Mide ağrısı mı kalp krizi mi?

En sık hastalanan organınız hangisidir? Eğer böyle bir araştırma yapılsaydı mideniz mutlaka ilk üçe girerdi!

Gaz, şişkinlik, yanma, hazımsızlık veya yemek borusuna asitli mide muhtevasının kaçak yapması ile oluşan göğüs ağrısıyla şu veya bu şekilde siz de tanışmış, kalp krizi endişesiyle korkmuş olmalısınız! Şimdi ‘reflü’zamanı! Artan stres yükünüz, fast food ve sentetik besinler, acele ve hızlı yemek yeme alışkanlığındaki yaygınlaşma reflü salgınının başlıca nedenleri. Bir zamanların en önemli mide hastalığı olan ‘ülser’ sorununa yeni nesil ilaçlarla ciddi çözümler bulan modern tıp bu yeni nesil mide sorunu ‘reflü’ye kalıcı çözümler aramakla meşgul. Özellikle göğüste ağrı, yanma, basınç hissi ve dolgunluk ile birlikte olduğunda en yetenekli-bilgili- hastaya bile (!) kalp hastalığı korkusu yaşatan reflü sorunu son on yılın en çok konuşulan sağlık sorunlarından biridir. Kısacası reflü hastalığı en az depresyon, osteoporoz, panik-atak sorunu kadar popüler ve gündemde!

Yemek borunuzun mide ile birleşme noktasında yer alan alt özafagal kapak, asitli mide muhtevasının yemek borusuna geri kaçışını engelleyen özel bir yapıdır. Bu son derece karmaşık ama tıkır tıkır işleyen bir süreçtir. Kapağı oluşturan dairesel kaslar yutkunma haricinde açılmaz. Sadece gıdalar ile birlikte yutkunduğunuzda besinlerin mideye geçmesi için açılır. Bu kapaksı yapının yapısal yada fonksiyonel hasarlarla bozulması reflüye giden yolun ilk virajıdır. Kapak sistemi genişler veya zayıflarsa asidli mide muhtevası geriye yemek borusuna doğru kaçar. Yapısal hasarın hafif olduğu başlangıç döneminde sadece yatar pozisyonda veya eğilerek ayakkabı bağlarken oluşan kaçaklar bir süre sonra siz otururken ve ayakta dururken de sürecektir.

Mide ekşimesi veya yanması sorununuza özellikle gece uzanınca oluşan göğüs ağrıları, yutma güçlüğü, ses kısıklığı, inatçı bir öksürük, hırıltılı solunum, nefes darlığı ve anlamsız bir spastik bronşit veya astım tanısı eşlik ediyorsa özefegial reflü sorununu anımsayın! Bu sorunları yağlı besinler, domates, portakal veya greyfurt suyu içmek, alkol kullanımı, kırmızı biber, soğan ve diğer baharatlı yiyeceklerin tüketimi ile belirginleşmesi halinde kuşkunuzu iyice arttırın! Fazla miktarda ve hızla yenen öğünlerin, gece yatmadan hemen önce tüketilen besinlerin, gazlı içeceklerin oluşan üzüntü, heyecan veya streslerin sorunlarınızı tetiklemesi halinde teşhisinizin doğruluğundan pek kuşku duymayın, ama kesin teşhisi doktorunuza bırakmayı da unutmayın...

Özafagus ve reflü sorununun kilo fazlalığı, şişmanlık, mide fıtığı ve hamilelik gibi durumlarda daha kolay oluşacağı, astım, şeker hastalığı, mide ülseri ve bazı bağ dokusu hastalıklarınında daha sık görüleceği aklınızda olsun. Özellikle fazla miktarda besini, iyice çiğnemeden, hızla midesine indirinlerin, düzensiz, dengesiz beslenenlerin, fast-food besin tüketimi fazla olanların, kolalı, kafeinli içecekleri, gazlı meşrubatları çok fazla sevenlerin bu sorundan kurtulma olasılıklarının düşük olduğunu bir kenara not edin.

Eğer sık sık tekrarlayan mide ekşimesi, yanması, yemek borusuna gıda kaçması sorununuz varsa... Bu sorununuz sıradan antiasitler ve gaz gidericilerle düzelmiyor, geceleri sizi uykunuzdan uyandırıyorsa... Bu sorunlarınız yutma güçlüğü, kilo kaybı, ağıza kan gelmesi ve/veya siyaha yakın bir dışkılama ile birlikte ise hemen doktorunuzla bir görüşme ayarlamalısınız. Doktorunuz sizi dinleyecek, muayene edecek, belki tanıyı kesinleştirici testler isteyecektir. Endoskopi cihazları ile yapılan yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağı incelemesi (özafagogastroduodenoskopi) güvenilir, kolay ve ucuz bir testtir. Bu teste doktorunuz kamera ile donatılmış ince bir tüpü boğazınızdan yemek borunuza, mide ve on iki parmak bağırsağınıza sokar. Bütün bu organları görerek kararını verir, gerekirse patolojik incelemeler için biyopsi örnekleri alır.

Özafagal reflü sorunu önemli ve tedavisi zorunlu bir sağlık problemidir. Doğru ve yeterli tedavi edilmediğinde yemek borusunun alt ucunda daralmaya, ülserlere, seyrek olarak da kansere yol açabilecek bazı dokusal değişimlere neden olabilir.

