya başladı. Beklentiler düzeleceğine, daha da bozuldu.

Önlem paketlerinin, bozulmanın hızlandığında gündeme getirildiği söylenebilir. Ama, önlem kararı alınıp da önlemlerin para politikası dışında devreye sokulamamasını açıklamak o denli kolay değil.

Amerika’daki kafa karışıklığı dünyanın diğer bölgelerine doğal olarak sıçrıyor. Çünkü, dünya ekonomisinin en azından şimdilik amiral gemisi durumundaki bir ekonomi kafa karışıklığı içinde bocalarken, Avrupa ve gelişmekte olan ülkeler de zorlanıyorlar.
Yazının Devamını Oku

Ekonomik gerçekler ve sosyal kaygılar

FİNANSAL kriz gelişmiş ülkelerde hızla reel sektöre kayıyor. Her krizde olduğu gibi, bu krizde de ilk darbe alan reel sektörlerden biri otomotiv sektörü oldu. Amerika’da şimdi üç büyük otomotiv şirketi çok zor durumda. Dünyanın başka yerlerinde de durum farklı değil. Otomotiv satışları hızla düşüyor.

Otomotiv sektörünün Amerika’nın sanayileşme ve toplu üretime geçiş sürecinde çok önemli bir yeri var. Dolayısıyla, ekonomik katkıları yanında sektörün Amerikalılar gözünde hissi bir konumu da var. Ama, Amerika’da otomotiv sektörünün küresel gelişmelere ayak uyduramadığı da bir gerçek. Hızla pazar payı kaybediyor.

KURTARMAYA DEVAM

1970’li yıllarda yaşanan petrol şokları sonucunda dünya benzin tasarrufunu öne çıkaran otomobil tüketimine ve üretimine yöneldi. Başta Japonya olmak üzere, Uzakdoğu ülkeleri göreli olarak ucuz işgücünden de kaynaklanan nedenlerle küresel piyasada bu sektörde de ağırlığını artırmaya başladı. Amerikan şirketleri hızlı değişime ayak uyduramadılar. O dönemde, Chrysler mali açıdan zor duruma düştü. Carter İdaresi şirketin 6 milyar dolar civarındaki borçlarına garanti vererek şirketin batmasını engelledi.

1980 ve 1990’lı yıllarda petrol fiyatlarının reel olarak (bazı dönemlerde nominal olarak da) gerilemesiyle yakıt tasarrufunu öne çıkaran otomotiv sektörü üretimi üzerine baskılar hafifledi. Amerikan şirketleri fazla bir uyum göstermeden yollarına devam ettiler.

2000’li yıllarda petrol fiyatlarının yeniden artışa geçmesiyle otomotivde yakıt tasarrufu yeniden gündeme geldi. Amerikan şirketleri büyük ölçüde yeniden hazırlıksız yakalandılar. Finansal krizin derinleşmesiyle borç bulmakta tıkanmalar yaşanmaya başladı. Küresel talebin düşmesiyle de, bu sektörde büyük zararlar oluştu. Sektörün geldiği büyüklük düşen talep (yaklaşık yüzde 30) karşısında ekonomik olmaktan çıktı. Şimdi, Amerikan otomotiv şirketleri yeniden kurtarılmayı bekliyorlar. Yakıt tasarruflu otomobil üretimine geçmeleri için devletin Amerikan otomotiv şirketlerine verdiği 25 milyar dolar kimseye yetmedi. Kaldı ki, o paralar zaten zararların finansmanında kullanıldı.

En büyük otomotiv şirketi General Motors (GM) iflas aşamasında. Söylendiğine göre, GM’in acilen 10 milyar dolara ihtiyacı var. Ama, önümüzdeki birkaç yıl içinde kendine gelebilmesi için ek 30 milyar dolara daha ihtiyaç duyabilir.

SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Amerikan devleti böyle bir desteği otomotiv sektörüne vermeli mi? Otuz yıldır kendine çekidüzen verememiş bir sektörün suni teneffüsle yaşatmanın maliyeti ortada. Diğer taraftan, bu sektördeki ve bu sektörün tedarikçisi durumundaki yan sektörlerde yaratılan istihdam önemli bir kaygı. Konunun küçümsenmeyebilecek sosyal bir boyutu var. Bu sektörden ekmek yiyenler çok büyük bir çoğunlukla siyasi yelpazenin Demokratlar tarafında yer alıyor.

Bütün bu gerekçelerle içinde yaşanan krizden çıkabilmeleri için otomotiv sektöründeki şirketlere devlet yeniden yardım yapacak gibi görünüyor. Kongrenin Demokrat kanadı ve yönetimi devralacak Obama 50 milyar dolara yaklaşan yeni bir kurtarma paketi oluşturma gayreti içinde. Bu şirketler bir süre daha yaşayacaklar. Ama, ileride yeniden devlete muhtaç olmaları da çok büyük bir olasılık.

GM’in hisse senedi fiyatı 1940’ların başındaki düzeye geriledi. Şirketin eski CEO’larından birinin 1950’lerde Hazine Bakanı olmasından sonra söylediği söz ilginçtir: "GM için iyi olan, Amerika için de iyidir."

