GeriHülya AVŞAR Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

Metroseksüeller, doğal göründüğü sürece ‘kaş almaya’ da, ‘tırnak cilalamaya’ da ‘Evet’ diyen erkekler. Cinsel kimlikleriyle ilgili yapılan yorumları umursamıyorlar.

Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar.

Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz?

Emre GÜNER (Marka uzmanı):28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz.

Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim.

Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum.

Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.

Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar!

Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam!

Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey.

Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam.

Hülya AVŞAR:

Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok.

Emre GÜNER:

Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar.

O göz kalemini Kaya’da görmek isterdim

Hülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı!

En seksi şey başarı

Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir!

Atilla Kaya

(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)

Zamparalık yapmazlar!

- Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence.

Turgut Reyhan

Vakkorama Mağaza Müdürü

İtalyan tarzını benimsemeli

- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
X

Sinema emekçileri için özel gece

Türk sineması ve zor durumda olan sinema emekçilerinin sorunlarının tartışıldığı ‘Hülya Avşar’la Sohbet’in ikinci gününde, telif hakları tartışılıyor. Bu konuda kanunun çıktığı ama mahkemelerin devam etmesinden dolayı henüz tahsilatın yapılamadığı konuşuldu. Eğer açılan mahkemeler sonuçlanır ve telifler ödenmeye başlanırsa, havuzda biriken para hem sinemanın hem de sinema emekçilerinin büyük ölçüde rahatlayacağı ortaya çıktı. Ancak bunun öncesinde acil ihtiyacı olanlar için, bir organizasyonun yapılması da kararlaştırıldı.

Necip Sarıcı: Bence sorunu kökten çözecek olan konu telif haklarıdır. Müzik sektörü bunu çok güzel başardı. Sinema adına telif hakları ne olacak? Bir havuz yapılsa, oraya paralar aksa, bu rakam katrilyonları bulur...

Asaf Koçtürk: Sinema eserinin televizyon kanallarında gösterilmesi ya da o eserlerin dvd, vcd formatında piyasaya çıkması, oyuncuya telif ödenmesi demektir. Bu anlamda kanun çıktı ama daha tahsilat yapılamadı.

Yusuf Sezgin: Niye yapılmadı? Çünkü başta devlet kurumu olan TRT bu işi zorlaştırıyor. Biz de meslek birlikleri olarak tüzel haklarımızı kazandık ve davamızı açtık zaten...

Hülya Avşar: Madem kanun çıkmış, neden tahsilat yapılamıyor bunu bir açıklar mısınız?

Y.S-
Şimdi biz meslek birlikleri olarak tüzel hakkımızı kazandık. Ve bir hukuk bürosu kuruldu. Avukatlar dava açtı. Dava açılmasının sebebi de şu, mahkemelik olduğumuz TV kanalları, ellerindeki filmlerin telifini ödemesi gerek. Diyelim ki ellerinde 160 film var. Bunun telifi de 1,5 milyon dolar tutuyor. Onlar ‘Bu parayı ödemeyiz, 300 bin dolar öderiz’ diyorlar. Yani ön görülen yüzdenin çok çok azını ödemek istiyorlar. Bu yüzden dava açıldı. Şimdi TRT’nin bu konuda öncü olması gerek. Ama onlar ‘Kim hangi filmde oynamış’ gibi uzun bir liste istiyor. Bir oyuncu bunu tek tek çıkaramaz ki. Biz de, ‘Elinizde filmler var, jeneriğine bakın, kimin ne yaptığını, kaç tane filmde oynadığını görünsünüz’ diyoruz. Tabii ki ödeme yapacaklar ama geçmişten bugüne kadar gelen bir gösterim olduğu ve içeride çok para biriktiği için onlar da zaman kazanmak istiyor.

H.A- Parayı ihtiyacı olan oyuncunun kendini televizyonda seyretmesi ve bundan da bir kuruş telif almaması insanın içini acıtır.

Y.S-
İşte TRT bu konuda öncü olup telif ödemeye başlarsa, diğer özel kanallar da ödeme yapacak. Ve havuza para transferi gerçekleşecek. Ancak işin uzaması rahatsız edici bir şey...

A.K- Televizyonların bu işe biraz daha saygıyla yaklaşması, bu anlamda sinemayı desteklemesi, hakların ödemesi, sinemaya önemli bir destek sağlıyacak. Bu üretimi de artıracak ve şu anda konuştuğumuz sorun da ortadan kalkmış olacak.

N.S- Müzik sektörü bunu çok güzel başardı. Şimdi çalınan bir şarkının parası MESAM’a hemen ödeniyor. Uzun yıllar bunun mücadelesini verdiler ama başardılar. Biz sinemacılar olarak çok kafa karıştırdık. Çünkü her kafadan bir ses çıktı. Burada kaybedilmiş katrilyonlar var.

Y.S- Sinemacılar olarak biz de başarıcağız. Kaybedelmiş hiçbir şey ya da para yok. Bu paralar mutlaka alınacak, televizyonlar oynattığı her filmin telifini de ödeyecek.

H.A- Bunun hala gerçekleşmemiş olması bence medeniyetsizliktir. Bir ülkenin ilerlemesini engelleyecek davranışlardan bir tanesi. Bir kanun çıkartıyorsun ama hala bir para girişi yok. Hiç kimse emeğinin karşılığını alamıyor. Bu gerçekten büyük ayıp... Peki, diyelim para toplanmaya başlandı, nasıl bir dağıtım yapılacak?

Y.S-
O paralar oyunculara verilecek. Çünkü her oyuncu iş takip edilsin diye noterden vekalet verdi. Sadece paranın nasıl verileceği kıstası netleşmedi. Yani dakikaya göre mi, görüntüye göre mi verilecek bunlar belli değil. Bunların hepsi, yurtdışındaki örneklere bakılarak tercüme ediliyor. Her şey netleşme safhasında. Sonra bu paralar herkesin banka hesabına aktarılacak.

Kadri Yurdatap: BBC para veriyor mu?

Y.S- Vermiyor, gidiyor bankaya hesabına yatırıyor.

K.Y Hayal konuşuyorsun. Bunlar yok oralarda...

Y.S- Muzaffer Tema, ufacık bir rolde oynadığı halde hala Amerika’dan hesabına para geliyor, telifi ödeniyor.

K.Y- Onu iyi takip edin...

Y.S- Neyi takip edeceğiz? Adam hayatta... Ölmeden önce Feridun Çölgeçen’e de geliyordu.

Kayhan YILDIZOĞLU: Ben yakın şahidim. Feridun’a ölene kadar para geliyordu. Bir kez dekontu bana gösterdi...

H.A- Kayhan Bey siz hem tiyatroda rol aldınız, hem de sinemada. Yıllardır bu mesleğin içinde olan birisi olarak siz neler söylemek istersiniz?

K.Y-
Gerçekten ortada bir dengesizlik var. 45 yıldır bu işin içindeyim. 150 filmde oynadım. Oyunculuk adına geçen bu 45 yıl, benim için bir drama, üzüntü oldu. Ben çok fazla bir şey isteyen bir insan değil. Kumarım, içkim yok. Tek lüksüm müzik ve kitap... Ama ne yazık ki bunlara dahi zar zor yetişen bir insanım. Hiçbir zaman mesleğime leke getirecek bir çizgide olmamaya özen gösterdim. Mesleğimle ilgili her türlü kitapları okuyarak kendimi geliştirmeye çalıştım, herkesten önce zamanında sette oldum, olmaya da devam ediyorum. Benim bütün bu özenime rağmen, ne yazık ki karşılığını alamadım... Aynı şey tiyatroda da oldu. Maddi olarak daha insanca, bir aktöre, sanatçıya yakışır bir yaşam beklerdim. Ancak o kadar gelişi güzel insan, bu mesleğe girdi ve benimsendi ki, bu işte gerçekten bir yeri, emeği olması gereken insanlar geri plana itildi, zor şartlar altında yaşamaya mahkum edildi. Ama şu konuşmalara bakılırsa, benim de telif haklarından ümidim var...

Y.S- Merak etmeyin bu iş çözümlenecek. En geç 2006’da paralar yatırılmaya başlanacak. Her şey tespit edilme aşamasında...

N.S- Ama bu tarihler çok uzun. Şu an acil ihtiyacı olan insanlar var...

Y.S- Biz elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. İhtiyacı olanlar bize dilekçelerini getiriyorlar, biz de bu dilekçeyi Kültür Bakanlığı’na iletiyoruz. Eskiden ufak yardımlar yapılıyordu ama kısa bir süre önce Hayati Hamzaoğlu’na 2 milyar verildi. Fakat bu arada tuhaf şeyler de oluyor. Mesela Kudret Karadağ’ı ben özel bir hastenede ameliyat ettirdim. Ancak kötü hastalık devam etti ve kendisi yeniden ağırlaştı. Ağırlaşınca raporlarıyla birlikte Kültür Bakanlığı’na müracaat ettim. 2 milyar bir para tahsis ettiler. Ancak ne yazık ki bu para Kudret öldükten sonra geldi. Çocukları veraset çıkardılar. 45 gün süreyi aştıkları için banka parayı geriye gönderdi. Sonuçta bunun gibi acil ihtiyacı olan 12 arkadaşımıza daha para istedim. Bakanlık, ‘Herkes raporlarını göndersin’ diye yazı yazdı. Hastalıklarının ne olduğunu sordu. Bu 12 kişi hala bekliyor. Kadri Bey burada, neden bekletildiğini açıklasın. Kültür Bakanlığı’nın yardıma muhtaç sanatçılar için oluşturduğu o fonda, ne kadar para olduğunu, trilyonların olduğunu lütfen açıklasın.

K.Y- Burada bakanlıktan yetkili arkadaş var..

Y.S- Ama sen de komisyondasın.

K.Y- Komisyondayım ama bizi çağırıyorlar, şunlar şunlar var diyorlar. Biz onlara karar veriyoruz. Para çıkıyor, veriliyor. Ancak bu komisyon 6 aydır toplanmıyor.

A.K- Şu anda sinema eserlerinin desteklenmesine dair meclisin gündeminde olan, meclisten geçtiği takdirde birkaç gün içinde yayınlanacak olan bir kanun var. Bu kanun, hem muhtaç sanatçıları hem de tabii ki sinema rojelerine dair bir desteği içeriyor. Dolayısıyla konuştuğumuz konuların hepsi, muhtemelen bu kanunun yürürlüğü girmesiyle birlikte ortadan kalkacak diye düşünüyorum. Çünkü bakanımız sayın Erkan Mumcu, bu işin peşini bırakmıyor.

Y.S- Ama 12 kişi bu kadar bekletilir mi?

K.Y- Sen 12 kişiye yazıyorsun ama oradaki lisetede 150 kişi var.

A.K- Benim bildiğim kadarıyla bu yeni yasa nedeniyle gecikme, verilen rakkamları daha yüksek tutalması düşüncesiyle oldu.

Y.S- Ama adam öbür tarafta bekleyemiyor ki. Adam ölüyor, ondan sonra para geliyor.

A.K- Bir de maliyenin serbet bırakmadığı bölümler var. O nedenle bakanlık muhtemelen ödeyemedi ya da gecikti. Yoksa muhtaç sanatçılarımıza bugüne kadar, sizin müracaatlarınız gittiği anda ödemeler yaptı.

N.S- Hülya Hanım, siz güzel bilgiler aldınız. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çünkü oyuncularla birlikte kamera arkasından da çok ihtiyacı olanlar var...

K.Y- Üç dernek yöneticisi oturup, gerçekten kimlerin ihtiyacı var teker teker tespit edeceğiz...

Hem konser hem müzayede

H.A- Aslında bir gece düzenlemek istiyoruz. Bu da eşim Kaya’nın fikri. ‘Neden bir araya gelip, ihtiyacı olan emekçilere bir şey yapmıyorsunuz?’ dedi. Bu arada Laila’nın sahibi Şefik Öztek de böyle bir düşüncesi olduğunu söyleyerek bize katıldı. Eylül ayında, içinde müzayedesi olan, konseri olan bir gece düzenlemek istiyorum. Bu geceye başta sinemacı arkadaşlarımız olmak üzere her kesimden birçok insan katılacak. Ve biz o gecenin gelirini, nereye, nasıl vereceğimizi tespit edemiyoruz... En zor nokta da bu zaten.

K.Y-
İşte bunu biz tespit edeceğiz. SODER, ÇASOD ve SE-SAM hem kamera arkasında hem de kamera önünde kaç kişinin gerçekten ihtiyacı var bunları tespit edip, bir liste halinde size sunacak. Kimse açıkta kalmayacak... Ve toplanan o paraya da biz ve Şefik Öztek dahil kimse el sürmeyecek.

Y.S- Ayrı bir hesap açılıp, bir fon ve komisyon oluşturulacak. Derneklerin onayı alınarak, gerçekten kimin ihtiyacı varsa, o fondan onlara yardım yapılacak. Biz SODER olarak böyle bir organizasyon yapmayı planlıyorduk. Toplanan parayı da ihtiyacı olanların emekli maaşlarına eklemeyi düşünüyorduk. Sizin organizasyonunuzda da bu uygulanabilir. Yani bunun adına maaşları iyileştirmek diyelim. Bir emekçi maaşını alır sonra da bu fon hesabından kendisine her ay yine maaş gibi belli bir ödeme yapılır. Sigortası olmayanlar sigortalanır, ödemeleri yapılır. Hastane, ilaç masrafları karşılanır...

H.A- Biz iki hafta sonra bu organizasyonu yapmayı düşünüyorduk. Ama görünen o ki, yetiştiremeyeceğiz. Eylül’e kalacak. İnşallah havalar iyi gider ve bu projeyi gerçekleştiririz.

A.K-
Biz de Kültür Bakanlığı olarak her türlü desteği vermeye hazırız.
Yazının Devamını Oku

Sinema emekçileri adına dev bir adım

<B><I>114</B></I> yıllık bir geçmişi var Türk sinemasının... Ve bu 114 yıllık geçmişte, binlerce sinema emekçisinin imzası bulunuyor. Ancak bu renkli, şaşaalı sanat dalının perde arkasında, zaman zaman yürekleri sızlatan manzaralar da yer alıyor. Özellikle ilk kuşak emekçilerin yaşam mücadelesi gözardı edilemeyecek bir gerçek. Kimisi ilacını alabilmek, kimisi emekli olabilmek, kimisi kirasını ödeyebilmek için belli başlı kuruluşlardan ya küçük miktarlarda destek alıyor ya da alabilmek için çaba gösteriyor. Hülya Avşar, bu haftaki sohbetinde Türk sinemasının kanayan yarasına parmak bastı. Avşar, SODER (Sinema Oyuncuları Derneği) Başkanı ve sinema sanatçısı Yusuf Sezgin, SE-SAM (Türkiye Sinema Eseri Sahipleri Meslek Birliği) Başkanı ve yapımcı Kadri Yurdatap, 50 yıllık sinema mazisi olan Lale Film’in sahibi Necip Sarıcı, Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Telif Hakları ve Sinema Müdürü Asaf Koçtürk, 150 filmde rol alan Kayhan Yıldızoğlu ile Türk sinemasını ve sinema emekçilerinin sorunlarına nasıl çözüm bulunabileceğini tartıştı.

Hülya Avşar: Sinema emekçileri çok zor şartlar altında yaşamlarını sürdürüyor. Neden Türk sineması ve emekçileri bu kadar istihdama rağmen zor durumda?

Necip Sarıcı: 114 yıllık sinema geçmişimiz var. İlk nesil görevini tamamladı ve hayatta olan birkaç isim var. Onlar bizim son askerlerimiz. Bu son askerler de çok hasta. Kimisi kalp ameliyatı, kimisi kanser tedavisi için mücadele veriyor. Kuruşlarla geçinmeye çalışıyorlar. Ve onlar o kadar onurlu ki kimseyi de bu konuda aramıyorlar. Neden bu sorunlar var? Şimdi yeni gelen nesil, yeni sinemacılar ticareti biliyor, parayı kapmasını biliyor. Çok akıllılar.

H.A- Yani eski sinemacılar akıllarını kullanmadıkları için mi bu durumdalar?

N.S-
Hayır. Bence onlar bu yaşantıyı haketmediler. Çünkü o zamanlar her şey boğaz tokluğuna yapılıyordu. İnanın ufak bir hediye karşılığında filmde oynayanlar bile vardı. O dönemlerde sinemadan çok iyi paralar kazanan, iki yakasını bir araya getiren sinema sanatçısı çok azdı. Sadece biraz akıllı olan ya da aileden durumu iyi olanlar öyle çok zor durumlara düşmediler. Tabii bazı oyuncularımız da az da olsa kazandıkları paralarını iyi kullanamadı. Hepsi gençti... Yediler, içtiler, gezdiler.

Kadri Yurdatap: Durum o kadar da kötü değildi. 1970 öncesi Türk sineması inanılmaz güzeldi. Hem yapımcılar hem de oyuncular para kazandı. Ancak 1990’dan sonra Türk sineması bitti.

H.A- Peki o yıllardan bugüne ne değişti ki insanlar zor durumda kaldı?

K.Y-
Bir filmde en az parayı alan set işçisidir. Şimdi aynı yapıda olan birkaç adam var. Set işçisi olup üç çocuğunu üniversite okutan, evi olan da vardı, parayı alır almaz içmeye giden de...

H.A- ‘Sinema bize bakmıyor’ isyanı doğru değil mi?

K.Y-
Tabii ki belli sıkıntılar var.

H.A- Peki Kültür Bakanlığı’nın sinemaya desteği nedir?

Asaf Koçtürk: 1986’da çıkan bir kanun var. Bu kanunda da adı biraz üzücü olan ‘Muhtaç sanatçılara yardım’ başlıklı bir fon var. O günden bugüne kadar da bakanlığın bu fonundan ihtiyacı olanlara yardımlar yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Bakanlığımız şu an bir kişiye 500 milyon verebiliyor.

H.A- Başka sanat dallarına yardımda bulunuluyor mu ya da ihtiyacı olanlar var mı?

A.K-
Bizim kanunumuzda sadece sinema ve müzik sanatçılarına dair bir hüküm var. Tiyatro ve edebiyat alanında ihtiyacı olan çok fazla kişi yok. Sinemada ihtiyaç daha fazla.

H.A- İşte neden sinemada bu ihtiyaç çok fazla?

A.K-
Sanırım üretimden kaynaklanan bir sorun.

K.Y- 1990’dan sonra hiç film çekilmedi ki.

H.A- Peki bu zor yaşam şartlarının ortaya çıkmasında seks furyasının etkisi oldu mu?

K.Y-
Yok olmadı. Biz o furyayı başka şekilde atlattık. Arabesk veya vurdulu, kırdılı filmler yaptık. Dolayısıyla erotizm bize herhangi bir şey vurmadı.

A.K- Yılda yüz film çekilmiş olsa böyle bir sorun olmazdı.

K.Y- Tabii... En önemli şey üretimsizlik.

H.A- Zaten sanatçılar da sinemanın içinde bulunmak, küçük de olsa rol almak istiyor.

K.Y-
Ama bir de şöyle bir sorun var. Bu sinemanın değil, televizyonun yarattığı bir sorun. Televizyon yeni yüzler istiyor. Seyirci kimden ne geleceğini bilmemeli ki, o filmi seyretsin. Hayatın boyunca belli bir insana o rolü oynatamazsın.

H.A- Sinemaya emek vermenin zamanı mı var?

K.Y-
O seyirciye bağlı bir şey. Öyle bir dönem falan yok tabii ki. Kimi insandan 3 yılda bıkılır, kimi insandan 30 yıl geçse bıkılmaz.

H.A- Yani bu biraz şans işi...

K.Y-
Sinemaya emek vermeye başladığın zaman, para akarken tutacaksın. Aktığı zaman toplayanların hepsi şimdi rahat. Para kazandığı zaman bir kahve açsa, başka bir şeye yatırım yapsa inanın hepsi kurtulur, kimseye muhtaç olmazdı. H.A- Sosyal güvenlik alanında sorun yok mu?

A.K-
Aslında sorun en baştan itibaren başlıyor. Birçok insanın o yıllarda sigorta primleri ödenmiş olsaydı, sıkıntı çeken insanlar yıllar öncesinden emekli olacaktı.

H.A- Şimdi bu yapılıyor mu?

A.K-
1994 yılından beri yapılıyor.

H.A- Bir tek filmde oynayana da yapılıyor mu?

A.K-
Bakın yapımcı, film çekimi süresince figüran dahil herkesi sigorta ettirmek zorunda. Aksi takdirde o filmin gösterimine izin vermiyoruz.

H.A- Ben ondan bahsetmiyorum. Ben gelecek açısından yapılan sigortadan yani emeklilikten bahsediyorum.

A.K-
1993 yılında sanatçı borçlanmasıyla ilgili çıkan bir kanun var. O borçlanmayı yapanların tamamı emekli oldu zaten.

N.S- Olmayanlar da var.

H.A- Emekli olmayan, zor durumda yaşayan ne kadar sinema emekçisi var peki?

K.Y-
Bunu kimse bilemez. Ayrıca bu insanların emekli olması da sorunları çözmüyor. 350-400 milyon emekli aylığı var. Bu neye yeter ki?

H.A- Şehir Tiyatroları oyuncuları ne kadar maaş alıyor?

K.Y-
En düşük maaş 1 milyara yakın.

H.A-
Sinemada niye böyle bir sistem yok?

A.K-
Sinema bu anlamda farklı bir alan. Belki tiyatro ile sanatsal anlamda benzerlikleri olabilir ama sinemayı bir kalıba sokamazsınız ki...

H.A- Sinemayı da bir kalıba sokabilirsiniz. Nasıl Şehir Tiyatroları oyuncuları varsa şehir sinemaları oyuncuları da olabilir...

K.Y-
Yani diyorsun ki devlet sinema oyuncularına da maaş versin ama onlar da özgür bir şekilde çalışmalarına devam etsinler.

H.A- Özgür şekilde çalışmaları şart değil. Devlet onlara belgesel çektirtebilir.

A.K-
Devletin desteği var ama.

H.A- Neden sinema oyuncuları zor durumda ve her gün bir emekçiyi, bir köşede ölmüş olarak buluyoruz?

n Yusuf Sezgin: SODER adına buna katılmıyorum. Üyelerimiz içinde ya da sinema sektörü içinde kimsenin cenazesi sokakta, kimse hastanede kalmıyor. Bir Sami Hazinses olayı var. Dengesiz bir insan olduğu için gazetecilere, ‘Param yok, sokaktayım’ dedi. Emekli maaşı vardı, derneklerden yardım alıyordu, kendi cemaati yardım ediyordu. Yani kimse sokakta kalmıyor.

H.A- Yani sinema oyuncularında zor durumda kalan, ağlayan insanların hepsi kendi hatalarından dolayı zor durumdalar.

Y.S
- Kendi hatalarından kaynaklanan problemler bunlar tabii ki. Bazılarının alkol problemi var, bazıları at yarışı oynuyor. Bazıları da şöyle hatalar yapıyor. Mesela bir dizi film çekilecek. Gidiyorlar, yemeği beğenmiyorlar, parasının hemen ödenmesini istiyorlar. O zaman yapımcı ya da yönetmen ne yapıyor, tiyatrodan oyuncu tercih ediyor. Çünkü onlar daha disiplinli, diksiyonu daha düzgün, zamanında sete geliyor. Burada açık konuşuyor. Kendi hataları da var yani. Ama biz hepsine elimizden geldiğince sahip çıkıyoruz. Bilakis biz birbirimize çok destek oluyoruz...