Tedavide antiasit ilaçlardan, asit salgılanmasını önleyen proton pompası baskılayıcılarından, mide hareketlerini artırıp boşalmayı kolaylaştıran yeni moleküllerden veya geriye kaçışa engel oluşturan ürünlerden yararlanabilirsiniz. Size en uygun tedaviyi doktorunuz planlayacaktır. Cerrahi yöntemlerden sınırlı olarak yararlanılmaktadır. Cerrahi yöntemlerin yerini daha kolay uygulanan yeni ve girişimsel yanı az yöntemler almıştır. ‘Endolumünal Gastroplication’ yöntemi son zamanlarda en sık kullanılan yöntemlerdendir.

aklınızda olsun

Reflüden nasıl korunacaksınız?


3 Kilonuza dikkat edin! Fazla kilolarınızı hemen verin!

3 Az miktarlarda ve sık sık yiyin!

3 Yemekten sonra hemen yatmayın. Akşam yemeklerinizi erken saatlerde tamamlayın ve azaltın.

3 Alkol kullanmayın, sigarayı bırakın!

3 Aşırı ve uzun süre öne eğilmekten kaçının.

3 Midenizi ekşiten ürünlerden uzak durun: Alkol, çikolata, yağlı besinler, soğan, sarmısak, baharatlar, meyve suları, kafein

3 Başınızı yüksekte tutacak şekilde yatın.

3Gazlı içeceklerden kaçının.

bir bilgi

NAR


İLAÇ GİBİ BİR MEYVE

Nar sahip olduğu bol çekirdekleri ve kan kırmızısı rengi ile mitolojide doğumun, sonsuz bir hayatın sembolü gibidir. Son bahar ve kış nar mevsimleridir! Narı kalbi koruyan süper bir besin gibi kabul edebilirsiniz. Bu yüzden sağlığa yararlı etkilerinden faydalanın.

Günde bir bardak nar suyu tüketerek kardiyovasküler hastalık riskinizi bir hayli azaltabilirsiniz. Nar suyu en yüksek antioksidan kapasiteye sahip meyve sularından biridir. Kandaki yaşlandırıcı ve zararlı kimyasallar olan serbest radikallerin zararlarından vücudunuzu koruyan antioksidanların nar suyunda doğal olarak çok yüksek oranda bulunduğunu bilmelisiniz. Serbest radikaller kolesterolü oksidasyon yöntemi ile daha zararlı hale getirmekte, damar sertliğini hızlandırmaktadır. Oluşan oksidlenmiş LDL kolesterol arterleri daha hızlı sertleştirmektedir. Yapılan incelemeler nar suyunun kolesterolün oksidasyonunu yarı yarıya yavaşlattığını ve damar duvarlarında LDL tutulumunu azaltabileceğini gösteriyor. Yağlı birikime neden olarak arterleri daraltan ve koroner kalp hastalıklarına yol açan kötü kolesterolün aterosiklerotik lezyonların oluşumunu geciktiriyor, yavaşlatıyor. Her gün içeceğiniz bir bardak nar suyunun kan damarlarında oluşan sertleşmeyi azalttığını ve kalp sağlığınızı geliştirdiğini unutmayın. Yeni bazı çalışmalar nar suyunun yeşil çay veya kırmızı şaraba göre 3 kat daha fazla antioksidan kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.

unutmayın

OKSİDATİF STRES KALP HASTALIKLARINI HIZLANDIRIYOR


Serbest radikaller normal hücre işlevsel sürecinin doğal ama zararlı atıklarıdır. Vücutta çok ciddi hücresel hasarlara neden olmaktadır. Doğal olarak üretilen antioksidanlarla serbest radikalleri zararlı ve yaşlandırıcı etkilerini bir ölçüde kontrol altında tutabilmektedir. Oksidanlar (serbest-zararlı-radikaller) ve antioksidanlar arasında çok iyi bir denge vardır. Hastalıkların bir kısmı serbest radikallerin miktarını arttırarak dengeyi bozmaktadır. Kolesterol serbest radikaller ile okside olduğunda, arterlerin kalınlaşmasını tetikleyen bir yapı kazanmakta, damar sertliği süreci hız kazanmaktadır. A,C, E vitaminleri ve demir ile yüklü proantosiyanidin ve polifenol zengini güçlü bir doğal antioksidan deposu olan nar çok eski zamanlardan beri sağlığa yararlı olduğu düşünülen ve bizim ülkemizde de bol bol tüketilen bir meyvedir.

NASIL YAŞIYORLAR?

KEREM GÖRSEV (Müzisyen)

Yaşım 43. Boyum 1.87 m ve kilom 83.5. Sabahları mutlaka müsli, crunch veya corn fleks yiyorum. Öteki öğünlerde mutlaka kepek ekmeği tüketiyorum. Öğlenleri kesinlikle ya et ya da tavuk yerim. Ama yanında mutlaka karışık kocaman bir salata da her zaman olur. Öğünlerimde protein ve karbonhidratı yan yana koymam. Kuşluk vakti mutlaka meyvemi yerim. Akşamları da daha çok karbonhidratlı yiyecekleri tercih ediyorum. Makarnayı severim. Haftanın dört günü spor salonuna giderek spor yapıyorum. Antioksidan ve Mega Men’in vitamin komplekslerini alıyorum. Her gün 1000’lik C vitamini içiyorum. Tuzu ve şekeri az tüketiyorum. Sigarayı 1994 yılında bıraktım. Ailemde ırsi bir hastalık yok. Sadece konser öncesinde bir kadeh viski içiyorum. Bunun dışında alkol kullanmam. Sabah 7.30’da uyanıp akşam engeç 22.00’de yatarım. Bir de öğlenleri 1 saatlik güzellik uykusu var!