Bu söz o dönem için belki doğruydu. Ama, GM’i yaşatmanın ekonomik mantığı artık tartışılır hale geldi. Yaşatılacaksa, daha çok sosyal kaygılarla konuya yaklaşılacak. Sosyal kaygılarla alınan kararların ekonomik mantığı olmadığında "sürdürülebilirlik" sorunu er ya da geç yeniden gündeme gelecek.
Yazının Devamını Oku

Sanayi üretimine ne oluyor

AĞUSTOS ayından sonraki gerilemenin ardından, eylül ayında imalat sanayi üretimindeki düşme hızlanmış görünüyor. Bir yıl öncesinin aynı ayına göre, imalat sanayi üretimi ağustos ayında yüzde 5.8 gerilemişti. Eylül ayında aynı bazda yüzde 6.4 düşüş yaşandı.

Yurtdışındaki kriz içsel nedenlerin katkılarıyla reel sektörü çok çabuk vurmuş görünüyor. Çünkü, imalat sanayi üretimindeki son aylardaki düşüşün ana kaynağı yurtdışında talebi kesilen ihracata yönelik sektörler. Örneğin, radyo-TV ve motorlu taşıtlar üretimleri son aylarda üretimi çok ciddi boyutlarda düşen sektörler.

Bunların yanında, tekstil ve giyim eşyası üretimleri de hızlı bir düşüş içinde. Şaşırtıcı olan gıda üretiminin de, diğerleri kadar olmasa da, bir düşüş eğilimi içine girmiş olması. İç talepteki daralma gıda sektörü üretimini etkilemiş olabilir.

ÇAKILMA

Ekonomik faaliyetlerin düşüş eğilime girdiği ortamlarda talebi daralan sektörler genellikle dayanıklı mallar oluyor. Benzer bir eğilim bugünlerde gelişmiş ülkelerde de yaşanıyor.

Perakende sektöründe zorunlu gıda ürünlerinin talebi göreli olarak istikrarlı giderken, dayanıklı tüketim malları talebinde ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Temel gıda maddeleri satan perakendeciler çok fazla etkilenmezken, dayanıklı tüketim malları ağırlıklı iş yapan perakendeciler ve üreticiler sıkıntıya giriyorlar.

Bizde fazla ayrıntılı veri olmadığı için bu çeşit gelişmeleri yakından takip etme olanağı olmuyor. Ama, sanayi üretimi verileri belli ipuçları veriyor.

Grafikte imalat sanayi üretiminde üçer aylık ortalamaların bir önceki yılın aynı üç ayına göre yüzde değişmelerinin aylık eğilimleri veriliyor. Grafikte bu yılın mart ayından itibaren imalat sanayi üretiminin kafa üstü çakıldığı çok belli. Bu yılın mart ayı itibariyle üç aylık imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 6.3 artmıştı. Nisan ayı ile beraber büyümede hızlı bir düşüş başladı. Eylül ayı itibariyle son üç aydaki (yılın üçüncü üç ayı) imalat sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3 düştü.

DEĞİŞTİRMEK ZOR

Üç aylık bazda değerlendirildiğinde, son üç aydaki imalat sanayi üretimi performansı 2001 Krizi sonrasının en kötüsü. Aynı bazda, yılın üçüncü üç ayında gıda sektörü üretimi yüzde 0.8, tekstil yüzde 19,8, giyim yüzde 13.7, radyo-TV yüzde 26.7 düştü. Motorlu taşıtlar üretimi yüzde 3.8 artmış görünüyor. Ama, üretimdeki artışın hızla yavaşlamakta olduğu bir gerçek. Yılın son üç ayında büyük bire olasılıkla motorlu taşıtlar üretimi de düşüş yaşayacaktır.

İmalat sanayindeki bu gelişmeler iyi analiz edilmelidir. Görünen o ki, ne iç talebi canlandırarak ne de para basarak sanayi sektöründe üretim azalmasını durdurmak çok kolay olmayacak. Küresel daralmadan bizde nasibimizi kaçınılmaz olarak alacağız.
Yazının Devamını Oku

Ekonomik büyüme ve kaynaklar

GELİŞMİŞ ülkelerden sonra gelişmekte olan ülkelerde de "ekonomik büyüme" konusu öncelikli hale geldi. G-20’nin Maliye Bakanları ve Merkez Bankası Başkanları toplantısından "ekonomik büyüme için gereken ne varsa yapılsın" kararı çıktı. Liderler toplantısını beklemeden Çin yarım trilyon doları aşan (milli gelirlerinin neredeyse beşte biri) bir paket açıkladı. Harcamaların artırılmasıyla altyapı projelerine öncelik verileceği vurgulandı. Amaç, daha fazla harcama ile ekonominin uyarılması ve ekonomik büyümeden fedakarlık yapılmaması.

Benzer yaklaşımları daha önce gelişmiş ülkeler de göstermişti. Özellikle finans kurumlarının ayakta kalabilmeleri için Euro Bölgesi ülkeleri, İngiltere ve Amerika trilyon dolarları aşan paketler açıkladılar. Özellikle Amerika’da, yeni Başkan Obama’nın altyapı projelerine öncelik vereceği konuşuluyor.