Aşkların en güzeli

Sinema, canım sinema... Kendi başına bir dünya... Aşık olanların, kendine bir yol bulmak isteyenlerin, delilerin, akıllı olanların, bütün hırslarını kusmak isteyenlerin, dünyayı tanımak, modayı takip etmek isteyenlerin, sabit fikirlileri adam eden, ağlatan ama sonunda hep güldüren bir dünya. Görsel bir kitap gibi... Sinemayı sinema yapan, sinema uğruna onun tüm kahrını çeken oyuncuları, nazik, kırılgan, duygusal, ağlarken gülen oyuncuları altın kafeste korumamız gerek. Hepimizin dünyasını süsleyen, hepimizin benzemek istediği oyuncular olmazsa, sinema olmaz. Onlar olmazsa hayal dünyamız olmaz, kültürümüz olmaz, şahsiyetimiz olmaz... Düşünsenize, ‘Sinema yok... ’ Kalbinizin sıkıştığını hissediyor musunuz? Yani hiç aşık olmamak gibi bir şey bu... Peki ya hiç yoklarmış gibi sandığımız ama oyuncularla ağlayan, onlarla bir vücut olan kamera ve set ekibi... Her birinin yüreği aslan gibi... Anneden, babadan, kardeşten daha çok oyuncusuyla iç içe olan o dünyanın en kıymetlilerine ne demeli? Hepsi birer sabır taşı... Ve ben, hepsini çok seviyorum...

Sevgilerimle
Yazının Devamını Oku

Çekinmeyin meme deyin

Türk kadını bırakın meme kanseri konusunda bilinçli olup, mamografi çektirmeyi, hastalığın adından söz ederken bile utanıyor. Meme değil ‘göğüs kanseri’ diyor. Meme kanseri olan ve sapasağlam ayakta duran kadınlar anlatıyor: ‘Meme kanserinden değil, devekuşu gibi davranıp, kontrol olmamaktan korkun!’

Yılda bir mamografi, altı ayda bir de ultrason ve göğüs muayenesi yaptırıyorum. Bir yağ bezem vardı, onu da rahmetli kayınpederim almıştı ama tekrarlayacağını da söylemişti. Tekrarladı hakikaten ama o bile kontrol altında. Hülya AVŞAR

İki mememi de kendi isteğimle aldırdım

Violet AROYO
Yüksek hemşire, Türkiye Meme Vakfı Genel Koordinatörü (Meme kanseri nedeniyle iki memesini de aldırmak zorunda kaldı.)

Yazının Devamını Oku

Erken teşhisi yakalayın kanserden korkmayın

Kanser kelimesi beraberinde bir sürü psikolojik tepkiyi de getiriyor. Oysa erken teşhis olanağı olan ‘meme kanseri’nden korkmak yersiz. Ama erken teşhis için de, 40 yaşından sonra senede bir kez mamografi çektirmek şart. Dr. Can GÜRBÜZ

Genel Cerrah, Türkiye Meme Vakfı (MEVA) Başkanı

Meme kanseri kadınların en önemli sağlık sorunlarından biri. En sık görülen kanser çeşidi. Her yıl 1 milyon kadına meme kanseri teşhisi konuyor. Hastalığın bir özelliği ise meme kanseri görülme sıklığının her yıl artıyor olması. Bu oran yüzde 1 ile yüzde 5 arası olmak üzere ülkelere göre değişiklik gösteriyor. Hastalığın artışına rağmen ölüm artışı yok. Bunun başlıca sebebi son yıllarda toplumlarda meme kanseri bilincinin artması ve yapılan erken teşhis çalışmaları. Meme, süt üreten bir organ. İki işlevi var, biri yeni doğan bebek için, türün devamı için süt üretmek, diğeri ise yine türün devamı için, karşı cinse karşı olan cinsel özellik taşıyor. Meme, birçok süt bezinden oluşuyor ve bu süt üreten bezlerde üretilen süt, kanallar aracılığıyla meme başına taşınıyor. Memeyi oluşturan süt bezlerini ve üretilen sütü taşıyan kanalları döşeyen hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalmaları sonucu ise meme kanseri oluşuyor.

Tıp hálá tam olarak nedenini bilmiyor, önleyemiyor. Meme kanserlerinin yüzde 90’ı genetik neden içermiyor.

Kanseri önleyemiyoruz ama riskini azaltabiliriz. Zaten elimizde erken teşhis Bu da kadınların biraraya gelerek oluşturdukları güçle artırılabilir. Erken teşhis olanakları yaygınlaştırılmalı. 40 yaşını geçmiş her kadının yılda bir kez mamografi çektirmesi lazım. 40’tan önce ultrason çektirilebilir. 40 yaşından genç kadınların memesinde meme dokusu yoğun olduğu için kanseri göremeyebiliyorsunuz, ultrason daha iyi cevap verir.

Meme kanserlerinin risk faktörleri nelerdir?

Türkiye’de en önemli meme kanseri risk faktörlerinin başında ileri yaşlarda alınan kilolar geliyor. Menopoz sonrası kadın vücudunun en önemli östrojen kaynağı olan yumurtalıklar işlevini yitiriyor ve vücutta östrojen hormonu seviyesi düşüyor. Fakat büyük oranda deri altında bulunan yağ dokuları, östrojen hormonu üretmeyi sürdürüyorlar. Bunun sonucu menopoz sonrası kilolu kadınlarda östrojen seviyesi aynı dışarıdan hormon almaya benzer şekilde yüksek kalıyor. Kadın vücudunun östrojen hormonuna maruz kalma süresi arttıkça, meme kanseri riski artıyor.

Egzersiz yapılması meme kanseri riskini azaltır. İlk canlı doğumun geç yaşlarda yapılması da meme kanseri riskini artırıyor. Alkol ve sigara kullanılması da meme kanseri riskini artırıyor. Buna karşılık haftada birkaç kadeh kırmızı şarap ise meme kanseri riskini azaltıyor. Düzenli alkol kullanan kadınların bir B vitamini olan folat zengin diyetle beslenmeleri öneriliyor. Bu sayede meme kanseri risklerini, alkol kullanmayan ve folat fakir beslenen kadınların seviyesine indirebiliyorlar.

Folat, ıspanak, pazı, marul benzeri yeşil yapraklı sebzeler, limon, portakal suyu gibi narenciye, kuru fasulye, kuru bezelye gibi baklagillerde bol miktarda bulunuyor. Balık, beyaz et çok yararlı. Son yıllarda meme kanserinin artma nedenlerinden biri de teknolojilerin getirdiği bozulmalar, hazır gıdalar. Zeytinyağı tüketmeli, hayvansal yağlardan uzak durmalılar. Her şeyi doğal almalılar. Örneğin Japonya’da meme kanseri görülme sıklığı çok az. Çünkü soya ağırlıklı besleniyor, balık çok tüketiyorlar.

Menopoz sonrası kullanılan hormon tedavisinde meme kanseri riski var mıdır?

Menopoz sonrası hormon kullanılması ile meme kanseri vakalarında yüzde 26 artış görüldüğü yazıldı gazetelerde. Oysa, bahsi geçen çalışmada hormon alan 10 bin kadın grubunda, hormon almayan 10 bin kadına göre 8 tane daha fazla meme kanseri olgusu görülmüş. 10 bin kadın arasında 8 tane kadının daha fazla meme kanserine yakalanması elbette önemli; ama hormon kullanmayan 10 bin kadının da 45 tanesi meme kanserine yakalanıyor. Bundan hiç bahsedilmemiş.

Gelin bunu diğer risk faktörleri ile kıyaslayalım; günde 2 kadeh alkol alınması meme kanseri riskini yüzde 40 artıyor, sigara içmese bile pasif içici olan bir kadının meme kanseri riski yüzde 100 artıyor, 12 yaşından erken adet görmeye başlamak, 14 yaşından sonra adet görmeye başlamaya göre meme kanseri riskini yüzde 20 artırıyor. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğurmak, 20 yaşından önce doğurmaya göre meme kanseri riskini yüzde 100 artırıyor.

Hangi kadın bu risklerden bir veya birkaçını taşımıyor? Hormon kullanılması da bu risklerden sadece birisi. Menopoz sonrası hormon kullanan kadınların yüzde 20 daha uzun yaşadıkları da bilimsel olarak ispatlanmış bir konu. Hormon kullanan kadınlar daha bilinçli bir grubu oluşturdukları için düzenli meme kontrollerini yaptırıyor, yıllık mamografilerini çektiriyorlar ve meme kanseri gelişse bile erkenden teşhis konuyor ve hormon almayan kadınlardan çok daha uzun yaşıyorlar.

Meme kanserine yakalanan kadınların bu konudaki bilgi eksikliklerini gidermek amacıyla konunun uzmanları tarafından son derece yalın bir dille hazırlanan ve Doğan Ofset tarafından basılan ‘Kadınlar İçin Meme Sağlığı Bilgileri’ adlı kitap, vakıfta satışa sunuluyor.

Dr. Pamir Çetin

ARTAM

(Kadın Sağlığı ve Doğum Uzmanı)


Mamografi doğru okunmalı

Türkiye’de hangi radyoloğa sorsam, biz mamografi çekip, okuyoruz diyorlar. Bunu söyleyenlerin çoğunun sertifikasyonu bile yok. Amerika’daki kontroller insanı sıkacak kadar çoktur. Çünkü bir kanserli kütle mamografide kaçırıldığı zaman, radyoloji bölümü birbirine girer, geçen yıl kim görmedi bu kitleyi diye. Türkiye’de ise ‘Pardon’ derler sadece.

Oysa, mamografi çeken bölgelerin belirli standartı olması lazım. Her modern aleti dükkanına koyan ben mamografi çekiyorum diye ortaya çıkmasın. Bugün dünyada hiç birbirine bağlı olmayan ikinci bir radyoloğa kendi sonuçlarını kontrol ettiriyor merkezler. Ülkemizde eğer 640 milyona bile mamografi çeken yerler varsa, en azından işini doğru düzgün yapmalarını bekleriz, kimse alınmasın. Benim en çok sinirlendiğim laflar, ‘Burası Türkiye, böyle!’ denmesi. Bu açıdan Meme Vakfı’nı hem kesin ve doğru teşhisleri için kutluyorum, hem de uyguladıkları fiyat politikasını takdir ediyorum. İddia ediyorum ki, Türkiye’de okunan mamografilerin yüzde 60’ı yanlış okunuyor. Kadın sağlığı ve menopoz üzerine verdiğim konferanslarda meme hastalıklarının, menopoz döneminden sonraki kadınlarda daha sık görülmeye başlandığını görüyorum. Dünyada, aile hikayesi kanser açısından çok kötü olan genç kızlar, 22- 25 yaşındayken genetik araştırma yaptırıyorlar. Ve sonuç pozitif çıkarsa her iki memelerini de aldırıp protez taktırıp, daha güzel bile oluyorlar. Elle muayenede 1 santimetre ya da 1,5 santimetrenin altında bir kitle bulmaya imkan yok. Ve bu kitleyi bulduğumuzda artık bu kitle yayılmış demektir. Çok şanslı olacaksınız ki, o yayılmasın.

Bu nedenle erken teşhis için 35’i geçtikten sonra ilk mamografiyi yaptırmak lazım. 40’tan sonra ise her sene bir kez yaptırmak lazım. Erken yakalanınca tedavi olasılığı çok yüksek. Böylece bu insanların normal ve kaliteli bir hayat sürmelerini sağlayabiliyoruz. Tıptaki tüm ilerlemeler erken teşhis sayesindedir, unutulmasın.

Kadın sadece göğüs değil

Bu yazıya yorum yapmak aslında biraz fazla gelecek... Kadın olmanın öyle farklı ve değişken özellikleri vardır ki bunlardan bir tanesi olan fiziki görüntü hiçbir zaman diğer özellikleri yok etmemeli bana kalırsa... Allah kadını yaratırken, onu sadece göğüsten oluşturmadı. Dolayısıyla kendimizi sevmek ve yok olan şeylerimizle değil varolan şeylerimizle mutlu olmayı bilmek en büyük olgunluk ve mutluluktur.

YARIN :Meme kanserine yakalanan kadınlar anlatıyor...

Türkiye Meme Vakfı: Tel: 0212.361 71 31 www.memekanseri.org
cgurbuz@doruk.net.tr
Yazının Devamını Oku

Erken teşhisi yakalayın kanserden korkmayın

Kanser kelimesi beraberinde bir sürü psikolojik tepkiyi de getiriyor. Oysa erken teşhis olanağı olan ‘meme kanseri’nden korkmak yersiz. Ama erken teşhis için de, 40 yaşından sonra senede bir kez mamografi çektirmek şart.Dr. Can GÜRBÜZGenel Cerrah, Türkiye Meme Vakfı (MEVA) Başkanı Meme kanseri kadınların en önemli sağlık sorunlarından biri. En sık görülen kanser çeşidi. Her yıl 1 milyon kadına meme kanseri teşhisi konuyor. Hastalığın bir özelliği ise meme kanseri görülme sıklığının her yıl artıyor olması. Bu oran yüzde 1 ile yüzde 5 arası olmak üzere ülkelere göre değişiklik gösteriyor. Hastalığın artışına rağmen ölüm artışı yok. Bunun başlıca sebebi son yıllarda toplumlarda meme kanseri bilincinin artması ve yapılan erken teşhis çalışmaları. Meme, süt üreten bir organ. İki işlevi var, biri yeni doğan bebek için, türün devamı için süt üretmek, diğeri ise yine türün devamı için, karşı cinse karşı olan cinsel özellik taşıyor. Meme, birçok süt bezinden oluşuyor ve bu süt üreten bezlerde üretilen süt, kanallar aracılığıyla meme başına taşınıyor. Memeyi oluşturan süt bezlerini ve üretilen sütü taşıyan kanalları döşeyen hücrelerin kontrolsüz olarak çoğalmaları sonucu ise meme kanseri oluşuyor. Tıp hálá tam olarak nedenini bilmiyor, önleyemiyor. Meme kanserlerinin yüzde 90’ı genetik neden içermiyor. Kanseri önleyemiyoruz ama riskini azaltabiliriz. Zaten elimizde erken teşhis Bu da kadınların biraraya gelerek oluşturdukları güçle artırılabilir. Erken teşhis olanakları yaygınlaştırılmalı. 40 yaşını geçmiş her kadının yılda bir kez mamografi çektirmesi lazım. 40’tan önce ultrason çektirilebilir. 40 yaşından genç kadınların memesinde meme dokusu yoğun olduğu için kanseri göremeyebiliyorsunuz, ultrason daha iyi cevap verir. Meme kanserlerinin risk faktörleri nelerdir? Türkiye’de en önemli meme kanseri risk faktörlerinin başında ileri yaşlarda alınan kilolar geliyor. Menopoz sonrası kadın vücudunun en önemli östrojen kaynağı olan yumurtalıklar işlevini yitiriyor ve vücutta östrojen hormonu seviyesi düşüyor. Fakat büyük oranda deri altında bulunan yağ dokuları, östrojen hormonu üretmeyi sürdürüyorlar. Bunun sonucu menopoz sonrası kilolu kadınlarda östrojen seviyesi aynı dışarıdan hormon almaya benzer şekilde yüksek kalıyor. Kadın vücudunun östrojen hormonuna maruz kalma süresi arttıkça, meme kanseri riski artıyor. Egzersiz yapılması meme kanseri riskini azaltır. İlk canlı doğumun geç yaşlarda yapılması da meme kanseri riskini artırıyor. Alkol ve sigara kullanılması da meme kanseri riskini artırıyor. Buna karşılık haftada birkaç kadeh kırmızı şarap ise meme kanseri riskini azaltıyor. Düzenli alkol kullanan kadınların bir B vitamini olan folat zengin diyetle beslenmeleri öneriliyor. Bu sayede meme kanseri risklerini, alkol kullanmayan ve folat fakir beslenen kadınların seviyesine indirebiliyorlar. Folat, ıspanak, pazı, marul benzeri yeşil yapraklı sebzeler, limon, portakal suyu gibi narenciye, kuru fasulye, kuru bezelye gibi baklagillerde bol miktarda bulunuyor. Balık, beyaz et çok yararlı. Son yıllarda meme kanserinin artma nedenlerinden biri de teknolojilerin getirdiği bozulmalar, hazır gıdalar. Zeytinyağı tüketmeli, hayvansal yağlardan uzak durmalılar. Her şeyi doğal almalılar. Örneğin Japonya’da meme kanseri görülme sıklığı çok az. Çünkü soya ağırlıklı besleniyor, balık çok tüketiyorlar. Menopoz sonrası kullanılan hormon tedavisinde meme kanseri riski var mıdır? Menopoz sonrası hormon kullanılması ile meme kanseri vakalarında yüzde 26 artış görüldüğü yazıldı gazetelerde. Oysa, bahsi geçen çalışmada hormon alan 10 bin kadın grubunda, hormon almayan 10 bin kadına göre 8 tane daha fazla meme kanseri olgusu görülmüş. 10 bin kadın arasında 8 tane kadının daha fazla meme kanserine yakalanması elbette önemli; ama hormon kullanmayan 10 bin kadının da 45 tanesi meme kanserine yakalanıyor. Bundan hiç bahsedilmemiş. Gelin bunu diğer risk faktörleri ile kıyaslayalım; günde 2 kadeh alkol alınması meme kanseri riskini yüzde 40 artıyor, sigara içmese bile pasif içici olan bir kadının meme kanseri riski yüzde 100 artıyor, 12 yaşından erken adet görmeye başlamak, 14 yaşından sonra adet görmeye başlamaya göre meme kanseri riskini yüzde 20 artırıyor. İlk çocuğunu 30 yaşından sonra doğurmak, 20 yaşından önce doğurmaya göre meme kanseri riskini yüzde 100 artırıyor. Hangi kadın bu risklerden bir veya birkaçını taşımıyor? Hormon kullanılması da bu risklerden sadece birisi. Menopoz sonrası hormon kullanan kadınların yüzde 20 daha uzun yaşadıkları da bilimsel olarak ispatlanmış bir konu. Hormon kullanan kadınlar daha bilinçli bir grubu oluşturdukları için düzenli meme kontrollerini yaptırıyor, yıllık mamografilerini çektiriyorlar ve meme kanseri gelişse bile erkenden teşhis konuyor ve hormon almayan kadınlardan çok daha uzun yaşıyorlar. Meme kanserine yakalanan kadınların bu konudaki bilgi eksikliklerini gidermek amacıyla konunun uzmanları tarafından son derece yalın bir dille hazırlanan ve Doğan Ofset tarafından basılan ‘Kadınlar İçin Meme Sağlığı Bilgileri’ adlı kitap, vakıfta satışa sunuluyor. Dr. Pamir Çetin ARTAM (Kadın Sağlığı ve Doğum Uzmanı) Mamografi doğru okunmalıTürkiye’de hangi radyoloğa sorsam, biz mamografi çekip, okuyoruz diyorlar. Bunu söyleyenlerin çoğunun sertifikasyonu bile yok. Amerika’daki kontroller insanı sıkacak kadar çoktur. Çünkü bir kanserli kütle mamografide kaçırıldığı zaman, radyoloji bölümü birbirine girer, geçen yıl kim görmedi bu kitleyi diye. Türkiye’de ise ‘Pardon’ derler sadece. Oysa, mamografi çeken bölgelerin belirli standartı olması lazım. Her modern aleti dükkanına koyan ben mamografi çekiyorum diye ortaya çıkmasın. Bugün dünyada hiç birbirine bağlı olmayan ikinci bir radyoloğa kendi sonuçlarını kontrol ettiriyor merkezler. Ülkemizde eğer 640 milyona bile mamografi çeken yerler varsa, en azından işini doğru düzgün yapmalarını bekleriz, kimse alınmasın. Benim en çok sinirlendiğim laflar, ‘Burası Türkiye, böyle!’ denmesi. Bu açıdan Meme Vakfı’nı hem kesin ve doğru teşhisleri için kutluyorum, hem de uyguladıkları fiyat politikasını takdir ediyorum. İddia ediyorum ki, Türkiye’de okunan mamografilerin yüzde 60’ı yanlış okunuyor. Kadın sağlığı ve menopoz üzerine verdiğim konferanslarda meme hastalıklarının, menopoz döneminden sonraki kadınlarda daha sık görülmeye başlandığını görüyorum. Dünyada, aile hikayesi kanser açısından çok kötü olan genç kızlar, 22- 25 yaşındayken genetik araştırma yaptırıyorlar. Ve sonuç pozitif çıkarsa her iki memelerini de aldırıp protez taktırıp, daha güzel bile oluyorlar. Elle muayenede 1 santimetre ya da 1,5 santimetrenin altında bir kitle bulmaya imkan yok. Ve bu kitleyi bulduğumuzda artık bu kitle yayılmış demektir. Çok şanslı olacaksınız ki, o yayılmasın. Bu nedenle erken teşhis için 35’i geçtikten sonra ilk mamografiyi yaptırmak lazım. 40’tan sonra ise her sene bir kez yaptırmak lazım. Erken yakalanınca tedavi olasılığı çok yüksek. Böylece bu insanların normal ve kaliteli bir hayat sürmelerini sağlayabiliyoruz. Tıptaki tüm ilerlemeler erken teşhis sayesindedir, unutulmasın. Kadın sadece göğüs değilBu yazıya yorum yapmak aslında biraz fazla gelecek... Kadın olmanın öyle farklı ve değişken özellikleri vardır ki bunlardan bir tanesi olan fiziki görüntü hiçbir zaman diğer özellikleri yok etmemeli bana kalırsa... Allah kadını yaratırken, onu sadece göğüsten oluşturmadı. Dolayısıyla kendimizi sevmek ve yok olan şeylerimizle değil varolan şeylerimizle mutlu olmayı bilmek en büyük olgunluk ve mutluluktur.YARIN :Meme kanserine yakalanan kadınlar anlatıyor... Türkiye Meme Vakfı: Tel: 0212.361 71 31 www.memekanseri.org cgurbuz@doruk.net.tr
Yazının Devamını Oku

En büyük iki hata: Uyku ve sabırsızlık

Dünyanın en akıllı insanı Erdal Demirkıran, insanları tembellikle suçluyor: ‘Doğadaki tüm hayvanlar erken uyanıyor. Bir tek insan uyuyor’ diye. Dünyanın en hızlı zayıflayan adamı Halil Kargulu da kızıyor insanlara: ‘Tam vücut dirençleri kırılıp, kilo verecekken vazgeçiyorlar’ diyor.

Hepimiz farklıyız

Erdal Demirkıran

Dünyanın en akıllı insanı

Bugüne kadar kimlerle çalıştınız? Ne gibi örnekler geldi size? Sadece özgüven sorunu değil, uyuşturucu, alkol, sakinleştirici gibi bağımlılıklarla da ilgili çalışıyorum. Eroin, esrar ile ilgili beyinde zedelenme değil de psikolojik olduğu takdirde, bağımlılıkları çözerim. Bırakırsa krize gireceğini, öleceğini düşünüyorsa ben bunu çözerim. Ancak daha çok kitlesel değişimi yani topluluklarla, gruplarla, firma çalışanlarıyla çalışmayı tercih ediyorum. Bireysel çalışmalara artık vakit ayıramiyorum. 140 bin insana bugüne kadar seminer verdim. Zorlu Holding, Tema Vakfı, Eresinler Grubu, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, İSKİ, Büyükşehir Belediyesi ve çeşitli hastanelerde personel verimliliğini artırma çalışmaları yaptım.

Yazının Devamını Oku

İddia +İnanç=Başarı

Erdal Demirkıran ‘5 milyar yıllık bu dünyada, bize verilen 100 yıllık zaman diliminde, 6 milyar insanla birlikte tek bir seferlik yaşam şansımız var. Bu şansı diğerlerine benzemek için harcamayın!’ diyor. Rekor kilo verme denemeleriyle Guinness’e aday Halil Kurgulu da katılıyor ona: ‘Kilo vermenin de, hayatta başarılı olmanın da sırrı inanmak!’

Dünyanın en akıllı insanıyla mı tanışıyoruz? Siz kimdiniz, nasıl bulaştınız bu işlere? Dünyanın en akıllı insanı olarak mı doğdunuz, sonradan mı oldunuz?