PROF. MÜFTÜOĞLU’NUN YORUMU

Sevgili Kerem Görsev’in beslenme alışkanlıkları genelde sağlığa yararlı bir planlama içeriyor. Öğlen protein, akşam karbonhidrat ağırlıklı beslenmesi mükemmel bir seçim. Ara öğünlerde ve atıştırmalarda meyve tercih etmesi sağlıklı bir yaklaşım. Protein ve karbonhidratın bir arada yememenin bilimsel hiçbir olmadığını fırsat bulmuşken bir daha hatırlatalım. Yapılan araştırmalar Ayırma Diyeti ve Montigniac Diyeti gibi diyetlerde kullanılan bu yaklaşımların kilo verme bakımından herhangi bir avantaj sağlamadığını ortaya koymuştur. Her öğünde proteinlerden de, karbonhidrat ve yağlardan da dengeli bir şekilde yararlanmak sağlıklı beslenmenin vazgeçilmez kurallarındandır. Antioksidan kullanımını yerinde bir karar gibi görüyorum ama antioksidan ihtiyacını sebze ve meyvelerden de karşılamasının iyi olacağını belirtmek isterim. Bugün müthiş bir antioksidana yer verdik: Nar. Doğada nar ve benzeri (üzüm, erik, domates, böğürtlen...) yüzlerce antioksidan var. Çarşı pazar tıka basa antioksidan yüklü bu meyve ve sebzelerle dolu. Prensip olarak ‘Mega, Süper, High, Maksi’ vb. tahrik edici tanımlarla başlayan ve çok sayıda vitamini, minerali, besin desteğini ya da bitkiseli birlikte sunan ürünleri biz asla önermiyoruz. Bu ürünlerin erkeğe veya kadına özel diye pazarlananlarının tüketiciyi yönlendirmekten daha fazla yarar taşımadığını düşünüyoruz. Erkeğin de kadının da ‘normali’ daha sağlıklı olmalı! Sevgili Kerem Görsev’in yaşam biçimi alışkanlıkları ve aile mirası da oldukça iyi. Sağlıklı bir güzel yaşamı olmasını diliyorum.
X

10 soruda antikor dosyası

Pandemide son günlerin en popüler konulardan biri de “antikor”lar.

Hatırlayalım, bağışıklık sistemimiz ister virüsle doğrudan karşılaşsın, isterse de aşılarla bedene giren virüs parçacıklarıyla uyarılmış olsun, netice fark etmiyor. Hemen ve anında, farklı yapı ve güçte antikorlar üretmeye başlıyor. Bu antikorlar da bizi en azından belirli süre “daha sonraki virüs saldırılarından koruyarak” yeniden hastalanmamızı önlüyor. Antikor üreten bağışıklık hücrelerimizin de B lenfositleri olduğu biliniyor. İsterseniz gelin, tam da bu noktada biraz daha ayrıntıya girelim...




VARAN 1
HASTALIKTA ANTİKOR ÜRETİMİ NASIL OLUYOR

Yazının Devamını Oku

Nasıl mutlu oluruz

“Stres testi”ne girmiş gibiyiz. Karanlıkta ve bilmediğimiz bir yolda yürüyoruz.

Üstelik yolculuğun ne zaman biteceği, nasıl sonuçlanacağı da kesin değil. Özetle “belirsizlik” gibi son derece önemli bir sorunla karşı karşıyayız; görmediğimiz, duymadığımız, dokunamadığımız kısacası neredeyse hiçbir özelliğini tanımadığımız meçhul bir düşman ile birlikte yolculuk yapıyoruz. Hal böyle olunca da her şeye büyüteçle bakmaya başladık. Konu hastalıksa anında ve hemen “Acaba ölür müyüm?” korkusuna kapılıyoruz. “Korkmayın, çözümü/aşıyı bulduk!” diyorlar, “Acaba o aşı başımıza yeni işler açar mı?” gibi saçma sapan düşünceler üretiyoruz. Mutasyon meselesi devreye girince de her mutasyonu mutlaka ama mutlaka kötüye yoruyoruz. Ayrıca ciddi ölçüde bir bilgi kirliliği ve fazlalığı sorunumuz da var. Herkes konuşuyor. Ama hepsi farklı şeyler söylüyor. Sonuç mu? Ortada! Önce “yön kaybı”, sonra da “mutsuzluk” devreye giriyor.




AKLINIZDA OLSUN
MUTSUZLUĞUN DA İLAÇLARI VAR MI

Yazının Devamını Oku

Mutasyonlar tesadüf mü

Pandemide aşılar “out”, mutasyonlar “in” şeklinde özetlenebilecek bir noktadayız. Bunun da açık, net ve kabul edilebilir bir nedeni var: Her yeni mutasyon, virüsün -muhtemelen- sadece “bulaşıcılık yeteneği”ni değil, “hasta etme gücü”nü de arttırabiliyor. Bu da sadece yeni vaka sayılarında artma değil, ağır hasta rakamlarında da yükselme anlamına geliyor.