BÜTÇE KISITI YOK

Yakın tarihin en derin küresel ekonomik durgunluğunun beklendiği bir ortamda ekonomik büyümenin uyarılması tek başına iyi bir şey. Sorun, ekonomik büyümenin fiyat istikrarı içinde sürdürülebilir bir biçimde hızlandırılması için yeterli kaynakların olup olmadığında yatıyor.

Şimdiye kadar "ekonomik büyüme paketleri" açıklayan tüm ülkeler, Çin hariç, zaten çok yüksek bütçe açıkları veren ülkeler. Almanya ve Fransa gibi ülkeler bütçe açıklarında Avrupa Birliği kriterlerinin içinde kalmakta zorlanıyorlar. Amerika’da Obama’nnı yeni projelerini hesaba katmayan bütçe açığının 2009 yılında bir trilyon dolar civarında (milli gelirin yüzde 7’sinden fazla) olacağı bekleniyor.

Zaten kötü olan bütçe dengeleri ekonomik büyümeyi uyarabilmek için daha da kötüleşecek. Aslında, bütçe kısıtı diye bir olgu şu sıralarda hiç kimseyi ilgilendirmiyor. Artan bütçe açıkları borçlanarak finanse edilecek. Demek ki, devlet harcamalarını artırırken, birileri de tasarruflarını artıracak ki, artan bütçe açıkları için borçlanma yapılabilsin. Bütçe açıklarının bir bölümü de kaçınılmaz olarak parasallaşacak.

İki yol görünüyor. Birincisi, bütçe açıklarının arttığı ülkelerde özel sektörün daha fazla tasarruf yapması. Aslında bu yol da tercih edilmiyor. Çünkü, devletin harcamalarını artırdığı kadar özel sektörün harcamalarını kısıp tasarruf yapması ekonomik büyümeye arzulanan ivmeyi kazandıramayacak. İkinci yol enflasyon gibi görünüyor. Hemen olmasa da, planlanan devlet harcamaları devreye girdiğinde, birçok ülke enflasyon riskiyle boğuşacak. Bu ülkelerin başında da, Avrupa ve Amerika geliyor.

ÖZEL KESİMİN TAVRI

İleriye dönük ekonomik belirsizlikler ekonomik birimleri zaten daha tutucu yaptı. Yani, özel kesimin tasarrufları artma eğiliminde. Son bir yıldır gelişmekte olan ülkelerde küçümsenmeyecek servet kayıpları oluştu. Gayrimenkul fiyatları düştü. Borsalar tepe taklak oldu. Hammadde fiyatları hızla geriledi.

Ekonomik birimlerde öne çıkan dürtülerden biri kaybedilen serveti yeniden yerine koyabilmek için tasarrufların artırılması olmakta. Bu eğilim şimdi de kendini gösterirse, özel sektörün reel olarak harcamalarını artırmasını beklemek çok gerçekçi değil.

Bu açıdan, Batı’da gayrimenkul fiyatlarındaki düşüşün durması önemli olgulardan biri durumunda. Yani, ekonomik büyümeyi ateşleyebilmek için servet kayıplarının ekonomik birimlerin tasarruflarını artırması yoluyla telafisi değil, varlık fiyatlarının yeniden yükselişle geçerek servet kayıplarının telafi edilmesi arzulanıyor.

Yalnızca devlet harcamalarını bütçe kısıdı yokmuşçasına artırılması, ekonomik büyümeyi arzulanan ölçüde uyaramayacağı gibi, artan enflasyonla yeni ekonomik kayıpların da gündeme gelmesini sağlayabilecek.
Yazının Devamını Oku

Gelişmekte olan ülkelerin görünümü hoş değil

KÜRESEL kriz kendini gelişmekte olan ülkelerde eskiye göre daha fazla hissettirmeye başladı. Çin’i bir tarafa bırakırsak, tüm gelişmekte olan ülkeler az ya da çok döviz likiditesi kaygıları yaşıyor. Dünyanın en fazla döviz rezervine sahip üçüncü ülkesi olan Rusya dahi sıkıntıda. Ruble’nin devalüe edilebileceği konuşuluyor. Türkiye’nin dışında olduğu birçok gelişmekte olan ülke ekonomilerinin ya kredi değerliliği düşürüldü ya da kredi değerliliği olumsuz görünüme değiştirildi. Kredi derecelendirme kuruluşları bu hareketiyle yabancı yatırımcılara "gelişmekte olan ülkelere artık daha dikkatli yaklaşın" diyor. İster istemez, biz de bu gemideyiz.

Bu ülkelerin paraları değer kaybetti. Faizler yükseldi. Büyümeleri düştü. Son IMF tahminlerine göre, ekonomik büyümelerinin daha da düşeceği düşünülüyor. Bazılarının yüksek sayılabilecek cari işlemler açığı var.

