Moskova özellikle yaz aylarında güzel

MOSKOVA’ya da yaz geldi.

Ara sıra Moskova’ya giderim. En son buz gibi soğuk bir kış gününde gitmiştim. Bu ise işlerimin dışında kalan zamanları keyifli geçirmeme pek izin vermemişti.
Bu hafta bunaltıcı bir sıcak vardı. Ama insanlar rahat kıyafetler içerisinde, sokaklarda, mekanların teraslarında yazın keyfini çıkarıyorlardı. Güneşli hava binaları aydınlatıyor, şehrin güzelliğinin gözönüne çıkmasına izin veriyor.
Kızıl Meydan’daki Ritz Otel’de kaldım yine, Tverskaya Caddesi’nin sonunda.
İlk firsatta da otelin yakınında, Bolşoy Tiyatrosu’nun yanında yer alan TSUM magazasına gittim. Batılı Prada, Gucci, Brioni, Miu Miu, Alexander Mc Queen gibi tasarımcıların ürünlerini satan prestijli bir mağaza.

Geçen sefer Maserati bu kez Bentley vardı

Arka kapısında bu mağazanın müşteri kitlesine hitap edecek bir otomobil sergilenir. Geçen sefer burada Maserati bir otomobil vardı, bu sefer Bentley’in en yüksek performansa sahip dört kapılı otomobili Continental Flying Spur Speed modeli.
TSUM’da bildiğimiz tasarımcıların daha iddialı, göze çarpan kolleksiyonlarına daha çok yer verilir. Arka sokağında Vogue Cafe ile Mr. Lee Cafe yer alır. Vogue yaklaşık yedi yıl önce Vogue yayıncısı Conde Nast ile Moskova’nın en iyi lokanta işletmecilerinden Alexander Novikov tarafından açılmış elegant bir kafe. Yüksek tavanları ve Avrupa tarzını yansıtan şık bir dizaynı var. O zamandan bu zamana çizgisini bozmadı, müşteri kitlesini muhafaza etti. Moskova’nin yeme içme kültürünün gelişmesinde anahtar bir rol oynadı.

Clinton’ın aşçılığından Moskova Vasantha’ya

Mr. Lee yeni, Vogue’un üst katında yer alıyor, sahne spotları kurulmuş kapısında. Merdivenlerin olduğu bu kapıya girerken sahneye çıkıyor gibisiniz. Asya mutfağı sunuluyor.
Vasantha Cafe hemen Vogue’un biraz ilerisinde yer alıyor. Burası yeni açılmış yazlık çok şık bir mekan. Tarihi bir binanın pasaj gibi olan bir bölümüne yapılmış. Büyük kemer girişinde dev bir kapısı var. İçeride sutunları, heykelleri ile bir sanat eseri. Füzyon mutfağı var. Yemekleri lezzetli. Sri Lanka doğumlu, Bill Clinton’un dört yıl süreyle aşçılığını yapmış Hintli şef Vasantha bu kafenin şefliğini yapmak üzere Amerika’dan davet edilmiş. Avrupa ve doğu yemekleri sunuyor.
Yine Novikov’un başarılı bir lokantası Nedalyn Vostok ‘not far east’ yani uzak olmayan doğu konseptli. Füzyon Asya yemekleri sunuyor. Lokantanın tam ortasındaki altıgen büyük açık mutfakta yemekleri onlarca mutfak personeli hazırlıyor. Arkasında şık bir terası var.

Moskova’nın özel yedi kız kardeşi

Yemek çıkışında yaz yağmuruna yakalandık, çok keyifliydi.
Ritz Otel’in 12.katında yer alan O2 Lounge şehrin gözde mekanlarından. Çelik konstrüksiyon yüksek bir tavanı var. Terası harükulade, Kızıl Meydan ve Kremlin Sarayı’na bakıyor. Bence dünyadaki sayılı spotlardan biri.
Kremlin Sarayı zaten çok göz alıcı bir yapı. Ayrıca Stalin tarzında yapılmış yedi gökdelenden oluşan, 1947-1953 yılları arasında inşa edilmiş ve yedi kızkardeşler olarak anılan binalar şehrin özel yapılarından. Bunlar ortak bir mimariye sahip. Birisi Dışişleri Bakanlığı olarak faaliyet gösteriyor.
Şehrin tarihi dokusunu binalarından, meydanlarından görebiliyorsunuz. Klasik binalar günümüzün gözde markalarıyla buluşmuş.
Metro istasyonları farklı iç dizaynlarıyla görülmeye değer. İnsanları aristokrat, eğitimli. Kültür ve sanat yaşamlarının bir parçası. Güzel bir şehir Moskova, özellikle de yazın.
X

Yabancı misyon ve cemiyet hayatı

CEMİYET hayatını canlandıran etkinliklerin önemli bir kısmı yabancı misyon temsilcilikleri tarafından gerçeleştirilir. Bunların en önemlilerinden birkaçı geçtiğimiz yıllarda İngiltere ve Hollanda Kraliçeleri ile Hollanda Veliaht Prensinin ülkemize yaptıklari ziyaretler vesilesiyle verilen davetlerdi.
Bence en ilgi çekici olanı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth ve eşi Edinburg Dükü Prens Philip’in Türkiye ziyareti için İstanbul’a gelen İngiliz uçak gemisi HMS Illustrious’da Cumhurbaskanı Abdullah Gül ve eşi onuruna verdiği davetti.
Bu muhtemelen uzun yıllardır ülkemizde gerçekleşen en elit davetti.
¡ ¡ ¡
Kabataş Limanina yanaşmiş olan 194 metre uzunluğundaki uçak gemisinin girişinde bizi gemi komutanı karşıladı.
Gemicilerin karşılıklı tek sıra dizilerek oluşturdukları koridordan araçlarımızdan inerken karşılaştığımız Ömer Sabancı ile sohbet ederek geçtik. İkimizin de hisleri bunun son derece etkileyici olduğuydu.
Konsolosluk gorevlileri bizleri önceden planladıkları noktalardaki kokteyl masalarına kadar götürdüler. Bu arada da gemiyi gezdirdiler. Gemide altı helikopter vardı.
Konuklar arasında Ali Babacan, Egemen Bağış, Rahmi Koç, Sinan Tara, Hüsnü Özyeğin, Adnan Polat, önemli basın organlarının genel yayın yönetmenleri de dahil olmak üzere Türk iş ve medya dünyasının zirvesindeki kişiler vardı. Fotoğraf çekmenin kesinlikle yasak olduğu bu davette konuklara içecek ve kanepe ikram ediliyordu.
¡ ¡ ¡
Gemi komutanının eşi masaları dolaşarak konuklara hoşgeldiniz dedi. Goğsünde eşinin üniformasinda taşıdiğı nişanın bir eşini taşıyordu. Konuklar ise koyu bir sohbet içerisindeydi. Biraz sonra Kraliçe ve konuklar onuruna düzenlenen askeri tören başladı. Borozan çalınarak, “Majesteleri Kraliçe” takdimi yapılarak Kraliçe ve eşinin gemiye geldiği haber verildi. Askeri bir birlik bando tarafından çalınan marşlar eşliğinde uzunca süren bir gösteri yaptı.
¡ ¡ ¡
Bütün rituel aynen bir peri masalındaki gibiydi. Önce Prens Philip yanımıza geldi. Ona refakat eden İngiliz Konsolosu kendisine beni tanıttıktan sonra uzunca bir süre sohbet ettik, espriler yaptı.
Daha sonra Kraliçe II. Elizabeth konukların arasinda yürüyerek yanımıza geldi. Beyaz altın gibi saçları, üzerinde sade ama son derece şık bir kıyafet ve kraliyet takılarından bazıları vardı. Bu, Kraliçe II. Elizabeth’in Türkiye’ye 1961 ve 1971 yıllarında yaptığı iki ziyaretten sonra üçüncü ziyaretti. Tarihi bir önem taşıyordu ve bu tarihi davetin bir parçası olmak hoş bir duyguydu.
Yazının Devamını Oku

Bodrum’da şişesi 18 bin liraya şarap

HAFTA içi doğum günümdü. Bu yıl parti vermek, özel birşeyler yapmak gibi bir planım da yoktu doğum günümde. Bodrum’daydım, yakın dostlarla Ramazan öncesi bir uzun hafta sonu geçirmek için. Cuma akşamı Tango Argentina’da güzel bir et yemeği, sonrasında Marina’da canlı müzik, Newold, Küba derken dostum Hosrov “Hadi buradan Bianca’ya gidelim” dedi. Öncesinde uğradığımız My Pavyon’da program bitmiş dağılıyordu ki Hosrov, My Pavyon ve Bianca’nın işletme müdürü Fahri, eşi ve baldızı ile Bianca’ya geçtik.
My Pavyon’da Müslüm Gürses vardı o akşam ve Ankara, İstanbul’dan pek çok kişi onu dinlemeye gelmişti. Burada son günlerin arabesk konusundaki tartışmalarına girmek istemiyorum zira bence son derece gereksizdi bu. Örneğin ben hafta sonları sabahleyin evde yükses sesle klasik müzik dinlemeye bayılırım.
Caz dinlerim, Türk Sanat Müziğini çok severim, üniversite yıllarımda solo da yapmıştım. Solo parçam “Bir kızıl goncaya benzer dudağın” idi. Türk Halk Müziği de severim, “Mihriban” türküsüne, bilhassa da onu Musa Eroğlu’dan dinlemeye bayılırım. Müslüm Gürses’i de, Orhan Gencebay’ı da büyük bir zevkle dinlerim. Kısacası müziği katagorize etmem.

Bianca’da özel akşam

Bianca’da o akşam adeta özel bir parti vardı. Ankara’dan dostlarımız da vardı, çok eğlendik. Ertesi günü Maça Kızı’nda akşam yemeği yedik arkadaşlarımla. Türkbükü’nde Ship Ahoy ve Mavi’nin sesleri kapatıldığı için bomboştu, bir sakinlik vardı burada ama Maki’nin barı geç saatte sessizliğe adeta meydan okuyordu müziğiyle. Ship Ahoy’a en son geçen hafta sonu bir uğramıştım arkadaşlarımla.
Bar masası olarak kullanılan variller adeta bitişik olarak kumsala dizilmiş aralarından geçmeye imkan yoktu. Sahilde yürüyüş yapanlar da buradaki kalabalıktan geçemiyorlardı yoldan. Müzik güzel çalıyor ama volumü inanılmaz yüksekti. Yaş ortalaması da çok düşüktü özellikle iskeledeki bar masalarında. Bir akşam Mübariz Masimov’un Yalıkavak’taki Palmalife Otelinde yer alan Da Silvano’da yedik. Da Silvano New York’ta da ünlü bir İtalyan lokantası. Modern, floresan ışıkların hakim olduğu bir dizaynı var. Türk ve Azeri önemli şahsiyetleri ağırlıyor burası.