Kendi halinde Marmara Üniversitesi’nde İşletme okuyan bir öğrenciydim. O kadar sessiz ve içine kapanıktım ki, belki de sınıfta eli havaya kalkmayan tek öğrenci bendim. Sessizdim, susuyordum. Bir gün ‘Yeter artık, ben niye korkuyorum’ dedim. Ve farkettim ki, ben birilerinin bana gülmesinden, rezil olmaktan korkuyorum. Bir adama 40 gün deli dersen deli olur mantığından hereketle, mantıksal bir zıplama yapmaya karar verdim. Her gün 40 kez ‘Akıllısın’ dedim kendi kendime. Bu madem ki psikolojik bir şartlanma ise ben kendi kendime telkin ettim. İç etkimi oluşturmak istedim dış dünyaya karşı. Bir enayi bulamadım bunu bana söyleyecek! Kaybedecek hiçbir şeyim yoktu! Gitgide çok akıllısın, en akıllısın ve dünyanın en akıllı insanısın demeye başladım. Birkaç ay sonunda buna inandım ve yürüyüşüm bile değişti. O günlerde anladım ki meğer insan tek kişilik bir orduymuş. Toplumsal imajdan sıyrıldım, onların bana biçtiği imajdan sıyrıldım. Ben biçiyorum kendi imajımı. Sonra kendimdeki değişimi görünce bunu bir sistem haline getirip, insanlara da yardımım olabileceğini düşündüm. Kashna öğretisi adını verdiğim bir bütüne ulaştım. Şimdi 5000 kişinin önünde konuşabiliyorum ben! 11 yıl sonra, bu saatten sonra bana 400 sene deli desen de yine olmam, iç etkim oluştu artık. Kaldı ki sadece kendim için değil bu sözlerim, kitabın başlığını okurken bile okuyucuya güven kazandırıyorum. Kitabımı isterken, kapağına bakarken insanlar ‘Dünyanın en akıllı insanıyım’ cümlesini tekrar etmek zorunda kalıyorlar. Daha başından onlara bunu söyletiyorum.

Size gelen özgüvensiz insanlarla nasıl bir çalışma yapıyorsunuz?

Ben insanları kendi maksimumlarına ulaştırmaya çalışıyorum. İnsanların kendi sınırlarını bilmediklerini iddia ediyorum. Beynin iki lobunu birden kullanabilmelerini öğretiyorum. 13 ayrı egzersiz öğretiyorum. Toplam 14 saat, iki gün sürüyor. İnsanların en büyük problemi olarak toplumsal imajı görüyorum zaten. Yaptığım çalışmalarla insanlara değerlilik bilinci oluşturmaya çalışıyorum. Toplumumuzda hedef yok.

Dış etkenlerden, toplumsal baskılardan nasıl koruyorsunuz kendinizi?

Önce bir iç etken oluşturuyoruz. Dış etkenlerden etkilenmemek için önce kendimden etkilenmem gerek. Bakın, ‘Kedi sordu, ‘Ben neyim?’ diye... Bilge fare cevap verdi: ‘Sen bir faresin’... Bir gece fareler birleşip yediler kediyi.’ Yani sen kediyim diye ortaya çıkmıyorsan, yerler fareler seni! Mütevazılık aslında biraz da yalan barındırır. Güneş ben sıcağım derse ukala mı olur, hadi be mi deriz? Ben diyorum ki adam olmanın da, akıllı olmanın da kolay yolları var. Önce iç etken oluşturup, sonra bunu geliştirmeliz. Siz bunu yaptınız. Mütevazı olmanıza gerek yok.

Dünyanın en hızlı zayıflayan kişisi

Nereden aklınıza geldi, bir günde 7 kilo vermek, bir ayda 24 kilo vermek!

Çevremde çok sayıda obez insan vardı. Obezite, iş yaşamını, sosyal olma durumunu tüm hayatı etkiliyor. Bugünkü diyet düzeniyle de bu sorunlarından kurtulmaları mümkün değil. Ben de, insanların zamanının, parasının ve umudunun çalındığını görüp, aksini ispat etmek için bu işe soyundum. Bugün bildik her türlü yöntemi deneyip de zayıflayamamış insanlar başarısız insanlar değil. Onlara doğru ve uygun projelerle yaklaşamayan ezberci zihniyete sahip, çözüm yerine çözümsüzlük üreten sömürü düzeni asıl başarısız olandır.

Ben diyetisyenlerden düzgün beslenmeyi öğrendim. Kalori hesabı yapmasam da, bir gün yemeği abarttıysam, ertesi gün haşlama sebze ve meyveyle atıyorum onu üstümden. Siz de diyetisyen olmak isteğiyle mi başladınız zayıflamanın sırlarını keşfetmeye?

İnsanların gerçekleri görmesine çalışıyorum, diyetisyen olmak gibi bir amacım yok. Ben şu an için sadece yardımcı oluyorum. Para talep etmiyorum, çünkü araştırmalarıma devam ediyorum. Diyetisyenler kendilerini geliştirmek adına hiçbir şey yapmayan, papağan gibi hep aynı şeyleri tekrarlayan insanlardır. Ben diyetisyen kavramına ve diyetlere karşıyım. Hiçbir diyetin işe yaradığına inanmıyorum. Bütün bu kavramlarda başarı oranı %5’tir bana göre. Zayıflayanlar da geçicidir. Bir süre sonra verdiklerini mutlaka geri alıyorlar. İnsanlar hep bir kurtarıcı peşinde koşuyorlar. Birilerinin kısıtlamasıyla kendilerini yönlendiriyorlar. Bu uzun ömürlü olamaz. Ayrıca, insanların kendi potansiyellerini keşfetmelerine de engel oluyorlar.

Guinness Rekorlar Kitabı’na girdiniz mi?

Guinness Rekorlar Kitabı’na Türkiye Guinness Temsilcisi Orhan Kural aracılığıyla 67121 başvuru numarası ve 62787 üyelik numarası ile kaydımı yaptırdım. Ama belgelerde birtakım eksiklikler olduğu için, ingilizce çevirileri tamamlamadığım için henüz orada yer almıyorum. Yoksa ben kitaptaki rekoru çoktan aştım. Rekor şimdi bir günde vücut ağırlığının yüzde 8,6’sını veren bir adamda. Oysa ben bir günde vücut ağırlığımın %10’undan fazlasını verdim. Ben bir günde, 15 günde, bir ayda verdiğim kilolarla, insan potansiyelinin maksimum sınırlarını tespit etmeye çalışıyorum. Noter tasdiklerini bu yüzden alıyorum.

Ağzım var ama konuşamayacağım

Bugünkü sohbet hakkında yorum yapmak istemiyorum. Tamamen sizlerin yorumuna bırakıyorum, çünkü ben de duyduklarım ve okuduklarım karşısında kesin bir inanca varamadım. Haklı olma ihtimalleri de var. Bu sefer ben sizlerin yorumlarını bekliyorum

YARIN

Erdal Demirkıran’dan kendine güveni olmayanlara önerileri...

İnsanlar neden kilo veremiyor, zayıflamanın Halil Kargulu’ya göre sırları neler...
Yazının Devamını Oku

Araç kullanmak hayatın en ciddi işi

Ben hızdan çok korkarım. Motor sesi duyunca bile gerilirim. Hayatım boyunca yanımdan hızla araba kullanarak geçenlere baktığımda ‘Tüh.. sana.. İt’ dedim.

Ve en çok küfrederek deşarj olduğum anlar da kornaya basan insanlar. Yine her şey ailelerin eğitimine denk geliyor. Ben kalabalık yerde yüksek sesle kahkaha atmamasını da öğrettim çocuğuma. İhbar şimdiye kadar etmedim ama eğer sonuç alındığını söylüyorsanız, bundan sonra edeceğim. Fakat bir kez yapılmaması gereken yerde U dönüşü yapan trafik ekibine ehliyet sordum.

İlkel insan yoktur, ilkel ruhlar vardır. Modern kıyafetler içinde, lüks arabalar içinde aynı ilkel ruhların içerisinde kendilerini gösterirler. Bu ilkel ruhlar çocuklarını direksiyonda air-bag yerine koyarak araç kullanırlar. Oysa trafiğe çıkan her insan ‘Şu anda hayatımın en ciddi işini yapıyorum’ demeli.

Vicdan değil, nefsin geçerli olduğu bir zaman

Boray URAS

Yazının Devamını Oku

Bundan 4 yıl önce bir şeyler başladı

Kızı Selin’i 4 yıl önce trafik terörüne kurban veren Boray Uras, mücadelesini anlattı: ‘Ben bir şeylerin başlamasını sadece umut ettim. Başladı.’ ‘İnsanlarda farkındalığı artırdık, o sayede buradayız. Evet, dört sene önce bir şeyler başladı. Gönül ister ki milli bir politikayla bu başlayan şeyler, toplumun her kesimini kapsasın.’

Yunanistan’da alkollü araç kullanırken yakalanandığınızda, araç kime ait olursa olsun, devlet araca el koyuyor, satarak kendi de gelir elde ediyor. Bu ceza Türkiye’ye getirilirse, alkollü araç kullanmaktan kaynaklanan kazalar yüzde 90 azalır. Amerika’da alkollü bir genç, iki genç kızı öldürdü ve müebbet ceza aldı. İnsanlar önce cezayı artırmalı, sonra da eğitilmeli. Başkasının hakkına saygı duymayı ilkokuldan itibaren öğrenmeli. Şu anda bir hukuksuzluk var, terör estiriyor. Ben de diyorum ki hukuk terör estirsin! Cezaları uygulamak, insan hayatına saygıdır. Trafikte ‘Bir şey olmaz abi, kontrol bende, ben iyi şoförüm’ diyorlar.

Hükümetten umutluyum

Yeni tasarıda, ikiden beş seneye kadar olan ceza, 3 yıldan 6 yıla çıkarılmış, birden fazla ölüm olursa 5 yıldan 15 yıla kadar ve bilinçli taksirden dolayı da bu ceza da 1/3’ten yarısına kadar da artırılıyor. Yeni TCK tasarısı 7- 8 senedir mecliste. AB bunu bizden istemediği için, katılım ortaklığı belgesinde bu şart olmadığı için çıkmıyor. Yine de ben yeni hükümetten umutluyum, çıkaracaklar. Tek eksiği şu, tasarının kamuoyunda tartışılmaması. Sadece ceza profesörleriyle tartışmayla olmaz. Bu işten canı yananlar ve STK tartışmalı.

Seyyar sivil ekipler olmalı

Kazadan sonra Boray Uras’ın etkisiyle üç tane kontrol noktası vardı, 1 sene sonra bu noktalar kayboldu. Şimdi yeniden varlar. Aslıında seyyar sivil ekipler olmalı. Bunu otoyolda yapıyorlar. Ama otoyolda sarhoş bulamazsınız ki...

Sahil yolunda giderseniz, o çocukları yakalayabilirsiniz. İnsan hayatı bu kadar ucuz olmamalı. Yeni tasarıda bu da göz önüne alınmalı.

RTÜK, kural koymalı

Madem TCK değiştirilmek üzere toplanmış bir ekip, neden cezalar daha fazla artırılmıyor? Çünkü kamuoyu tartışmıyor. Tasarının özellikle trafikle ilgili maddeleri kamuoyunda tartışılacak olsa, kimse çıkıp da ‘Ya bu kadar da ağır ceza olur mu!’ diyemez şu durumda. Eğitim seferberliği ile birlikte cezaları da artırmalılar.

Bu ülkenin ciddi, çok ciddi bir trafik sorunu var. Milli güvenliği tehdit eden bir sorun bu! Neden TV’lerde, milyon dolarlık dizilerde bu eğitim olmuyor 1- 2 dakika, RTÜK neden bunu yapmıyor?

Ateş düştüğü yeri yakar

Hepimiz biliyor ve kabul ediyoruz ki, gençlik ve delikanlılık insan hayatının en zor ve tehlikeli geçiş dönemidir. Ve yine bu dönemin kolay atlatılması için ailelerin çocuklarıyla olan sağlıklı ilişkisi çok önemli... Fakat burada hata sadece bu noktada değildir. Yaşanan kötü olaylardan sonra emniyetin aldığı tedbirlerin sürekli olmasıdır. Oysa bunun yapıldığına ‘açıkçası’ çok inanmıyorum. Çünkü ateş düştüğü yeri yakar.

İşte, zaman her şeyi, bazen doğru yönden etkilemiyor. Olayların soğuması, hepimizin aleyhine çalışıyor. İşte bu durumda işin başındaki kişilerin vicdanı ve insana bakış açısı çok önemli.

Ayrıca işine duyduğu saygı da...

Nur YAYCIOĞLU

Klinik Psikolog

Ehliyet almadan psikolojik test uygulanmalı

Ben
bunlara kaza demiyorum. Davranış bozukluğu bunlar. Sonucu belli olan tehlikeli davranışlar için kaza diyemeyiz. Bu kazaya karışanların çoğu cezadan anlamayacak kadar ya zeka düzeyi düşük, yahut da psikopat, ruhsal boyutu olan kişilerdir. Herkesin hayatını hiçe sayacak kadar, rahat hareket edebiliyorlar. Bunu fark edemeyecek kadar ruhsal bozuklukları olması gerek. Bu cezalar artırılmalı ama o da çözüm değil. Ehliyet verilmeden önce psikolojik olarak incelenmeleri ve zeka düzeylerinin tespit edilmeleri gerekiyor. İlkokul diploması yeterli değil zeka düzeyinin anlaşılması için. İnanın ok işaretini tanımayan, 23 Nisan’ın anlamını bile bilmeyenler var aralarında.

Uyuşturucuyu kim ölçecek

Almanya’da ehliyet verilmeden önce muhakkak psikolojik inceleme yapılıyor. Yeni tasarıda en önce bu yazılmalı. İş işten geçmeden önce... Elbette ağır ceza konulmalı ama bu, mağduru ne derece koruyabilir? Oysa öncesinde bu suçlar durdurulabilir. Unutmayın bunlar hiçbir aile terbiyesi olmayan bencil insanlar. %80’ini böyle değerlendiriyorum. İstatistiğe kolay girmez. Bir dönem acil serviste kaza yapanların ruhsal incelemelerini takip etmek için çalıştım. Çoğunda ruhsal bozukluk var. Evet uykusuzluk var ama uykusuz trafiğe çıkmak, içkili trafiğe çıkmak da bir davranış bozukluğudur. Bu sizce akıllıca bir davranış mı, başkalarının hayatını hiçe saymak? Bir de çok sakin bir çocuktu derler sonra. Oysa bazı kişilerde alkol şiddetli kişilik bozukluğu yaratır. Alkol şiddet yaratabiliyor. Sadece akıllı olmak değil, akıllıca da davranmak lazım. Bir de sadece alkol değil, peki uyuşturucuyu kim ölçecek? Uzak yol şoförlerinde madde bağımlılığı var.

Vicdan azabı duymuyorlar

Toplumda insan yetişirken kimseye zarar vermeme, ya da böyle bir davranışta bulunursa toplumdan dışlama olmak zorunda. Basit bir aforoz var toplumda. Aile terbiyesi dediğimiz bu. Son yıllarda ben bu ‘vicdan azabı’ çekme endişesini ne basından, ne annelerden babalardan duymaz oldum.

Boray URAS

Af olduğu müddetçe rahatlar

Türkiye’de
herkes empatik olarak kendisini kurban ve katille özdeşleştiriyor.Bu hangi genlerden kaynaklanıyor bilemiyorum ama bağışlama nedeni bu yüzden. Bu genler en baskın Rahşan Hanım’daydı ki bütün gaspçılar, katiller dışarı çıktı ve perakende olarak geri dönüyorlar. Mahkumlar artık biliyor ki gene birileri bir gün çıkacak ve ‘birileri’için çıkan aftan, onların yüzü suyu hürmetine yararlanacaklar.

Suç cezasız kalmamalı

Oysa bilinmeli ki, her ne suç olursa olsun, her kim olursa olsun, suç cezasız kalmaz! Bu insanlar korkmalı ki, asla ve asla af ümidi yok! Şu anda kanunların bütün ürkütücülüğü ‘hakim, polis, savcı’ kelimelerinde gizli. Ve bir de kanun maddeleri dışarıdan bakıldığında külliyat halinde ürkütücü. Yoksa işi bilen bir avukat, ya da cezaevlerinde yaşayarak öğrenenlerden öğretilenlerle o kanun maddelerinin de bir ürkütücülüğü yok.

Polislerin suçu yok

Bugün Türkiye’de her dört kişiden, en azından ikisi trafik kazasıyla ilgili bir anıya sahip. Yine de bu sorunla ilgilenenler ya işi gücü yok, ya da gereksiz işlerle uğraşan insan muamelesi görüyorlar.
Trafik polisleri polis teşkilatı içinde en fazla hor görülen gruptadırlar. Trafik polisleri tokatlayan milletvekilleri olduğunu düşünün. Bağcılar’da oturuyor, görev yeri Kartal veriliyor ve yol ücretleri de ödenmiyor. Ben eğer trafik polis amiri olsaydım, tüm Türkiye’yi sürgün dolaşırdım herhalde. Ama hiçbir memurumu sürgüne göndertmezdim. Ve gittiğim yerde o kadar çok toz kaldırırdım ki, beni de dört yerden fazla süremezlerdi. Her şey insanda başlıyor, insanda bitiyor! Dört yıldır eski, yıpranmış araçlarla günde 15 litre benzin sınırıyla yollardalar bu polisler.

Yollar harika

Bir anda ters açıya dönen yollar, kara deliklerin oluşması, adeta planlanmış mühendislik harikaları. ‘25 tona göre ben bu dönüşü planladım, bu 40 tonluk kamyonun burada ne işi var’ diye soramıyor kimse! Ben de Türkiye’de doğdum, büyüdüm ve biliyorum ki başlayan şeyler tık tık ilerleyerek hemen sonuca ulaşmaz. İstediğim bir şeylerin başlamasıydı. Başladı. Bilinçli taksir konuldu, insanlarda farkındalığı artırdık, o sayede buradayız. Evet, 4 sene önce bir şeyler başladı. Gönül ister ki milli bir politikayla bu başlayan şeyler, toplumun her kesimini kapsasın.

‘Bilinçli taksir’ ifadesi Bora Bey sayesinde eklendi

TCK Mevcut hükümlerinde trafik kazalarında 455’inci madde üzerine işliyor. 1953 yılında getirilen bu madde şöyle:

Tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu bir kimsenin ölümüne sebebiyet veren şahıs, iki seneden, beş seneye kadar hapis ve 250 liradan 2500 liraya kadar ağır para cezasına mahkum olur. Eğer fiil birkaç kişinin ölümüne neden olduysa veya bir kişinin ölümüyle beraber birkaç kişinin de yaralanmasına neden olduysa dört seneden 10 seneye kadar hapis ve 1000 liradan aşağı olmamak üzere ağır para cezasına mahkum olur. Fakat Boray Bey’in kamuoyunu harekete geçirmesiyle beraber 2003 yılı ocak ayında bir ek fıkra getirildi. Ceza kanununun cürüm hükümlerini düzenleyen 45’inci maddesine bir ek fıkra eklendi ve failin öngördüğü neticeyi istememesine rağmen ‘bilinçli taksir’ olduğu için cezanını 1/3 oranında artırılması sağlandı. Ceza kanununda ‘Taksirli suçlar’ ve ‘kasıt’ vardır. Kasıtta, kişi öldürmeyi ister ve bunun neticesinde ceza alacağını da bilir. Taksirde ise öldürmek istemiyor ama bunun neticesinde ceza alacağını bilir. Bilinçli taksir ise, ‘Neticeyi istemiyorsun, kabul ama neticenin meydana gelmesi halinde ceza alacağını bildiğin için yine de suçlusun’ anlamına geliyor. Ve cezanı 1/3 oranında artırıyor. Kartal’daki tanker faciasında bu fıkra uygulandı. Bilinçli taksir’in yasalaştırılması sayesinde ceza artırıldı.Avukat Cem SOFUOĞLU

YARIN AB ehliyetlerimizi kabul etmeyecek
Yazının Devamını Oku

5 bin kardelen neden 500 bin olmasın

‘Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları’ projesi, 17 öğrenciyle başladığı yolda 5000 maddi imkanı yetersiz doğulu kız öğrenciye ulaşmış durumda. Proje yöneticileri, ‘AB uyum süreci içinde kız ve erkek öğrencilerin eşit oranda okutulması öngörülüyor. Bu projeye toplumun her kesimi destek verirse, bu sayı 500 bine çıkar’ diyorlar.

Bu memlekete!

Bana göre Türkiye, siz ne düşünürsünüz bilmem ama, özelleştirme sayesinde eksik kalmış yönlerini toparlayabilir. Çünkü şu, ‘genel’ kelimesi, insanları vurdum duymaz hale getiriyor.

Oysa bugünkü konumuzda olduğu gibi özel insanlar, özel işler yaparak, benim jenerasyonumun değil belki ama, gelecek jenerasyonun özel olmalarına sebep olacaktır.

Bundan 10 sene önce, ‘Bu memlekete çocuk mu doğurulur?’ denirdi. Şimdi ise duyarlılıklar ve birtakım değerlerin özel insanlara rastlamasıyla, ‘sahip çıkıldığımızı’ hissetmeye başladık.

İşte şimdi bu memlekete çocuk doğurabilirsiniz!

Hanım SELÇUK (Üniversite öğrencisi)

İlk burs alan öğrencilerdenim

A
rdahan’ın Damal İlçesi’ne bağlı Obrucak Köyü’ndenim. 19 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi Florence Nightingale Hemşirelik Yüksekokulu’nda birinci sınıfta okuyorum. Yedi kardeşiz biz. İlk kez lise birinci sınıfta burs almaya başladım. Turkcell’in ilk burs alan öğrencilerindenim. Ardahan’a gelmişler ve başarılı kız öğrencilere burs vereceklerini duyurmuşlar. Müdür bey de bize söyledi. ‘Başarılı ama dar gelirli üç kız çocuğu isteniyor, onlara burs verilecek’ dedi. Çok sevinmiştim seçilince. Ailemin bir geliri yoktu, nasıl okuyabileceğim konusu, beni hep karamsarlığa düşürüyordu. Liseyi 3- 4 kilometre yol yürüyüp, ilçeye giderek bitirdim. Biz köyden 5 kızdık ve üçümüz Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları projesi sayesinde okuduk. Aldığım ilk bursu hiç unutmuyorum, babamın eline verdim. Çok duygulandı, önce kabul etmedi. Ama sonra bana bir miktar verdi, ihtiyaçlar için gerisini o kullandı. Ondan sonrakileri ise hep okulum için harcadım.

Üniversiteyi kazanana kadar Turkcell’in de, ÇYDD’nin de henüz üniversite öğrencilerine burs verme projeleri olduğunu bilmiyordum. Hem üniversiteyi kazandım, hem de artık üniversiteye giden kız öğrencilerin de burstan yararlanabileceği müjdesini alınca, çifte sevinç oldu benim için. Buraya gelince de büyük bir şehirde bocalama korkum oluştu. Onu da yönderlik (Yol gösterici ablalık) sayesinde atlattım. Haftada bir görüşüyorum kendi yönderimle. Yanına gidiyorum, kitap okuyorum, iş yerine gidiyorum. Bilgisayar kullanıyorum yanındayken. Onun sayesinde artık dört sene sonra okulum bittiğinde farklı planlarım var. İlla hemşire olacağım diye bir şey yok! Yüksek lisans yapabilirim, ilaç firmalarında çalışabilirim, yöneticilik yapabilirim. Bana tekrar üniversite sınavına gir, daha yüksek bir bölüm kazanabilirsin dedi. Yönderimle her şeyimi konuşuyorum. Annemle paylaşamadığım şeyleri bile!