ANLAŞILAMIYORUZ

Türkiye’nin notu değişmedi. Görünümü aynı kaldı. Bir görüşe göre, iyi günlerde zaten notumuz düşüktü. Şimdi, notumuzla oynanmayarak göreli olarak olmamız gereken yere geldik. Bu yaklaşımın doğru bir tarafı var. Ama, gelişmekte olan ülkelere yönelik şimdiki kaygılardan Türkiye ekonomisinin muaf olacağını düşünmek de fazla iyimserlik olur.

Küresel piyasalar olumsuz haberlere çok daha fazla ağarlık veriyorlar. Eylül ayında imalat sanayi üretiminin Türkiye’de yüzde 6’nın üzerinde düşmesi herkesin dikkatini çeken bir haberdi. Bizler kriz ortamını farklı tanımlasak da, yabancı yatırımcılar açısından ekonominin küçüldüğüne yönelik veriler krizin de tescili anlamına geliyor. Finansal kesim büyüyen şirket ya da ülkeyi sever. Büyümeyeni kimse sevmez.

Yurtdışında Türkiye’nin IMF ile bir standby düzenlemesinden kaçınması da bir haber. Olumsuz bir haber. Ek olarak Türkiye ekonomisinin 50 milyar dolar civarında bir cari işlemler açığı verilen bir dönemden geliyor olması da hiç kimsenin dikkatinden kaçmıyor. Hazine faizlerinin yüzde 23’e dayandığı, dolar kurunun da 1.60 YTL civarında olmasının alışılmış piyasa şartlarını yansıtmadığı biliniyor.

Bütün bunların üzerine, bizim dışımızdaki gelişmekte olan ülkelere yönelik çıkan olumsuz haberler bir ölçüde bizim de görümümüzü olumsuza döndürüyor. Bu şartlarda, yurtdışı piyasalar Türkiye’nin neden IMF ile bir uzlaşmaya gitmediğine fazla bir anlam veremiyor. Yerel seçimlerin yaklaşmakta olduğu gerçeği IMF’den kaçınmanın bir nedeni ise, görüntü daha da kararıyor. Çünkü, bu kez, yerel seçimlerin ekonomik maliyetinin nerelere varabileceği merak konusu oluyor.

Bir anlamda, Türkiye’nin duruşu bizim dış kaynak sağlamayı umduğumuz çevrelerce pek anlaşılamıyor.

DAVETİYE ÇIKARMAK

Nazik bir dönemden geçiyoruz. Yurtdışında açıklanan ekonomik büyüme paketlerinin birkaç haftada küresel dengeleri değiştirmemesi beklenmemeli. Bugünkü olumsuz piyasa şartlarının en az üç-beş ay devam edebileceği beklentisiyle gelişmeler değerlendirildiğinde, Türkiye "pasif" bir tutum almış görünüyor.

Bizden ve diğer gelişmekte olan ülkelerden gelecek birkaç olumsuz haber bizim de kredi değerliliğimizi kredi derecelendirme kurumları gözünde farklılaştırabilir. O takdirde, daha zor günlere davetiye çıkarmış olacağız. O aşamada, temel eğilimleri geri çevirmek zaman alacak. Önleyici değil, tedavi odaklı önlemleri uygulamaya koymak zorunda kalacağız.
Yazının Devamını Oku

Gelişmiş ülkelerde para politikası

GELİŞMİŞ ülkelerde yaşanan finansal krizin çözümünde "para politikası" çok önemli bir rol üstlendi. Başarılı olup olmayacağı henüz belli değil. Başarılı olsa da, olmasa da, para politikasının şimdi geldiği yer ileriye dönük kaygılar yaratıyor. Kısa vadeli faizler, merkez bankalarının para politikalarını yönlendirmede en önemli araç. Merkez bankaları kısa vadeli faizleri tespit ederek yalnızca piyasadaki para miktarını belirlemeye çalışmıyor. Aynı zamanda, kısa vadeli faiz politikasıyla merkez bankaları, enflasyon beklentilerini de yönlendirmeye çalışıyorlar.

FAİZLER SIFIRA YAKLAŞABİLİR

Gelişmiş ülkelerde yaşanan "kredi çöküşü" olgusu aslında küresel düzeyde tüm ülkeleri ilgilendiriyor. Finansal kurumlar birbirlerine kredi vermekten çekindikleri gibi, kendi dışlarındaki ekonomik birimlere de kredi ilişkisine girmekten kaçınıyorlar. Finansal kurumlar yaşananlar karşısında likit kalmak istiyorlar. Bozulan ekonomik durum karşısında, müşterilerinin kredi değerliliklerini ölçmekte zorlanıyorlar. Kendi bilançolarında aldıkları darbeleri tamir etmeye çalışıyorlar.

Bugün gelişmiş ülkelerde uygulamada olan para politikası "kredi çöküşü" olgusunu tersine çevirmeye çalışıyor. Para arzını artırarak, kısa vadeli faizleri düşürerek merkez bankaları finansal kurumların borçlanma maliyetini düşürmeye çalışıyorlar. Bu yolla, finans kurumları, getirilerini artırmak için kredi vermeleri teşvik edilirken, diğer ekonomik birimlerin de düşük faizlerle kredi almaları özendirilmeye çalışılıyor.