Yalıkavak lezzetleri

Yemekleri çok lezzetli. Küçük mezeleri güzel. Karışık deniz mahsülleri çorbasını tavsiye ederim. Yemek fiyatları Maça Kızı’ndan düşük. Şarap listesinde sayıca olmasa da yelpaze olarak geniş seçenekler var. 65 liraya makul şaraplar içilebileceği gibi şişesi 18 bin liraya Petrus, 5 bin liraya Chateau Margaux da var. Piyano başında bir sanatçı Türkçe, Azerice, Rusça, İtalyanca, her dilde şarkı söylüyor, sesi güzel. Ama sesi en güzel bana “İyi ki doğdun” şarkısını söylerken çıktı, tarih doğum günüm olan 3 Ağustos’a geçtikten birkaç dakika sonra. Çok mutlu olmuştum bu sürprize, masadaki yakın arkadaşlarımı teker teker öptüm. Pastanın mumunu üflerken de dileğimi tuttum.
Yemekte önemli görevlerde bulunan arkadaşlarımızla memleket meselelerinden siyasete, bölgesel konulardan uluslarası ilişkilere kadar çeşitli konularda keyifli bir sohbet oldu. Oradan otelimize döndük. Sabaha kadar sohbet ettik kalabalık bir grup, zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.
Son akşam da klasikleşmiş bir balık lokantası olan Sait’teydik Yalıkavak’ta. Lezzetli mezeleri, balığı kadar Sait Bey’in sohbeti, anlattığı fıkralar, şarkılara eşlik etmesi gecemize renk kattı. Burada Julio Iglesias çalarken arkadaşlarım biraz bizden birşeyler çalmasını rica ettiğinde Sait Bey önce temkinli bir şekilde Sezen Aksu ile başladı. Oradan yavaş yavaş Türk Sanat Müziğine sonra da daha ağır parçalara geçtiler. İnsanların birden havası değişti, müziğe eşlik etmeye başladılar. Bir Bodrum hafta sonu daha bitmişti, ver elini Ankara.
Yazının Devamını Oku

Çok sıcak da olsa Ankara hep özlenir

GEÇEN pazar Bodrum dönüşü Ankara’dan çok sevdiğim arkadaşlarımla karşılaştım havaalanında. Ankara’yı çok özlediğimi tekrar edip duruyordum. Sıcak bir yaz döneminde Ankara’yı gerçekten özlemiş olduğumun doğruluğunu biraz sorguladılar.
Kendimi işimin dışında kalan zamanlarda dışarı attım. Sık gittiğim bir yer olan Filistin Sokak’taki House Cafe’ye uğradım birkaç kez. Bir akşam her ikisi de çok önemli görevler üstlenmiş olan Hakkı Akil ve Hüseyin Diriöz ile birşeyler atıştırıp sohbet ettik.
Bir akşam üstü de Ömer Aydıner, Ercan Tafulcan, Mustafa Sırrı’nın da aralarında olduğu grupla keyifli zaman geçirdik orada. Ömer’den dünyadaki teknolojik gelişmeler konusunda bir update aldım.
Arjantin Caddesi bir dönem altın çağını yaşadı. Kuki House, Kafemiz, Las Chicas popülerdi. Daha öncesinde Italyan Lokantası Imatti, daha sonra aynı yerde 312 olarak faaliyet gösteren Sushi lokantası bir dönem Arjantin Caddesine damgasını vurdu.
Daha sonra Arjantin Caddesi bir çöküşe uğradı ve insanlar dışarı çıkmaz oldu. O arada “Eyvah Ankara bitti, dışarı çıkacak yer kalmadı” mutsuzluğu kol gezmeye başladı.

Önce Arjantin sonra Filistin

Bir müddet sonra Filistin Caddesi’nde House Cafe, Big Cheffs, Eat’n Joy, Home Store Cafe, Kitchenette ve diğerleri arka arkaya yer almaya başladılar. Arjantin Caddesi’nin eski hareketi Filistin Caddesi’ne geçmişti. Aslında Ankara’da gezmeyi sevenler Filistin Caddesi’ne pek yabancı değillerdi. Rush burada bir dönem popüler bir mekan olarak faaliyet göstermişti. Frends and Trends de yine buraya damgasını vurmuştu.
Kafe bol sayıda ama gece mekanları ne durumda? O konuda biraz sıkıntılı görüyorum Ankara’lıyı. O ihtiyacı da House Cafe önce Salı partileriyle daha sonra haftasonları bahçesini gece kulübün çevirerek bir nebze giderdi. Yıllar önce Beştepe’deki Mayday, Avenue popülerdi. Sheraton Otel’deki Copper Club bir dönem Ankara’nın gece mekanıydı.
Ama birkaç kült yerden sözetmeden geçemeyeceğim. Bir tanesi yıllarca Ankara’nın rock barı olarak faaliyet gösteren Manhattan. Perşembe ve haftasonu akşamlarının yeriydi burası. Salata yıllarca Ankara’ya hizmet verdi. Reşit Galip Salata bir numaraydı, şimdi Satsuma olarak faaliyet gösteriyor. Mesa Salata ise devam ediyor. Bu kadar yıl Özgül’ün işinin başında durması ve başarılı personeli sayesinde ayakta durdu.

Flat’in mimarisi şık ama sıkışık

Şömine çok güzel bahçesi ve canlı müziğiyle yaz akşamlarının seçimiydi. Zeki Bar bir klasik oldu Ankara’da. Yıllardır hizmet veriyor. İşletmesi halen çok iyi. Canlı müzik çalınan bu mekanda yıllardır aynı personel büyük bir ciddiyetle hizmet veriyor. Double’u Çayyolu’nda popüler oldu, halen gözde. Arjantin Caddesi’nde geçen hafta Flat’in açılışı vardı. Bu gece kulübü bir ihtiyaca cevap verebilecek belki. Mimarisi şık ama kullanışlı değil. İçerideki merdiven ve basamaklar mekanın etkili kullanılmasını engelliyor, sıkışık. Müşteri profili pek oturmuş değil henüz ama müzik güzel çalıyor. Kısa zaman içerisinde oturacağını düşünüyorum buranın.
Yeme-içme sektörü deyince Ankara’nın gizli kahramanları da var.

Borrdo’nun şefi 12 yıl gemideydi

Ankuva’da özellikle Bilkent öğrencilerine hizmet veren, lezzetli ev yemekleri sunan Borrdo’nun şefi Temel Arslan son derece mütevazı. Ekibinin başında akşama kadar koşturuyor, akşamları da Bilkent Sports International içerisindeki Salus’ta hizmet veriyor. Yıllardır tanırım Temel Bey’i, koyu Galatasaraylı. Adnan Polat’ın beni ofisimde bir ziyareti sonrasında öğle yemeğini Borrdo’da yemiştik. O gün bu gündür selam gönderir Adnan Ağabey’e.
Temel Bey’in Miami yazımı okuduktan sonra bana 12 yıl Miami’de yolcu gemilerinde yiyecek-içecek müdür yardımcılığı yaptığını söylemesi doğrusu beni şaşırttı. Yiyecek içecek konusunda geniş bir bilgisi ve deneyimi var. Ama Borrdo’nun yönetici ortağı olduğunu yıllar sonra yeni öğrendiğim Temel Bey işin sırrının ekibinin başında bir komi, bir garson gibi çalışması olduğunu söylüyor. Mesai bitip kasanın başına geçince patron olurum diyor. İşte size Ankara’nın tevazu sahibi gizli kahramanlarına bir örnek.
Seviyorum Ankara’yı...
Yazının Devamını Oku

Gölbaşı’nın kaptanları Bodrum’da “viya” dedi

ANKARALI yaz aylarında, deniz kenarında olmamasının da etkisiyle sayfiye beldelerine kaçar. Bunlardan bir tanesi de şüphesiz Bodrum. Yıllardır giderim Bodrum’a. O zaman şehir içindeki mekanlar gözdeydi. Gölköy ve Türkbükü ise yeni yeni parlıyordu. Gece çoğu zaman Şaziye’de Kenan Doğulu dinleyerek bitiriliyordu. Han ise Türkçe canlı müzik çalan gözde bir mekandı. Sonra Türkbükü giderek yoğunlaştı, şehir biraz popüleritesini kaybetti.
Bende bu yoğunlaşmanın zaman içerisinde yerini tersine bir trende bırakacağı, yeni arayışların ortaya çıkacağı beklentisi vardı. Alaçatı bu arada ortaya çıktı. Bodrum’da canlı müzik yapılan Marina popüler bir yer oldu. Tango Argentina Yalıkavak Marina’dan Bodrum Marina’nın karşısına taşındı. Sanayici Kazım Bey şehir yaşamından sıkılıp Yalıkavak Marina’da teknesinde yaşamaya başladığında Cefi Kamhi başta olmak üzere arkadaşlarına hergün yemek yapmaya başlayınca bu marinanın sahibi Cefi Bey ona burada boş bir dükkanı tahsis ederek lezzetli yemeklerini burada hazırlamasını sağlamış.

Sokakta müzik eşliğinde yemek

İlk lokantasını bu şekilde açan Kazım Bey daha sonra Bodrum Marina’nın karşısındaki bir binada Tango Argentina’yı açmış. Binanın önündeki masalarda sokakta yemeğinizi yiyor, bir trionun çaldığı müziği dinliyorsunuz. Binanın üstündeki teras kale manzaralı, daha sakin. Biz önce yemeğimizi terasta yedik, kahve için aşağıdaki bir masaya indik. Giriş katındaki şarap bölümüne girip şarabınızı seçiyorsunuz dilerseniz. Tango’da nefis et yemekleri yapıyorlar. Han ise yine Marina’nın işletmecisi tarafından restore edilerek Newold adıyla gece kulübü olarak yeniden açıldı. Şu an Bodrum’da en popüler mekan.
Bu yıl Emre Bianca’yı Bodrum’da Bitez çıkışına, Virgin Otel’in sahiline taşıdı. Bianca’nın kulübü yine popüler olacak anlaşılan. Öyle olunca da şehirde Doria, The Marmara ve Marina Vista çok talep görecek oteller. The Marmara’ya açıldığı 1999 yılında beri giderim, iç mimarisi ve manzarasıyla güzeldir, Marina Vista özellikle tekne sahiplerinin tercihi... İki yıl önce Moevenpick Otel olarak açılan, bu yıl faaliyetine Doria olarak devam eden otel ise Newold ve Bodrum Marina’ya on, Bianca’ya beş dakika mesafede yer aldığı halde otele geldiğinizde bir sakinlik içerisinde buluyorsunuz kendinizi. Çok iyi bir işletmesi, harika bir manzarası, shuttle ile on dakikada ulaştığınız bir plajı var.