Aydınlar nerede,görev onları bekliyor

Kitap daha çıkmadan dört baskı yapıldı. Ben de bu kitap için normalde aldığımın üstünde bir telif istedim Remzi Kitabevi’nden. Onlar da bu nefis projeye para akması için destek oldular. Eğitim olmazsa doğu kalkınamaz. Kalkınmak ticaret değildir, eğitimsiz ‘Kalkındık’ diyemeyiz. Türkiye’de, Osmanlıdan beri kadınların gelişimi hep aydınların desteğiyle olmuştur. Tüm kız çocukların okur- yazar hale gelmesi için, yine aydınlara ihtiyaç var. Bunlar öyle çocuklar ki, içlerinden bir teki bile çıkıp da okul bittikten sonraki planları sorulduğunda ‘Ben İstanbul’da kalacağım, aman Paris’i de görmek isterim’ demedi. Hepsi topraklarına dönüp, oralara destek olmayı istiyorlar.

Ayşe KULİN

Zuhal ŞEKER (Turkcell Kurumsal İletişim Bölüm Yöneticisi)

Başka firmalar da sorumluluk almalı

H
alk, şirketimizin eğitimle ilgili bir alanda yatırım yapmasını istiyordu. Halkla İlişkiler şirketi sahibi Sibel Asna, bizi ÇYDD’nin o dönem başlattığı 17 kız öğrenciye verilen ‘burslu eğitim projesi’nden haberdar etti. Nisan 2000’de Prof.Türkan Saylan’la buluştuk. ÇYDD ve Turkcell arasında yapılan bir protokolle ilk- orta ve lise öğrencisi 5 bin kızı okutmayı amaçlayarak, projenin adını ‘Çağdaş Türkiye’nin Çağdaş Kızları’ koyduk. Projenin diğer ayakları da zaman içinde oluştu:

- Şu anda 122 üniversite öğrencisi genç kız da, proje kapsamında burs alıyor.

- Üniversitede okuyan kızlar için ‘yönderlik’ adını verdiğimiz yol gösterici ablalar, onları geleceğe ve büyük şehre adapte olmaya hazırlıyor.

- 26 kız öğrencinin TED İstanbul Koleji’nde burslu okunması sağlandı.

- Yine projenin son ayaklarından biri olarak, yayılımı sağlamak ve bir arşiv oluşturabilmek için 50 kız öğrencinin gerçek hayat öykülerinin yazılmasını istedik. Böyle bir kitabın projeye başka şirketlerin katılımının da önünü açacağını planlayarak yazar Ayşe Kulin’e ulaştık. Hedefimiz aslında 500 bin kız öğrenci. Bu nedenle başka firmalardan da sorumluluk bekliyoruz.

Farkındalığı ne kadar artırırsak, o kadar başarıya ulaşmış oluruz.

AB uyum sürecinde ‘Kız ve erkek öğrencilerin eş oranda okutulması’ bekleniyor bizden. Zaten bu nedenle bu yıl bakanlık tarafından da teşvik ve güzel projeler var.

Ayşe KULİN (Yazar)

Bu kitabı ibret olsun diye varlıklı ailelerin çocukları da okumalı

Ben bugüne kadar bağışlarımı kendime göre eğitim kurumlarına yaptım. Projeden haberdar değildim. Sonra, tam romanımın ortasındayken, güzel güzel çalışırken Turkcell’den Zuhal Hanım aradı. Bana önce projeyi anlattı. sonra benden bu projenin kitabını yazmamı istedi. Bu çocuklarla kendi köylerinde evlerinde buluşup düşünce ve umutlarını öğrenmemi ve halka aktarmamı istedi. Bir eğitim projesini gözardı edemedim. Sonra TED’te burslu okuyan çocuklarla tanıştım.

Doğu, aslında benim görmediğim bir bölge değil. Efsane gibi, çarpıcı bir şey. Ben de bu öğrencilerle tanışmaya giderken, kafamda imgelerle gittim, örgülü, şiveli kızlar bekliyordum. Ama son derece modern, İstanbullu çocuklarla karşılaştım. Ve bu çocuklar sadece 1 aylık alıştırma devresinden sonra bu haldeydiler. O kadar coşkulu ve o kadar çok öğrendiklerini geldikleri yere götürmek için hevesliydiler ki, kayıtsız kalmam imkansızdı. Biri balerin olabilir miyim diye düşünüyordu, biri keman çalmaya başlamıştı, ve hepsi ilginçtir astronot olmak istiyordu.

Projede görev almayı kabul ettikten sonda yarısından çoğunu yazdığım romanımı bir kenara bıraktım ve ekim ayında fotoğrafçımız Manuel Çıtak’la birlikte yollara düştüm. Bilmek başka bir şey yerinde yaşamak ayrı. Soğuğu bilirsiniz ama hissetmeniz gerek o soğuğu. Allaha şükür biz açlıktan ölen bir halk değiliz ama başka türlü bir yoksulluk bu! Mesken yok, tuvalet yok! Evlerin içine naylondan kar yağıyor, ekmek kemiriyor, aç kalmıyor ama insan onuruna yakışmayan artık olmaması gereken bir yaşam yaşıyorlar. İnanın hristiyan bir toplum olsaydık, Türkan Saylan Hoca’yı ‘Azize’ mertebesine çıkarırdık. Önce güneydoğuya gittik. Bir tanesi ilçesinde yüksekokula giden ilk kız öğrenciydi ve babası öyle bir duruma gelmişti ki, onu kahveye kabul etmiyorlardı kızını okuttuğu için. Ama baba yine de çok gururluydu. ‘Gerekirse ilçe değiştiririm, kızımı yine de okutacağım’ diyordu. Bir başka yerde bir başka kızın evini ararken öyle bir saygınlık kazanmış ki, ‘Aa üniversiteli kızı mı arıyorsunuz’ diye bize kolaylıkla ev tarif ettiler.

Bir dokunuyorsunuz bir kelebek çıkıyor içinden

Bu kızların hepsi diğer çocuklara ve ailelere de örnek oluyorlar. Kızlar da bunun farkında ve çok hassas ve dikkatli davranıyor, okuyorlar. Hakikaten zor koşullarda tamamladık kitabı. Akşam 15.30’da hava kararıyordu ve biz güneşin doğuşuyla yollara dökülüyorduk bu yüzden. Epey zorlandık. Ama hiç gocunmadık.

Okul bedava ama bu çocukların okullara gitmeleri için bile para gerekiyor. Okullar burunlarının dibinde değil, ya yol masrafı ya da yürümekten aşınan ayakkabılarını yenilemeleri gerekiyor. Mesela bir çocuk gördük, kardan adam olmuştu: 20 dakika vasıta bekleyip Kars’ın bir köyünden 20 kilometre ötedeki okuluna gidecek bir çocuktu.

Doğuda 10 çocuğu olan bir aile, okul için önceliği erkek çocuklara veriyor. Kızlar zaten 13 yaşında evlenip, başlık parası getiriyorlar eve. Bugün Türkiye’de 7 milyon okuma yazma bilmeyen insan var ve 6 milyonu kadın.

Turkcell bu kitabı önce sadece armağan etmeyi düşünüyordu ama ben satışa konulmasını istedim. Bu çocuklar hem kendi, hem de çevrelerinin kaderini değiştirmek isteyen çocuklar.

Hep dönmeyi planlayan çocuklar bunlar. Ben gittiğim her yerde bu kitabı anlatıyorum ve varlıklı ailelerin çocukları da ibret olsun diye okumalılar bu kitabı. Ne kadar şanslı olduklarını bilmeliler. Çok azla yaşayan, onların yüzde birine sahip olmayan ve çabalayan çocuklar onlara örnek olmalı, ibret olmalı! Herkes, bir zaman savurganlığı içinde. Bir giydiğini bir daha giymeyen hanımlar var. Bu kadar savurganlık olmamalı. Oradaki çocuklara dokunuyorsunuz ve içinden pırıl pırıl KELEBEK çıkıyor. Enerjileri çok daha iyi yerlere yönlendirebiliriz diye düşünüyorum.

İstanbul’da iki kişilik bir akşam yemeği ile bir çocuk kurtarabilirsiniz, bu kadar basit!


Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin eğitim projelerine katkılarınız için:

Tel: 0212 292 62 82

www.cydd.org.tr
Yazının Devamını Oku

Bırakalım şizofrenler yaşama karışsın

Hülya AVŞAR: En önyargılı yaklaştığımız ruhsal hastalıklardan biri şizofreni! Şizofreni denilince insanlar delilikle bir tutuyor. Şizofreni hastalığı nedir, yaşanılan bir travma sağlıklı bir insanın da şizofren olmasına neden olur mu?

Prof. Dr. Emin ÖNDER (Kocaeli Üniversitesi Psikiyatri A.B.D): Tüm toplumlarda böyle. İnsanlar onları toplum dışında tutarak kendilerine zarar verilmesini önlemeye çalışıyorlar. Tarihte bir dönem yakılmışlar, bir dönem onlar için hastaneler yapılıp zincirlemişler. Ama bu yanlış inançlar giderek değişiyor her toplumda. Toplumun bu yanlış inançlardan kurtulması için çalışmalar ve eğitimler yapılıyor. Şizofreni, gerçeği değerlendirme yetisini bozan ruhsal bir hastalıktır. Genç yaşlarda başlar, belirtileri bazen gürültülü bir şekilde bazen de yavaş yavaş, sinsi bir şekilde gelir. Hasta kendisine kötülük edileceğini düşünür, takip edildiğini düşünür. Korkan insan ya kaçar, ya da saldırganlık dürtüsü duyar. Genel yakınmaları arasında algı

ve düşünce içeriğinde bozulma, içe kapanma, az konuşma, duygularını ifade edememe, toplumdan uzaklaşma, ilgi kaybı gibi yakınmaları sayılabilir. Ama kişi kendini anlamaz ve kabul etmez. Yaşanılan olaylar insanı şizofren yapmaz, sadece ortaya çıkmasını tetikler. Hastalığın ortaya çıkmasında çok yönlü bir genetik geçiş yanı sıra özellikle beyindeki dopamin sisteminin şu ya da bu nedenle aşırı uyarılmasının rol oynayabileceği belirtiliyor. Madde bağımlılığında çok kullanılan uyarıcı maddeler de şizofreni benzeri belirtilere neden olabiliyor.

Hülya AVŞAR: Her doğan çocukta şizofreni riski var mı?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Her bireyde ortaya çıkma olasılığı neredeyse eşit. Toplumsal yaygınlığı her 1000 kişide 5 kişidir. Nedeni tam olarak bilinmediği için, ortaya çıkmadan önce tespit edilmesi de imkansız.

Hülya AVŞAR: Peki bu hastalık sahipleri iyileşebilirler mi?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Şu anda bilimsel tedavi yöntemleriyle hastalığın tamamının iyileştirmek mümkün değildir. Fakat antipiskotik diye isimlendirdiğimiz ilaçlar ile hastalığı kontrol altına alabilmemiz mümkün. Ama kronik bir hastalık. Özellikle son yıllarda geliştirilen ilaçların, hareket bozuklukları gibi yan etkilerinden oldukça arındırılmış olmaları da hastaların bu hastalığa karşı tedavi uyumlarını artırdı ve tedavide yaşanan sıkıntıları azalttı. Hasta ben düzeldim diye ilaçları bırakmamalı. Ömür boyu ilaç kullanmak zorunda. Yoksa o ara dönemde tekrarlayabilir. İlacın dışında da tedavi yaklaşımlarımız var. Toplum ne kadar yardımcı oluyorsa o kadar etkili oluyor tedavi. Bireysel, grup tedavilerinin yanı sıra rehabilitasyona yönelik girişimlerimiz de oluyor bizlerin.

Hülya AVŞAR: Depresyondan şizofreniye geçiş olabilir mi? Ya da paranoya?

Prof. Dr. Emin ÖNDER:Depresyon tedavi edilebilir bir hastalık. Şizofreniyle tamamen ayrı yerlerde dururlar. Ama paranoya ve şizofreni aynı grup içinde yer alır. Paronoidler sosyal hayatlarını şizofreniye göre daha rahat sürdürebilirler.

Hülya AVŞAR: Şizofreni hastaları gerçekten saldırgan mıdır? Onlardan korkmalı mıyız?

Prof. Dr. Emin ÖNDER: Hayır, tabii ki! Hastalığın bazı formlarında saldırganlık ve dürtüsel davranışlara rastlanabilir. Bu davranışlar da, yanlış algılama ve yanlış değerlendirme sonucunda ortaya çıkar. Zaman zaman suç işleme eğiliminde olan şizofreni hastaları için, bu eylemi sağlıklı insanlardan daha fazla gerçekleştirdiklerini söylemek yanlış olur. Bu önyargı, toplum dışına itilmeyi hızlandırmış ve hastaları yalnızlığa itmiştir. Bu doğrultuda hastaların toplum içinde beraberce yaşamalarına olanak sağlanabilmesi için mutlaka Gündüz Hastaneleri oluşturulmalıdır!

Bir şizofren annesi:

‘Ne olur beni öldür anne’ diyordu

Fatma K.: 11 aylık yürüyen ve konuşan bir çocuktu benim kızım. Zeka testi yaptırmıştım ve ileri düzeyde zeki çıkmıştı. 15 yaşın sonunda başarısında düşme oldu ve şikayetleri başladı. Önceleri ciddiye almadık. Sonra korkuları arttı. Bir gün hiç uyumadı. Okulda rahatsızlanmış, babamı öldürecekler, bize zarar verecekler diye ağlama krizlerine kapılmış. Bizden korkuyordu, kendinden korkuyordu. Zarar vermiyordu kimseye. Benim dünyam yıkıldı onu o halde görünce. Sonra ilaç tedavisi başladı, kısmen iyileşip okula döndü. Bize o dönem depresyon denilmişti. Ama sonra üç yıl sonra babasının ölümüyle yeniledi hastalık. Kendisinde intihar duygusu gelişti. "Anneciğim kolay bir yol yok mu, ne olur beni öldür, gözümde görüntüler oluşuyor, kulağımda sesler var" diyordu. Sonra teşhis konuldu. Şizofren diye!

Hülya AVŞAR: Ne düşündünüz, bir anne olarak neler hissettiniz o an?

Fatma K.: Bir deli kavramı duymuştum o güne kadar. Ben kitaplarını aldım ve o günden sonra tanıştım bu hastalıkla. Sonra okudum ve düşündüm. Arşimet suyun kaldırma gücünü banyoda keşfedip dışarı çıkınca çırılçıplak, ona deli diyorlar. O zaman çocuğumun da zeki ve duyarlı bir çocuk olduğunu biliyorsam, üzülmemem gerek dedim. Ben kabahati kendimde buluyorum. Çalışan bir anneydim, ilgi sevgi veremedim yeterince. Kızımın isteklerine maddi gücümüz yetmedi cevap veremedik.

Hülya AVŞAR: Eşinizle aranızda akrabalık var mıydı?

Fatma K.: Hayır tam tersine birbirini çok severek evlenen iki yabancı çifttik. Diğer çocuklarımda hastalık yok. Ailelerde de yok. Bugüne kadar bilimin önemsemediği bir hastalık bence. Belki de bir verem gibi bu da çözülebilir. Ben veremi okuyunca iyi ki kızım verem değilmiş diye şükrettim. Demek ki bu hastalığın tedavisi bulunabilir. Bunun tedavisi iyi iletişim, düzenli yaşam ve şizofrenin isteklerine cevap verilmesi olarak görüyorum.

Hülya AVŞAR: Çevreniz size yardımcı oldu mu?

Fatma K.: Kardeşleri daha çok önemsediler, ilgiyi kıskanmadılar tam tersine kızım Zeynep onları kıskandı. Ama akrabalarım bana kızdılar, küstüler. Ben çocuğun adını deliye çıkarmışım! Çocukta bir sorun yokmuş, sülalede yokmuş. Ben sevgi verememişim.

Hülya AVŞAR: Nasıl anlatıyorsunuz bu hastalığı çevrenize?

Fatma K.: Bu hastalığa şizofreni değil de korku hastalığı denmeli bence. Onlar kendileri korkuyor çevrelerinden. Bu nedenle içe dönüyorlar. Kendilerine zarar veriyorlar, veriyorlarsa! Adam banka soyuyor, şizofreni raporu alıyor. Adam öldürüyor, şizofreni raporu alıyor. Burada bir yanlışlık var! Ben buna karşıyım. Oysa onlar değil birbirlerine vurma, çevrelerine zarar verme, birbirlerine göz bile süzmeme eğilimi var. Sigarasını döktüğü küllüğü yıkıyorlar ki içmeyenler rahatsız olmasın diye. O kadar hassas çocuklar bunlar!

Zeynep K.: Ben iyileştim

Hülya AVŞAR: Nasıl başladı bu hastalık sende?

Zeynep K.: Ben 15 yaşında rahatsızlandım. Şüphe vardı, takip edilme korkusundaydım. Sanki hep beni konuşuyorlar, takip ediliyorum sanıyordum.

Hülya AVŞAR: Nasıl başladı, birden bire mi? Bir olay mı geçti başından?

Zeynep K.: Aile içinde geçimsizlik vardı. Dört kardeşiz. Onlarla da geçimsizlik oluyordu aramda. Herkes bana düşmanlık besliyor diye saplantı içine girmiştim. Çok isteklerim oluyordu, onları ailem sağlayamıyordu. Evden kaçmak, kendimi toplumdan uzaklaştırmak istiyordum. Ama atlattım ben onları artık. İlaç kullanmaya devam ediyorum. Sadece iştah yaptı bende. Yoksa senin gibiydim 55 kiloydum.

Prof.Dr. Emin Önder: Gündüz Hastaneleri mucize yaratıyor

Şizofrenler toplum dışına itilmiş hastalar. Hastaların toplum içinde beraberce yaşamalarına olanak sağlanabilmesi için Biz Kocaeli Üniversitesi olarak Gündüz Hastaneleri uygulamasını hayata geçirdik. Bu proje hastalara yeni beceriler kazandırabilecek, bu becerilerini ürüne dönüştürmeleri sağlanabilecek, bu sayede insanların içine karışmaları kolaylaşabilecek. KOÜ Tıp Fakültesi Psikyatri Gündüz Hastanesi ‘İkinci Evimiz’ adı altında hizmet veriyor. İkinci evimiz hastaların sağlıklı bir şekilde tedavilerinin düzenleneceği hem rehabilitasyon hizmetlerin verileceği hem de bir geçiş yeri olarak hizmetin sürdürüleceği bir yer olarak düşünüldü. Ayrıca hasta, hasta yakınları ve bölge insanlarına yönelik toplantıların da yapılması planlandı. Böyle bir girişimle resim, müzik, el sanatlarına yönelik yetenek ve becerilerini geliştirmeleri yanı sıra hastaların tarım ve sera çifçiliği, seramik ve galoş üretime yönelik işleyişin içinde de yer almaları sağlanacak. Amacımız sabahları evlerinden çıktıklarında eğlenceli ve üretken geçirecekleri bir güne başladıklarını düşünmelerini sağlamaya yönelik.

Mutluluk tek başına olmaz

Sırtımızı çevirdiğimiz, saldırgan olarak düşündüğümüz insanları sırf adları şizofren olduğu için dışlıyoruz ama aslında adını bilemediğimiz, tehlikeli ve saldırgan o kadar çok insan var ki etrafımızda, bunun adını koymak çok daha zor! Birbirimizi sevmeli ve desteklemeliyiz. Mutluluk tek başına olmaz, etrafındakilerle birlikte olur.

Şizofreni Hastaları ve Yakınları Dayanışma Derneği:

0312 466 54 66 www.kapilariacin.org

Gündüz Hastaneleri: 0262- 233 59 80/ 1273
Yazının Devamını Oku

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

Metroseksüeller, doğal göründüğü sürece ‘kaş almaya’ da, ‘tırnak cilalamaya’ da ‘Evet’ diyen erkekler. Cinsel kimlikleriyle ilgili yapılan yorumları umursamıyorlar. Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar.

Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz?

Emre GÜNER (Marka uzmanı): 28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz.

Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim.

Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum.

Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.

Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz?

Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar!

Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam!

Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey.

Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam.

Hülya AVŞAR:

Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok.

Emre GÜNER:

Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar.

O göz kalemini Kaya’da görmek isterdim

Hülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı!

En seksi şey başarı

Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir!

Atilla Kaya

(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)

Zamparalık yapmazlar!

- Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence.