Para politikası faizleri yıllık bazda Amerika’da yüzde 1.5’e, İngiltere’de yüzde 3’e, Euro Bölgesi’nde yüzde 3.25’e geldi. Euro yaratıldığından bu yana ilk kez İngiliz Merkez Bankası politika faizleri Avrupa Merkez Bankası’nın altına geldi. Genel beklenti para politikası faizlerinin gelişmiş ülkelerde daha da düşeceği yönde. Piyasalar da bu yönde baskı yapıyor.

Öyle ki, merkez bankaları faizleri indirmeseler, krizin daha da derinleşebileceği konusunda bir tehditten dahi söz edilebilir. Durum değişmediği takdirde, kısa vadeli faizlerin Amerika ve İngiltere’de sıfıra doğru hızla yaklaşabileceği olasılığı küçük değil.

YARININ SORUNLARI

Kısa vadeli faizlerin gelinen noktada enflasyon beklentilerini yönlendirebilme kabiliyetinin kalmadığı söylenebilir. Enflasyon riskinin kalmadığı bir ortamda enflasyon beklentilerinin yönlendirilmesinin söz konusu olamayacağı iddia edilse de, bu iddia o denli doğru değil. Bu olguyu Japonya ekonomisi yaşayarak gördü. Krizden önce yaşanan enflasyon riskleri karşısında Japon Merkez Bankası’nın elinde faiz politikası değil, ekonomik analizler ve para arzı politikası kalmıştı.

Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları giderek Japon Merkez Bankası’nın beş yıl önceki durumuna geliyor. Faiz politikasının değil, para arzı politikasının enflasyon beklentilerini yönlendirebildiği, eğer mümkün olursa, bir ortama doğru ilerliyoruz. Bu mutlaka kötü bir şey olarak algılanmamalı. Ama, krizin bitmesiyle oluşacak olumlu ortamda, şimdi artırılan para arzının enflasyon yaratmaması ve olumsuz enflasyon beklentilerini körüklememesi için alınacak tavırda merkez bankaları zor durumlarda kalabilecekler.

Şimdilik ileriye dönük bu çeşit kaygılar gündemde değil. Gündeme geldiğinde, gelişmiş ülkelerde ekonomik durgunluk kaygıları en az bugünkü kadar önemli olabilecek. O takdirde, kriz bitti derken başka çeşit krizlerle mücadele etmek zorunda kalınabilecek.
Yazının Devamını Oku

Kimde ne var bilinmiyor

GELİŞMİŞ ülkelerde geçen yılın ağustos ayında çıkan finansal krizin daha ilk aylarında neler yapılması gerektiği konusunda çalışmalar başlamıştı. Bu çalışmaların en önemlilerinden biri BIS (Bank for International Settlement) bünyesinde oluşturulan Kriz Önleme Komitesi oldu. Komite çok kısa bir süre içinde bulgularını ve önerilerini sıraladı.

Önerilerin en önemlilerinden biri gelişmiş ülkelerdeki büyük bankaların bilançolarının denetimden geçirilerek hangi kurumun, hangi risklere açık olduğu yönünde kapsamlı bir denetimin yapılmasıydı . Tüm çevreler raporu ve önerilerini çok beğendi. Ama, söz konusu denetimin yapılmasına hiçbir ülke yanaşmadı.

RİSK DEVAM EDİYOR

BIS Raporu
’nun kamuoyu ile paylaşımından bu yana bir yıl geçti. Batı’daki banka ve diğer finans kurumlarının hangi risklere açık olduğu hala bilinmiyor. Saatli bir bombanın üzerinde oturuluyor. Riskler gerçekleştikten sonra kimin ne kadar zararı olduğu ortaya çıkıyor. Ama, riskler gerçekleşmeden önlem alınması mümkün olmuyor. Bu şartlarda, merkez bankaları ve gelişmiş ülkelerin Hazine’leri karanlıkta avcılık yapmaya çalışıyorlar .

Hatırlanacak olursa, 2001 krizi döneminde Türkiye’de bankacılık kesiminde yapılan ilk işlerden biri tüm bankaların bir değil, iki kez farklı bağımsız denetim kuruluşları tarafından denetlenmesiydi. Bu yolla, bankaların gerçek durumlarının tespiti amaçlanmıştı. Bulgular çerçevesinde, sermaye yeterliliği irdelenmişti. O dönemde, gerçek resmin ortaya çıkıp çıkmadığını bilemeyiz. Gerçek resim çıktıysa dahi, tüm açıklığı ile kamuoyu ile paylaşılıp paylaşılmadığı konusunda da bir fikrimiz yok. Ama, hiç olmazsa, otoritelerin önüne iyi ya da kötü bir resim konmuştu. O dönemde, Türkiye’nin bankacılık krizine yaklaşımı büyük ölçüde İsveç bankacılık krizindeki deneyimlerden esinlenmişti.