“Ankaralı”lar yuvadan uçuyor

Gölköy ile Türkbükü belediyelerinin birleşmeleriyle oluşan Göltürkbükü’ne gelince Maçakızı’nın restaurant’ı halen gözde, yemek sırasında Sedat Ergin, Nihat Özdemir, Oğuz Çarmıklı, Osman Müftüoğlu gibi Ankara’lı pek çok dostla karşılaştım. Barı ise Pazar akşam üstü partilerinin mekanı halen. Yıllar önce Ankara Gaziosmanpaşa’daki Attar Sokak’ta Xanadu Bar’ı işletirken tanıdığım, sonra Overall ve Jazz Club’ı işleten Savaş Tütel Overall’u Türkbükü’nde açtı. Ankara’lı bir işletmecimiz daha yuvadan uçacak gibi. Gölköy’deki eski Havana, sonraki adıyla Bianca, Fashion Havana Beach Club olarak faaliyetine devam ediyor. Güzel yemekler sunan ana restaurant’ının yanı sıra eski yerinde yine bir Rum meyhanesi yeralıyor. Geçen Cuma burada Fashion TV 2010 Uluslarası Modellik yarışması olan ‘Fashion TV Global Model Search’ vardı. Arkadaşımla önce bir şeyler atıştırdık. Yan masada Fashion TV’nin Polonya doğumlu başkanı Michel Adam arkadaşlarıyla yemek yiyordu. İri bedenine üzerinde parlak Fashion TV armaları bulunan siyah bir bluz giymişti.

Yirmi ülkeden 35 model podyumda

Daha sonra modellik yarışması için beni ve arkadaşımı podyumun karşısında, aralarında Michel Adam, İvana Sert ve yakın dostum Tevfik Gür’ün de olduğu juri üyelerinin oturduğu kanepenin hemen arkasında hazırladıkları locaya oturttular. 20 ülkeden 35 yarışmacı önce mayolarla teker teker podyumda yürüyerek jüri üyelerinin önünden geçtiler, sonra toplu geçip, daha sonra bir defile yaptılar. Sıra on finalistin ve nihayetinde modellik kraliçesinin seçimine gelmişti. Yarışmacılarda heyecan had safhadaydı.
Alex oyların sayımı sırasında mini bir konser verdi.Sibel Tüzün ise sonuçlar acıklandıktan sonra. Benim favorim Venezuella’lı model Gabriela Conception ikinci, Rus Model Alina Kreklina birinci oldu. Bu yıl Yalıkavak’ta Mubariz Masimov’un açtığı Palma Life Resort’un içerisinde ünlü İtalyan lokantası Da Silvano bir yenilik. Bodrum deyince de denizi olmayan şehrimiz Ankara’da Gölbaşında yelkenli tekne kullanmayı öğrenerek buralara yelken yarışına giden ve Bodrum, Marmaris’te dereceye giren arkadaşlarımızı anmadan geçemeyeceğim. Umarım kısa zamanda yelkenci arkadaşım Mustafa Sırrı’ya verdiğim sözü yerine getirme fırsatı bulur bir Ankara teknesi ile bu yarışlardan birine katılır, sizlere de izlenimlerimi aktarma imkanı bulurum.
Yazının Devamını Oku

Dört bir yıllık lezzet deneyimi

BİR süre önce yakın dostum İlhan İl beni ilginç bir yeme-içme deneyimine davet edeceğini söylemiş ve 28 Haziran akşamını rezerve etmemi rica etmişti. İlhan, Ankara’da bir gurme kulübü olarak kurulmuş Connoisseur Club of Ankara’nın üyesi. 20 üyeli bu kulüp gurme kurallarını uyguluyor. Temel amacını seçilen mutfakların en iyi özelliklerinin öğrenilmesi ve değerlendirilmesi ve bu bağlamda hazırlanan yemeklerin tadılması olarak belirlemiş. Yılda beş yemek düzenliyor. Bu beş yemekten ikisi yabancı, biri yöresel, biri deniz ürünleri, biri de tarihi bir mutfak oluyor.
İlhan’ın benim bu deneyimi yaşamamdaki arzusu sonuncuda yatıyor. Bu yemeklerinde Hitit mutfağı tadılacaktı. Ankara’da yemeğin yapılacağı otelde önce bir kokteyl için buluştuk. Sohbet sırasında büyük ekranlı televizyonda bir konser dvd’si çalıyordu. Bu Ankara’da daha önce düzenlenmiş olan, adını Hitit İmparatorluğu’nun başkentinden alan Hattuşa konserinin kaydıydı.

Hitit şifrelerinin izinde

Orkestra bizim Anadolu ezgilerini Hitit sazlarıyla modernize edilmiş bir şekilde seslendiriyordu. Hitit tabletlerinde bizim bağlamamızın, hem de ucunda püskülü sarkan bir şekilde kazınmış şekli bu arada ekrana yansıyordu.
Anadolu medeniyetleri bana her zaman heyecan vermiştir. Dört bin yıl önce Anadolu’da yaşamış Hititlerin yemeğini yiyecektik. Ama bu nasıl olacaktı? Bunun cevabını Ankara’da eğitimini tamamladıktan sonra Çorum’a eğitmen olarak giden Hitit yemekleri uzmanı Asuman Albayrak verdi. Hitit yazılarının deşifre edilmesi ile ortaya çıkan ipuçlarından yola çıkarak yaptıkları deneyler sonucu bunu gerçekleştirmişlerdi.

Kral Midas’ın tatlı birası

Bu bana yıllar önce Amerika’da özel bir yemekte tadımlık olarak ikram edilen Midas birası deneyimini hatırlattı. Frigyalıların Kralı Midas’ın mezarından çıkarılan bu biraların kalıntıları arkeolojik ve biyolojik çalışmalar neticesinde günümüzde yeniden üretilmiş. Biraz tatlı ama oldukça lezzetliydi.
Asuman Hanım dikdörtgen masanın etrafında oturan kulüp üyeleri ve konuklara öncelikle yemekle ilgili bilgi verdi, deneyleri nasıl yaptıklarını anlattı. Ekmekler taze mayadan yapılıyor, aynı gün pişiriliyor, bu nedenle pişirildikten sonra da fermentasyona devam ediyor. Ekmek, bal ve et ağırlıklı bir mutfak.
Tarihi bir deneyim yaşayacağımız bu mönü için lezzet konusunda büyük bir beklenti içerisinde olmamamız önceden ikaz edilmişti. Ama zaten ben tadını beğenmediğim bir yemek için “güzel değil” değil de “tadı benim damak zevkime uymadı” demeyi ve böyle düşünmeyi yıllar önce öğrendiğim için merak tarafı ağır basıyordu.

Ballı kırmızı şarap

Yemekte bal karıştırılmış kırmızı şarap servis edildi. Bunun için de Kalecik yöresinde üretilen Kalecik Karası üzümünden elde edilen şarap kullanılmış.
Mönüde kalın ekmek eşliğinde bezelyeli püre, koyun peyniri ve incirli kalın somun ekmek, ballı şarap soslu, haşhaşlı ekmek ve bal soslu, bezelyeli ballı ekmek başlangıç olarak yer alıyordu. Sonra bizim yufka ekmeğe benzeyen ince ekmek eşliğinde koyun ciğeri ve yüreği sunuldu. Ana yemekte kalın ekmek eşliğinde şarapla lezzetlendirilmiş kuzu eti ve zeytinyağı ve bal sos eşliğinde tam buğday unu ile hazırlanan kuzu eti vardı. Tatlı olarak pekmez ve cevizin birleşimi eşliğinde bir hamur tatlısı vardı. Günümüzün teknolojik yaşam tarzı için bu kadar kalori yüklemesi belki biraz fazla gelmişti ama dört bin yıl önceden gelen bu lezzeti tadmak gerçekten ilginç bir deneyim olmuştu.
Yazının Devamını Oku

Yaz partileri ve Miami’de düğün

ANKARA’da yazla birlikte, “yaz partileri” de başladı. Emre Dökmeci Gölbaşı Edit Lakeside’da Ömer Uluç, Burhan Doğançay ve Mehmet Güleryüz’ün resimlerinin sergilendigi bir davet verdi. O gün yağan yaz yağmuruna rağmen keyifli bir akşam oldu. Levent Güdüllüoğlu Home Store’da, Beril ve Can Çavuşoğlu Panora Alışveriş Merkezi’ndeki Mac Athletic Club’ın terasındaki havuzbaşında birer yaza merhaba partisi verdi.
Ankara’lıların yazlık yerlere tatile gittigi bu günlerde ben de sizleri biraz yazlık şehirlerde dolaştıracağım. Bu pazar şu anda yazımı yazdığım Miami’den biraz sözedelim. Chicago’da yaşayan Amerikalı bir arkadaşımın düğünü vesile oldu gelmeme. Bir hafta otelde olacaklarını ve bu zaman zarfinda tekne turu, müze, golf, spa gibi aktiviteler düzenleyeceklerini düğün davetiyesinde haber veriyordu. Aslında Monaco’da Prens Albert’in balosuna gidecektim, aranjmanlarımı da yapmıştım ama bu sosyal açıdan daha ilginç geldi. Madrid uzerinden uçarak kendimi düğünün yapılacağı Sunny Isles Beach’teki otelimde buldum.

Miami’de “para” turu

Bu bir hafta süresince South Island’a gidip Downtown Miami’de tekne turu, şehir turu yaptım, malikanelerle kaplı adacıkların etrafında, şehrin içinde, limanda dolaştım. Turlarda rehberlerimiz yolculuk boyunca orada yaşayan ünlülerden, evlerinden ve bunların fiyatlarından sözedip, sürekli para konuştular. Bu Miami’de şöhret ve maddiyatın ne kadar ön planda olduğunun bir tezahürüydü. Kız tarafı geleneksel Amerikalı, erkek tarafı geleneksel Yunanlı, ama davetliler çeşitli milletlerdendi. Bu çesitlilik tatile de renk katti. Miami, gökdelenlerle müstakil evlerin karışımından oluşuyor. Çeşitli yörelerde yoğunlaşmış gökdelenler bu nedenle fazla gözü rahatsız etmiyor. Nikki Beach halen South Beach’te gözde beach clublardan. Sushi ve deniz ürünleri öğle yemeklerinde özel bir yer tutuyor. La Piaggia daha küçük bir beach club ama aksam üstü beach partileri daha elit bir kalabalık topluyor. The Ritz Carlton, Four Seasons gibi bazi otellerin havuzları ve havuzlarının olduğu bahçeleri kendilerinden ön planda. Buralarda da beach partileri yapılıyor, geceleri barlarinda eğlenceler düzenleniyor. Hepsinin ortak özelliği, DJler çok güzel müzik çalıyor. Bir anlamda Bodrum Türkbükü’nü anımsatıyor partiler. Hotel Delano en bu otellerin en ünlüsü. Otelin lobisi tam bir parti mekanı olarak dizayn edilmis, barlar ve restaurantlar var. Yüksek volümlü müzik çalıyor. Bahçesinde büyük bir yüzme havuzu, onun bir tarafında bungalovlar, diğer tarafında localar var.