Turgut Reyhan

Vakkorama Mağaza Müdürü

İtalyan tarzını benimsemeli

- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
Yazının Devamını Oku

Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır

Metroseksüeller, doğal göründüğü sürece ‘kaş almaya’ da, ‘tırnak cilalamaya’ da ‘Evet’ diyen erkekler. Cinsel kimlikleriyle ilgili yapılan yorumları umursamıyorlar.Zaten metroseksüelliğin sadece kişisel bakımı değil, bir yaşam tarzını yansıttığını düşünüyorlar. Hülya AVŞAR: Kulağından burnundan kıl fışkıran erkekler var. Hele burnundan kıl çıkan, kesme ihtiyacı duymayan erkekler var! Metroseksüellik gerekli bir şey. Çocukları büyütürken alıştırmak lazım. Metroseksüelliğe ihtiyacı olan çok hanım da var, o ayrı! Erkekler için de, gereksiz kılların alınması, ağda yaptırmak, kaş alınması normal karşılanmalı artık. Kokan ve kıllı erkeklerden kadınlara illallah geldi! Ben ‘Çok kötü kokuyorsun’ diye yüzlerine söylüyorum. Yok oluyorlar ortadan, nefret ediyorum o tür insanlardan. Ders oluyor zaten onlara! Hatta canlarını yakarak söylemeyi tercih ediyorum. Peki ya sizler? Neden kendinizi metroseksüel olarak kabul ediyorsunuz? Normal bir Türk erkeğinden farklı olarak, bakımınızla ilgili neler yapıyorsunuz? Emre GÜNER (Marka uzmanı): 28 yaşındayım. Ben aslında metroseksüelim diye ortaya çıkmıyordum. Ama metroseksüeller tanımlandığında, ben de giriyorum özelliklerimle. Bana göre metroseksüel öncelikle kişisel bakımına, sağlığına, yemesine, içmesine, sporuna önem gösteren, giyimine kuşamına özen gösteren erkektir. Benim titiz olduğum alan kişisel bakım. Ben saçlarıma, şampuanıma özen gösteririm, daha gür, daha parlak olması için. Gündüz kremi kullanıyorum 15 koruma faktörlü. Gözaltı kremi kullanıyorum. Annem ve babam da kendine çok özen gösterirdi, banyoda farklı farklı kremler görmek aşinalık kazandırıyor. 30 yaşından sonra hafif hafif kremlerle başlamak gerekir. Vücut şampuanımı özel seçiyorum. Soğuk duşla çıkıyorum. Losyon kullanıyorum. Manikür pedikür yaptırmıyorum, kendim yapabiliyorum. Bir iki kere yaptırmıştım sadece. Benim ayaklarım güzel. Şu anda elim ve ayağımda kendi halledemeyeceğim bir problem yok. Bunların dışında iki haftada bir masaj yaptırıyorum. Otellerde kalınca SPA’lara gidiyorum mutlaka. Haftada iki kere squash oynuyorum, onun dışında fitness- aerobik yapıyorum. Giyimime özen gösteriyorum. Metroseksüeller marka giyinmeli diye bir şey yok. Ama bu bir yaşam tarzıysa ve markalar bu yaşam tarzını belirliyorsa onları alıyorsunuz. Nihat HATİPOĞLU (Görsel yönetmen): 31 yaşındayım. Eşim benim böyle olmamı istiyor, ben de ona bilgiler ve öneriler verebiliyorum. Ben kendi bakımımı kendim yapmaya çalışıyorum. Yağlı olduğu için cildime özel ürünler kullanıyorum. Sadece gece kullanıyorum kremleri. Manikür yaptırıyorum. Tırnak cilası kullanıyorum. Görüntü olarak hoşuma gidiyor, parlaklık veriyor, sağlıklı duruyor! Zaten kuvvetlendirici kalyon kullanırım. Squash yapıyorum, diyet yapıyorum. Basketbol oynuyorum. Parfümüme dikkat ediyorum. Solaryuma giderim. Turgut REYHAN (Vakkorama Mağaza Müdürü): 37 yaşındayım. Ben herhalde iyi bir metroseksüelim. Bana göre metroseksüel takipçidir. Çıkan ürünleri, parfümleri izlemeli, değiştirmeyi bilmeli. Ben de bunun arayışındayım. Her sabah duş alırım, kullandığım tüm ürünler bütünlük içindedir. Aynı parfüm markasının kremi, duş jeli, losyonu.. Son yıllarda cilt onaran kremler tercih eder oldum. Gece kremi mutlaka kullanırım. Fiziksel görüntümün feminen hale gelmesine müsaade etmeden, doğallığı korurum. Solaryuma giderim. 10 günde bir manikür pedikür yaptırırım. Vücut kıllarını aldırmaya da sıcak bakıyorum. Sadece ense kıllarım beni çok rahatsız ediyor, oraya bazen ağda yaptırıyorum. Mutlaka kulağıma sir ağda yaptırırım. Annem günde üç kez üstümü değiştirirdi, ter kokusuna karşı çok duyarlıydı. Ben de öyleyim. Vücudumu tanıdıktan sonra koltukaltı stickleri bile değil, pudra bazlı ürünleri kullanmaya başladım. Haftada bir kez Shiatsu masajı yaptırıyorum. Rezene, kuşburnu gibi doğal çayları içiyor, kafeinden uzak duruyorum. Ender BALLIKAYA (Manken, öğrenci): 21 yaşındayım. Aslında amacım insanlara güzel görünmek, hatta sağlıktan bile önce! Bu nedenle kendime, yediğime içtiğime dikkat ediyorum. Kuaförüme gidiyorum. Saçımı boyatıyorum, fön çektiriyorum. Metroseksüellikle feminen görüntüyü karıştırmamak gerekli. Erkeksi olup bakımlı ve güzel görünmek gerektiğine inanıyorum. Düzgün kokmadığımı düşündüğüm zaman hayatta dışarı adım atmam. Krem çok fazla kullanmam, sadece vücut kremi ve el kremi kullanırım. Ben henüz pedikür de yaptırmadım. Ama kaş aldırıyorum. Fitness yapıyorum. Kıyafetlerime de çok özen gösteririm özel yaşantımda. Erkekte de dekolte hoşuma gidiyor, yani transparan şeyler ve açık yakalar kullanıyorum. Takı kullanmayı seviyorum.Hülya AVŞAR: Metroseksüellik erkeklerin içindeki kadınsal duyguları açığa mı çıkarır acaba? Cinsel kimliğiniz ile ilgili eleştirileri nasıl karşılıyorsunuz? Turgut REYHAN: Bu kelimeyi doğru adamlarla kullanınca, metroseksüellik kimseyi, hiçbirimizi rahatsız etmez. Ama piyasanın feminen görünen isimleriyle metroseksüellik röportajları yapılınca, yanlış anlaşılmalar oldu. Zaten Türkiye birtakım şeyleri yeni yeni oturtuyor. Tabii metroseksüellikte mevcut görüntünüze ancak doğallık çerçevesinde dokunabilirsiniz. Allah size bir kaş yapısı vermiş, siz onu yolup da kalem atarsanız hoş olmaz. İleri gittiğinizde cinsel tercihinizi fiziğinize yansıtmış olursunuz. Aslında herkes krem kullanıyor, kimi Arko, kimi La Praire kullanıyor ama sonuçta kullanıyor! Biraz da bu kelime jigololuk yapan, piyasada dolaşan insanlarla anılınca insan rahatsız oluyor. Ben mesleğim gereği moda sektörünün içinde olduğum için cinsel kimliğimle ilgili eleştiri almadım. Çok bakımlı olduğum söylenir, bana danışılır parfüm alırken, giyim kuşamda, o kadar! Nihat HATİPOĞLU: Ben evli olduğum için böyle bir sorunum olmuyor. Ama genel olarak arkadaşlarımız takılabiliyor. Fakat benim cinsel kimliğimi bildikleri için o da şaka olarak kalıyor. Diğer insanların ne düşündüklerine gelince, ben kendimi biliyorum zaten! Kaale bile almam! Emre GÜNER: Halk arasında ‘metroseksüellik’ dalga konusu. ‘Aaa... gözaltı kremi mi kullanıyorsun?’ gibi şaşkın sorularla karşılaşıyorsunuz. Temiz ve bakımlı olmanın farkında ve bilincinde olmayanlarsa anlamıyor ve sormuyor bile. Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. Ama benim için cinsellikle homoseksüellikle ilgili bir kavram karmaşası yaratılmasına ben izin vermiyorum. İnsanlar, daha feminen ve iddialı bir görünümde şüphenebilir. Metroseksüellerin de dereceleri var. Bazı insanlar daha fazla, bazıları daha az metroseksüel. Bu da yaptığınız işle alakalı. Bana göre sınır, benim gözüme güzel görünmesidir. İnsanlar tepki gösterdiği zaman belki vazgeçersiniz, o size bağlı bir şey. Ender BALLIKAYA: Benim ailem hiçbir zaman ‘Sen şimdi saçını boyattın, yarın da başka şey yaparsın’ diye bir sıkıntı yaşamadı, beni biliyorlar çünkü. Homoseksüelliğe kaçar mı diye bir korkuları olmadı. Tabii bir kadının sana bir şey söylemesi gibi bir erkeğin de bazı yorumlar yapıp, teklifler etmesi özellikle bizim mankenlik dünyasında var. Ama bu görüntüyle alakalı değil! Bana homoseksüel yakıştırması olmadı. Zaten ben de öyle bir soruda bir açıklama yapma gereği duymam. Hülya AVŞAR: Benim eşim, en eski metroseksüellerden! Kaya manikür pedikürünü kendisi yapıyor. Gözaltı kremi, vücut kremi kullanıyor. En önem verdiği şey de dirsekler! Nasır tutmuş dirseğe tahammülü yok. Emre GÜNER:Banyoma girdiği zaman şaşıran, dalga geçen kız arkadaşlarım oluyor. ‘Bende bile bu kadar yok! ‘diyorlar. O göz kalemini Kaya’da görmek isterdimHülya AVŞAR: Erkekte gözde hafif siyah sürme benim çok hoşuma gidiyor. Johny Depp’e Karayip Korsanları’nda çok yakışmıştı. Ben de bir çekimde Tamer Karadağlı’nın gözünün altına çok az siyah kalem çektim ve çok güzel durdu. Tabii gerçek bir metroseksüel de olsa, Karadeniz erkeği olduğu için Kaya yapmaz biliyorum ama ben Johny Depp gibi olsaydı, o göz kalemini onda görmek isterdim! Yakıştığı sürece metroseksüellikte her şeye açık olmalısın. Ruj değil ama dudak bakımı olarak parlatıcı sürmek de çok hoş olabilir. Senelerdir allık kullanan erkekler var mesela. Ama ben fondöteni kabul etmiyorum, o ifade değiştiriyor artık. Ağda da yaptırabilirler. Sonuçta ağda, gereksiz kılların alınmasına yardımcı oluyor. Erkekler bugüne kadar çekiniyordu. Metroseksüellik ortaya çıktıktan sonra ‘Dünya varmış’ diyerek sırtlarındaki kılları aldıran erkekler çoğaldı! En seksi şey başarı Hepimize yabancı gelen metroseksüel kelimesi ve yaşam tarzı, eminim ki bir süre sonra herkesin kabul etmek zorunda kalacağı bir şey olacaktır. Bunu maçolukla ya da herhangi bir şeyle karıştırmamak lazım! Bir maço da metroseksüel olabilir. Bakım her zaman ve her yerde gereklidir. Kadınları asıl etkileyen, metroseksüel yaşam tarzı ve bu yaşam tarzının getirdiği başarıdır. Başarı da dünyanın en seksi şeyidir! Atilla Kaya(MOS Erkek Bölümü yöneticisi)Zamparalık yapmazlar! - Özellikle 50 yaş üstü metroseksüeller için kişisel bakımın çok çok önüne çıkan şeyler var. Tabii paran olacak ki metroseksüel olacaksın, başka şansın yok! Metroseksüellik bir yaşam tarzıdır. Son çıkan filmleri izlemek, mesela Da Vinci’nin Şifresi’ni okumak zorundalar. Yaptıklarını da göstermeyi severler. Mutlaka ve mutlaka marka giyerler. Haftada iki akşam erkek erkeğe gece dışarı çıkar ama zamparalık yapmazlar. Hatta zamparalık yapana ‘kütük’ bile derler aralarında. Tabii iltifata, kadınların ilgisine bayılırlar, o ayrı! İsviçre’ye kayağa giderler. Tenis oynarlar. Puro içmezler, kokusundan dolayı. Masaj yaptırırlar. Sürekli yediklerine dikkat ederler. Kaşlarını düzeltirler. Ama çizgi attırmak yoktur gençlerdeki gibi! Saçlarını natürel boyatırlar. Zaten doğallığın önüne geçmemeli yaptıkları bakım. Mutlaka tırnak cilası sürerler. Mesleğe ilk başladığım yıllarda İsrailli müşterilerimiz vardı ve bence gerçek metroseksüeller onlardı, yani yahudiler! Türk erkekleri, kadınlardan değil onlardan göre göre metroseksüel oldular bence. Turgut ReyhanVakkorama Mağaza Müdürüİtalyan tarzını benimsemeli- Çelik saat kullanmalılar. Bu sene pantalon paçaları yığılmayacak, hafif yukarıda olacak, bilek gözükecek. İtalyan erkeğinde olan modaya kaymalılar. Sadece topukta biten, parmak ucunu tutan çoraplar giyilecek. ‘Alayım ama kimse görmesin’ diyenler de oluyor. Oysa bu tür çoraplar yazın çok da hijyenik! Parmak arası sandaletler moda. Derin dekolte tişörtler, erik yeşili, beyaz, doreler, pembeler de moda. Takılarda ise eskitme ipler, boncuklar var. Her şey yıkanmış gibi, eskitilmiş görünmeli.
Yazının Devamını Oku

Çocuğunuzun gittiği mekana siz de gidin

Yıllardır gece yaşamının içinde olan işletmeciler, en az anne-babalar kadar gençleri düşündüklerini söylüyorlar:‘Bu çocuklar hepimizin. Aileler, önce çocuklarının eğlence ihtiyaçları olduğunu kabul etsinler. Ama sonra da onların kimlerle takıldıklarını, hangi mekana gittiklerini, hatta mekan sahiplerinin kim olduğunu bile bilsinler.’

n Hülya AVŞAR: Gençleri belki de en iyi analiz edecek kişiler sizlersiniz. Gece yaşamının içindesiniz. Bazı çocuklarda mutlaka dengesiz davranışlar, bir kimlik bunalımı gözlüyorsunuzdur. Sizce bunların nedenleri neler olabilir?

n Kadir ALBAŞ (Yeni Melek - Sefahathane): Bizim işimiz insan. Benim sinemacı bir yanım da var, binlerce milyonlarca insanla muhatap oluyoruz. Sorun şuradan çıkıyor. İstanbul’da 20 bin insan vardır, sinemaya giden, yabancı dil bilen, film festivaline giden, yurtdışına tatile çıkan. Bunun dışında bir kitle daha var. Sorun çıkaran işte bu ikinci kitle, ama bunların sayısı çok fazla: 12 milyon! Bu insanların sosyal ortamlarında spor yok, hiçbir sosyal faaliyet yok, düğüne gitmek dışında! Ama dışarıda da yaşayamadığı bir başka dünya var. Her gece ona televizyonun ve medyanın sunduğu bir dünya bu. Dışarıdaki hayat onlara hem çok çekici geliyor, hem de dokunuverecekmiş kadar yakın duruyor. O genç, gece dışarı çıktığında yakın ama ulaşamayacağı noktanın içine girince, baskı yaratıyor ruhunda. Ve biraz da içki içince agresif davranmaya başlıyor.

n Zeki ATEŞ (Kemancı): Aynı şekilde zengin aile çocukları için de geçerli bu durum. Hayatta o kadar doymuşlar ki, başka bir arayışa giriyorlar. Onların bazı uç eğlence hayatları da yeni gençleri kötü etkiliyor. Zaten, dejenere olmuş eğlence hayatı ucuzdur diye de bir şey yok.

n Hülya AVŞAR: Çocukları artık gece gezmelerine çıkabilecek yaşa gelmiş ailelere en iyi öneriler mutlaka mekan sahipleri olarak sizlerden gelecektir.

n Kadir ALBAŞ: Bizim geleneksel belleğimizde içki tu kakadır, kötülüklerin anasıdır. Sanıyorum ancak son 10 yıldır halktan insanlar barlara gitmeye başladılar. Eğlence işine aileler şöyle bakmalı: Bu bir ihtiyaç ama akıllıca değerlendirilmeli. Yemek gibi. Yemek yemek de bir ihtiyaç ama çok yemek doğru değildir. Ailelerin önce bunu kabul edip, çocuklarına bu ortamı onların sunmasını, yani çocuklarının sosyal yanlarının gelişmesine yardımcı olmalarını öneririm. Toplum içinde olmayı öğretmeleri gerekiyor. Çocuklarının yanlarında içki içmelerini sağlayıp, sınırlarını da öğrenmeleri gerekir. Yasaklamadan, gece hayatının adabını onların öğretmesi gerek. İki kızım var, ben kızımın en yakın arkadaşının kim olduğunu çok iyi bilirim. Ailesi kim, nasıl bir ev yaşamları var! Gençliğin en büyük sorunlarından biri de baskıcı aileler, bir anda zincirinden kopmuş gibi oluyor bazı gençler ve onlar hemen kendini belli ederler.

n Zeki ATEŞ: Ben bir baba olarak oğlum 18 yaşına gelip de gece çıkmak istediğinde ona ‘Orada edindiğin, edineceğin arkadaş çevresine çok dikkat et oğlum’ derim. Yakın arkadaş çevresini bilinçli seçtiği müddetçe sorun yok. Ben ona ‘Çok su alan adama selam verme’ de derim. Peşpeşe su alan bir adamın yanından uzaklaş, derim. Uyuşturucu kullananlar içki içmez! Ben oğlumun, çocuğumun peşinden annesini gönderirim. Çocuklarımızın olduğu mekanı, nereye takıldığını bilmek mecburiyetindeyiz. Uzaktan takip etmek gerekir, ona hissettirmeden. İlla onun çıktığı gece değil, gideceği mekanı ona hissettirmeden gidip, test ederim. Mekana güvendiğim, mekan sahibine güvendiğim anda problem yok. Aşırı ucuz mekana da dikkat edecekler tabii.

n Hülya AVŞAR: Bana gece hayatının iyi olduğunu söyletmeniz için beni ikna etmeniz gerekir. Barlarda cinayetler işlendiği, kokain kullanıldığı müddetçe ben hiçbir şekilde çocuğuma gece hayatına çıkması için izin vermem. Eve arkadaşlarını çağırsın, ne yaparsa yapsın ama ben onu göndermem. O yaşlara geldiğinde tabii.

n Zeki ATEŞ: Bir mekanın açılmasının maliyeti çok yüksek, kafadan 500- 600 bin dolar demek oluyor. Bir parça kokain için ben bunu tehlikeye atamam. Her meslek dalında işini kötü yapan olduğu gibi bizim aramızda da oluyor kötüleri. Ben Beyoğlu’nun kemikleşmiş mekanlarında ne cinayet, ne de darp görmedim. Gelen kitleyle alakalı. Biz müşterinin kaç içki içtiğine dikkat ederiz. Limiti aldıysa, vermeyiz içkiyi. Zaten polis yönetmeliğinde belli dozajı alan adama içki satamazsın. Benim mekanımda kendi elemanlarım var iki tane, güvenlik amaçlarıyla ellerinde içkiyle dolaşırlar arada. Benim mekanıma gelenler var, bir de giremeyenler var. 18 yaşından küçükler kesinlikle giremez. Hatta ben bu yaş sınırının 21’e çıkarılması taraftarıyım. Bir mekana üç kere 18 yaşın altında bir gencin girdiği tespit edilirse, o mekanın ruhsatının iptal edilmesi gerek. Belli bir eğlence mekanı vardır, açıldıktan bir yıl sonra kapanır. Bir sene içinde üç kez el değiştiren mekanlar var. Kalıcı olan, rüştünü ispat eden mekanlara gitmek gerekir. Yani 3 yıl geçmesi beklenmeli.

n Kadir ALBAŞ: Beyoğlu, haftasonu 2,5 milyon insanın geldiği bir yer. Uyuşturucu dediğimiz sorunun sahipleri, mal satmak isteyenler de sonuçta kalabalığa geliyor. Bu çekici alanları kullanmak isteyeceklerdir. Bunlar kendilerine adresler saptamaya çalışıyorlar. Önce mekana dadanıyorlar. Sonra çalışanlara.. Sonra artık en iyi nokta onlar için hemen sokağın başında bir bağ kurmak. Torbacı tabir edilen bu tipler, bir buluşma noktası saptarlar. Onları uzak tutmak için mekan sahipleri sadece mekanla değil, sokakla da ilgilenmeli.

n Hülya AVŞAR: Örnek mekanların sahiplerisiniz. Sizlerin nasıl sorumlulukları var bu dünyada?

n Zeki ATEŞ: Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği üyelerindeniz. Başkanımız Arif Keskiner. Benim emniyetle, yasal olduğu müddetçe çözemeyeceğim problemim yok. Benim problemim meslektaşlarımla. Onlar bu işi meslek olarak kabul etmiyorlar. Birkaç ay sonra mekanı satıyorlar, kapkaç gibi! Oysa 1370 mekan var Beyoğlu’nda ve burada çalışan insan sayısı 30 bine geliyor. Bu sektör, bu istihdam, bu işin hizmet sektörünün meslek olduğunu gösteriyor. Bu kaba hesap. Yurtdışında 16 yaşındaki çocukların gittiği eğlence yerleri var ve içkisiz bu mekanlar. Bizim yasalar böyle yerleri açmaya müsait değil. Çünkü öyle bir ruhsat tanımlaması yok. Ne diyeceksiniz, bar diyemezsiniz, diskotek diyemezsiniz, kafe diyemezsiniz çünkü kafede de 18 yaş sınırlaması var. Yeni bir kimlik bulmak gerekli. Ben ilk mekanımı açtığımda ruhsatıma utançtan bakamazdım çünkü sabah dörde kadar açık bir mekan işletiyorsanız ruhsatınız da pavyon yazardı o zamanlar. Ben içkili mekana girme yaşının 21’e çıkarılması taraftarıyım zaten. Ama bazen hakikaten yakalayamıyorsunuz, içeri girmek için şeytanın aklına gelmeyecek şeyler yapıyorlar. Biz mümkün mertebe tanıdığımız insanları alıyoruz mekana. Ya da yanında tanıdığımız birisi olacak. Mesela mekanıma girmek isteyen insan, o anda çıkan bir genç kıza dönüp de bakıyorsa allameyi cihan olsa içeri almam.

n Kadir ALBAŞ: Önce devlet katına bunun ahlaklı bir iş olduğunu ispat etmemiz gerekiyor. Mevcut yasalarda hala gece 24’ten sonra içki içilen bir mekanda bulunan kadına fahişe muamelesi yapılıyor. Önce bunu kırmak gerekiyor. Bu kadar kalabalık bir şehirde insanları birarada yaşatıyorsan, onlara nefes alabilecekleri, eğlenecekleri ortamlar sunmak zorundasın. Önce devlet katında mekan sahipleri olarak biz bunu anlatmakla yükümlüyüz. Zaten dernek olarak devlet katında da ciddi çalışmalar içindeyiz.

Onlarla tek vücut olalım

Çağımıza göre çocuklarımızı müzikten ve eğlenceden, ne kadar farklı kültürde yetiştirsek de, engellememiz zor görünüyor.Önemli olan bir tek şey var: Her zaman ailesinin nefesini ensesinde hissedebilmeli. Ve daha da önemlisi, küçük yaşta onları kendilerine emanet ederek özgüven sağlamalı ama kontrolü de hiçbir zaman elden bırakmamalı.

Olaylar kıskançlık yüzünden çıkıyor

n Hülya AVŞAR: Kıskançlık ve içki birlikteyken, her şeye gebe bir ortam oluşuyor. Gençler, kız- erkek, birbirlerini kıskandırmak için içkili yerlerde oyun oynamasınlar.

n Kadir:Mekanlarda çıkan kavgaların %90’ı bu nedenle çıkıyor. Bizim temel normumuz içeride bir genç kızın, kadının taciz edilmesini önlemek! Kadınların grup halinde de çok rahat eğlenebilmesi gerek. Fakat bu o kadar garip bir şey ki bazen de kadınlar, genç kızlar sorunlu oldukları birini kıskandırmak amaçlı olay çıkarabiliyorlar. Kimse taciz edilmemeli. Ama bazen bunu kullananlar oluyor. Sevgilisini kıskandırmak istiyor, çocuğa iftira atabiliyor. Sonuçlar çok tehlikeli oluyor.
Yazının Devamını Oku

Fırsattan yararlanın hamileyken şımarın

Hepsi hamileliği doğal bir dönem olarak kabul etse de ‘şımarmayı’ seviyorlar. Hülya Avşar da hamile hemcinslerine ‘Tabii şımaracaksınız, hem de istediğinizi yiyeceksiniz’ diye destek çıktı: ‘Bir kere hiç unutmuyorum, bebek oynamamaya başlamıştı. Doktorumu aradım ‘Çikolata ye, yan yat’ dedi bana. Ben bir çikolata yedim, bir çikolata yedim!!’ Hülya AVŞAR: Ben çok şımarık bir hamileydim. Çocukmuş gibiydim. Bir kere her şeyi yedim. Her sabah mutlulukla kalktım. Hiç de mide bulantısı çekmedim, çok sağlıklıydım. Doğumdan sonrası fena. Sanki biri çocuğuma zarar verecekmiş gibi hissediyordum. Özellikle ilk 3-4 ay kocam bile kucağına alınca, egoistleşiyordum. Onu bile kıskanıyordum! Doktor gibi konuşuyoruz ama doktor bey hiç kızmasın, ondan daha tecrübeliyiz çünkü biz doğurduk!

Eda ÖZÜLKÜ (Sanatçı): Evliliğimde 15’inci senedeyim, 5 aylık hamileyim. Tüp bebek yöntemiyle hamile kaldım. Doktor Bey, ‘Beş embriyo yerleştirelim mi’ demişti bana. Ben de ‘Son denemem’ diye düşünerek istemiştim hepsini, ama vücut üçünü elemiş. Beşiz olabilirdi yani! Çok büyük bir sorumluluk hissediyorum. Benim bebeklerim çok beklenen bebeklermiş ki herkes çok mutlu oldu. Tanıyan tanımayan insanlar gelip tebrik edince, dualar edince, sorumluluğum daha da artıyor. Her akşam kabuslar görüyorum. Bir japon bebek doğuruyorum, bir kedi çıkıyor. Duygusal açıdan zor bir dönem.

Emine ÜN (Manken-Oyuncu): İsteyerek hamile kaldım. Evliliğimizde bir sene dolmuştu, öncesinde de bir flört dönemimiz vardı zaten. Emre evlenir evlenmez istiyordu, ben bir sene bekleyelim dedim. Hep genç anne olmayı hayal ederdim. Henüz iki aylık hamileyim ama tüm hayatım daha şimdiden kısıtlandı. Herkes kendi tecübelerini anlatıyor, aman uzanma, aman ağır kaldırma! Bazen eskisi gibi hissedip refleks olarak uzanıyorum.