Benzer bir yaklaşım, BIS Komitesi’nin de bir yıl önce vurguladığı gibi, şimdi Batı finansal sistemi içinde gerekli. Ama, yapılmıyor. Yapılsa dahi, finans kurumlarının elindeki son derece karmaşık yatırım araçlarının kurumlara yüklediği riskleri tam açıklığı ile ortaya koymak da belki mümkün olamayacak. Yine de, bazı karanlık noktaların ortaya çıkması sağlanabilecek. Otoriteler bir yıldır bu yaklaşımı benimsemekten kaçınıyorlar . Bilinmeyen kötülüklerin zaman içinde kendiliğinden yok olabileceği umuluyor.

Bugünkü bilgiler (ya da bilgisizlikler) ışığında küresel finansal sistem hala çok büyük bir risk altında. Yarın, hangi bombanın patlayacağı bilinmiyor. Bombanın ne olduğu dahi bilinmiyor. Bilinmeyen bombanın kimin elinde olabileceği konusunda banka idarelerinin dışında hiç kimsenin en ufak bir fikri yok . Küresel bazda en büyük risk burada.

ÖN ŞART

İçinde yaşanan kriz bir gün elbette atlatılacak. Beklentiler düzelecek. Sistem eskisi gibi işlemeye devam edecek. Ama, bugünlerden alınan derslerle finansal sistemin küresel bazda gözetim ve denetimi bugünkünden çok farklı olacak. Büyük bir olasılıkla, bugünlerde yaşananlara verilecek güçlü tepkilerle, finansal sistemi belli yerlerde sıkıştıracak düzenlemelere gidilecek .

Ne derece sıkı düzenlemeler yapılırsa yapılsın, kimin elinde ne olduğu mümkün olduğunca bilinmeden, bütün yapılacak düzenlemeler havada kalma riskiyle karşı karşıya olacak. Krizi atlatsak dahi, BIS Komitesi’nin önerilerinin güncelliği geçmiş değil. Sağlıklı bir finansal yapıya (yapılandırmaya) ulaşabilmenin ilk basamağı önce kimin elinde ne olduğunu bilmek oluyor.
Yazının Devamını Oku

Aldığı ücretten daha lüks yaşayan elemanı işten atın

İŞLER güzel gittiğinde, bazı ilkeler ya unutulur ya da gözardı edilir. Kriz dönemlerinde ise unutulan ya da gözardı edilen ilkeler yeniden hatırlanır. Galiba, içinde yaşanan ortamda da bankacılığın önemli ilkeleri yeniden hatırlandı. Genel istek üzerine, on yıl kadar önce Yeni Yüzyıl’da, daha sonra da Hürriyet’te yayınladığım evrensel "bankacılık ilkelerini" yeniden yayınlıyorum. Bu tavsiyelere iyi günlerde de uyulduğunda, fırtınalı gecelerde uykular kaçmaz.

Bankanızın bilançosunu bankadaki göreviniz ne olursa olsun her gün iyi takip edin. Bir olumsuzluk yakaladığınızda durumu amirinizin dikkatine getirin.

Bilanço ve kár-zarar hesaplarının gelişimini günlük izlemeyen bir bankacı, ormanda yolunu kaybetmiş bir avcıya benzer. Bu hesapları takip etmeyi kendinize bir iş edinin.

Plasmanlarınız mümkün olduğu kadar kısa vadeli olsun. Çok kazandıran uzun vadeli bir plasman kısa vadedeki fırsatların kaçırılmasıdır.

Kredi verdiğiniz müşterilere iyi muamele yapın. Kredi müşterilerinizin büyüyüp gelişmesi bankanızın da büyüyüp gelişmesi demektir.

Teminatı olmayan kredi vermeyin. Kredinin teminatı mümkün olduğu kadar çabuk paraya çevrilebilir olmalıdır. Kredi müşterisinin iyi ahlaklı olması teminatların en güvenilir olanıdır.

Hukuki işlemleri bitmemiş bir dosya üzerinden kredi vermeyin. Kredi vermede acelecilik kredinin geri ödenmesinde yavaşlamaya neden olur.

Vergi ve benzeri yüklerden kaçmak için kredi dosyasını eksik tutmayın. Verdiğiniz kredinin kötü kredi olduğu anlaşıldığında, bu krediyi tahsil edebilmeniz için size devlet yardım edecektir.

Yanınızda çalıştırdığınız kişilere rahat bir hayat yaşayacak kadar ücret verin. Yaşantıları verdiğiniz ücretle bağdaşmayacak kadar lüks ise, nedeni ne olursa olsun, o kişileri bankanızdan atın.

Bankacılıkta kurallar uygulanmak üzere koyulur. Her bir kuralın da muhakkak iyi bir nedeni vardır. Kurallara uymamak bugün kazançları arttırabilir ama bir gün muhakkak bankaya, artan kazançlardan daha fazla zarar verir.

Bankacılıkta konulmuş kuralların uygulanmasında gösterilen her müsamaha bankanın sermayedarlarının olası bir kaybıdır. Bu kayıplar arttığında banka politikalarını sermayedarlar değil kredi müşterileri çizer.