Güne göre hareket

Mekanların ise diğer pek cok şehirde oldugu gibi hareketli olduğu günler var. Tıpkı Ankara´da Salı akşamları Filistin Caddesi´ndeki The House Cafe’nin, Cuma akşamları Kitchnette’in olduğu gibi. Delano oteli gecelerin en popüler mekanı. Gece kulübü olarak da Mynt halen gözde. Ancak oradaki kalabalik pek benim tarzım değil. Alışveriş için de Bal Harbour çok keyifli bir yer. Prada, Brijoni, Paciotti, Chanel gibi magazaların yanısıra Sax Fifth Avenue´nun de mağazası bizim İstinye Park’ın açık bölgesindeki konsepte benzer şekilde peşpeşe dizilmiş. Adventura ise büyük bir alışveriş merkezi. Burasi orta-üst gelir grubuna hitap eden bir yer. Marka yelpazesi oldukça geniş. Abercrombie and Fitch bırakın alışveris yapmayı içinde yüksek volümlü çalan müziği, parfüm kokusu ile vakit geçirmenin keyifli olduğu bir mağaza zinciri. Aslinda genç kesimi hedeflediği halde daha üst yaş gurubunda da popüler oldu.
Okyanus burada cok dalgalı değil, dolayısıyla Pasifik gibi bir sörf cenneti değil ama zaman zaman fırtına çıkıyor. Bir gece otelin balkonunda bir grup fırtınanın etkisiyle oluşan şimşek ve yıldırımları izledik uzun süre. Çakan şimsekler adeta bir sahne gösterisi oluşturdu. Bazi davetliler gökyüzündeki bulutların şekillerini kahve falı bakar gibi yorumlamaya calıştılar. Bu aslında yeni evlenen çiftin üçüncü düğünüydü. İlki resmi nikah olmuş Chicago’da, ikincisi yine orada, Katolik Kilisesinde, üçüncüsü ise bu. Cumartesi sabahi Yunan Ortodoks Kilisesinde yapılan nikah töreni geleneklerine uygun olarak oldukça uzun sürdü. Düğün yemeğine kadar yine önceden bir davette tanışmış olduğum ama bu seyahatte bana kardeşim diye hitap edecek kadar samimi olduğumuz Fransız dostum Jacques’le Nikki Beach’e kaçtık. Diğer davetlileri ekip gündüzleri beach clublara, akşamları da gezmeye gitmemiz kıskançlık krizlerine yol açmıstı. Akşam otelde smokinleri giyip şampanya ikram ettikleri kokteyle indiğimiz zaman bir sürpriz bekliyordu bizi. Smokin ve rugan papuçlarla yine fotoğraf ve video çekimi için kumsala alındık. İnsanlar halen denize ve havuza girerken o sicakta yine uzun süren bir fotoğraf faslından sonra içeriye girebildik ve oturma düzeninde yemeğe basladık. Yemek boyunca bazı davetlilere küçük şiirler, İncil’den bölümler okuttular. San Fransisco’da oturan, Ermeni asıllı davetli Petros’un adını benim “Büyük şişman Yunan düğünüm” diye tercüme edebileceğim “My Big Fat Greek Wedding” filminden alıntı yaptığı “Erkekler baştır, kadinlar ense, başı ense çevirir” sözü peşinden pek çok espriler getirdi.
Yazının Devamını Oku

“Gurme şövalyeler” Çırağan Sarayı’nda

ANKARALI yemeği içmeyi, gezmeyi sever, iyi de bilir. Dünya’nın en eski gurme degustator kuruluşu Chaine des Rotisseurs’ün Türkiye örgütünde çok sayıda Ankara’lı üye de yer alır. Zaten Ankara’da bir şubesi de vardır. Chain de Rotisseurs 1248 yılında Fransa’da kurulmuş, yeme-içme kültürünün geliştirilmesi, sofra adabının iyileştirilmesi konusunda önemli bir rol oynamıştır. 1789 Fransa ihtilalinden soylu sınıfa mensup Chaine üyeleri de nasibini almış, çoğu üyesi kafasını giyotinde kaybetmiş olan Chaine kapatılmıştır.
Chaine 1950 yılında Fransa’da tekrar faaliyete başlamış ve dünyanın pek çok ülkesinde şubeler açarak uluslarası bir hale gelmiştir. Halen 70 civarında ülkede 25,000 kadar yemek, içmek konusunun kıymetini bilen ve ortak bir ilgisi olan profesyonel ve profesyonel olmayan Chaine üyesi vardır. Profesyonel üyeler seçkin otel, lokanta sahipleri, önemli şefler ve otel yöneticileri, şarap üreticileri gibi meslekten kişilerden, profesyonel olmayan üyeler ise toplumda yer sahibi olan, yeme-içme konusunda belirli bir konumda olan kişiler arasından seçilmektedir.
Yeme-içme adabı için yemin töreni
Erkek üyeler “Şövalye” olarak adlandırılmaktadırlar. Seçme lokantalarda görevli üyeler tarafından sıkı bir elemeden geçirilip, monü seçimi ve tadımından sonra onaylanan yemekler düzenlenmekte, yıllık gala yemeği öncesindeki törende üyeliğe teklif edilenler arasından kabul edilenlerin induction yani giriş seromonileri yapılmaktadır. Giriş başka bir ülkenin Chaine başkanı tarafından gerçekleştirilmektedir. Bu yıl Amerika Birleşik Devletleri Chaine des Rotisseurs Başkanı bu vesileyle ülkemizdeydi. Standart Chaine yemek kıyafeti olan smokin ve yemek kıyafetleri içerisindeki adaylar sırasıyla üyeliğe kabul edildiler. Başkan sahnede elindeki kılıcı uzatarak adayın sol omuzuna dayıyor, üye sağ elindeki kılıcı 45 derecelik bir açıyla aşağıya doğru uzatıyor ve yeme-içme adabına, üyeler arasındaki saygı ve dayanışmaya uyacağına yemin ediyor. Başkan da onu Şövalye veya Dame des Rotisseurs veya mesleğine göre bir isimle üye olarak atıyor. Ben Çırağan Sarayı’nda düzenlenen bu yılki törende Şövalye olarak 8 yılı benden beklenen bir şekilde tamamladığım için benzer bir ritüel ile Officier yani “subay”lığa terfi ettirildim.
Chaine kuralı: Sofrada tuz ve karabiber olmaz
Yemeklerde smokinin üzerine boynumuza astığımız madalyonun, üzerinde zincir olan kurdelaları üyelik tipine veya üyenin seviyesine göre farklı renkler taşır. Bana yıllardır taşıdığımın yerine farklı renkler taşıyan yenisini verdiler. Ankara’dan, Istanbul’dan, İzmir’den, Antalya’dan ve yeni faaliyete geçen Adana’dan adaylar üyeliğe kabul edildiler. Türkiye’nin bu yörelerinden, bazılarını uzun zamandır görmediğim bazı dostlarımı bu vesileyle yeni üyeler arasında görmek beni çok mutlu etti. Hem dünya aslında ne kadar küçük diye bir kez daha aklımdan geçirmemem de mümkün değildi. Sonra alkollü ve alkolsüz içecekler konusunda bir degustatör topluluk olan, yine Chaine des Rotissuers’ün bir parçası olan Ordre Mondial des Gourmets Degustateurs’ün induction seromonisi yapıldı. Kurucu üyeleri arasında yer aldığım Türkiye Ordre Mondial’in induction töreninde yabancı bir ülke Chaine başkanının elinde kılıç değil bu kez bir asma dalı vardır ve adayları bununla üyeliğe kabul eder. Tören sonrasında diğer Chaine yemeklerinde olduğu gibi önce kokteyle geçildi. Burada şampanya, şarap ve küçük atıştırmalıklar ikram edildi, sohbetler edildi. Derken oturma düzeninde yemeğe geçildi. Ben doğal olarak Ankara’lı dostlarla yerimi aldım. Chaine kuralları hatırlatıldı. Sofrada tuz ve karabiber bulunmaz, şefin bunları yemeğe en doğru miktarlarda koyduğu kabul edilir. Cep telefonları konsantrasyonu bozmasın diye kapatılır. Su servisi ancak talep edenlere yapılır, masada bulundurulmaz.
Kahveler gelmeden sigara-puro içilmez
Tatlı bitip kahve servisi yapılıncaya kadar sigara, puro gibi tütünlü maddelerin tüketilmesine izin verilmez, aksi tadirde bu yemek ve şarabın lezzetini yeterince almaya engel olacaktır. Hoş kapalı alanda sigara yasağından sonra bu yemek sırasında kendiliğinden oluşan bir durum haline geldi ama dışarıda sigara içmek de aynı etkiyi göstereceği için buna da izin verilmez.
Altı, yedi çeşit yemek ve her yemekle eşleştirilen şarap sırasıyla garsonların masaya gelip büyük bir disiplin ile önce hanımlara, sonra beylere aynı anda servis etmesiyle yenmeye başlanır. Sıcak bir şekilde servis edilen yemeğin soğuyup lezzetini kaybetmemesi için sofra adabındaki yemeğe başlamak için masadaki herkesin servisi yapılsın kuralı burada uygulanmaz, yemek hemen yenmeğe başlanır. Ancak servis öncesi monüdeki yemek ve şaraplarla ilgili üyelere ve eşlerine detaylı bilgi verilir. Yemek sırasında da yemek ile şarabın ve bunların birbirleriyle olan uyumunun sohbeti yapılır. Yemek bittikten sonra sıra tüm servis ve mutfak elemanlarının tek sıra halinde salona gelip üyeler tarafından taltif edilmeleri ve alkışlanmalarına gelir. Takdir edilmek her zaman çok güzel bir duygu değil midir? Hele gurme bu topluluğa yemek hazırlayıp servis yapmak ve beğenilerini kazanmak yeme-içme profesyonelleri için stres ama aynı zamanda bir mutluluk ve motivasyon kaynağıdır. Gecenin sonunda restaurant veya otele Chaine des Rotissuers’un girişte duvarlarına gururla asarak ayrıcalıklarını vurgulayacakları ahşap üzerine metal ile işlenmiş, üzerinde eski Fransız kralının verdiği Kraliyet armasının da yer aldığı Chaine ambleminin olduğu plaket takdim edilir. Bir Chaine yemeğinin daha sonuna gelinmiştir. Bu yazıyı yazarken karnım acıktı, ben şimdi arkadaşlarımla yemeğe gidiyorum.
Yazının Devamını Oku