İdil Tarzi GENÇOĞUZ (Modacı): Eşim de ben de 30’larının üstündeyiz. Çok güzel bir beraberliğimiz var. Bu nedenle isteyerek hamile kaldım. 4,5 aylık hamileyim ve çok zor geçiriyorum. Yataktan kalkmıyorum hatta. İlk duygum hasta olduğumdu zaten. Migren var, burnum kanıyor, kusuyorum. Yemeğim geliyor tepsilerle, alınıyor tepsilerle. Evde yemek pişmiyor, ısıtılmıyor. Son 15 gündür insan içine çıkmaya başladım. Ve yeni yeni anlamaya başladım hasta değil de, hamile olduğumu! İşte, göbeğime yapılan yorumlar, elbiselerimin üzerime olmaması falan, hoşuma gitmeye başladı. Geç anne olduğunuz zaman hayatta, çok tecrübeler yaşıyorsunuz. Evliliğin getirdiği sorumluluklar kaliteli bir şekilde algılanabiliyor. Şu anda bu bebeğe hazır hissediyorum. Doğduğunda ona sahiplenip, onunla geçirebileceğim vakitleri maksimum düzeyde tutacağıma inanıyorum.

Yasemin ŞAHİNKAYA (Gazeteci-Yazar): İnsan hamile kalınca bir tuhaf hissediyor. Hatta son 8- 9’uncu aylarda kendimi anne gibi değil, uzaylı gibi hissettim. İnsan kucağına aldıktan sonra hissediyor anneliği. Anneme bile ‘Dikkatli tut ‘diyordum. Asıl maraton bebek doğduktan sonra başlıyor. Onun sayesinde ‘Annemi büyütüyorum’ diye bir de kitap yazdım. Şimdi herkese ‘24 saat açığız, bekleriz’ diyorum.

Hülya AVŞAR: Nasıl besleniyorsunuz, aşeriyor musunuz? Bir kere hiç unutmuyorum, bebek oynamamaya başladı. Doktorumu aradım hemen. ‘Çikolata ye, yan yat’ dedi bana. Ben bir çikolata yedim, bir çikolata yedim!!

Emine ÜN: Ben evde ‘Açım’ diye dolaşıp, açlıktan ağlıyorum. Yemek yemek istiyorum, ama mide bulantılarından dolayı yiyemiyorum. Erik ve turşu yiyorum. Eskiden kurabiyeler, tatlılar çok isterdim, şimdi hiç istemiyorum. Kilo almaktan da korkmuyorum. Kendi stilimi hamileliğim boyunca da sürdürmek istiyorum. Şimdiden tarzıma uygun giysileri nereden bulabileceğimi araştırıyorum.

Eda ÖZÜLKÜ : Yiyorum, her şeyi yiyorum. Aşermedim ama iştahsız bir tip zaten değilimdir. Kilo konusunda normal gittiğimi düşünüyorum. Bakımlı bir hamileyim. ML adlı, hamile ve büyük beden giysiler satan mağazadan giyiniyorum.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Aşerme bende yok! Bir ara çileğe ilgi duydum o da alerji yaptı. Neye el atsam bana zarar verir oldu. Aslında neler yemem gerektiğini, balık, et gibi biliyorum. Ama söz konusu bile edilemiyor, torbayla dolaşıyorum, kusacağım diye. Hiçbir şekilde lokantaya gidemiyorum. Hayatım böyle ama memnun ve mesudum, şikayet de etmiyorum. Aslında bana büyük bir lüks oldu. Kendimle geçirdiğim anlar arttı. Eşim de şişmanladıkça memnun olduğunu söylüyor. Bir avantajım da triko koleksiyonumdaki her tür elbiseye, eteğe esnetip esnetip sığabiliyorum.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Doktorum bu bir hastalık değil, o psikolojiye sokma kendini demişti. Sadece meyveye ciddi bir ilgim oldu. Özellikle kış dönemi hamile olup da yaz dönemi meyveleri gözümde tüttü. Bir ara karpuz istedim, bir terlik reklamı vardı, karpuz kesiyorlardı durmadan. Ve kocam bulup getirdi, kabuğuna kadar yedim. İnsanın en rahat ve en güzel dönemi hamilelik!

n Hülya AVŞAR: Nasıl doğum yapacaksınız, bir karara varabildiniz mi?

n Emine ÜN: Annem, ablam bana normal doğumu hep çok güzel anlatıyor. Bir de o duyguyu hissetmek isteyeceğimi söylüyorlar. O anda bebeğin kendi vücudumdan çıktığını hissetmek istiyorum. Kendime acı konusunda çok güvenmiyorum. Epiduraldan da korkuyorum. Ben tehlikeli olabileceğini düşünüyorum.

n Eda ÖZÜLKÜ : Bebeklerim ikiz ve yaşım nedeniyle sezaryen yapacağım.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Dünya geçmişinde tüm kadınlar bugüne kadar hepimizi normal doğumla dünyaya getirmişler. Çevremde de herhangi bir anneden hiç şikayet dinlemedim normal doğumla ilgili kötü tecrübeler hiç duymadım şimdiye kadar. Açıkçası duymak, dinlemek de istemiyorum. Teknolojinin gelişmesi bizlere alternatifler sunuyor belki ama sezaryeni ben biraz lüks buluyorum. Tabii bu bugünkü fikrim. O gün için de açıkçası şu şey beni çok cezbediyor: Yok suyun gelecek, eşini arayacaksın, anneni arayacaksın, hastaneye koşacaksın, tüm bu heyecanları yaşamak istiyorum.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Benim kızım iri bir bebekti. Haftası da dolmuştu, böyle olunca sezaryene mecbur kaldım. Aslında son dakikaya kadar normal doğum istemiştim. Ben de yine de ilk gören ben olayım diye sezaryeni de epiduralla yaptım. Örtüyü kaldırıp bakıyordum hakikaten, cesurdum da!

n Hülya AVŞAR: Ya baba adayları ne durumda? Kaya, bir kere sinemaya giderken kahyanın biri arabayı uzağa parketmemizi istedi diye, adamın üstüne yürümüştü. ‘Sen görmüyor musun benim karım hamile’ diye. Bu tür davranışları dışında genelde stresli olmamamı istiyordu. Bebeğe müzik dinletirdi. Tenis topunun sesini dinletirdi çocuğa.

n Emine ÜN: Emre inanılmaz titiz, ve çok pinpirikli bir insan. Bebekle birlikte evhamları arttı. Araba kullandırtmıyor. Ağır kaldırma, uzanma! diye kurallar koymaya başladı. Doktora gitmiştim, Emre’nin durumunu ona anlattım. O da eşime telefon açıp, bazı açıklamalar yaptı. Şimdi daha sakin davranabiliyor.

n Eda ÖZÜLKÜ: Metin ilk ultrason görüntüleriyle karşılaşınca olayın farkına vardı. Ve titizlenmeye başladı. Beni üzmemek için tedavi sırasında belli etmiyordu ama bebeklerin varlığını öğrenince çok acayip heyecanlandı. Hatta bebekler benim önüme geçecekler biliyorum, ben buna da alışkınım. Evlendiğimizde müzik, futbol ve ben vardım, üçüncü sıradaydım. Şimdi bazen sayıyorum, ‘Ben ilk 10’a giriyor muyum’ diye soruyorum eşime.

n İdil Tarzi GENÇOĞUZ: Eşim üzerime titriyor. Gece kalkıyorum, bir ses ‘Terliklerini giydin mi’ diye sesleniyor. Bir koltukta oturuyorsam arkam düzeltiliyor. Mesela ben hiper bir insanım, koltuğa biraz hızlı mı oturuyorum o an bir şey demiyor ama ilk doktor kontrolünde, ‘Doktor Bey, İdil koltuğa çok hızlı oturuyor, bunun bir etkisi olur mu’ diye hemen soruyor. Tüm kontrollere geliyor. Bana düşkün ve ben de bundan istifade ediyorum açıkçası.

n Yasemin ŞAHİNKAYA: Eşim çabuk panik olan biriydi, hamile kaldığım gün itibariyle daha da panik oldu. İlk üç ay doktor kontrolüne sayfalarca soruyla gittik. Bir de o ‘Bir şeyleri kaçırdım’ diye düşünüp, olayın içine tam dahil olmaya çalıştı galiba. Kızım benimle süt bağı, babasıyla gaz bağı kurdu. Gazını çıkarmak için, emzirmem bitsin diye başucumda beklerdi.

Bebeklere mesajımız var

Ben çok merak ediyorum bir kere, nasıl bir şey olacağını! Bir an önce gelmesini istiyorum. Çok sabırsızlanıyorum. Herkes diyor ki, 9 ay göz açıp kapayana kadar geçecek. Ama bu iki ay bile çok zor geçti benim için. Zor bir hamilelik, kusmalar, mide bulantıları! Zaman zaman kendimi kötü hissettiğim dönemler şikayet etsem de, biliyorum ki bunun sebebi bir bebek. Bu da bana mutluluk veriyor. Günün her saatinde eşim yanımda. Ben kusarken elimi tutuyor. Her gece elimi karnıma koyup dua ediyorum, kıymet bilen bir evlat olsun. En azından ilk etapta annesi ve babası için. Ben kendimin kıymet bilen bir evlat olduğuma inanıyorum. Hem iş, hem de özel hayatında sorumlu bir insan olsun, mutul olsun. Hiç merak etmesin, şimdi nasıl onu koruyorsam, doğduktan sonra daha da fazlalaşacak bu!

Diyorum ki hem onları dünyaya getirmek için hem de onları dünyaya getirdikten sonra birçok fedakarlıkta bulundum ve bulunmaya devam edeceğim. Onlar belki bunun bilincine 20’li yaşlardan sonra varacaklar. Umuyorum ki en kısa zamanda bunun farkına varacaklar ve ülkemize hayırlı birer evlat olacaklar. Vefakar olsunlar, ama şunu düşünmüyorum tabii, yaşlandığımda benim garantim diye bakmıyorum. Onlar birer fert. Kendi ayakları üstünde dursunlar. Bunları diliyorum.


Tüm hayatımızı onun çevresinde planlayacağımızı biliyorum. Onun için bir an önce gelsin diyorum. Stresten uzak bir hamilelik öneriyorum herkese. Bu 9 ay çok özel. Kendimize bakalım, bakımlı olalım, kocamızın yanına da kilo alıyoruz diye bakımsız çıkmayalım. Bu bile stres. Benim gibi bu kadar zor geçiren bir anne adayı olarak 4 ayımdan hiç şikayetçi değilim. Bundan sonrası daha da güzelleşecek diye düşünüyorum. Babası çok titiz bir insan. Bebeğimin çok dengeli bir hayatı olacağını düşünüyorum.

Prof. Dr. Mustafa Bahçeci

(Bahçeci Kliniği ve Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Direktörü)


Annelik her kadının hakkı

-Hamilelikte de diyet yapılabilir mi?

Kadının canı ne isterse, en özgür yemek yediği dönem gebelik dönemidir. Hem kendi, hem de bebeğinin sağlığı için stressiz ve keyifli geçirmesi gereken çok özel bir zaman dilimidir. Hamilelik döneminde diyetisyenlerin araya girmemesi lazım. Gebenin diyetine doğum ekibinin karar vermesi gerekiyor. Bir müdahale edilecekse o da ancak endokrinolog, metabolizma uzmanı olabilir. Türkiye’de diyetisyenler zaten işin fizyolojisini çok iyi bilmiyorlar, hele gebelik apayrı bir fizyoloji, bu işe o yüzden hiç bulaşmasınlar.

- Yumurta bağışı veya taşıyıcı annelik konusundan ne düşünüyorsunuz?

Yumurta bağışı ülkemizde yasal olarak uygulanmayan bir yöntemdir. Herhangi bir nedenle erken yaşta menopoza giren veya bir operasyon sonucu yumurtalıklarında yeterli kalitede ve sayıda yumurta üretemeyen hastalara önerilir. Hasta başkasının yumurtası ile anne olabilir. Bu uygulamalar gelişmiş ülkelerde yaygın olarak uygulanmaktadır. Fakat bizim ülkemizde, gelenekler, dinsel etkiler nedeniyle kabul görmemektedir. Batılı ülkelerde de dinse olarak bu uygulamalara kilise ve ilgili kuruluşlar karşı çıkmaktadır. Fakat her şekilde bebek sahibi olmak isteyen çift kendine alternatifler arayarak başka ülkelere gitmektedir. Her kadının anne olma hakkı vardır, eğer bu yolla anne olmak istiyorsa bu yol açılmalıdır. Buna yasalar değil, kendisi karar vermelidir.

- Sezaryen mi, normal doğum mu?

ileri yaşlarda doğum yapıp fazla sayıda çocuk sahibi olmayı planlamayan hastalarımıza, kısırlık problemi olup da tüp bebek yöntemiyle bebek sahibi olan anne adaylarımıza, çoğul gebeliklerde biz hekimler sezaryen öneriyoruz.

İki farklı doğum şeklinin etkileri anne ve bebek açısından düşünülürse; doğum ağrılarından çok korkan anne adayları sezaryeni tercih ediyor. Bunun karşılığında normal yolla doğurup bu duyguyu özellikle yaşamak isteyen bir grup da var. Normal doğum isteyen gebeler için epidural anestezi iyi bir seçenektir ancak tamamıyla tehlikesiz ve masum bir yöntem de değildir. Ağrıları hissetmeyen anne iyi ıkınamadığı için doğum süresi uzamakta vakum kullanma gereği doğabilmektedir. Omurilik iltihabı, geçici felç, hipotansiyon gibi yan etkiler çok nadirdir. Benim düşüncem; gebeliği normal seyreden anne adaylarına normal doğum önerilse de, tıp teknolojisindeki gelişmeler ve günümüz şartları düşünüldüğünde sezaryenle doğum hem konforlu hem de güvenli bir yöntemdir.

- Hamilelik için ideal yaş nedir?

Doğurganlığın azalması 30 yaşın üzerinde başlamakta, 35 ile 40 yaş arasında hızlanmakta ve 45 yaş üzerinde ise neredeyse hiç görülmemektedir. Düşük yapma şansı da yaş ile beraber artış göstermektedir. Ayrıca ilerlemiş yaşla beraber bazı genetik bozukluklar da sıklıkla görülmeye başlamaktadır. Kadın yaşlandıkça yumurtalıklarındaki yumurtalar da yaşlanmakta ve daha az döllenme kapasitesine sahip olmaktadırlar. Çok geç kalınmadığı takdirde, olgun yaşlarda anne baba olan çiftler, geleceğe yönelik bir takım kaygı ve stres yaşamadıklarından çok daha bilinçli anne-baba olacaklardır.
Yazının Devamını Oku

Cinsel kimlikle değil bu toplumla yaşam zor

Eşcinseller, ‘Biz de çocuğumuz eşcinsel olursa üzülürüz. Ama cinsel kimliğinden dolayı değil, bu toplumla yaşamak zorunda oldukları için’ diyorlar.Hülya AVŞAR: Kendi hemcinslerinize eğilim duyduğunuzu ilk ne zaman fark ettiniz? Neden eşcinsel oldunuz sizce, aileleriniz sizi nasıl yetiştirdi?

n S.- 20 yaşındayım. Kafeterya işletiyorum. Ailem bilmiyor, hiç de bilmeyecek. Gizlemek zorundayım, yoksa ailemle yaşayamam. Adımın S. olduğunu anladığımdan beri ben böyleyim, erkeklerden hoşlanıyorum. Lise hayatıma kadar çıktığım kızlar da oldu ama hep okulda adım çıkmasın diyeydi. Kendimi kamufle etmek için kızlarla çıktım. Üç ablam var, en küçük ve tek erkek çocuğum ben. Top, oğlan gibi lafları kabul etmiyorum, ben gay’liği kabul ediyorum. Ben erkeğim ve erkek arzuluyorum sadece. Eşcinsellik feminen olmak değildir bence. Çocukluğuma gelirsek, benim anneci bir tarafım vardı hep. El bebek gül bebek büyüttü annem beni. Aşırı korumacıydı. Babamla arasında 17 yaş fark vardı ve o da ondan göremediği ilgiyi, sevgiyi sanırım hep bana yöneltti. Beni kız gibi yetiştirmedi ama çok üstüme düşerdi. Babamla benim aramda da 40 yaş fark vardı. Hiç baba sevgisi görmedim. Hep kavga içinde büyüdüm, aynı yatakta bile yatmayan bir ailem vardı benim. Üç abla ve anneydi beni büyüten. Babam beni bir kere bile maça götürmedi.

n R.- 22 yaşındayım. Tiyatro oyuncusuyum. 1 kız, 4 erkek kardeştik biz. En küçük bendim. Babam ben bildim bileli hastaydı, onu hiç göremedim, hep hastanedeydi diyebilirim. Annem de onun peşinde. Babamla aramda zaten bayağı yaş farkı vardı. Ailedeki tek gay ben değilim. En büyük ağabeyim biseksüel (Hem kadınlarla, hem de erkeklerle birlikte oluyor). Zaten ben küçük yaşta olan bazı şeyler yüzünden gay oldum. Yaşımı hatırlamıyorum ama yakınlardan birinin bana olan yakınlığından, yani şeyinden dolayı böyle oldum. Yani ilişkiye girdi benimle. Tecavüze uğradım. O bana.. 9- 10 yaşına kadar sürdü bu durum. İlkokul bittikten sonra erkeğin erkek olduğunu anladım, kadının kadın olduğunu anladım. Bir erkeğin kadınla ilişkiye girmesi gerektiğini anladım, ama iş işten geçmişti. Kadını, erkeği tanımadan büyürken yaşadım ben bu durumu. Ailem hálá kesinlikle bilmiyor. İstemiyorum da bilmelerini. Ben cahillik değil, karaktersizlik olarak değerlendiriyorum tacizi, tecavüzü. O olay olmasa ben eşcinsel olmazdım diye düşünüyorum. Ama şimdi bu kimlikten şikayetçi değilim.

n A.- Ben 35 yaşındayım. Halkla ilişkiler sektöründe çalışıyorum. Kendimi bildim bileli eşcinsel olduğumun farkındayım. İki ablam var, bir de ben. Ben babamla maça da gittim, sağlam fırçasını da yedim. Annem öğretmen, babam üst düzey yöneticiydi. Ne çok korumacı, ne de fazla serbest yetiştirildim. Üç-dört yaşlarından beri erkeklere ilgim olduğunun farkındayım. Bir yüzme havuzuna gidiyordum çocukken, 6-7 yaşındaydım ve diğer hemcinslerim gibi yaşıtımız küçük kızları gözlemiyordum, birlikte soyunduğum erkek arkadaşlarımı gözlüyordum. Yakın çevrem benim eşcinsel olduğumu biliyor. Önce iki ablama, ardından ailemde bilmesini istediğim kimselere söyledim. Bir şekilde zaten kulaklarına gidecekti ve ben kendim anlatmak istedim. Bana ‘İsmine ve sağlığına dikkat ettiğin müddetçe bizi ilgilendirmez’ dediler ki hala bu söylediklerine uyarım. Kontrollü yaşarım. Ben eşcinselliğin bir yaradılış olduğuna inanıyorum, tercih değil bu!

n Ö.- 25 yaşındayım. Ne bir cinsel tacize uğradım, ne de ailem öyle yetiştirdi. Hatta çok düzenli saatlerde yemeklerin yendiği bir aile ortamım oldu. 11 yaşından itibaren biliyorum farklı olduğumu. Hani erkek çocuklar küçükken toplanır, pornogrofik dergiler alırlar, birlikte bakarlar, ya da porno filmler seyrederler birlikte ya. Ben oralardaki kadınlara değil, çıplak erkeklere bakıyordum. Ama paranoyalar da yaşıyordum, niye ben kızları düşünmüyorum diye. Eşcinsel tanımını bilene kadar -gerçek anlamıyla- kendimi suçluyor ve anlamaya çalışıyordum. Kendime konduramadığım için bir ara kendimi sağcı- solcu- ülkücü- rockçı gibi binbir çeşit grubun içine attım, yine olmadı. Üç tane lise değiştirdim yine olmadı. Kabullendiğim an kendimi, bu kez evden uzaklaştım. Onlar da ‘Neden bu çocuk bizden uzaklaştı’ diye hep merak ederdi. Onlara bu durumu anlatamazdım ki! Annem çok yakın bir zamanda öğrendi. Kötü bir şey olduğunu düşünmemesi için rahat davranarak ‘Evet ben eşcinselim’ dedim. Onun kafasındaki eşcinsel tanım transeksüel portresi. Bu yüzden korkuyor. Hayır böyle bir şey olmayacak diye açıkladım ona. Gelecekte de olmayacak. Bu benim zaten cinsel tercihim değil, bu benim cinsel kimliğim. Ailemden bu kadar korkmak, bu ülkede yaşamak bizim için çok zor. Çok çok zor. Bunu yaşamayana anlatmak imkansız.


n Hülya AVŞAR: Eşcinsellik hiçbir ailenin istediği bir şey değil ama, acaba biz bu durumu çok mu büyütüyoruz, neden bu kadar korkuyoruz?

n Uzm. Dr. Ahmet ÇEVİKASLAN: Aslında aileler üzülmekte, kabullenmemekte haklılar. Çünkü onları en çok rahatsız eden, çocuğunun bu kültür içinde yaşayacak olması. Eşcinsel olarak, prototip olarak magazin basınındaki kimseleri görüyor ve algısı onu rahatsız ediyor. Onları soğukkanlılığa davet ediyoruz biz de. Bu dünyanın sonu değil diyoruz.

n Hülya AVŞAR: Hiç eşcinsel eğiliminden döndürdüğünüz oluyor mu, mümkün mü böyle bir şey?

n Uzm. Dr. Ahmet ÇEVİKASLAN: Zaman ister, olmaz değil, olur. Ama çocuk yardım isteyecek, anne-baba da, çevre de destek olacak. O zaman değişebilir. Anne-baba ya yardımcı olamıyor, ya da çocuk istemiyor! Türkiye toplumu da çok örseleyici olabiliyor. Bizim toplumumuzda maçlardaki küfürlerimiz, günlük ilişkilerimiz, gerçekten tüm örnekler bu çocukların çok örseleyici şeyler yaşamalarına neden oluyor. Kişi kendini, eşcinselliğini dışarı ifade etmese de tacizlere maruz kalabiliyor.

Mutlu olabilirsin

Sevgi her zaman olduğu gibi yine huzurlarımızda! Şu bir gerçek ki, değiştiremeyeceğimiz gerçeklerle birlikte hayatı kendimize çekilmez hale getirmemek lazım. Onunla birlikte mutlu olmanın yollarını bulmak ve ne zaman ne olacağımızı bilmediğimiz şu hayatı, sevdiklerimizi olduğu gibi kabul ederek yaşamalıyız. Kısacası hayatı daima kendin için yaşa, çünkü kimse hayatını sizin için yaşamaz.

Meliha KARAYAY

(Uzman Psikolog )


(Hattat Hastanesi, Cinsel fonksiyon bozuklukları)

Her çocuk için rol model şart

- Çocuklarda erken gelişen kayıplar, ciddi duygusal travmalar, tacizler, ağır cezalandırmaların çocuğun cinsel gelişiminde zorlayıcı etkenler oluşturabileceğini bilmemiz gerekir.

- Ayrıca annenin kendi cinsiyetini kabullenişi veya reddetmesi, babanın eşine ilişkin arzusunun annenin arzusundaki yerinin önemli olduğunu çocuk gelişiminde görmekteyiz.

- Annenin kız çocuğuyla, babanın da erkek çocukla özeşleşim yapması gerekir. Bu baba olmasa da bir baba yedeğiyle halledilebilir. Dayı, ağabey... Eğer bunlar da yoksa, evde kim dominant; eğer anneyse erkek çocuk kendini onunla özeşleştirir. Biz çocuğun gelişimini tamamlaması için bir baba ve anne yedeği bulmalıyız.

- Çocuk yetiştirirken aile bireylerinin daha uyanık davranmaları, çocuklarda, genç ergenlerde oluşan değişimlere hassas bir ebeveyn olarak onlara her konuda yardımcı ve bilgilendirici destek olmaları gerekmektedir.

- Aile içi ilişkilerin ve dinamiklerin çocuğun ileriki yaşantısında önemli rolleri olduğunu bilerek, çocuk yetiştirmede bu noktalara dikkat edilmesi gerekmektedir.

- Sonuçta toplum olarak eşcinsellik gerçeğini görerek bu kişilere bir yaşam alanı ortaya konmalı ve sahiplenilmeli.

- Kız ve erkek çocukların ayrı okutulduğu okullar ve yapılanmalar yerine çocukluk ve ergenlik çağında karma okullar içinde kişinin idealizasyonlarını rahat yerleştirmesine fırsat verilmelidir.Cinsel tercihlerin kişinin nitelenmesinde temel nokta olmaması ve karşımızdakileri birer insan olarak değerlendirip, onu sadece cinsel tercih kapsamında ele almamalıyız.

Ahmet ÇEVİKASLAN

(Uzman doktor )


(Memory Center- Çocuk ve ergen psikiyatristi)

OKUL ÖNCESİ DÖNEM

Kimlik farklıdır, yönelim farklıdır. Okul öncesi yaşlarda çocuk için cinsel tercihten söz etmek doğru değil, yönelimden bahsetmek doğru olur. Okul öncesi yaşlarda çocuklara ‘eşcinsel kimliği’ yakıştırmak yanlış. Hafiyelik yapmak, odasını karıştırmak, sert davranmak çok yanlıştır. Her çocuk 3-4 yaşından itibaren hangi cinse ait olduğunu fark eder. Cinsel organını görür, denemeleri olur, okul öncesi yaşlarda bazı tutumları olur. Önce cinsiyeti ayırt eder, sonra erkek rengi, kız rengini, erkek oyuncağı, kız oyuncağını fark eder. Ailelerin kız bebeklere pembe tulumlar giydirmesi yanlış değil, tam tersine çok doğru bir tutumdur. Beyne verilen mesaj da doğrudur. Okul öncesi yaşlarda cinsel kimlikten korkmak için çok erken ve doğru da değil. Bu sınamadır onun için, meraktır. Belki dürtü kontrol problemi vardır ama bu asla cinsel tercih değildir. Yine de ailenin dikkatli olması gerek. Bir rol model çok önemli. Erkek çocuk erkeğe ait davranışları babadan, kız çocuk da anneden öğrenir. Ölçüyü de kaçırmamak gerekir. Bu noktada bizim ülkemizde babalarda biraz kendini çekme eğilimi var. Okul öncesi yaşlarda çocuklarda zaman zaman kendi cinsine öykünme gördüğümüzde ya da karşı cinse öykündüğünde (kızların erkek gibi davranması, erkek çocuğun kız gibi davranması görüldüğünde) anne-babalara soğukkanlılık tavsiye ediyoruz. Mesela erkek çocuk ısrarla barbie bebekle oynuyorsa, artık uyarı gelmiştir ve klinik vaka olarak bize gelirler.

ERGENLİK DÖNEMİ

Cinsel kimlik arayışı ergenlik döneminde başlar. Cinsel kimlikten söz etmek için ergenliği beklemek lazım. Hatta bir ergen için bile oturmuş bir cinsel kimlik yakıştırması doğru değildir, kişi kendi ağzıyla bunu söylemediği müddetçe! Bir kavramı ayırt etmek lazım. Eğer kişi kendisiyle barışık yaşıyorsa klinik bir vaka değildir. Eğer böyle bir cinsel eğilim görülüyorsa da, tek bir şeye fatura çıkarmak da bu dönemde doğru değil. Babalara fatura çıkarmak, tacizler, cinsel travmalar, erkek figürü eksikliği, dominant anne, her şey etkili olabilir. Kız çocukları için de geçerli. Anne-babadan gördüğü çok önemli. Bu noktada anne- babalara iletilmesi gereken noktalar var. Klinik yardım yaklaşımı koşullara bağlı. Önce ilişkiler düzenlenmeli. Ardından birtakım sorunlar saptanırsa bunlara yönelik önlemleri alırız. Bazen sorun sadece anne-babanın kabullenememesi ile ilgili olabiliyor, çocuk aslında çok mutlu olabiliyor. Bazen de yaşadıklarımı unutmak istiyorum diyen çocuk geliyor. Bu artık bana yük geliyor diyen çocuk da oluyor. Ergenlik dönemi zaten kimlik karmaşası geçirilen dönemdir.
Yazının Devamını Oku

Sporun da azı karar çoğu zarar

Sporu hayat biçimi olarak seçmiş bir grup ‘sporkolik’ bir araya gelirse ne olur? Hülya Avşar, bu hafta spor eğitmenlerini sıkıştırdı, onlara spor hakkındaki doğruları-yanlışları sordu. Hülya AVŞAR: Ben bu işe yalan söyleyerek başladım. Yönetmenime, müzik direktörüme, bazen kocama! Düşünün ki, bir film setindeyiz. Adam mekana para yatırmış. O yüzden herkesi 24 saat çalıştırıp, bir an önce oradaki tüm işleri bitirmeye çalışıyor. Ben o durumda, yalan üstüne yalanla film setlerinden sırf ‘spor yapabilmek için’ çok kaçtım. Sanki çok acil, çok önemli, asla ihmal etmemem gereken bir işim varmış gibi! Sonra dedim ki ‘Sen bir insansan, insanlarda böyle bir kültür yoksa, bu senin sorunun değil! Ondan sonra da aleni yüzlerine söylemeye başladım. Önce kaprisli dediler, arkamdan konuştular, ama sonunda ne zaman ki ‘8 saat çalışma’ sınırını koydum, artık her şeye vakit bulabiliyorum. Ben spor yapamayınca sinirli oluyorum. Aslında ben de bir hafta tatil yapıp, ayağımı uzatıp dinlenmek istiyorum ama olmuyor, spor yapamayınca mutsuz oluyorum.

n Levent ADIGÜZEL: (Polat Renaissance Otel Sağlık Kulübü Müdürü): Spor yapan insanlar enerjilerinin en üst seviyesine çıkar, kendilerini mutlu hissederler. Güne farklı bir özgüvenle başlarlar. Bir alışkanlık haline geldiği için yapmadıklarında kendilerini suçlu hissederler. Spor mutluluk hormonu salgılanmasını sağlar. Şoförlü araba, asansörlü işyeri mutluluk verici gözükse de, insanlar hareket etmedikleri zaman mutsuz olurlar.

n Ergin BAĞCIVAN: (Coliseum Yaşam Merkezi Spor Şefi): Egzersiz esnasında salgılanan hormonlar, kişinin kendini çok iyi hissetmesini sağlar. Konuyla alakalı herkes egzersiz sonrası kendini iyi hisseder. Bir ortaklık olarak da bakıldığında, hormonları bir kenara bırakın, spor bir sorumluluksa, bu sorumluluğu ertelemek insanı kendini kötü hissettirir zaten.

n Filiz LİMON (Hillside): Özellikle de açık havanın mutlulukla doğrudan ilgisi vardır. Vücuttan toksinleri atmak da çok önemli. Maç yapmak, mücadele etmek de, kazansanız da kaybetseniz de hepsi mutluluk sağlar.

n Hülya AVŞAR: Çok fazla spor yapmanın yaşlandırdığına ilişkin bir yazı okumuştum. Bundaki doğruluk payı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Fiziki kapasiteyi çok zorladığınız durumlarda, eğer vücudu yeterince dinlendirmezseniz, kişi ileriye dönük problemler yaşayabilir. Sistemi dinlendirmezsek hastalıklara müsait bünyeye sahip olunur. Aşırı efor harcanan durumlarda laktik asit ortaya çıkar. Laktik asitin adelelerde birikiminin ise antrenman esnasında vücuttan uzaklaştırılması gerekir. Egzersiz sonunda streching yapmanın nedeni de budur. Ama insanlar bunu genelde ihmal ederler. Aslında en önemli en bilinçli kısmı budur. Streching yapmıyorsa insan, toparlanma ve yenilenme durumunu daha uzun sürede yaşar. Vücudu 48 saat sonra bile dinlenmeyebilir. Aşırı oksidizasyon sonucu iyi uyuyumamıştır, dinlenemez, hasta bile olabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki haftada kaç gün egzersiz yapmak gerekir?

Ergin BAĞCIVAN:
Eğer yürünüyorsa bu her gün yapılabilir. Bunun dışında salonlarda yapılan egzersiz için haftada iki gün yapılan egzersiz koruma egzersizidir. Sağlık amaçlı olduğu durumlarda, en ideali, haftada 3 gün yapmaktır. Haftada 4-5 gün yapılan egzersizlerde ise o kişi artık sporcudur, sistemleri de o kadar egzersizi kaldırır zaten.

n Levent ADIGÜZEL: Spor her gün de yapılabilir ama belli saatleri geçirmemek lazım. Bazı kimseler bunun sınırını bilemeyebiliyor. Bir süre sonra 2 saat de yetmeyebiliyor o zaman metabolizmaya. Egzersiz şiddeti ve zamanı iyi ayarlandığı sürece günde 45 dakika yeterli.

Spor kötü alışkanlıkların birçoğuna izin vermez

n Hülya AVŞAR: Spor aç karnına mı yapılmalı, tok karnına mı? Bir de bazı insanların spor yapıp da kilo aldıklarını duyuyoruz.

n Filiz LİMON: Spor yapmadan 45 dakika önce yenilmeli hafif şeyler. Sporun iştah açtığı doğrudur ama kilo alma durumu tamamen u beslenme sistemiyle ilgili. Aynı sporu yapıp kilo alan da var, veren de var. Süre ve kardiyovasküler sistemi ne kadar yükselttiğinizle ilgili bu.

n Ergin BAĞCIVAN: Aşırı egzersiz, kardiyovasküler çalışmalarda ensülin hormonu tetiklenir ve vücut yağ bağlar. Yağları yakan oksijendir. Bu nedenle doğru-nefes alıp vermek de çok önemlidir. Temelde metabolizmayı tetikleyen, artıran şey bizim kaslarımız. Kas yoğunluğu ne kadar fazlaysa metabolizma o kadar hızlıdır. Kaslar fabrikadaki işçiler gibidir. Ne kadar çok işçi varsa, fabrikanın üretimi o kadar fazladır. İçeri ne girerse girsin! Oturduğumuz vaziyette harcadığımız kalori bile artar.

n Hülya AVŞAR: Ben uyuşturucu konusuyla, bu zehirle çok ilgiliyim. Gençlerimizi uzak tutmak için onları küçük yaşta spora yönlendirmek gerektiğine inanıyorum. Sizce, sporla küçük yaşta tanışan insanların uyuşturucuyla tanışma olasılığı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Kendi görüşüm % 0. Ama çevresel faktörler de önemli tabii. Spor yapan genç vücuduna zarar vermez, kötü alışkanlıklardan uzak durur. Benm arkadaş çevremdeki sporcu bir insanın çevresindeki arkadaşları alkol alıyordu hemen her gece. O sporu tercih ettiği için eski ve de çok sevdiği arkadaş çevresinden uzaklaştı. Yani spor daha önde bir bağımlılık. Gerçi bağımlılık kötü bir kelime olabilir, spor tutkusu alkol bağımlılığından çok daha önde demeliyim.

n Filiz LİMON: Zaten sporun kazandırdığı özgüven çocuğu kötü alışkanlıklara yöneltmeyecektir.

n Hülya AVŞAR: 30 yaşından sonra metabolizma yavaşlıyor. 30’dan önce ve sonra yapılması gereken sporlar ne olmalıdır?

n Filiz LİMON: 30-35 yaş sonrası yavaşlamaya başlamak gerekiyor, çünkü artık metabolizma da yavaşlıyor. Kaplumbağalar yavaş hareket ettikleri için çok yaşarlar. Ama sürekli de hareket ederler. Sağlıklı yaşamak için koşmak yerine yürümeyi tercih etmek gerekli. Hiç spor yapmamış insanla, yapanı ayırmak lazım. Ben hafif yürüyüşleri tavsiye ediyorm. Herkes spor salonuna gidecek diye bir şey yok.

n Ergin BAĞCIVAN: Geç spor yapmaya başlayanlar için performans isteyen spor dalları seçilmemeli. Squash gibi sporlar performanslı sporlardır.

n Hülya AVŞAR: Çocuklar kaç yaşında başlamalı spora?

n Ergin BAĞCIVAN: 4 ile 6 yaş arasında yapılacak tüm sporlar, eğitici ve eğlendirici amaçlıdır. 6 yaşından sonra yüzme başlayabilir. Ailenin yol göstericiliğiyle, çocuğun kapasitesiyle branşlaşmaya gidilebilir. Vücut yapısıyla da ilgilidir. Tenis ise 9 yaşından sonra başlayabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki, sporun bir saati var mıdır?

n Filiz LİMON: Gece uyuyan metabolizmayı uyandırmak için sabah sporu yapmak şart. Kulüpler artık daha erken açılıyor. Akşam sporu günün yorgunluğunu atmak için olabilir.

Body yaparken ilaç alan erkeklerin cinsel gücü azalıyor

n Hülya AVŞAR: Spor yapan bir erkekle, hiç spor yapmayan bir erkeğin cinsel gücü arasında fark var mıdır?

n Ergin BAĞCIVAN: Psikolojik etkileri sonucu cinselliği etkileyen, artı tarafı vardır. Sonuçta bunun özgüvenle çok ilgisi var.

n Hülya AVŞAR: Body yapan erkeklerin cinsel güçlerinin azaldığı söylenir, doğru mu? Oysa bir kadın olarak aşırı olanı, özel gömlek diktirmek zorunda kalanları filan iğrenç buluyorum, bunu da söyleyelim!

n Ergin BAĞCIVAN: Ben kendimden örnek verebilirim. Vücut geliştirme sporuyla 10 senedir uğraşıyorum. Eğer ilaç alımı söz konusuysa haklısınız cinsel güç etkilenir. Bilinçsiz, aşırı dozaj kullanımlarında ileriye dönük kaçınılmaz gerçektir ‘söylediğiniz.’ Sonuçta kimyasal bir olay. Ben kendim uzun yıllar kullandım, çok iyi bilirim negatif etkilerini de, pozitif etkilerini de! Yaklaşık 5 senedir de gayet temizim, hiçbir olumsuz etkisi yok. Ama bilinçsiz ve uzun süreli kullanım sonrası geriye dönüş mümkün olmaz! Merkezi sinir sistemi üzerinde de tahribat yarattığını söylemeliyiz, sadece cinsel yönden bir zaafiyet söz konusu değil.

n Hülya AVŞAR: Spor yapmayan insanlar bana hep kokuyorlar gibi geliyor, çok özür dileyerek söylüyorum. Yani bu insanlar yiyorlar içiyorlar ama hiçbir şekilde toksin atmıyorlar. Kirli gibi geliyorlar bana. Ben etrafımda hep spor yapan insanlarla görüşürüm. Çok da egoist olarak düşünüyor olabilirim!

Mutluluk= Spor+Sevgi

Canım aileme her şey için çok teşekkür ederim. Anneme, canım babama, sevgili kardeşlerim Leyla ve Helin’e. Dünyanın en iyi ailesine sahibim ve şimdi anlıyorum ki ailemin bana ve diğer kardeşlerime verdikleri en güzel şey sevgi, saygı, bağlılık olmuş. İşte bu yüzden, kendime olan güvenim ve saygım. Güvenimi, aldığım sevgiye; saygımı ise canım babamın beni ve kardeşimi altı yaşındayken elimizden tutup götürdüğü Ankara 19 Mayıs Spor Salonu’ndaki yüzme okulunda başlayan günlerime borçluyum. Ve bütün bu duyguları içinde hisseden biri olarak para, pul geçici. Dünyanın malı dünyada kalır. En büyük yatırım çocuklarınıza sporu aşılamak, sevgiyi aşılamak. Dolayısıyla onların mutluluğunu, sevgi dolu hayatlarını garantilemektir. Spor sevgiyi daima yanında getirir.

Sevgilerimle

Premenstruel beyin ödemini dağıtmak için spor yapmalı

Sivas Lisesi mezunuyum. Spor yaparken gökyüzünü gördüğümüz bir 4 Eylül lisemiz vardı. Ben oralarda alıştım spor yapmaya. Kadınlar için spor yapmak özellikle önemli ve gereklidir. Premenstruel dönemde oluşan beyin ödemi ancak egzersizle gider. Baş ağrısı yapar bu ödem. Hiç kavga etmeyen kadın bile kırıcı, dökücü olur, eşiyle birlikte olmak istemez. 30’lardan sonra, kandaki östrojen seviyesinin azalmasıyla başlıyor bu durum. Menstruasyondan bir hafta önce ve o devrede hastamıza tavsiye ediyoruz. Hiçbir zaman gitmiyorsanız bile o dönemde spora gitmeniz, yapmanız şart. Spor yaparak premenstürel beyin ödemi dağıtılır.‘


n Nezih TÖRELİ (Mimar)

Ben 11 yıl profesyonel olarak basketbol oynadım. Kayak, squash, açıkçası yapmadığım spor yok. Bazen günde 4 saat spor yapmış buluyorum kendimi! Spor yapmadığım zaman kendimi çok kötü hissediyorum, boşluk hissediyorum. Akşam bir yere gidince içki içtiğimde kendimi suçlu hissediyorum. İçemiyorum bile. Bu arada geç kalmayalım, kalkın artık spora gidelim!

n Özden Duran

(Marka yöneticisi)

Ben Amerika’da bulunduğum dönemde alıştım spor yapmaya. Buraya gelince evden önce kendime spor salonu aradım. Coliseum’u beğenince, Acarkent’te ev tuttum. Haftada beş gün, günde 3- 4 saat spor yapıyorum. Hatta hocalarım beni bazen kulübe sokmak istemezler. Biz burada yolda birbirimizi görünce hal hatır sormadan ‘Yağ oranımızı’ sorarız. Tek eleştirim işverenlere! Çalışanları spora gitme konusunda teşvik etmeliler.

n Sühendan VURAL (Müzik öğretmeni)

Haftada 6 gün, günde iki saat yapıyorum. Koşu bandına çıktığım anda günün tüm stresinin üstümden gittiğini hissediyorum. Hem evdeki biri 4, diğeri 6 yaşındaki iki küçük oğluma, hem de okuldaki çocuklara şarkılar öğretirken onlara ritmik hareketler de yaptırıyorum. Örnek olmaya çalışıyorum.

n Nilgün ÖZDEMİR

(Ev kadını)

Bankacılık mesleğimden kriz yüzünden ayrılmak zorunda kaldığımda dedim ki kendime ‘Ya günlere katılmaya başlayacaksın, ya da spor yapacaksın!’ Artık yemek yapmak, ortalığı toplamak gibi, spor da benim için bir görev. Eşim yapmaz ama beni çok motive eder. Arkadaş çevrem de hep spor salonuna gelenlerden oluştu.
Yazının Devamını Oku

Sporun da azı karar çoğu zarar

Sporu hayat biçimi olarak seçmiş bir grup ‘sporkolik’ bir araya gelirse ne olur? Her 10 dakikada bir ‘Kalkın artık spor yapmaya gidelim’ derler, emin olun! Hülya Avşar, bu hafta konuklarını spor sevdalılarından seçti. Onlarla birlikte spor eğitmenlerini sıkıştırdı, spor hakkındaki doğruları-yanlışları sordu.Hülya AVŞAR: Ben bu işe yalan söyleyerek başladım. Yönetmenime, müzik direktörüme, bazen kocama! Düşünün ki, bir film setindeyiz. Adam mekana para yatırmış. O yüzden herkesi 24 saat çalıştırıp, bir an önce oradaki tüm işleri bitirmeye çalışıyor. Ben o durumda, yalan üstüne yalanla film setlerinden sırf ‘spor yapabilmek için’ çok kaçtım. Sanki çok acil, çok önemli, asla ihmal etmemem gereken bir işim varmış gibi! Sonra dedim ki ‘Sen bir insansan, insanlarda böyle bir kültür yoksa, bu senin sorunun değil! Ondan sonra da aleni yüzlerine söylemeye başladım. Önce kaprisli dediler, arkamdan konuştular, ama sonunda ne zaman ki ‘8 saat çalışma’ sınırını koydum, artık her şeye vakit bulabiliyorum. Ben spor yapamayınca sinirli oluyorum. Aslında ben de bir hafta tatil yapıp, ayağımı uzatıp dinlenmek istiyorum ama olmuyor, spor yapamayınca mutsuz oluyorum.

n Levent ADIGÜZEL: (Polat Renaissance Otel Sağlık Kulübü Müdürü): Spor yapan insanlar enerjilerinin en üst seviyesine çıkar, kendilerini mutlu hissederler. Güne farklı bir özgüvenle başlarlar. Bir alışkanlık haline geldiği için yapmadıklarında kendilerini suçlu hissederler. Spor mutluluk hormonu salgılanmasını sağlar. Şoförlü araba, asansörlü işyeri mutluluk verici gözükse de, insanlar hareket etmedikleri zaman mutsuz olurlar.

n Ergin BAĞCIVAN: (Coliseum Yaşam Merkezi Spor Şefi): Egzersiz esnasında salgılanan hormonlar, kişinin kendini çok iyi hissetmesini sağlar. Konuyla alakalı herkes egzersiz sonrası kendini iyi hisseder. Bir ortaklık olarak da bakıldığında, hormonları bir kenara bırakın, spor bir sorumluluksa, bu sorumluluğu ertelemek insanı kendini kötü hissettirir zaten.

n Filiz LİMON (Hillside): Özellikle de açık havanın mutlulukla doğrudan ilgisi vardır. Vücuttan toksinleri atmak da çok önemli. Maç yapmak, mücadele etmek de, kazansanız da kaybetseniz de hepsi mutluluk sağlar.

n Hülya AVŞAR: Çok fazla spor yapmanın yaşlandırdığına ilişkin bir yazı okumuştum. Bundaki doğruluk payı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Fiziki kapasiteyi çok zorladığınız durumlarda, eğer vücudu yeterince dinlendirmezseniz, kişi ileriye dönük problemler yaşayabilir. Sistemi dinlendirmezsek hastalıklara müsait bünyeye sahip olunur. Aşırı efor harcanan durumlarda laktik asit ortaya çıkar. Laktik asitin adelelerde birikiminin ise antrenman esnasında vücuttan uzaklaştırılması gerekir. Egzersiz sonunda streching yapmanın nedeni de budur. Ama insanlar bunu genelde ihmal ederler. Aslında en önemli en bilinçli kısmı budur. Streching yapmıyorsa insan, toparlanma ve yenilenme durumunu daha uzun sürede yaşar. Vücudu 48 saat sonra bile dinlenmeyebilir. Aşırı oksidizasyon sonucu iyi uyuyumamıştır, dinlenemez, hasta bile olabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki haftada kaç gün egzersiz yapmak gerekir?

Ergin BAĞCIVAN:
Eğer yürünüyorsa bu her gün yapılabilir. Bunun dışında salonlarda yapılan egzersiz için haftada iki gün yapılan egzersiz koruma egzersizidir. Sağlık amaçlı olduğu durumlarda, en ideali, haftada 3 gün yapmaktır. Haftada 4-5 gün yapılan egzersizlerde ise o kişi artık sporcudur, sistemleri de o kadar egzersizi kaldırır zaten.

n Levent ADIGÜZEL: Spor her gün de yapılabilir ama belli saatleri geçirmemek lazım. Bazı kimseler bunun sınırını bilemeyebiliyor. Bir süre sonra 2 saat de yetmeyebiliyor o zaman metabolizmaya. Egzersiz şiddeti ve zamanı iyi ayarlandığı sürece günde 45 dakika yeterli.