Son günlerde iki hafta öncesine oranla vaka sayılarının ve ağır hasta sayılarının bizde de artmasının nedenlerinden biri de bu zaten. Özetle, ben ve benim gibi düşünenler mutasyon meselesini başlangıçta yeterince ciddiye almamakla yanıldık! Peki, bu yanılgının nedeni ne idi? Her gün neredeyse bir yenisi saptanan bu mutasyonlar sadece tesadüf mü? İşin uzmanlarına göre mutasyonlar sadece tesadüflere bağlı değil, bu tatsız gelişmede -az da olsa- bizim de payımız, günahlarımız var. Detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ
MUTASYONLAR DAHA DA ARTACAK

VİRÜSLERİN de hayatta kalmak için çevrelerine uyum sağlamak zorunda olduklarını, bunu da mutasyonlarla gerçekleştirebildiklerini biliyoruz. Uzmanlara göre mutasyonlar en çok da hastalanan kişilerde, hastalık sürecinde ortaya çıkıyor, özellikle bağışıklık sistemi zayıf hastalarda, vücutta daha uzun süre kalma şansı yakalayan virüslerde mutasyon ihtimali artıyor. Hastalığın iyileşmesi uzadıkça “bağışıklık baskısı” ile daha uzun süre karşı karşıya kalan virüs, ya bağışıklık tepkisinden nasıl kurtulacağını öğrenip mutasyona uğruyor ya da ölüyor! Yine aynı uzmanlara göre, pandemi sürecinin uzaması, vaka sayılarının artması, hastalıktan iyileşerek ya da aşılarını yaptırarak bağışıklık kazananların çoğalması da mutasyonu tetikleyebilen gelişmeler olabilir. Özetle, pandemi uzadıkça ve aşılama süreci hızlanmadıkça yeni mutasyonlarla karşılaşma ihtimalimiz hep var. 

ÖNEMLİ

Yazının Devamını Oku

Biraz daha sabır

Küresel bir karantina ve mağduriyet bu.

Neticesi de çoktan belli: Sıkıldık, bunaldık, yorulduk hepimiz. Tam da “Aşıdan umutlanalım” derken “mutasyon meselesi” giriverdi devreye. Peki, çare ne? Tek çaremiz var: Gülümsemek! Önce gülümseyecek, sonra da tek çıkar yol belleyip birbirimize yaslanarak, sırt sırta verip kol kola girerek bu uzamış belanın bir an önce defolup gitmesini, yakamızdan düşmesini bekleyeceğiz. Kısacası, diğer hocalar söyleyemiyor, bilim insanları bir türlü diyemiyor ama ben tavsiyelerin toplamını üç sözcükten özetleyeyim: SABIR, SABIR, SABIR! ÖNEMLİ YAŞLILARA DİKKATSİZ de farkında olmalısınız: “Yeni ve farklı bir dünyamız var”. Ve biz, hepimiz o yeni dünyanın bize dayattığı yeni ve farklı koşulara uyum sağlamaya çalışıyoruz. Uyumda en çok zorlananlarımız ise yaşlılarımız. Resmi tanımları ile “65 yaş üstü” büyüklerimiz. Bir başka deyişle, “gölge çizgisine geçip ömür yolculuğuna çıkanlarımız”. Şu kesin: Pandemi en çok onları zorladı. Zorlamaya da devam ediyor. Karantinalar en çok onları üzdü. Üzmeye de devam edecek gibi görünüyor. Duygusal çoraklaşma en fazla onları yalnızlaştırdı. Yalnızlaştırmayı da sürdüreceği anlaşılıyor. Pandemi kâbusu en fazla onların “ruhlarının amentüsü”nü çalıp bunalttı. Bunaltmaya devam edeceği de kesin. İşte bu nedenle bugünlerde her zamankinden çok daha fazla dikkat etmeliyiz yaşlılarımıza. Onların ruhsal ve bedensel sağlıklarına.

BANA GÖRE
DAHA ÇOK GÜLÜMSEYELİM

YUKARIDA belirttiğim nedenlerle yaşlılarımızın bize her zamankinden çok daha fazla ihtiyaçları var. Şefkate, güzel sözlere, içten gülümsemelere en çok o “65 yaş üstü” yorgun canlar ihtiyaç duyuyor. Hepsi bizden her zamankinden daha fazla anlayış daha çok gülümseme bekliyor. “Gülümseme de neymiş” demeyin; önemli, hem de çok önemli bir ayrıntıdır. Ünlü Fransız edebiyatçı André Maurois diyor ki “Herkese gülümseyin çünkü herkesin öncelikle güvene ihtiyacı var. Bir insanda güveni sağlayan en güçlü şey ise karşısındakinin yüzünde bir gülümseme görmesidir.”

AKLINIZDA OLSUN

Yazının Devamını Oku

Aşı mı antikor mu

Neredeyse her hafta önümüze yeni bir aşı seçeneği konuyor ama ihtiyacın yeterince karşılanamayacağı, üretimin talebe yetmeyeceği kesin. Küresel bir soruna dönüşeceği anlaşılan “AŞI KAVGALARI”nın sebebi de bu zaten.

Biliyorsunuz, son kavga Avrupa Birliği ile Birleşik Krallık arasında patladı. Devreye Britanya Kilisesi bile girdi ve kavgayı yatıştırmak yerine yangına körükle gidip Avrupa Birliği’ni ayıpladı! Birleşik Krallık Anglikan Kilisesi’nin “COVID-19 aşısının ihracatını kontrol etme çabası AB değerlerinin altını oyuyor” açıklamasını yapması önemli. Kısacası, aşı savaşlarının büyüyeceği kesin. Mevcut aşılara yenileri eklense bile üretim şimdilik küresel ihtiyacın tamamını karşılamaktan çok uzak. Durum böyle olunca da imkânı olan ülkeler yeni çözümlere yöneliyor. O çözümlerden birinin de “MONOKLONAL ANTİKORLAR” olduğu anlaşılıyor. Özetle “Ceket bulamadık, gömlek verelim mi abi?” şeklinde bir durumla karşı karşıyayız. Önümüzdeki günlerin aktüel sorularından birinin “Aşı eksikliğini antikorlarla giderebilir miyiz?” olacağı anlaşılıyor. Peki, bu mümkün mü? Detaylar için buyurun...