Resimden konsere butikten defileye

ANKARA’nın siyasi, diplomatik ve kültürel yaşamında diplomatik misyon temsilciliklerinin etkinlikleri önemli bir yer oluşturur. Misyon şeflerinin ülkelerinin milli günlerinde verdikleri resepsiyonlar kadar, rezidanslarının evsahipliğinde gerçekleştirdikleri faaliyetler ülkelerinin tanıtımına ve Türkiye ile ilişkilerinin geliştirilmesine katkıda bulunur. Geçtiğimiz günlerde Belçika Kraliyeti Büyükelçisi Pol De Witte ve eşinin Atatürk Bulvarındaki rezidanslarında Türk ve Belçikalı sanatçıların müzik, resim, şiir ve tasarımlarını sergiledikleri “Anadolu’dan Geliyorum-Yakın Buluşmalar” adlı davet bunlara güzel bir örnekti. Rezidans binasında ressam ve tasarımcı Aslı Kutluay’ın tabloları ve tasarladığı takılar sergileniyordu. Resimler Sufi, Leyla ile Mecnun, Karagöz ve Cemil İpekçi gibi temaları işliyor, tabloların üzerinde işlenen temalarla ilgili kısa açıklamalar yer alıyordu.

Şiir-müzik ve Liber Tango

Daha sonra performans başladı. Bahçede hazırlanan sahnede Belçikalı şair Luc Zwaenepoel, Türk ney, gitar, kontrabas ve perküsyon sanatçılarının seslendirdiği müzik eşliğinde şiirlerini okumaya başladı. Anadolu’da milattan önce 8700 yılından başlayıp 1500 yılına kadar uzanan bir gezinti yaptırdı bizlere şiirleriyle. Her şiir ve gösteri Ressam Kutluay’ın az önce gördüğümüz bir resmini hatırlatıyordu. Şair Sufi şiirini müzik eşliğinde okurken bir sema gösterisi yapıldı. Sonra Kutluay, “Müzik beni nasıl etkiliyor temalı” bir Liber Tango dans gösterisi yaptı. Son olarak Cemil İpekçi, Sibel Becan ile Hacı Arif Bey’in eseri eşliğinde bir gösteri yaptı sahnede. İpekçi kumaşı elbise haline getirdi modelin üzerinde.
Etkinlik Hacettepe Üniversitesi Çocuk Gelişim Bölümünün ünite yenilenmesi ile Anaçev yararına düzenlenmişti. Farklı ülkelerin farklı sanat dallarının bu harmonisi müthiş bir zenginlikti.

Kelebekler erken ölür

Cemil İpekçi’yi kısa bir süre önce yine Ankara Sheraton Otel’de Şehit ve Gazi aileleri yararına gerçekleştirilen bir etkinlikte izlemiştim. Ankara cemiyet hayatının önemli yüzleri oradaydı. Öncelikle Ankara’lı modacı Ezgi Uzunöz’ün tasarımları, daha sonra Cemil İpekçi’nin Monsieuer Butterfly isimli kolleksiyonu sergilendi. Tamamen kelebek temalı kıyafet ve aksesuarlar görülmeye değer, kareografi etkileyiciydi. Önce siyah kelebek kıyafetli erkek bir dansçı bir gösteri yaptı, sonra defile başladı. Son bölümde yine kelebek kıyafetli bayan bir model podyumda alımlı adımlarıyla yürürken erkek bir model peşinde ona erişmeye çabalıyor, kur yapıyordu. Aklımdan kelebeklerin ömrünün ne kadar kısa olduğunu geçiriyordum bu bölümü izlerken. Nihayet birbirlerine kavuşup sarılırlarken kadın kelebek hayatını kaybetti, kısacık ömrü dolmuştu. Daha sonra İpekçi sahneye çıkarak bir konuşma yaptı. Defilesini Ankara’lı genç bir modacı ile paylaştığı için mutluydu. Ezgi ise mutluluktan uçuyordu. İpekçi, annesinin polis bir aileden geldiğini anlatıyor, hepimizin birer kelebek olduğumuzu, aslına yaşamlarımızın kısa olduğunu söylüyor, sevgi ve barış mesajları veriyordu. Gece Sibel Can’ın bir konseri ile son buldu.

Buluşturan bir davet

Harvey Nichols Ankara mağazası açıldı. Londra’nın simgelerinden biridir Harvey Nichols. Knightsbridge’de, ünlü markaların yer aldığı Sloane Street’in başında yer alır. Klasik İngiliz bir mimarisi vardır. Londra’da yaşadığım yıllarda evime yakın olduğu için sıkça uğrardım. En çok ta yiyecek ve içecek katı olan beşinci katını ziyaret ederdim. Buradaki bar oldukça ünlü, sushi lokantası ve kafesi de oldukça popülerdir. Markette ise dünyanın çeşitli yerlerinden getirtilmiş yiyecek maddelerinin en iyisi yer alır. Ben bazen buradan balık ve ev yapımı makarna ile soslarını alır, evde kendime ve arkadaşlarıma küçük bir ziyafet hazırlardım. Ev mobilya ve aksesuvarlarının yer aldığı dördüncü katı da çok ilgimi çekerdi. Harrods ve Selfridge’s ile kıyaslandığında daha butik bir mağazadır Harvey Nichols. Aralarında bir iki Türk’ün de olduğu ünlü tasarımcıların kıyafet ve aksesuvarlarını bulursunuz. İstanbul’dan sonra Ankara’da da mağaza açacağı bir süredir konuşuluyordu. Alışveriş merkezinde olduğu için açılışta kırmızı kordonlarla hazırlanmış koridorlardan geçerek mağazaya ulaştı konuklar. Girişteki görevlilerin davetli listesinden isimlerini kontrol etmeleriyle de mağazaya girdiler. Davet oldukça kalabalık, davetliler pek şıktı. Pek çok dostum, arkadaşım, tanıdığım buradaydı, güzel bir sohbet ortamı oldu.
Açılışı Maliye Bakanı Mehmet Şimşek yaptı. Beyhan Bağış, Kürşad Tüzmen de konuklar arasındaydı. Mağazanın içerisinde hazırlanan uzun bir podyumda küçük bir defile yapıldı. Daha sonra Sertab Erener bir konser verdi piyano eşliğinde. Ankara mağazası İstanbul mağazası kadar büyük değil ama geniş bir fiyat aralığında epeyce ürün var reyonlarda. Yine bildik seçkin markaların spor ve abiye kolleksiyonları satılıyor. İlkbahar-yaz sezonu çoktan açılmış olduğu halde bu mağaza için sezon yeni açılıyor. Daha çok canlı renkler tercih edilmiş reyonlarda. Bir dönem iyi mağazaların peşpeşe kapandığı veya küçüldüğü Ankara’da Beymen, Vakko ve Harvey Nichols’ın mağazalarının arka arkaya açılması sevindirici.
Yazının Devamını Oku

Pitwalk’uyla partisiyle “Formula 1” deneyimi

Beş yıl öncesini hatırlıyorum; İstanbul’da ilk kez düzenlenirken büyük heyecan ve izdiham olmuş, bu deneyimi yaşamak isteyen çok sayıda izleyici havalimanında, otellerde, trafikte büyük bir kalabalık oluşturmuştu.
Formula 1 ilerleyen yıllarda daha çok bu spora ilgi duyan izleyicilerin rağbet gösterdiği bir etkinlik haline dönüştü. Bu yıl Formula 1’de Porche GT3 kupası, GP2 ve GP3 yarışları yapıldı. Cuma günü  antremanlar, cumartesi günü Formula 1 pitstop antremanı, üçüncü antreman, sıralama turları ve gösteri turları, Porche GT kupası ile GP2 ve GP3’ün sırasıyla 12, 32 ve 15 turdan oluşan ilk y   arışları yapıldı. Asıl yarış günü olan pazar da Porche GT kupası, GP2 ve GP 3’ün 12, 15 ve 23 turdan oluşan ikinci yarışları ve 58 turdan oluşan Formula 1 yarışları gerçekleşti.
İzleyiciler yarışları pistin dış kenarında inşa edilmiş tirübünler ile bazı virajları gören çimlerde izlediler. Bir de pistin iç kısmında son derece konforlu, Formula One Paddock Club olarak tabir edilen bir bölüm var. Buranın ulaşım yolu ve otoparkı da özel. Paddock’a otoparktan pistin üzerinden geçen bir köprüden yürüyerek veya helikopterle gelebiliyorsunuz. Binaya da ancak boynunuza astığınız özel bir kart ve bileklik ile girip çıkabiliyorsunuz. Burada yanyana sıralanmış, içerisinde restaurant, bar ve oturma grupları olan salonlar var. Gün boyu şampanya, şarap, diğer içecekler ve yemek ikram ediyorlar.
Formula One Paddock Club
Yarışları büyük ekranlı televizyonların yanısıra önündeki özel tirübünlerinden izleyebiliyorsunuz. Personelin büyük kısmı ülke ülke gezen yabancılar. Araçların çıkardığı müthiş sesten dolayı sağır olma tehlikesine karşı kulaklarınıza orada hediye edilen kulak tıkaçları takıyorsunuz. Binanın üstü de yarış izleme terası.
Binanın alt katında, her bir araç için ayrı ayrı birer tamir servisi ve önünde pitstop denilen, araçların bakım ve yakıt ikmali için durdukları noktalar var. Ki burası Formula 1’in görülmeye en değer yeri. Saniyelerle araçların lastikleri değiştiriliyor, benzin depoları dolduruluyor. Ekip çalışmasının çok önem taşıdığı bir yer. Bazı liderlik eğitimlerinde takım çalışmasının önemini göstermek için sizi pitstopa alırlar. Bir kişi işi aksatırsa tüm iş aksar. Yarış başlamadan birkaç saat önce pitwalk yapılıyor, yani Paddock izleyicilerine pitstoplar gezdiriliyor.
Pitstop’daki masal devi
Red Bull’un pitstop alanını dolaşırken dünyanın en uzun insanı olarak Guinness rekorlar kitabına giren Sultan Kösen’i gördüm. Herkes onun fotoğrafını çekmek için yarışıyordu. Daha önce gazetede Kösen’in fotoğraflarını görmüştüm ama karşımdaki görünümü gerçek bir masal devini hatırlattı bana. Ama hep gülümseyen bir dev...
Yarış start almadan arkası açık bir kamyon ile pilotlar dolaşarak seyircileri selamladılar. Sonra Maliye Bakanı Mehmet Şimşek  açılışı yaptı. İstiklal Marşı’nı Ajda Pekkan gayet alıştığımız, bildiğimiz haliyle sade bir şekilde söyledi. Kırmızı kıyafetli genç kızlardan ikisi en önde Türk Bayrağını taşıyorlardı. Sonra sıralanmış olan araçlar o etkileyici kalkışlarını yaptılar ve turlara başladılar. Ajda Pekkan daha sonra Paddock’ta bizim de bulunduğumuz salona gelerek yemeğini yedi ve yarışı izledi. Bir genç kız gibi görünüyordu Süper Star. Yaş alma ile yaşlanmanın çok farklı şeyler olduğunun güzel bir kanıtıydı.
Yarışı ilk iki sırada götüren aynı takıma ait iki aracın çarpışıp birinin yarış dışı kalması, diğerinin ise ancak üçüncü olması büyük talihsizlikti. Bu kazanın da etkisiyle Türkiye Grand Prix’ini bu yıl Lewis Hamilton kazandı.
Teknelerle Kızkulesi
Formula 1, partileri ile de dikkat çekiyor. Çeşitli davetler verildi. Bunlardan belki en çok konuşulan ve ilgi çekeni Selim Hamamcıoğlu’nun Cumartesi gecesi yine Kızkulesi’nde verdiği Racing Fever partisi. Davetiyeye üzerinde VIP guest yazılan plastik kart iliştirmiş Hamamcıoğlu. Ben Çırağan Sarayı’ndan kalkan bir tekne ile gittim Kızkulesine. Görevliler iskelede plastik kartları bilgisayarda okutarak misafirleri tekneye aldılar ve Kızkulesi’nde sıcak bir şekilde karşıladılar. Her teknenin varışı ile parti biraz daha kalabalıklaştı. Bir ara adım atacak yer kalmadı. Yurtdışından gelmiş çok sayıda konuk ile aralarında Erdal-Batu Aksoy, Aykut-Banu Tarakçıoğlu, Atıl Kutoğlu, Alican Ulusoy, İlhan İl, Burak Hatipoğlu, Şebnem Ercantürk, Serdar Bilgili, Ayda Elgiz, Sinan Güreli, Noella, Emre Ergani, Yüksel Mermer, Seda Söğütlü, Tuğba Peksayar, Çağla Cabaoğlu, Füsün Hattat, Melkan Tabanlıoğlu’nun da bulunduğu konuklar Kızkulesi’nin terasında hazırlanan parti alanında sohbet edip eğlendiler. Türkiye sosyetesi oradaydı. Hostesler gece boyunca konuklara sushi ikram ettiler. Işıklandırma ve ses düzeni çok iyi, DJ başarılıydı. Selim gece boyunca konuklarla tek tek ilgilendi. Bayan konuklardan birinin parti donüşü tekneye binerken denize düşmesi büyük talihsizlikti. Neyse ki bu kaza ucuz atlatıldı.
Yazının Devamını Oku