Vadesi belli olmayan hiçbir kredi vermeyin. Verdiğiniz krediyi muhakkak zamanında tahsil edin. Bu parayı getirisi daha yüksek yerlerde değerlendiremeyeceğinizi bilseniz bile, kredinizi vadesinde tahsil edin.

Yeni kredi verdiğiniz bir müşteriyi eskilerine göre daha sık kontrol edin. Bu müşterilerin iş yerlerinin önünden haftada bir geçmeyi ihmal etmeyin.

Kredi müşterilerinizin müşterilerini de tanımaya çalışın. Müşterileri sağlam olmayan bir kredi müşterisi iyi bir kredi müşterisi olamaz.

Mantığını 10 yaşındaki çocuğa anlatamayacağınız hiçbir işlemi yapmayın

Mantığını on yaşındaki bir çocuğa anlatamadığınız bir banka muamelesi yapmayın. O muamelenin mantığını o çocuk anlamıyorsa, sizin karşınızdaki müşteri de anlamıyor demektir. Anlaşılamayan bir banka muamelesi banka için her zaman hüsranla biter.

Anormal kazançlar peşinde koşmayın. Anormal kazançlar anormal kayıpların nedenlerinin başında gelir. Olağan dışı bir kazanç fırsatının garantisi, ne kadar güvenilir olursa olsun, rulette kazanmanın garantisi kadardır.

Paralarınızı finans sektörü dışındaki bir alanda ortak olmak için kullanmayın. Size o parayı borç verenler başka sektörlerde faaliyet gösterin diye vermediler. Farkına varırlarsa, paralarını geri isteyebilirler.

Şubeleri lüks döşemek sermayeden çalmak demek

Bankanın şubeleri her zaman temiz, rahat ve gösterişsiz olmalıdır. Çok pahalı döşenmiş banka şubeleri müşteri çekmez, aksine müşteri kaçırır. Görünüşe harcanan her kuruş sermayeden çalınan bir kuruştur.

Her zaman çok kazanan banka olabilir, ama her zaman çok kazandıran bankacı olamaz. Her zaman çok kazandıran bankacı hiç yakalanmamış dolandırıcıdan farklı değildir.

Rakiplerinize bakıp içinize sinmeyen bankacılık muamelesi yapmayın. Rakibiniz zarar görürse size bir şey olmayabilir, ama sizin bankanız zarar görürse işinizi, kendi itibarınızı ve bankanızın itibarını kaybedersiniz.

Politikacılarla değil devletle iyi geçinin

Bankacılıkta doğruyu, dürüstçe yapmak esastır. Altınızda çalışanlardan bunu talep edin, üstlerinize bu esası her zaman hatırlatın.

Politikacılarla değil, devletle iyi geçinin. Bankacılık konularında devletle yaptığınız görüş alış-verişlerinde, görüşlerinizin kaynağının sermayenizi korumak olduğunu her zaman belirtin. Size borç verenlerin haklarını korumak zaten devletin en önemli görevlerinden biridir.

Bankalar gayrimenkul ve sadece büyük müşteri peşinde koşmasın

İhtiyacınız olmadıkça gayrimenkul edinmeyin. Bir bankanın ne kadar çok gayrimenkulü varsa, o banka o kadar az bankacılık yapıyor demektir. Gayrimenkul işi ile uğraşanlara kredi verin, ama o işi siz yapmayın.

Mevduat toplamak bir ayrıcalıktır. Bankanızın ayrıcalıklı olduğunu müşterilerinize hissettirin.

İyi bir kredi müşterisi olmayan iyi bir mevduat müşterisi de olamaz. Bir dolandırıcı tüm paralarını size mevduat olarak verse bile almayın.

Çok büyük montanlarda mevduat toplamak için çok büyük müşteriler peşinde koşmayın. Çok büyük müşteriler işinizi elinizden alabilir.

Giyinişinize ve sosyal ortamlarda davranışlarınıza dikkat edin. Her zaman kibar ve alçak gönüllü olun. Bankanıza borç verenler borç verdikleri paralarla sizin şahsi harcamalarınızın finanse edildiği gibi bir izlenim içine girmemeliler.

Para gübre gibidir, toplu tutulunca çok pis kokar

Çok kazanıyorum diye plasmanlarınızı bir kaç yerde yoğunlaştırmayın. Para gübre gibidir, toplu durduğunda çok pis kokar, dağıtıldığında ise çok iyi işler yapar.

Bankanızın parasını likit yerlere plase edin.

Bankacı çok konuşmaz, dedikodu yapmaz. Bankacı kötü müşterileri hakkında bile dedikodu yapmaz. Dedikoducu bir bankacı sahte bir doktordan daha tehlikelidir.

Bankacılıkta söz namustur. Kolay kolay kimseye söz vermeyin. Zarara bile neden olsa, verdiğiniz sözü mutlaka tutun.

Kredi ya da mevduat, tüm müşterilerinizi her bakımdan iyi tanıyın. Bir müşterinizin ailevi nedenlerle mutsuzluğu sizin de mutsuzluğunuz demek olabilir.