DETAY 1
İLK ADIM ALMANYA’DAN 

VATANDAŞINA

Yazının Devamını Oku

Aşı savaşı ne zaman bitecek

Pandeminin başından beri hep aynı şeyi tekrarlıyoruz: “Tamam doğru, hepimiz aynı denizdeyiz ama aynı gemide olduğumuzu söylemek pek mümkün değil. Hatta pandemide aynı gemide olanların bile farklı mevkilerde seyahat ettikleri kesin!”

Zaten bu nedenle de pandeminin daha ilk gününden bu yana her ülkede ilaca, hastaneye, hatta yoğun bakım ve solunum cihazlarına ulaşma bakımından herkes aynı şansı yakalayamıyor. “PANDEMİ EŞİTSİZLİĞİ” diyebileceğimiz bu kötü gelişmenin en acı, yaralayıcı, yürek kanatıcı sonucu ise şimdi “aşı paylaşımı”nda yaşanıyor. Ve ne üzücüdür ki her zaman olduğu gibi Avrupa ve Amerika yine “Önce ben!” diyor. Hatta “Önce ben”ciler hızlarını alamayıp “Sana daha çok, bana daha az aşı” kavgasına bile girebiliyor. ÖZETİ ŞUDUR: Bilelim ki aşı üretimi uzun süre yetersiz kalacaktır, aşı savaşları hep gündemde olacaktır.



BİR UYARI
RUHU ISKALAMAYIN

Yazının Devamını Oku

Normalleşme ne zaman

Herkesin kafasında soru şu: Normalleşme ne zaman? Bilelim ki her şey gibi pandeminin de kendine özel bir matematiği var. Ve o matematik bize normalleşmenin elimizdeki rakamlarla en azından şimdilik mümkün olmadığını söylüyor. Dahası, konuştuğum halk sağlığı uzmanları -ki pandemi matematiğini en iyi onlar bilirler- günde 5-7 bin arasında gelip giden vaka sayılarıyla değil tamamen normalleşmek, kademeli normalleşmenin bile mümkün olamayacağını söylüyor. Kısacası başlıktaki sorunun yanıtını yetkililer değil, biz vereceğiz. Kurallara daha sıkı, daha samimi, daha kalıcı ve içselleştirilmiş bir uyum dinamiği geliştirerek vaka sayılarını düşürmek ve yavaş da olsa normalleşmek bizim elimizde.

KOLESTEROL İLAÇLARI VİRÜSTEN KORUYOR MU

YUKARIDAKİ başlığın kolesterol ilacı karşıtları, en çok da Canan Karatay hocayı üzeceğini biliyorum. Ama araştırma sağlam bir yerden, Princeton Üniversitesi’nden gelince, haberi dikkate almak gerekiyor. Haber şu: Bilindiği gibi yeni koronavirüs hücreye girebilmek, yani bizi hasta edebilmek için hücre zarını geçmek zorunda. Princeton’daki çalışma bu geçişin önemli belirleyicilerinden birinin de kolesterol olduğunu gösteriyor. Araştırmanın sonuçlarına bakılırsa kolesterol düşürücü ilaçları (statinler) kullananlar, bu ilaçları kullanmayı reddedenlere oranla bir parça daha şanslılar. Zira hücre duvarındaki yoğun kolesterol molekülü birikimi, virüsün hücre duvarına tutunmasını ve duvarı geçip hücreye girmesini kolaylaştırıyor. Bir başka deyişle virüs, yeteri kadar kolesterol yoksa hücre duvarının koruyucu engelini aşamazken, kolesterolü bol bulunca işini daha kolay yapıyor. Princeton Üniversitesi’nde yapılan bu ön çalışmanın tabii ki başka araştırmalarla da desteklenmesi lazım. Ama anlaşılan o ki kolesterol yüksekliğinden damarlarımız hoşlanmasa da bu sorun virüsü memnun edebilen bir gelişme.

RİSKLİ HASTALAR DAHA ERKEN BELİRLENEBİLİR Mİ

BİLİNDİĞİ gibi COVID-19 herkeste aynı tahribatı yapmıyor; hastalığı bazıları, ağır bazıları da çok hafif geçirebiliyor. Hastalığa yakalandığından haberi olmayanlar da eksik değil. Bilim insanları “Acaba riskli vakaları erken dönemde belirleyip risk oranları büyümeden tedaviye almamız mümkün olabilir mi?” sorusuna uzun süredir yanıt arıyor. Haklılar. Çünkü bu durumda erken başlanabilecek bir deksametazon desteği bile süreci kontrol altına alabiliyor. Neticede de yoğun bakıma ihtiyaç en aza iniyor. Peki, elimizde böyle bir test var mı? Elimizde henüz erken risk tayininde kullanabileceğimiz bir test maalesef yok. Ama bilelim ki bilim insanları bu konuda da nihai sonuca oldukça yaklaşmış durumdalar. Kanda sitokin seviyelerini belirleyerek bu işi de çözebileceklerini düşünüyorlar. Bilindiği gibi, durumu hızla ağırlaşan hastalarda “erken yangısal tepkiler” süratle çoğalıyor, kısa sürede de zirve yapıyor. Ve bu aşırı bağışıksal tepkiler de “Ufukta bir sitokin fırtınası var” anlamına gelebiliyor. Eğer biz bu fırtınayı erken belirleyebilir ya da önceden tahmin edebilirsek işimiz çok daha kolay olacak. Yoğun bakımlara ihtiyacımız bir hayli azalacak.