Bir ayağımız İstanbul’da

ÇOĞU Ankaralı’nın bir ayağı İstanbul’dadır. Hem iş, hem de sosyal hayat, Ankaralı’yı sıkça İstanbul’a sürükler. İşleri yoğun olup da tatil beldelerine gidemeyenler için ise, İstanbul’daki yazlık mekanlar daha büyük önem taşır.
Geçtiğimiz günlerde Boğaz’da bir teknede verilen bir akşam yemeğine katıldım. Ki İstanbul Boğazı benim yeryüzünde en sevdiğim yerdir.
Boğaz turu boyunca yine büyülendim. Sayısız kez izlediğim halde her seferinde sanki ilk defa görüyormuş gibi hayranlıkla baktiğım yapıları izledim. Topkapı Sarayı, Süleymaniye Camii, Galata Kulesi, Kızkulesi, Beylerbeyi Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Çirağan Sarayı, Ortaköy Camii, Kuleli Askeri Lisesi ve diğerleri... Hangi birini saymalı, tam bir görsel şölen. Ama benim seyrinden en cok keyif aldığım bina, Kuleli Askeri Lisesi’dir.
Angelique’de mola...

Boğaz turumuz sürerken yurtdışında yaşayan bir arkadaşım aradı ve kısa bir süre için İstanbul’a geldiğini haber verdi. Bu hoş tesadüfü, tekne gezisi bittikten sonra buluşup, benim önerimle önce Angelique’e giderek değerlendirdik. Yazın gelmesiyle birlikte terasını açmış Angelique. Teras keyifliydi, henüz fazla kalabalık yoktu. Ki zaten bazı mekanlara göre daha küçüktür ve daha sıkı kapı politikası izlerler.

Ortaköy’de üç katlı bir yalıda kurulan restaurant/gece kulübünün manzarası ise harikadır. Mekanı Kitchnette, Wanna, Da Mario, Aija, Gina, Vogue ve Zuma’nın da işletmecisi olan Doors Group işletiyor. Ve yurtdışında görmeye alışkın olduğumuz, ancak Türkiye için yeni sayılabilecek bir girişimcilik örneği veriyorlar.

Reina’da altı lokanta ve eşsiz bir manzara

Angelique’in ardından Reina’ya geçtik. Reina da yazlık mekanının kapılarını açmış. Geçen seneyle aynı. Sağda Köşebaşı Kebapçısı, üzerinde Dragon Çin Lokantası, solda ve önde Blue Topaz, üzerinde Park Şamdan Lokantaları, ayrıca Itsumi Japon Lokantası ve Reina olmak üzere altı lokanta var bu yıl Reina’da. Ortada ise Reina Bar. Burası da fazla kalabalık değildi, daha çok yabancı misafir grupları dans ediyor, kendi aralarında eğleniyorlardı. Reina’nın manzarası da eşsiz. Boğaziçi köprüsü mücevher bir gerdanlık gibi uzanıyor karşısında.
Yıllar önce orası Nix olarak faaliyet gösterirken o zamanki işletmecisi, Ingiltere’den arkadaşim Sacit’le şimdiki Şamdan’ın olduğu yerdeki VIP barda İngiltere’den gelen bazı arkadaşlarla sohbet ediyorduk. Boğaziçi Köprüsünü hayran hayran seyreden bir Ingiliz arkadaşımız mırıldandı:
“Sacit, bu mekanı sat, şu köprüyü al...”

Ankara’dan İstanbul’a giden başarılı işletmeci

Cuma akşamı Sortie’nin açılışı vardı. Ben başka bir programım olduğu için yemeği başka bir yerde yedikten sonra orada olan arkadaşlarımın ısrarıyla Sortie’ye uğradım. Buranın da manzarası güzeldir. Bu yıl yepyeni bir yer olmuş. Emre Ergani işletmeciliğinde belli ki bu yazın en gözde mekanı olacak. Içerisinde Venge, Cafe des Paris, Blackk Lounge, Fishmekan, Public ve Rodizio olmak üzere burada da altı restaurant ve Biber Bar, Niwa ve Sortie Bar olmak üzere üç bar var.

Deniz kenarında sağ taraf Emre Ergani’nin Biber’i. Nişantaşı’nda açıldıktan kısa bir süre sonra Istanbul cemiyet hayatının tanınan yüzlerini burada bir araya getirmeyi başaran Ergani açılışta aralarında Işıl Sarraf, Tuğba Peksayar, Emre Kütük, Mehmet Mutlu, Murat Tabanlıoğlu ve Ilker Mengi olmak üzere hemen hemen tüm tanıdıklarını buraya getirmeyi başarmıstı. Kendisi de her zaman olduğu gibi işinin başındaydı. Emre Ankara’dan Istanbul’a giden başarılı bir işletmeci. Ben Ankara’daki döneminde Ankaralı değildim ama Bodrum’da şimdi Bianca, önceki adıyla Havana, Istanbul’da Blackk de aralarında olmak üzere her mekanının zaman zaman ziyaret eden sürekli müşterisi oldum.

Biber belli ki bu yaz Sortie’nin VIP barı olacak. Ve Ortaköy de yine Istanbul’da gece hayatının kalbi...
Yazının Devamını Oku

Prens II. Albert’in Yaz Balosu daveti

MONACO Prensi II. Albert’in, Monte-Carlo’da bu yıl on beşincisini vereceği “Yaz Balosu” yine Haziran ayında gerçekleşecek. Yazın geldiğini müjdeleyen bu davet, her yıl başka bir ülkedeki daha az şanslı insanların yararına veriliyor. Bazılarına katıldığım geçmiş yıllardaki balolar, Prens II. Albert’in davetiyeyi iliştirdiği mektubunda da belirttiği gibi “Out of Africa”, “O Tahiti E”, “Indian Summer Night”, “Jungle Forever” ve “Golden Paradise” gibi temalarla verilmişti.
Bu yıl Prens II. Albert’in onursal başkanlığını yaptığı, yirmiden fazla ülkede hayır faaliyetlerinde bulunan “Order of Malta” yararına, “La Dolce Vita” teması ile verilecek. Uluslararası elitleri davet ettiği bu balo için Prens II. Albert davet mektubunda konuklarına, şu satırlarla çağrı yapıyor:

Haydi duralım gül koklayalım

“Yaşantılarımızın fani doğası aniden üzerimize ışıdı, bizler uzun dönemli düşünmeliyiz, ufuklarımız sınırsız olsa da içinde bulunduğumuz mevcut koşulların sürdürülebilir olmadığının çok farkındayız. ‘La Dolce Vita’ birlikteliğimiz ve aidiyetimizi yeniden alevlendirecek, bizlere yeryüzünün yıldızları olduğumuzu fark ettirecek. Haydi duralım ve gülleri koklayalım.
Davet cuma akşamı deniz kıyısındaki Beach Club’ın havuz başında bir hoşgeldiniz resepsiyonu ile başlıyor. Bu resepsiyonlar oldukça renkli geçiyor ve o yılki temaya uygun olarak espriler katılıyor. Örneğin “Indian Summer Night” temalı etkinlikte geleneksel kıyafetli Hintli genç kızlar konukları mumlar arasında karşılamış ve parti boyunca geceye ambiyans katmışlardı.
Bu resepsiyonun peşinden konukların çoğu geceye Jimmy’z gece kulübünde devam ediyorlar. Cumartesi ise davetlilerden bazılarının Thermes Marins ya da Beach Club’ta güneşlenip denize girip güneşlendiği, bazılarının tenis ya da golf oynadığı, çoğunun da Monte- Carlo’da dolaşıp alışveriş yaptığı bir gün oluyor. Ben önce Cote d’Azur’un esine ender rastlanır manzaralı yollarında otomobille dolaşıp, sonra Monte-Carlo meydanındaki Cafe de Paris’te oturup günün keyfini çıkarmayı tercih ediyorum.
Balo Cumartesi akşamı saat sekizde Sporting Club’ın bahçesinde erkeklerin smokin, kadınların balo kıyafeti ile katıldığı şampanya ikram edilen bir kokteyl ile başlıyor, Sporting Club’in meşhur, yemek sırasında üzeri açılan salonunda oturma düzeninde bir yemek ile sürüyor. Farklı ülkelerden kişilerle kurulan dostluklarla yine Jimmy’z gece kulübünde gün ışıyana kadar devam ediyor.