Spor kötü alışkanlıkların birçoğuna izin vermez

n Hülya AVŞAR: Spor aç karnına mı yapılmalı, tok karnına mı? Bir de bazı insanların spor yapıp da kilo aldıklarını duyuyoruz.

n Filiz LİMON: Spor yapmadan 45 dakika önce yenilmeli hafif şeyler. Sporun iştah açtığı doğrudur ama kilo alma durumu tamamen u beslenme sistemiyle ilgili. Aynı sporu yapıp kilo alan da var, veren de var. Süre ve kardiyovasküler sistemi ne kadar yükselttiğinizle ilgili bu.

n Ergin BAĞCIVAN: Aşırı egzersiz, kardiyovasküler çalışmalarda ensülin hormonu tetiklenir ve vücut yağ bağlar. Yağları yakan oksijendir. Bu nedenle doğru-nefes alıp vermek de çok önemlidir. Temelde metabolizmayı tetikleyen, artıran şey bizim kaslarımız. Kas yoğunluğu ne kadar fazlaysa metabolizma o kadar hızlıdır. Kaslar fabrikadaki işçiler gibidir. Ne kadar çok işçi varsa, fabrikanın üretimi o kadar fazladır. İçeri ne girerse girsin! Oturduğumuz vaziyette harcadığımız kalori bile artar.

n Hülya AVŞAR: Ben uyuşturucu konusuyla, bu zehirle çok ilgiliyim. Gençlerimizi uzak tutmak için onları küçük yaşta spora yönlendirmek gerektiğine inanıyorum. Sizce, sporla küçük yaşta tanışan insanların uyuşturucuyla tanışma olasılığı nedir?

n Ergin BAĞCIVAN: Kendi görüşüm % 0. Ama çevresel faktörler de önemli tabii. Spor yapan genç vücuduna zarar vermez, kötü alışkanlıklardan uzak durur. Benm arkadaş çevremdeki sporcu bir insanın çevresindeki arkadaşları alkol alıyordu hemen her gece. O sporu tercih ettiği için eski ve de çok sevdiği arkadaş çevresinden uzaklaştı. Yani spor daha önde bir bağımlılık. Gerçi bağımlılık kötü bir kelime olabilir, spor tutkusu alkol bağımlılığından çok daha önde demeliyim.

n Filiz LİMON: Zaten sporun kazandırdığı özgüven çocuğu kötü alışkanlıklara yöneltmeyecektir.

n Hülya AVŞAR: 30 yaşından sonra metabolizma yavaşlıyor. 30’dan önce ve sonra yapılması gereken sporlar ne olmalıdır?

n Filiz LİMON: 30-35 yaş sonrası yavaşlamaya başlamak gerekiyor, çünkü artık metabolizma da yavaşlıyor. Kaplumbağalar yavaş hareket ettikleri için çok yaşarlar. Ama sürekli de hareket ederler. Sağlıklı yaşamak için koşmak yerine yürümeyi tercih etmek gerekli. Hiç spor yapmamış insanla, yapanı ayırmak lazım. Ben hafif yürüyüşleri tavsiye ediyorm. Herkes spor salonuna gidecek diye bir şey yok.

n Ergin BAĞCIVAN: Geç spor yapmaya başlayanlar için performans isteyen spor dalları seçilmemeli. Squash gibi sporlar performanslı sporlardır.

n Hülya AVŞAR: Çocuklar kaç yaşında başlamalı spora?

n Ergin BAĞCIVAN: 4 ile 6 yaş arasında yapılacak tüm sporlar, eğitici ve eğlendirici amaçlıdır. 6 yaşından sonra yüzme başlayabilir. Ailenin yol göstericiliğiyle, çocuğun kapasitesiyle branşlaşmaya gidilebilir. Vücut yapısıyla da ilgilidir. Tenis ise 9 yaşından sonra başlayabilir.

n Hülya AVŞAR: Peki, sporun bir saati var mıdır?

n Filiz LİMON: Gece uyuyan metabolizmayı uyandırmak için sabah sporu yapmak şart. Kulüpler artık daha erken açılıyor. Akşam sporu günün yorgunluğunu atmak için olabilir.

Body yaparken ilaç alan erkeklerin cinsel gücü azalıyor

n Hülya AVŞAR: Spor yapan bir erkekle, hiç spor yapmayan bir erkeğin cinsel gücü arasında fark var mıdır?

n Ergin BAĞCIVAN: Psikolojik etkileri sonucu cinselliği etkileyen, artı tarafı vardır. Sonuçta bunun özgüvenle çok ilgisi var.

n Hülya AVŞAR: Body yapan erkeklerin cinsel güçlerinin azaldığı söylenir, doğru mu? Oysa bir kadın olarak aşırı olanı, özel gömlek diktirmek zorunda kalanları filan iğrenç buluyorum, bunu da söyleyelim!

n Ergin BAĞCIVAN: Ben kendimden örnek verebilirim. Vücut geliştirme sporuyla 10 senedir uğraşıyorum. Eğer ilaç alımı söz konusuysa haklısınız cinsel güç etkilenir. Bilinçsiz, aşırı dozaj kullanımlarında ileriye dönük kaçınılmaz gerçektir ‘söylediğiniz.’ Sonuçta kimyasal bir olay. Ben kendim uzun yıllar kullandım, çok iyi bilirim negatif etkilerini de, pozitif etkilerini de! Yaklaşık 5 senedir de gayet temizim, hiçbir olumsuz etkisi yok. Ama bilinçsiz ve uzun süreli kullanım sonrası geriye dönüş mümkün olmaz! Merkezi sinir sistemi üzerinde de tahribat yarattığını söylemeliyiz, sadece cinsel yönden bir zaafiyet söz konusu değil.

n Hülya AVŞAR: Spor yapmayan insanlar bana hep kokuyorlar gibi geliyor, çok özür dileyerek söylüyorum. Yani bu insanlar yiyorlar içiyorlar ama hiçbir şekilde toksin atmıyorlar. Kirli gibi geliyorlar bana. Ben etrafımda hep spor yapan insanlarla görüşürüm. Çok da egoist olarak düşünüyor olabilirim!

Mutluluk= Spor+Sevgi

Canım aileme her şey için çok teşekkür ederim. Anneme, canım babama, sevgili kardeşlerim Leyla ve Helin’e. Dünyanın en iyi ailesine sahibim ve şimdi anlıyorum ki ailemin bana ve diğer kardeşlerime verdikleri en güzel şey sevgi, saygı, bağlılık olmuş. İşte bu yüzden, kendime olan güvenim ve saygım. Güvenimi, aldığım sevgiye; saygımı ise canım babamın beni ve kardeşimi altı yaşındayken elimizden tutup götürdüğü Ankara 19 Mayıs Spor Salonu’ndaki yüzme okulunda başlayan günlerime borçluyum. Ve bütün bu duyguları içinde hisseden biri olarak para, pul geçici. Dünyanın malı dünyada kalır. En büyük yatırım çocuklarınıza sporu aşılamak, sevgiyi aşılamak. Dolayısıyla onların mutluluğunu, sevgi dolu hayatlarını garantilemektir. Spor sevgiyi daima yanında getirir.

Sevgilerimle

Premenstruel beyin ödemini dağıtmak için spor yapmalı

Sivas Lisesi mezunuyum. Spor yaparken gökyüzünü gördüğümüz bir 4 Eylül lisemiz vardı. Ben oralarda alıştım spor yapmaya. Kadınlar için spor yapmak özellikle önemli ve gereklidir. Premenstruel dönemde oluşan beyin ödemi ancak egzersizle gider. Baş ağrısı yapar bu ödem. Hiç kavga etmeyen kadın bile kırıcı, dökücü olur, eşiyle birlikte olmak istemez. 30’lardan sonra, kandaki östrojen seviyesinin azalmasıyla başlıyor bu durum. Menstruasyondan bir hafta önce ve o devrede hastamıza tavsiye ediyoruz. Hiçbir zaman gitmiyorsanız bile o dönemde spora gitmeniz, yapmanız şart. Spor yaparak premenstürel beyin ödemi dağıtılır.‘


n Nezih TÖRELİ (Mimar)

Ben 11 yıl profesyonel olarak basketbol oynadım. Kayak, squash, açıkçası yapmadığım spor yok. Bazen günde 4 saat spor yapmış buluyorum kendimi! Spor yapmadığım zaman kendimi çok kötü hissediyorum, boşluk hissediyorum. Akşam bir yere gidince içki içtiğimde kendimi suçlu hissediyorum. İçemiyorum bile. Bu arada geç kalmayalım, kalkın artık spora gidelim!

n Özden Duran

(Marka yöneticisi)

Ben Amerika’da bulunduğum dönemde alıştım spor yapmaya. Buraya gelince evden önce kendime spor salonu aradım. Coliseum’u beğenince, Acarkent’te ev tuttum. Haftada beş gün, günde 3- 4 saat spor yapıyorum. Hatta hocalarım beni bazen kulübe sokmak istemezler. Biz burada yolda birbirimizi görünce hal hatır sormadan ‘Yağ oranımızı’ sorarız. Tek eleştirim işverenlere! Çalışanları spora gitme konusunda teşvik etmeliler.

n Sühendan VURAL (Müzik öğretmeni)

Haftada 6 gün, günde iki saat yapıyorum. Koşu bandına çıktığım anda günün tüm stresinin üstümden gittiğini hissediyorum. Hem evdeki biri 4, diğeri 6 yaşındaki iki küçük oğluma, hem de okuldaki çocuklara şarkılar öğretirken onlara ritmik hareketler de yaptırıyorum. Örnek olmaya çalışıyorum.

n Nilgün ÖZDEMİR

(Ev kadını)

Bankacılık mesleğimden kriz yüzünden ayrılmak zorunda kaldığımda dedim ki kendime ‘Ya günlere katılmaya başlayacaksın, ya da spor yapacaksın!’ Artık yemek yapmak, ortalığı toplamak gibi, spor da benim için bir görev. Eşim yapmaz ama beni çok motive eder. Arkadaş çevrem de hep spor salonuna gelenlerden oluştu.
Yazının Devamını Oku

Erkek ‘evlenmemiş’ kadın ‘evlen-e-memiş’

30’unu geçmiş kadınlar geçerken ‘Evlilik zamanı, çocuk zamanı’ diye yanıp sönüyor tüm ışıklar. Erkeğin bekar olması kendi tercihiymiş gibi görünürken, kadın belli bir yaşa gelip de evlenmediyse ‘Olsa olsa onu isteyen olmamıştır’ diye düşünülüyor. Tabii her zaman ve herkes için geçerli değil bu söylediklerimiz. Özellikle Hülya Avşar’la Sohbet’in bu haftaki konukları için asla. Çünkü onlar kariyer kadınları, çünkü onlar evliliği bir amaç değil ancak bir sonuç olarak görüyorlar.

Kariyer mi, jartiyer mi?

Kısacası kariyer yapmak için de bir hedef olmalı. Bir işe yaramayan kariyer olmamalı. Çünkü bana göre Türkiye’de kariyer sahibi olmak aslında dezavantaj. Herkesin gözü üstünüzde. Hem yaşantınız kısıtlı, hem de her türlü dışarıdan gelecek darbeye açıksınız. Üstüne üstlük her an ayağınızı kaydırabilir ve üç gün sonra yaptıklarınız ve başarılarınızla birlikte gömülürsünüz. Ya da olmadık, hak etmedik insanlarla aynı kefede tutulursunuz. İşte bu yüzden yapabiliyorsanız kariyer yapın ama kariyer sizi değil, siz kariyeri kullanın. Çünkü sırf hava olsun diye hırs yapıp, altı boş olan kariyerliler o kadar fazla ki, hiç olmazsa kariyeriniz sayesinde hedeflerinize ulaşın. Kariyer hedefe ulaşmak için elde edilen en büyük şanstır.

Elif ÖNAY

(Foot Cone & Belding Genel Müdürü)

Sadece reklam şirketinde genel müdürlük yapmıyorum, aynı zamanda Nişantaşı Banyan Restoranın ortaklarındanım.

Üniversite zamanı geniş bir kitle var. Orada biriyle evlenecek kadar sevgi, aşk bulduysanız, işte ilk evlenme faslı o dönemde oluyorsa, oluyor. Bir oyun gibi, müzik durduğunda çoğu sandalye kapılmış oluyor.

Beklentileriniz yaş ilerledikçe farklılaşıyor ve evlilik zorlaşıyor.

Türkiyenin genç nüfusu için evlilik hiçbir zaman üst sıralarda yazmıyor, bir mecburiyet de değil.

Bizim İngiliz bir yönetmenimiz vardı. Bir gün dedi ki, ‘Benim sıtkım sıydıldı. Eskiden mağara adamları varmış, erkeğin görevi belliymiş. Ben erkek olarak gideceğim, avlanacağım, kadın da çocuk doğurup, yemek pişirecek. Şimdi ne sizi koruyabiliyoruz, ne besleyebiliyoruz. Her şeyi kendiniz yapıyorsunuz. Peki ben ne işe yarıyorum? Varlık nedenimi, misyonumu kaybettim’ dedi.

Evlilik benim için hiçbir zaman bir amaç olmadı. O olsa olsa sonuçtur. O yüzden evlilik sitelerini, ajanslarını anlayamıyorum.

Kariyer insan hayatındaki tek şey olmamalı. Yoksa zirveye çıkınca aşağıda derin bir uçurum bulabilirsin. Ama bunun altını dolduracak tek şey aile mi? Hayır.

Evliliği değil de, aşık olmayı özlüyorum. Ve bence aşk kariyerden daha zor bulunuyor.

Tamam şu anda bir çocuğum olsa tercih ederdim. Ama böyle bir adam çıkmadı karşıma. Bunun sebebi de fazla çalışmak ve çok yoğun çalışmak belki, kabul ediyorum.

Çocuk isteği daha yeni yeni başladı. Belki biyolojik saatim çok geç, belki de çevremde çok fazla ‘Artık zamanı geldi, geçiyor’ sözlerini duymaya başladığım için de böyle düşünüyor olabilirim. Biz birkaç sene sonra görüşelim.

Nihal Sandıkçı

(Halıcı Bilgi İşlem ve Yazıcı A.Ş Tanıtım Koordinatörü)

Bence insanlar üniversiteyi bitirdikten sonra evlendi evlendi. Yoksa kariyerinde bir yere gelene kadar, bu da otuzlarına denk geliyor, evlilik için bir ara verme, öteleme lüksü oluyor. O yüzden ‘evlilik’ defteri 30’larda tekrar açılıyor.

O kadar yoğun bir iş hayatımız oluyor ki, ailene bile zor zaman ayırıyorsun. Her şeyi kendine ve işine kanalize ediyorsun. İlişkilere, özel yaşamına ayırdığın zaman diliminde tahammülün daha az oluyor bu yüzden. Kaldıramıyorsun bir takım şeyleri. Sabır da göstermek istemiyorsun açıkçası.

Toplumsal baskıyı inkar etmek güç. En basiti, belli bir yaştaysan ve evlenmediysen, kadın da erkek de olsan, sanki bir problem varmış gibi duruyor, puan düşürenler oluyor!

Çocuk insanı çok tamamlayan bir şey. Ama erkek tarafında, büyük bir şans gizli. Onun için şu evlilik şeyi bir atlatılırsa, bir kalkarsa sorunlar da kalkacak sanıyorum. Gerçi Amerika gittikçe muhafazakarlaşıyor ama..

Kariyer sahibi kadının da evlenmek isteyebileceğini unutmayalım. Bizim sadece iş düşündüğümüzü kimse söylemesin. Biz de hoş ve bekar bir erkekle tanışınca etkilenebiliyoruz. Biz de aşık olmayı seviyor ve özlüyoruz. Biz de doğamız gereği beğenilmek istiyoruz tabii. Kendimizi kapattık diye bir şey yok!!

İstediğin kadar kariyerine devam et. O arada ‘Bir elmanın iki yarısıyız’ dediğin aşkı bulursan zaten yaşarsın. Ama bir kurum haline gelmek farklı şeyler istiyor.

Erkekler artık ilk adımı atmada da, evlilik aşamasına gelirken de daha korkaklar. Kadın aşık olunca çok daha cesur davranabiliyor. Pekçok şeyden fedakarlık edebiliyor.

Kimse kimse için değişmemeli. Sen kişiliğine sahip çık. Kariyerimizle de biz bir bütünüz ve bundan vazgeçersek, ileride de erkek bizde aradığı kadını bulamayacak, o da bizden vazgeçecektir. Onun istediği kıvama gelmemek gerekir.

Gamze Avcu

Proje Müdürü

Yükselen değer yeniden aile oluyor. Bunun astrolojiyle de bir bağlantısı olabilir mi? Doğa bir toparlanma dönemi geçiriyor. Acaba insan inançları ve değer yargıları da toparlanıyor mu?.

Ben biraz eski kafalıyım herhalde. Ama ailemde bulduğum ortamı, kendim için de istiyorum.

Benim için kariyer bir güç. Ama evlenince eski değerlerin korunduğu bir evlilik isterim.

İnsan kariyerini olduğu kadar özel hayatını da planlamasını bilmeli. Özel hayatı da disipline etmemiz gerekiyor.

Evlenmek, evlenmemek benim için bir problem değil. Ama hayattan beni tatmin edecek başka şeyler bulduğum müddetçe! Şu an bu tatmini kariyerim veriyor. İkisi birarada olursa da ne ala!

Serter Öztürk

Avukat (Sosyal Danışman)

Kadınların evlenmeden de mutlu olabilmeleri erkekleri sarsıyor. Kadınlar değişti belki ama erkekler hala aynı!

Kadınlarda aidiyet, erkeklerde mülkiyet duygusu baskın. Mağara dönemi erkeklerin avcılık yapması hep bu içgüdülerle ilgili.

Erkek sahip olmak istiyor. Ama ‘evlenmek’ denilince soru işareti onun için. Kadın ise tohumunu en iyi şekilde yaşatabilecek partneri arıyor, yani sağlıklı ve maddi gücü olan erkeği arıyor, annelik içgüdüsüyle.

İş kadını terkettiğinde kadın yanında bir hayat arkadaşı arayacak. 55 yaşındaki bir kadın bunu çok daha iyi anlar.

Aile kutsal bir kurumdur. Tamamen reddedersek toplumun düzenini de sarsarız. Her şeyi her insana bırakırsanız olay boyut değiştirebiliyor.

Kadının bireysel olarak ayakta durma gücü ekonomik, o da kariyeri gerektiriyor, işte burada kadın bunu abartabiliyor.

İnsan zaman zaman kendini uzaktan seyretmesini bilmeli. Bu yüzden toplumsal baskı dediğimiz şey aslında gerekli de olabiliyor.

Kulağın açık olması ‘Ben ne yapıyorum, nereye gidiyorum’u düşünmemizi sağlıyor.


Burak Kaya

Ventura Yazılım ve evlilik.com sahibi

Eskiden üniversite bitirdikten sonra iş bulunuyor ve emekli olana kadar o işyerinde kalınıyordu. Şimdi hırslılar, hedefler büyüdü. Bu amaçlarda başarı için de evlilik 20’lerden 30’lara taşınıyor.

30’larındaki insanların beklentileri ‘yalnızlık ve paylaşmak ihtiyacı’ oluyor. 30’un altındaki insanlar daha farklı şeyler istiyorlar. Erkekler, bakımlı kadın ararken, kadınlar açık açık ‘Kariyer sahibi, iş sahibi, yüksek gelirli’ diye erkek adayı tarif ediyorlar.

30 yaşını aşmış erkek için ‘evlenmemiş’ deniliyor. Kadın için ise ‘evlenememiş!’ Bilinçaltında sanki ‘başarılamamış’ bir şey var gibi.

İnsanlar uygun partnerleri bulunca, koruma içgüdüsüyle onu değiştiriyor, sonra kendileri de soğuyor.

Modern toplumun tuzakları evlilik kurumunun yok edilmek istenmesi, çocuğun kadın hayatında bir bağ olması, evliliğe ihtiyacı olmaması olarak sıralanabilir. Oysa insanın dünyada olması için üremesi lazım. Yoksa dünya üzerinden yok olacak!

İnsanlar önce bana kızıyor, sonra dediğime geliyorlar

Ben bir çizgiyi geçmeden asla evlenmeyi düşünmedim. 34 yaşındayken, artık istediğim zaman ‘Kusura bakmayın ben bugün çocuğumu emzirmeye gideceğim’, ‘Ben bu işi erteliyorum’ deme gücüne sahip olduktan sonra çocuk sahibi olmaya karar verdim. Çalışarak bu hale gelmeyi bekledim. Ben kendime ‘evlenememiş’ dedirtmedim. Kariyerim çok önemli oldu hayatımda. İnsanlar bana bunu sormadı, sanki erkeklerin üstüne çıktım da ben tercih etmeliyim, ancak ben istersem evlenilir gibi bakıldı bana. Beni yaralayan bakış açısı ise bir kadındım ve evlenme teklifi almak istedim. Sonuçta aldım da, sonuçta kadınım ya..

Doğru adamı bulamasam da ben kendim için çocuk yapardım zaten
Eşim istemese de ben çocuğumu doğururdum. Doğurduktan sonra konuşuruz! Bunları bilmek lazım, görüyorum çünkü, izliyorum. Gözlemliyorum. Hiç çocuk istemeyen adamlar, çocuklarını omuzlarından indirmiyorlar. İnsanların istemediği şeyleri söylüyorum ama sonunda dediğime geliyorlar. O gözlemler beni buraya getirdi. -Aman Kaya yanlış anlamasın- Çocuğu kendim için doğururdum. Eksta çocuğumla babası da ilgilenirse bu benim şansım olurdu ancak. Ama ben canımdan kanımdan bir şey istiyorsam, bu devirde asla ‘çocuğumun babasını seçmek için’ uğraşmam. Öyle bir şey kalmadı. İyi baba olacak adamı aramaktan vazgeçsin kadınlar. Çocuk ele gelmeden, koklamadan kimin iyi baba olacağını anlayamazsın. Benim kocam da çok iyi bir baba ama bekarken bunu hiç göstermezdi..

Çocuk babası aramak yanlış bir arayış. Çocuğu kendin için doğur ama bu demek değil ki sokaktaki serseriden doğur! Ben şanslıyım ama böyle bir şansım olmasaydı da 34 yaşında çocuk için tutuştuğum dönemde, mutlaka bir erkek arkadaşımdan evlenir çocuk yapardım, ama sonrasına da katlanırdım.

Tuzağa düşmemek lazım. Değişmeyen tek hedef aile ve çocuk olacak

Eskiden otomatiğe bağlı bir makina gibi çalışıyordum. İşini seviyorsan bu kurallar şart. Benim çok canım yandı ama sonuçta her şeyim programlıydı benim. İşi için birtakım şeylerden vazgeçen insanlara maalesef acıyarak bakıyorum. Bir müddet sonra doğanın dengesi denen bir şey var. İş sizi bırakınca, yapacak hiçbir şeyiniz yok hayatta. Çocuk yapmak menfaatler üstüne oturmuyor tabii ama bir çocuk hayatın başka bir boyutunu beraberinde getiriyor. Ben bunları yapmasaydım, işimdeki başarımı hiçe sayardım açıkçası. Benim için çalışmak ve kariyer sahibi olmak, özel hayatımı istediğim gibi kurmamı sağlar ancak. Ben niçin çalıştım, sıradan ama rahat yaşayabilen bir insan olmak için yaptım. İyi ki de çocuk yapmışım, şimdi asla ‘Sanatım için ölürüm’ diyecek kadar gerizekalı değilim. Sanatım için olmadık köylerde, aç susuz yaşamam eskiden yaptığım gibi. Kıymetiniz bilinecek mi sanıyorsunuz? İki günlük insanlarla, sadece göz renginden dolayı kıyaslanabiliyorsun, bunlar çok kırıyor insanı.

Hülya Avşar

Kariyer yapan kadınlarda bir zamanlama hatası olabiliyor. Dur denecek zaman var, bunu bilmek lazım. Kariyer demek, bir yere kadar. Bir zaman sınırı koyacaksın, ama o zamana kadar da eşek gibi çalışacaksın. Ha, ondan sonra başka bir boyuta geçebilirsin. Ben eşek gibi çalışmasam da evlenseydim ne olurdu, kendimi evliliğime veremezdim.

Ben şu anda her yıl 1,5 ay tatil yapabiliyorum. Bunu yap bakalım 15 sene önce. Çalışman gerektiğinde çalışacaksın!

Aşk uğruna kariyerinden vazgeçenlere de karşıyım. Duyguların peşinden gitmek, işe yapılan nankörlüktür.
Yazının Devamını Oku