HANGİ DEMİR

DEMİR

Yazının Devamını Oku

Önceliğimiz okullar mı lokantalar mı

Şu bilgi tartışma götürmez:

Eğer restoran ve kafelerin açılmasına zamanından önce izin verilecek olursa, alınacak önlemler ne kadar ciddi ve sert olursa olsun vaka sayıları ve ölüm oranlarında yakaladığımız bu olumlu gelişme trendi yerini yeniden sayısal patlamalara bırakabilecektir. Bilim Kurulu üyeleri de bu düşüncedeler. Dün Hürriyet’e yaptıkları açıklamalarda Prof. Dr. Mustafa Necmi İlhan Hoca, “Vaka sayısı 2 binin altına inmeden restoranları açmamız riskli olur” demiş. Diğer hocaların da görüşleri farklı değil. Mesela Prof. Dr. Levent Akın Hoca da “Lokanta ve kafelerin açılması ancak PCR testlerinde pozitiflik oranı yüzde 1’in altına indikten sonra değerlendirilmeli” görüşünü savunmuş. Konuştuğum uzmanların çoğu önemli bir başka soruna daha dikkati çekiyor: Onlara göre restoran ve kafelerin zamansız açılması okulların açılmasını da geciktirebilecek bir yanlış olabilir.



SORU ŞU
EKONOMİ Mİ EĞİTİM Mİ

Yazının Devamını Oku

Mutasyon aşıyı etkisiz yapar mı

Önce İngiltere’de, sonra da Güney Afrika ve Brezilya’da tespit edilen virüs mutasyonları haklı olarak “MUTASYON TEHDİDİ”nin ciddiyetini iyi bilen bilim insanlarını ciddi ölçüde korkuttu. Neticede bizim de sizin de endişelerimiz arttı.

Haklı olarak “Virüste oluşan bu yapısal değişimler -mutasyonlar- acaba onu daha bulaşıcı, daha güçlü, ilaçlar ve aşılara daha dayanıklı yapabilir mi?” gibi sorular aklımıza geldi. Konunun uzmanı değilim. Ama ne var ki tecrübeli bir hekim olarak “MUTASYON BASKISI”nın ne olduğunu ve önemini az çok bilirim. Ayrıca “MUTASYON MESELESİ”nin özellikle virüsler için vazgeçilmez davranış kalıplarından biri olduğunu da asla unutmam. Zaten böyle olduğu için değil mi ki her yıl yaptırdığımız grip aşılarının yapısını sık sık değiştirmek zorunda kalıyoruz? Biliyoruz ki influenza virüsleri her yıl sadece kılık kıyafetlerini değil, iç yapılarını bile değiştirebildikleri için bizi her sene daha farklı bir aşı üretmeye zorluyorlar.




NE YAPMALI
MUTASYON MESELESİNİ BİLİM İNSANLARI İZLEMELİ VE İNCELEMELİ

Yazının Devamını Oku

Covid-19 akut mu kronik mi

İsterseniz gelin, önce biz doktorların çok sık kullandığı “akut” ve “kronik hastalık” kavramları ne anlama geliyor ona bir bakalım, daha sonra da “akut bir enfeksiyon hastalığı” olduğunu bildiğimiz COVID-19’un bazı koşullarda neden ve nasıl “kronik bir hastalığa” dönüşebileceğini anlamaya çalışalım.

BİLGİ 1AKUT HASTALIK NEDİR

TIP bilimlerinde eğer bir hastalık birden bire, gürültülü bir şekilde, hızlıca başlar, çabuk ilerler ama bütün bunlara rağmen şu veya bu şekilde genelde kısa süreli bir seyir gösterip iyileşirse “akut hastalık” olarak tanımlanır. Örneğin boğazınızda gelişen bir lenf bezi iltihabı gürültülü bir şekilde (ateş, üşüme, titreme, boğaz ağrısı) başlar ama 3-5 gün içerisinde, yani hızla ve tamamen iyileşirse “akut lenfadenit” olarak tanımlanır.

BİLGİ 2
BİR HASTALIK NE ZAMAN KRONİKTİR

BAZI hastalıklar da yavaş, sessiz ve derinden bir başlangıç gösterip uzun süreli hatta bazen kalıcı, yani hayat boyu düzelmeyen, tedavi imkânları sınırlı sağlık sorunları şeklinde kendini gösterebiliyor. Örneğin şeker hastalığı böyle bir sorun. Uzun süre önemsiz işaretlerle (ağız kuruluğu, susama, yorgunluk, kilo kaybı) kendini ifade etmeye çalışırken, zaman içinde böbrekler, kalp, beyin ve gözlerde tamamen iyileştirilemeyen kalıcı bazı hasarlara yol açabiliyor. Bu nedenle de Tip 2 diyabet, kronik bir hastalık olarak kabul ediliyor.


Yazının Devamını Oku

Yeni tehdit: Kaygı virüsü

Pandemi hepimizi yordu.

Sadece yorsa neyse, aynı zamanda korkuttu da. Dahası, muazzam bir yılgınlık ve kaygı yükü de bütün ağırlığıyla üstümüze çökmüş durumda. Kısacası işin uzmanlarının deyimiyle “MUAZZAM BİR ALLOSTATİK YÜKLENME DURUMUYLA” karşı karşıyayız. İsterseniz gelin bu yeni tehdidin, yani KAYGI PANDEMİSİNİN neticelerini ve çözüm süreçlerini daha kolay anlayabilmek için işe “Nedir bu allostatik yüklenme?” sorusuna yanıt arayarak başlayalım.




İYİ BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Aşıya güvenelim hızlı hareket edelim

Şu bilgi çok net ve açık: Elimizde “bir ölü virüs aşısı” seçeneği var.