Nüfusun yüzde 80’i “gizli zenginler”

Davet Pazar sabahı Hotel de Paris’in terasında verilen bir brunch ile sona eriyor. Brunch’ta tanışıklıklar daha da geliştiriliyor. Benim bu davetlerin birinde tanıştığım Rus dostum beni Monaco’da verilecek çok elit bir baloya, Amerikalı dostum Amerika’da düğününe davet etmişti.
Konuklar çeşitli otellerde kalsa da Hotel de Paris ve Hotel Hermitage en gözde olanları. Vatikan’dan sonra dünyanın ikinci en küçük ülkesi olan, monarşi ile yönetilen Monaco’nun nüfusunun yüzde sekseninden fazlasını dünyanın gizli zenginleri oluşturur. Vergi cenneti olan bu ülkede otomobilin, teknenin, saatin, her şeyin abartılısını görürsünüz.
Mayıs ayında düzenlenen Formula 1 Monaco Grand Prix’si şehrin içerisindeki virajlı, yokuşlu, tünelle otelin içerisinden geçen caddelerinde düzenlenir ve göreceli olarak otomobillerin düşük hızına rağmen dünyanın en önemli ve tehlikeli Grand Prix’lerindendir.
Yazının Devamını Oku

Ankara’daki partiden İstanbul’daki konsere

YAZ mevsimi yaklaşırken davetler sıklaşır, cemiyet havası da ısınır. Geçtiğimiz günlerde Ankara’da da durum böyle oldu. Maserati, Rixos Otel’de bir davet verdi. Ben Rixos Otel’de bazı organizasyonlara katılmış, bir iki davet vermiştim. Bunlardan biri ABD Enerji Bakan Yardımcısı ve aralarında ABD Savunma Sanayi Müsteşarı da olmak üzere 15 kişilik heyetine, enerji sektörü temsilcilerinin de katılımı ile verdiğim çalışma yemeğiydi ve Kristal Salon’da gerçekleşmişti. Adını salonunun tavanında boydan boya uzanan kristal bir avizeden alan salon, bu tip toplantılar için bana gayet sevimli gelmişti.
Maserati partisi 18. katta Private Club adlı özel bir salonda verildi. İddialı, kişiye özel davetiyenin ön yüzünde davet öncesi dileyenler için randevu ile Maserati deneme sürüşü yaptırılacağı, sonrasında otel girişinde Private Club’ın anahtarının verileceği duyuruluyordu.
Arka yüzünde ise davette dünyanın ünlü saat ve mücevher markalarının Türkiye temsilcisi Uğur Saat’ın kolleksiyon sunumu vardı.

360 derece Ankara

Ben deneme sürüşüne katılmadım, 21.30 gibi davete geldim. Otel girişinde Maserati bir otomobil sergileniyor, konuklar görevliler tarafından özenle karşılanıyordu. Salonda Black Label bir stand kurmuş, hostesler ikramda bulunuyorlardı. Barda içecek servisi yapılıyor, yiyecek ikram ediliyordu. Konukların çoğu kendilerini Private Club’ı çevreleyen ve neredeyse 360 derece dönen terasa atmış Ankara’nın panaromik manzarasının keyfini çıkarıyordu.
İçeride DJ popüler müziklere yer verirken, Amerikalı kadın saksafon sanatçısı çalan parçalara eşlik etmeye başladı. Müziğin hoş esintisi, konukların çoğunun terastaki manzarayı bırakıp içeriye girmesine, müziği dinlemesine yol açtı. Geceyarısına doğru konuklar yavaş yavaş partiyi terk edip kimileri evlerinin, kimileri de eğlenceye devam etmek üzere başka mekanlarını yolunu tuttular.

Fedesoyev şöleni

Ertesi gün İstanbul’da Cemal Reşit Rey Konser Salonunda Moskova Çaykovski Senfoni Orkestrası’nın kuruluşunun 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen tarihi bir konser daveti vardı. Dünyaca ünlü orkestra şefi Vlamidir Fedoseyev yönetiminde olan, Rusya ulusal kültür mirasının bir parçası olan bu Rus orkestrasını İngiliz London Times gazetesi senfonik müziğin son şahikası olarak tanımlıyor. Konserin 2010 Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’da gerçekleşmesi ona ayrı bir anlam katıyordu.
Konuklar arasında üst düzey bürokratlar, Rus konuklar ile Şarık Tara, Ali-Adnan-Metin Şen, Can Tahincioğlu vardı. Konser öncesinde biraz sohbet ettik. Bana bir dönem Ankara’da yaşamış, eski ve yakın arkadaşım olan Tuğçe Koç eşlik etti. Fedoseyev tam 36 yıldır, o zaman Moskova Radyosu Senfoni Orkestrası olarak kurulan bu orkestranın sanat yönetmenliğini ve baş orkestra şefliğini sürdürüyor ve orkestrayla özdeşleşmiş durumda. Onun başlıca özellikleri, farklılığı, programları, yeni bestelere yer vermesi ve iyi bilinen müzik partisyonlarına getirdiği özgün yorumlar.
“Romeo ve Juliet” suiti ve Çaykovski 4 nolu f-moll’den oluşan konser büyüleyiciydi. Önde oturduğum için orkestra şefinin ve üyelerinin mimiklerini dahi takip edebiliyor olmam konserle daha çok bütünleşmemi sağladı. Alkışlarla her seferinde sahneye dönen şef bu şölenin bir kaç ilave eser ile biraz daha sürmesini sağladı.
Konserin ardından az sayıda konuk için salonun hemen yakınındaki Park Şamdan’da verilen davete katıldık. Burada konuklarla sohbet etmenin yanı sıra çok sayıda sanatçıyı keşfeden ve dünyaya tanıtan Şef Fedoseyev ile tanıştık. Davetten ayrıldıktan sonra Ulus 29’a geçtik. Keyifli bir cumartesi akşamı olmuştu.
Yazının Devamını Oku

Üç boyutlu TV’den koltuk otomobile

BU hafta İstanbul’da Çırağan Sarayı’nda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Japon Prensi Tomohito Mikasa’nın himayelerinde ve onların da katılımı ile gerçekleşen görkemli bir davet vardı. Japon-Türk dostluğunu kutlama daveti, 2010 Türkiye’de Japonya Yılı Yürütme Kurulu Başkanı Fuji Cho ve Japonya’nın Ankara Büyükelçisi Nobuaki Tanaka evsahipliğinde gerçekleşti.
Türkiye’yle Japonya’nın dostluğu 120 yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’na ait Ertuğrul Firkateyn’inin Japonya’yı ziyaret etmesi ve ardından yaşanan felaket sırasında Japon halkının duyarlılığıyla başladı, İran-Irak savaşı sırasında mahsur kalan Japon vatandaşlarının Türkiye tarafından bir THY uçağı ile kurtarılmasıyla daha da gelişti.
Aslında II. Abdulhamit döneminde gayrı-resmi olarak İstanbul’u ziyaret eden Japon Prens’e gösterilen büyük ilgi, 6 yıl sonra yine bir Prens’in resmi ziyaretine yol açacak bu ise devletlerası ilişkilerin temelini oluşturacaktı. Yıllar önce Japonya tarafından özel sektörde yılın genç lideri seçilerek Japonya’ya davet edilmem Japon kültürü, ekonomisi ve yaşamı hakkında epey bilgi sahibi olmam için güzel bir fırsat oldu. Oradaki deneyimlerimi bir başka sefere sizlerle paylaşmayı arzu ederim.

Atlı Köşk etkileyici

Türkiye’de Japon Yılı 4 Ocak’ta Ankara’da, Japon Kültür Merkezi’nde, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Japon Dişişleri Bakanının katılımıyla gerçekleşen bir açılış töreni ile başladı. Burada Günay’ın Japonca sözler de kattığı konuşmasının ardından etkinlikler bir defileyle ve resepsiyonla sürdü. Bunu bir dizi etkinlik izledi ve izleyecek.
15 Nisan tarihinde Sakıp Sabancı Müzesinde “Kaligrafi: Fırça ve Kalemin İzinde Sınırları Aşmak” sergisinin Güler Sabancı’nın ev sahipliğinde, yine Ertuğrul Günay’ın katılımı ile yapılan açılış resepsiyonu bu etkinliklerin önemli olanlarındandı.
Rahmetli Sakıp Sabancı’nın müze olarak Sabancı Üniversitesine tahsis ettiği Atlı Köşk gerçekten etkileyici. Harika bir boğaz manzarası olan bahçesindeki bu davette konuklar sohbet etme imkanı buldu. Sonra sergi açıldı ve gezildi. Türk ve Japon seçkin konukların gezdiği, güzel yazı sanatının tanıtıldığı sergi ilgi çekiciydi. Başta Türk olmak üzere, İslam ve Japon, Asya ve Batı kültürlerine ait kaligrafi eserlerinden bir derleme yer almakta ve Latin Kaligrafisi Okulu öğrencilerinin yazdığı Türkçe metinler sergiye renk kattı. Dostum Japonya Büyükelçisi Bay Tanaka’nın eşinin öğrencilerinin eserlerinin burada sergilenmesi de kendisi ve eşi için bir gurur kaynağı olmuştu.

Saray rıhtımında sushili kokteyl

Çırağan Sarayı’ndaki davet de çok özeldi. Öncelikle konuklar sarayın rıhtımında bir kokteyl ile ağırlandılar. Rıhtımda kırmızı halılar ile merdivenlerin hemen kenarında kurulan bir sahne yer alıyordu. Burada içecekler ile birlikte sushi ikram edildi. Biraz sonra bir japon davulu gösterisi başladı. Bu, daha önce de birkaç kez izlediğim oldukça tempolu bir gösteriydi. Davullara üç telli, Şamisen adı verilen, büyük ve ağır mızrapla hem saz ve hem de davul gibi çalınan geleneksel bir Japon sazı eşlik ediyordu. Sonra konuklar bir tanıtım yapılacağı anons edilerek rıhtımda kordonlarla çevrilen geniş bir alanın önüne davet edildi.

Koltuk değil otomobil

Orada koltuğa benzeyen bir şey vardı. Yanımdaki Japon konuğa şakayla karışık bu masaj koltuğu mu diye sordum. Çok hoşuna gitti, gülerek bu bir otomobil dedi. Gerçekten altında dişarıdan pek belli olmayan tekerlekleri olan bu tek kişilik elektrikli araç adeta bir koltuktan ibaretti. Kol koyma yerinin ucunda elle tutularak ileri-geri ve sağa sola itilen tutacaklar hem hareketi sağlıyor, hem de yönü tayin ediyordu. Demo bittikten sonra iki konuğu deneme sürüşü için sırayla davet ettiler. Önce ben kendimi aracın yanında buldum ve araca oturtuldum. Emniyet kemeri takma isteğimle ilgili esprilerden sonra seyahatim başladı. Önce dik konumda adeta yürüyüş yapar gibi sürüşümü yaptıktan sonra aracı bir düğmeyle yatık konuma getirdiler. Bu konumda tekerlekler açılıyor, araç alçalıyor ve saatte 30 kilometreye kadar hızlanabiliyor. Bu sürüşü tamamladıktan sonra indim. Sırada Erol Üçer’in eşi Mine Hanım vardı. O da deneme sürüşünü tamamladıktan sonra bizleri oturma düzeninde yemek için balo salonuna davet ettiler.

Japon soprano

Fuayede iki Japon elektronik şirketinin 3 boyutlu televizyon tanıtımı vardı. Özel gözlükleriyle ikisini de denedim, gayet başarılıydı ancak biraz izledikten sonra bende sanki biraz sersemlik hissi yarattı. Biraz sonra Cumhurbaşkanı Gül ile Prens Mikasa salona geldiler. Ankara’dan aralarında Erol Üçer, Refi Berent, Erdal Eren, artık İstanbul’lu olsa da Oğuz Çarmıklı, Ayla Hatırlı, İstanbul’dan ise aralarında Güler Sabancı, Ahmet Çalık, Tuncay Özilhan, Nihat Gökyiğit, Adnan Çebi’nin yeraldığı konukların pek çoğuyla sohbet ettik. Zaten bu davetlerin en ilgi çekici yanı dostlarla, tanıdıklarla bir araya gelmek değil mi?
Bay Cho ve Cumhurbaşkanı Gül’ün konuşmalarının ardından Japon bir soprano güzel parçalar seslendirdi. Gece Japon modacı Hanae Mori’nin Japon ve batı tasarımlarının yine Japon ve batılı modeller ile gerçekleşen muhteşem bir defile ile son buldu.
Yazının Devamını Oku

İlk merhaba

KENT gazetecileri, yerel haberciler, öncelikle kentiyle yaşar, kentine temas eder. Bu bir gereklilik ve avantaj olduğu kadar, bazen dezavantajdır da. Hele ki kent gazetesi, politikanın yüreği Başkent’te çıkıyorsa... Bazen kent habercisinin tüm bahçesi, Ankara olur. O bahçenin dışındaki hayat/dünya menzil dışı kalabilir. Bu nedenle Ankara Hürriyet “Yerel Dünya” sayfalarıyla dünyayı, Dünya’nın haberini Ankaralı okuruna taşıdı. Aynı nedenle bu yıl Genç Nota Liselerarası Müzik Yarışması, Ege’ye, Akdeniz’e, yani denize açıldı.
Bu yönde yepyeni bir adım daha atıyoruz. Başkent’in sosyal, kültürel, ekonomi dünyasının yakından tanıdığı bir isimle... Uluslarası bir enerji sirketler grubunun Türkiye’deki şirketinin Yönetim Kurulu Başkanı, TÜSİAD, Chaine des Rotisseurs ve Ankara Rotary Kulübü üyesi; PETFORM Yönetim Kurulu Başkanı, TABA AmCham Türk-Amerikan İşadamları Derneği üyesi, AISEC Yuksek Danışmanlar Kurulu üyesi Nusret Cömert artık her hafta sadece Ankara’yı değil, “dünyayı” taşıyacak sayfalarımıza.
Bazen Ankara’daki Maseratti partisinden, Cemil İpekçi defilesinden, bazen İstanbul’da Moskova Çaykovski Orkestrası’nın konserinden, bazen de yurtdışından, kentin/dünyanın “trend”ini, “tat”ını, “moda”sını, farklı, yaşayan bir “lifestyle”ı aktaracak satırlarında...
“NU’ans” her pazar sizinle...

Ankara’nın doğallığı şıklığı ve elegansı

ANKARA hayatımda önemli bir yere sahip.
Sonradan tanıdığım, arkadaş edindiğim pek çok kişi Ankaralı ama Ankara dışında yaşıyor. Benim içinse durum tam tersi. Ankara’ya sonradan gelip Ankaralı olanlardanım ben.
1998 yılında Londra’da yaşarken bir iş toplantısı için geldiğim Ankara’da, toplantı saatine kadar zaman geçirmek için görevli sürücüye “Bizi bir kafeye götür” demem, o dönem kaderimi değiştirecekti.
Daha önceki ziyaretlerimde olduğu gibi Londra’dan İstanbul’a gelmiştim. İstanbul’da bir otelde kalıp, Ankara’ya da “günübirlik” gelerek toplantılarımı yapıyordum. Sürücü Arjantin Caddesi’nde bir kafeye götürdü bizi. Günlük güneşlik bir öğle sonrasıydı. Gayet şık, zarif insanlar tevazunun da getirdiği bir etkileyicilik ile kafenin bahçesinde oturup kahvelerini içiyor, sohbet ediyordu.
Kafe bana Londra’nın, nadiren güneşli haftasonlarında bazen yine öğleden sonraları gittiğim Chelsea Farmers Market’i çağrıştırıyordu. Orada da insanlar buradakine benzeyen çiçek seraları ile organik gıda ürünleri satan dükkanların etrafındaki küçük kafe ve lokantalarda oturup günün keyfini çıkarırlardı. Yüz ifadelerinden, dudaklarındaki hafif tebessümden ve sohbetlerinden bunu gerçekten yaptıklarına da şahit olurdunuz.
Burada yer alan, ev eşya ve aksesuvarları satan bir dükkanda noel dönemlerinde en çok rengarenk noel ağacı süslemeleri alıcı bulurdu. Peki yanıbaşındaki King’s Road Caddesi’ndeki pek çok görkemli mağazadan burayı farklı kılan neydi?
Doğallığı, ama bununla birlikte şıklığı, elegansı...
Arjantin Caddesi’ndeki kafede etrafa şöylece bakıp bu kafe, bu insanlarla dünyanın her yerinde olabilirdi diye aklımdan geçirdim ve Londra’da yaşamakla ilgili hiçbir sorunum olmadığı halde Ankara’da yaşamak benim için nasıl olurdu diye düşünmeye başladım.
Düşünce söze-söz eyleme eylem alışkanlığa...
İşte Frank Outlaw’ın “Düşüncelerine dikkat et söze dönüşürler; sözlerine dikkat et eyleme dönüşürler; eylemlerine dikkat et alışkanlık olurlar; alışkanlıklarına dikkat et kişiliğin olurlar; kişiliğine dikkat et kaderini biçimlendirir” diye dizelere döktüğü hadise, bundan sonra gerçekleşecekti.
Kısa bir süre sonra şirketim, bu bölgedeki uluslarası bağlantılı bazı büyük projelerinin ivme kazanması ve Türkiye’deki bazı büyük yatırımlarının gerçekleşme aşamasına gelmesiyle, görev yaptığım Londra’daki merkezden Ankara’ya taşınarak bir ofis kurmamı teklif edecekti.
Ülkeme dönüyor olmanın mutluluğu ile severek kabul ettiğim bu teklif, Yahya Kemal’in “Ankara’nın İstanbul’a dönüşünü severim” sözüne dönüşmeyecek, Ankara’ya yerleştikten sonra sadece üç ay sonra çok güzel dostluklar, arkadaşlıklar kurmama neden olacaktı.
Çünkü ortalama eğitim seviyesinin ve insan kalitesinin yüksek olduğu Ankara’da, çok sıcak sohbet ortamları oluşuyor, şehrin nispeten mütevazı ama vakur havası insanı herzaman etkiliyor.

Vakko Kavaklıdere

VAKKO’nun Kavaklıdere’deki yeni mağazası açıldı.
Ön bahçesi kapatılarak bir parti yerine dönüştürülen mağaza, konuklarla doluydu. Aracımdan iner inmez kapıda beni büyük bir zarafeti ve beyefendiliği ile ev sahibi Cem Hakko sıcak bir şekilde karşıladı. Bu bana Beymen Kavaklıdere mağazasının açılışında Cem ve Ümit Boyner’in yine büyük bir zarafet ile verdiği daveti anımsattı.
Bu tür mağazalar dünyanın pek çok kentinin karakterinin bir parçasını oluşturur. Londra’da Harrods, Harvey Nichols, New York’ta Saks Fifth Avenue, Berlin’de KaDeWe, Tokyo’da Isetan, Moskova’da TSUM bunlara sadece birkaç örnek değilmi? Beymen ve Vakko’nun bu mağazaların bazılarına göre ayrıcalığı bence kendi tasarımları.
Önce Vakko sonra Hok’s
Ortam güzel dekore edilmişti ve bahçede kurulan sahnede hafif bir müzik çalıyordu. Uzun zamandır ortamlarda görünmeyen çok sayıda nezih konuk sohbet ediyor, kimisi ikram edilen şampanyasını yudumluyordu. Hemen herkes bir Vakko mağazasının açılışına gelmiş olmanın bilinciyle pek bir şıktı. Bende hemen orada rastladığım güzel dostlarla sohbete koyuldum. Büyük kısmı tanıdık davetliler arasında Metehan Demir, Murat Yazıcı, Fırat Çeçen, İlhan İl, Mithat Rende, Sarp Evliyagil, Erdal İpekeşen, Metin Mörfi Menahem, Emre Dökmeci, Gamze Cizreli orada rastladığım dostlardan bazılarıydı. Meşrubat ve atıştırmalıkların yanısıra kırmızı ve beyaz Sarafin şarap, Black Label viski ve kokteyller misafirlere ikram ediliyordu.
Oradan bir grup dost çok yakında olan “Hok’s”a gidelim deyince kendimizi orada bulduk. Ben ayakta atıştırmayı pek sevmediğim için biraz acıkmıştım. Orada bir çorba içerek evlere dağıldık. Birkaç dakika sonra evimdeydim, Ankara’da şehir içinde mesafelerin kısa olmasının avantajıyla elbette...
Yazının Devamını Oku