Bankanın sermayesi bankanın namusudur. Sermayeye makul bir getiri sağlamak ise bankacının namusu olduğu kadar görevidir de.

Hiçbir bankanın yeterli sermayesi olamaz. Bankacı sermayesinin yetersizliğini bilmeli ve sermaye eksikliğini bilgi ve dürüstlüğü ile kapatmalıdır.
Yazının Devamını Oku

Ülkeler arasında eşitsizlik yaratılıyor

GELİŞMEKTE olan ülkeler yakın tarihimizde ilk kez kendilerinin yaratmadıkları bir krizle karşı karşıyalar. Birçok ülkede farklı riskler söz konusuydu. Ama, aşağı yukarı hepsi durumu idare ediyorlardı. Ekonomik büyümeleri küçümsenmeyecek düzeydeydi. Enflasyonu indirmekte zorlanıyorlardı, ama enflasyon kontrol altındaydı. Gelişmiş ülkelerde başlayan kriz gelişmekte olan ülkeleri de vurdu. Darbe iki farklı yerden geldi. Birincisi, gelişmiş ülkelerde düşen taleple gelişmekte olan ülkelerin ihracatı olumsuz etkileniyor. İkincisi, gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulma olanakları en azından şimdilik çok azaldı ya da tıkandı.

Dış finansman olanaklarının kurumaya yüz tutması gelişmekte olan ülkelerin kendilerine özgü riskleriyle de doğrudan alakalı değil. Gelişmiş ülkelerin finans piyasalarının kuruması (kredi çöküşü) gelişmekte olan ülkelerin dış finansman bulmasını neredeyse olanaksız hale getirdi. Sorun, fiyat değil, miktar.

DÖVİZ LİKİDİTESİ

Bu şartlarda, döviz likiditesinin aşılabilmesi için gelişmiş ülke merkez bankalarının (özellikle FED ve Avrupa Merkez Bankası) gelişmekte olan ülkelerdeki merkez bankalarıyla karşılıklı mevduat takası (swap) yapması gerekiyor. Bu konuyu geçenlerde birkaç yazıda vurgulamıştım.

FED de bu anlayışa geldi. Geçenlerde, FED dört gelişmekte olan ülkeyle (Brezilya, Meksika, Güney Kore ve Singapur) swap anlaşmaları yaptı. Bu ülkeler Amerikan Merkez Bankası’na kendi paraları cinsinden mevduat yaptılar, FED de bu ülke merkez bankalarına belli bir kurdan dolar cinsinden mevduat yaptı. Bu yolla, bu ülkelerde yaşanabilecek döviz likiditesindeki sıkışmaya karşı bir önlem getirildi.

Daha da önemlisi, FED’den belli bir parasal desteğin olduğunun bilinmesi yabancı bankaları ve diğer finans kurumlarını rahatlattı. Uluslararası sermaye bu ülkeleri daha az riskli görmeye başladı. Buna karşılık, Türkiye gibi, FED ile bir swap anlaşması yapmayı beceremeyen ülkeler açıkta kaldılar. FED’in ilişkide olduğu ülkeler uluslararası platformda kayrılmış (ayrıştırılmış) oldu. Bu yaklaşım yanlıştır. Bu durumun FED’den mi, yoksa gelişmekte olan ülkelerden mi kaynaklandığı bilinmiyor. Nedeni ne olursa olsun, FED daha geniş bir yelpazede gelişmekte olan ülkelere bu krizde bir bütün olarak bakmak durumunda. Döviz likiditesi yoksa, hiçbir yerde yok, yalnızca birkaç ülkede değil.

G-20 TOPLANTISI

Geçenlerde benzer bir ayrıştırmayı IMF de yapacağını açıkladı. Geçmişte IMF ile ilişkileri "tatminkar" düzeyde olan gelişmekte olan ülkelere IMF çok fazla şart öne sürmeden mali destek verecekmiş. IMF gibi uluslararası bir kuruluşun tüm üye ülkelere karşı duruşu aynı mesafede olmalı. Üyeler arası ayrıştırma yapması yanlış. Burada önemli olan, IMF’den mali destek alan ülkenin uygulayacağı ekonomi politikalarıyla aldığı mali desteği geri ödeyebilecek duruma gelip gelemeyeceğidir. Tek şart bu olmalıdır.

Gelişmiş ülkelerde başlayıp şimdi küresel bir niteliğe dönüşen "kredi krizi" ayırımcı (kayırımcı) değil, bir bütün olarak gelişmekte olan ülkelerin sorunlarına bakılarak en az zararla atlatılabilir.

Bir hafta sonra G-7 ülkelerine gelişmekte olan ülkelerin de katılımıyla oluşan G-20 ülkeleri Amerikan İdaresi’nin daveti üzerine bir araya geliyorlar. Bu toplantıda gelişmekte olan ülkelerin gündeme getirmesi gereken en önemli nokta gelişmiş ülkelerin ve onların merkez bankalarının ayırımcılık yapmaması olmalıdır. Bu krizi hiçbir gelişmekte olan ülke kendi olanaklarıyla hasarsız aşamaz.
Yazının Devamını Oku