Mevcut verilere göre de oldukça güvenli. Koruyuculuğunun Pfizer, Moderna ve Oxford aşılarına oranla biraz daha düşük olduğu söylense de bilinen, denenmiş, güvenilir bir aşı üretim teknolojisiyle geliştirilmiş bir seçenek bu. Şimdi en hızlı şekilde bu seçeneği değerlendirmek ve olabildiği kadar çok insanımızda virüse karşı bağışıklık oluşturmak durumundayız. Kısacası, pandemide en etkili çözüm aşıdır. Ve elimizde öyle bir seçenek var gibi görünüyor. Şunu da belirteyim: Herkes gibi ben de halkımızın koruyuculuğu yüksek aşılarla aşılanmasını isterim. Ancak aşı uygulamalarında koruyuculuk kadar güvenlik meselesinin de önemli olduğunu iyi bilirim. Bu aşamadan sonra “Hangi aşı?” tartışmasını bir kenara bırakmamız ve mümkün olduğu kadar “hızlıca” toplumumuzun önemli bir kesimini aşılayıp süreci tamamlamamız lazım. Kısacası, konu aşı olduğundan güvenlik ve koruyucu güç kadar, hız meselesi de önemlidir. Ve biz şimdi “HIZ MESELESİNİN ÖNEM KAZANDIĞI” yeni bir zaman dilimine girmiş bulunuyoruz.




BİR BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Takviye yutmak aşıyı da güçlendirir mi

Salgının başından bu yana tam bir “vitaminmanya” yaşanıyor. Herkes şu ya da bu vitamini yutma peşinde. Nedeni malum: Bağışıklık sistemini güçlendirmek.

Ne var ki bağışıklık sistemini güçlendiren vitamin, mineral ve antioksidanların sayısı bir elin parmaklarını asla geçmiyor, geçemiyor. Üstelik takviyeler oldukça da pahalı şeyler. Bu nedenle bilinçli kullanılmaları gerekiyor. Son günlerde vitaminmanya gündemine yeni bir madde eklendi: Bazı takviyelerin aşılarla sağlanabileceği bağışıklığı daha da güçlendirebilecekleri ileri sürülüyor. Peki doğru mu? Doğruysa önceliği hangi takviyelere vermek lazım?

İLK SIRADA D VİTAMİNİ VAR

D vitamininin akılcı kullanımının COVID-19’u daha hafif geçirme şansı verebileceğini, hastalığın süresini kısaltabileceğini hatta uzamış COVID-19 meselesine bile çare olabileceğini gösteren bazı bilimsel veriler var. Aynı avantaj, bana göre güçlü bir çinko asetat ve C vitamini desteği için de söz konusu olmalı. Takviye kullanarak bağışıklığı güçlendirmek, aşılarla sağlanabilecek bağışıklık gücünü arttırmak bakımından da doğru ve anlamlı. Üstelik bazı araştırmalarda da bu yaklaşımı destekleyebilecek verilere ulaşılıyor. Örneğin Fransa’da yaşlılar üzerinde yapılan bir çalışmada, uzun süreli C, E vitaminleri, beta karoten ve selenyum sülfat desteği kullanımının grip aşısından sonra daha güçlü antikor cevabı sağladığı da gösterildi.




Yazının Devamını Oku

Bağışıklık yaşı nasıl gençleşir

Pandeminin başlangıcından bu yana bağışıklık meselesi sağlık gündemimizin bir numaralı maddesiydi.

İki numaralı gündem maddesi ise 65 yaş üzerindekilere getirilen kısıtlamalar oldu. Yasaklar hep onlarda yoğunlaştırıldı, herhangi bir kısıtlama olduğunda da gözler hemen ve anında onlara çevrildi. Aslında bu sürpriz bir gelişme de değildi. Zira bir ve iki numaralı gündem maddeleri zaten iç içeydi: Yaş ilerledikçe bağışıklık zayıflıyor, hastalığa yakalanma ihtimali de onu ağır geçirme olasılığı da artıyordu. Peki, bağışıklık gücündeki yaşa bağlı azalmanın nedeni neydi? Ve bir soru daha: Bu güç azalması yavaşlatılabilir, bağışıklık yaşı düşürülebilir miydi? Bu ve benzer soruların yanıtları için buyurun...


BİR BİLGİ
65 YAŞ VE ÜZERİNDEKİLERDE RİSK NEDEN DAHA YÜKSEK

65 yaşı geçenlerin COVID-19’u daha ağır geçirmelerinin iki temel nedeni var. Birincisi bu yaşlarda kronik hastalıkların (şeker hastalığı, hipertansiyon, KOAH, kalp yetmezliği...) daha sık görülmesi. İkinci nedene gelince... İkinci neden de en az birincisi kadar önemli: Bağışıklık sisteminin yaşlanmış olması. Ayrıca şu bilgi çok net ve açık: Yaşımız ilerledikçe bağışıklık sistemimiz de yıpranmadan payını alıyor. Gençlik ve orta yaş dönemlerindeki gücünden çok şey kaybediyor. Tam da bu noktada, yeni bir haftaya başlarken sizinle sevindirici bir bilgiyi de paylaşmam gerekiyor: BAĞIŞIKLIK YAŞINIZI DÜŞÜRMENİZ, DAHA GENÇ BİR BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNE SAHİP OLABİLMENİZ MÜMKÜN. Nasıl mı? Lütfen sağdaki kutuyu dikkatli okuyun.

Yazının Devamını Oku

Yeni sorun: Uzamış COVID-19

COVID-19 her zaman herkeste farklı seyir gösterebilen bir enfeksiyon ama genelde hastalığın süresi iki, bilemediniz üç hafta ile sınırlı.

Eğer herhangi bir nedenle hastalıkta ağırlaşmaya yol açabilecek ilave bir sorun ortaya çıkmaz ise çoğu vakada iyileşme 2-3 haftada tamamlanıyor. Ne var ki yeni bazı gözlemler, beklenenden daha çok olguda COVID-19’da iyileşme sürecinin haftaları hatta ayları bile bulabileceğine işaret ediyor. Bu kişilerde hastalıkla bağlantılı “yorgunluk, uykusuzluk, nefes darlığı, göğüs ağrısı, kafa karışıklığı, unutkanlık, odaklanma güçlüğü” gibi sorunlar bir türlü bitmek bilmiyor. Bu gibi durumlarda o kişilere “LONG COVID-19 (UZAMIŞ COVID-19)” tanısı konuluyor. Peki bu kötü, can sıkıcı ihtimal kimlerde daha fazla? Sorunun yanıtını araştıran uzmanlar bakın neler bulmuşlar...




LONG COVID-19
KİMLERİN RİSKİ DAHA YÜKSEK?

Yazının Devamını Oku

Pandemiden erkekler neden daha çok etkilendi

Pandemiden kadınlara oranla erkeklerin daha çok etkilendiği kesin. Sadece saha gözlemleri değil, istatistiksel veriler de bu bilgiyi doğruluyor.

Rakamlara bakılırsa bu hastalığa erkekler daha çok yakalanıyor. Hastalığın erkeklerde daha ağır seyrettiği, daha uzun sürdüğü ve daha çok can kaybına yol açtığı da ortak bir kanaat. Ayrıca hastalığın uzamış şekli kabul edilen “Long COVID-19”a da erkeklerde daha sık rastlandığı anlaşılıyor. Erkekleri fena halde korkutan bu olumsuz gelişmelerin nedenleri hakkında ise elimizde kesin bir veri yok. Muhtemel bazı faktörlerden söz ediliyor. O faktörleri yandaki kutuda sıralamaya çalışacağım.

BİR BİLGİ
ERKEKLER NEDEN DAHA ŞANSSIZ
COVID-19’da erkeklerin kadınlara oranla daha yüksek risk taşımalarının farklı nedenleri var. Birincisi, bağışıklık sisteminin kadınlarda erkeklerden daha güçlü olması. Uzmanlar bu farklılığı östrojen hormonuna ve kadınların bağışıklıkla ilgili genleri içeren iki X kromozomunu birlikte taşımalarına bağlıyorlar. Ayrıca kadınların hijyenik kurallara erkeklere oranla daha çok riayet etmeleri ve genelde de sağlıklarına daha çok özen göstermeleri önemli faktörler olmalı. Diğer taraftan, hastalığın seyrini ağırlaştıran ve ölüm olasılığını arttıran diyabet, hipertansiyon, KOAH gibi kronik hastalıklara erkeklerde daha sık rastlanması da önemli bir belirleyici. Bana sorarsanız, erkeklerin maske takma ve sosyal mesafeye uyma gibi koruyucu önlemlere uyum göstermede kadınlara oranla daha dikkatsiz ve rahat davranmaları da etkili bir faktör olabilir.

DİKKAT

Yazının Devamını Oku

Sağlığa ve huzura ihtiyacımız var

Zor bir yıl geçirdik, mutsuz ve umutsuz günler yaşadık, 2020 hepimizin keyfini fena halde kaçırdı.

Ama bilelim ve umalım ki 2021, 2020’den daha güzel, daha rahat bir yıl olacak. Ayrıca bu yıl her zamankinden daha fazla umuda sarılmamız, umut depolamamız, umut ve mutluluk konuşmamız, huzur ve mutluluk arayışlarına çıkmamızda fayda var. Konu umut ve mutluluk olunca, isterseniz gelin, yeni yılın bu ilk haftasına başucu kitaplarımdan birinden, Prof. Dr. Toksöz B. Karasu hocanın ‘Huzurlu Yaşama Sanatı’ (Boyner Yayınları,İstanbul) kitabından çıkardığım kısa alıntılarla başlayalım. Bakın Karasu Hoca sağlık ve huzur konusunda bize neler tavsiye ediyor....




TAVSİYE 1
SAĞLIĞIN KIYMETİNİ BİLELİM

Yazının Devamını Oku

Osman Hoca’dan 2021 için 100 iyi hayat tavsiyesi

Peşinen belirteyim, listedeki 100 tavsiyenin tamamı bana ait değildir. İçinde bugüne kadar aldığım nasihatlerden, okuduğum kitaplardan, edindiğim hayat tecrübelerinden çıkarılmış pek çok ders var.

Bu tavsiyeleri okurken “Olmuşsa olmuş, bitmişse bitmiştir” diyen rahmetli Süleyman Demirel’i, “İnsan kendini yalnızlıkta mı arar, yoksa yalnızlıkta mı bulur?” sorusunun sahibi H.D.Thoreau’yu, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyen Hz. Mevlânâ’yı, “Yaratılanı hoş gör, yaradandan ötürü” cümlesinin sahibi Yunus Emre’yi, “İyiyi ve kötüyü seçen akıldır” diyen Hacı Bektaşi Veli’yi, “Düşünceleriniz ne ise, hayatınız da odur” cümlesinin yazarı Romalı filozof imparator M. Aurelius’u rahatlıkla bulabileceğinizi bilmelisiniz. Ayrıca şu samimi düşüncemi de sizinle paylaşmak isterim: Eğer birazdan okuyacağınız 100 önerinin sadece yüzde 10’nu bile gerçekleştirebilirsem ben de kendimi başarılı sayacağım. Buyurun...

İLK 10
HAYATI ISKALAMA!
Hayatı ıskalamamak için yavaşla.

İyimser ol, olumlu bak.

Maneviyatını güçlü tut.

Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI