GeriAyşe ARMAN Mehtap, ‘Almodovar’ filminden çıkıp gelmiş bir kadın gibiydi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mehtap, ‘Almodovar’ filminden çıkıp gelmiş bir kadın gibiydi

Doğduğum topraklardan mı, genetik mi, yetiştirilme tarzım mı, bir tahtamın eksik olmasından mı bilemiyorum... Ama kendimi bildim bileli, dışlanana, dışarıda kalana, farklı olana ilgi duydum, onları merak ettim. Ne yapıyorlar, nasıl yaşıyorlar, neler hissediyorlar. O yüzden üç gün üç gece geçirdim travestilerle. Yeni isimleriyle, trans kadınlarla. Başka şeylere yormanıza gerek yok, yapmaya çalıştığım şey, anlamaya çalışmak ve sizlere aktarmaktı...

BİZİM İÇİN CENNET BİLE YOK - FOTOGALERİ

Gecenin bir yarısı.
Bomonti’de ıssız bir sokak.
İnce uzun bir apartman.
İçeri dalıyorum, o daracık merdivenleri tırmanırken nefes nefese kalıyorum.
Çık çık bitmiyor.
Kirası ucuz diye, travestiler asansörsüz binalarda oturuyor.
Zili çalıyorum./images/100/0x0/55eac4fff018fbb8f8958d26
Daha zili çalarken kaçıp gitmek istiyorum, heyecandan ölüyorum... Yalan!
Ben alenen korkuyorum, kalbim küt küt atıyor.
Çünkü neyle karşılaşacağımı bilmiyorum.
Ama işte korkunun ecele faydası yok.
Kapı açılıyor.
Ve karşımda Mehtap.

AYŞE MİSİN? GEL İÇERİ

Oh my god!
Bu da ne!
Ben nerdeyim?
Bu kim?
Bu nasıl uzun bacaklar!
Mini etekle ne kadar şahane görünüyor.
Beni şöyle bir baştan aşağı süzüyor, “Ayşe misin?” başımla evet işareti yapıyorum, “Gel içeri” diyor.
Ve ben Mehtap’ın açtığı kapıdan travestilerin dünyasına dalıyorum.

BEDENİNDE İKİ CİNSİYETİ BARINDIRMAK

Benden genç.
Benden daha güzel, daha seksi ve daha komik.
O, yüzde yüz bir Almodovar kadını.
Palavra sıkmanın manası yok, bu diziyi yapmaya karar verdiğimde, toplum tarafında dışlanmış bir kesimin çektiği acıları yansıtmak, yaşadıkları zorluklara ayna tutmak gibi ulvi bir amacım yoktu.
Her şeyin tek bir sebebi var: Merak.
Yeni şeyler öğrenirken heyecanlanmak.
Allah’tan gazetecilik bana farklı dünyaları tanıma fırsatı veriyor.
Oldum olası, bedeninde hem bir erkeği, hem kadını barındıran bu kadınları merak ettim.
Tedirginliğim hâlâ devam ediyor.
Mehtap’ın evi, İzzet Çapa’nın kulüplerine benziyor, alengirli ve şık duvar kağıtları, enteresan bir lamba, siyah bir geniş bir koltuk.
Mehtap, İstanbullu ve eğitimli.
Ona bir travesti dosyası yapmak istediğimi anlatıyorum, o ve arkadaşlarıyla mümkünse üç gün üç gece geçirmek istediğimi söylüyorum.
Ajda Pekkan da böyle olmuştu, Mehtap’tan gözlerimi alamıyorum, görüntüsünde bir erkeklik izi arıyorum, küçücük de olsa, bulamıyorum; yok.
Baştan aşağı kadın.
Güzel, cazibeli, seksi, havalı, incecik bir kadın.
Suratına bakınca, “Bu aslında erkek!” diyebileceğiniz biri değil yani.
“Ama ameliyatlı değilsin di mi?” diye soruyorum.
“Hayır şekerim, yerinde” diyor, “Gerektiğinde kullanıyorum!”
Sesi  erkek gibi değil, ama kadın gibi de değil.
Fakat müthiş esprili ve zeki.
Cart diye lafı yapıştırıyor.

FIRÇAYI AL TUVALETİ TEMİZLE

O sırada eve Gülay geliyor, o da travesti. Tiyatrocu. Sonra alt komşusu Pınar. Çay içiyoruz birlikte. Oysa insan zannediyor ki bu arkadaşlar hiç durmadan içerler, alakası yok...
Evleri de mis gibi.
Şık, tertipli, düzenli.
Kadın eli değmiş yani.
Bana uzuuun uzuuun dünyalarını anlatıyorlar.
Mehtap seks işçisi ama müşterilerini seçme lüksüne sahip. Havalı bir internet sitesi var. A ve P yazıyor. Ben de salak olduğum için anlamıyorum, hem aktif hem pasif anlamına geliyormuş.
Birazdan sohbet başlıyor, Mehtap müşterilerini anlatıyor.
Çiftler de geliyormuş, erkekler de, lezbiyenler de, mazoşistler de...
“Nasıl yani?” oluyorum.
İçeriden bir kemer getiriyor, “Bununla vurmamı isteyenler oluyor” diyor, “Bir böyle bir grup var. Sonra eve girdiği anda mazoşist olduğunu anladığım ve direkt, “Yer kovasını ve fırçayı al, tuvaleti temizlemeye başla” dediğim grup. Onların seks filan istediği yok. Bir kadın emir versin, onu bunu yap desin, azarlarsın, bayılıyorlar, sonra ayaklarımı ovduruyorum. Grup seks için gelenler de var, lezbiyenler de var. Anlayacağın, her tür müşterim var...”
Kendi korkularımı rahatlamaya yönelik bir soru soruyorum.

KEDİLER GİBİ KARŞILIKLI KORKUYORUZ

“Peki tehlikeli değil mi?”
“Tabii ki tehlikeli” diyor “Ama hayatımı kazanabilmek için yapabileceğim başka bir şey yok. Tuhaf bir içgüdü geliştiriyorsun, bir iç sesin oluyor, o seni tehlikeden koruyabildiği kadar koruyor. Zil çalınca aşağıya bakıyorum ve gelenin, yukarıdan röntgenini çekmeye çalışıyorum. Ama şöyle de bir şey var, gelenler benden daha heyecanlı oluyor, kediler gibi önce karşılıklı korkuyoruz, sonra o korkuyu aşıyoruz. Yeni insanlar tanımak zevkli oluyor, ama bazen de öyle zamanlar geliyor ki, bu işin çekilecek yanı kalmıyor. Yurtdışından da müşterilerim var.”
Bir an afallıyorum, “İyisin, hoşsun ama çok güzel Rus kızları var, sen de netice de kadın değilsin, bir erkek seni neden tercih eder?” diyorum.
“Ooooo sen çok safsın!” diyor. “Adamın fantezisi bu. İkisi bir arada. Bir bedende her şeyi istiyor!”
Bana o gece, orada, bir sürü şey anlatıyorlar.
Bütün hayat hikayelerini.
Birlikte üzülüyoruz, gülüyoruz, bir sürü şeyden konuşuyoruz.
Ve sonra ben ayrılıyorum...

MANİKÜR PEDİKÜR YAPTIRIYORUZ

Şimdi sıra bende.
Ben onları davet ediyorum.
“Ama ben evli barklı bir kadınım, sizi öğleden sonra çayına bekliyorum, gece olmaz” diyorum.
Ve onlara bir sürprizim var, Mehtap’la Gülay’a.
Mahalle berberine telefon açıyorum, “Evde üç kadın olacağız, manikür ve pedikür yaptırmak istiyoruz, mümkün mü? Ha bir de fön çektireceğiz” diyorum.
“Tamamdır, arkadaşları birkaç saate göndeririz” diyorlar.
Mehtap ve Gülay geldiğinde, evde bin yıldır evimizin her şeyi olan Leman da var. Leman hayatında ilk defa travesti görüyor ve ne yalan söyleyim, önce hiç hoşlanmıyor, pek temkinli, onlar ne yese içse bakıyorum bulaşık makinesine sokuveriyor, yetmiyor çamaşır suyuyla yıkıyor.
“Ne ayıp yaptığın!” diyorum.
Yavaş yavaş o da alışıyor.
Evin içinde üç kadın inanılmaz güzel vakit geçiriyoruz.
Emre de fotoğraf çekiyor.
Mehtap o kadar hoş, o kadar çekici ki, yazık Emre de beni korumaya çalışıyor, “Sen de üzerine hoş bir şeyler giysene, şöyle öne gelsene” diyor.
Mehtap’la elbiselerimi paylaşıyorum, benim kıyafetlerim ona daha çok yakışıyor, giyinirken poposu görünüyor, üzerinde ince bir g-string var, “Ne kadar güzel popon var, bacaklarında da hiç selülit yok!” diyorum.
“Dalga mı geçiyorsun, tabii ki olmaz, ben erkeğim!” diyor.
Fakat memelerini uzun saçlarıyla utangaç bir şekilde kapatıyor.
Ayna karşısında hep birlikte makyaj yapıyoruz.
Leman’ın böreklerini yiyoruz, kanepeye yayılıp sohbet ediyoruz.
Yavaş yavaş yaşadıkları zorlukları öğreniyorum.
En komiği de, manikür pedikür aşamasında yaşanıyor.
Gelenler şok yaşıyor.
Biz gülüyoruz.
Ben Mehtap’ın ayaklarına takıyorum, “Büyükmüş, güzel değilmiş!” diyorum, bozuluyor, “Sen kendi ellerine bak” diyor, “Manav eli gibi!”
Yine gülüyoruz.
Evde şık şık giyindikten sonra kendimizi Nişantaşı sokaklarına vuruyoruz.
O macerayı da yarın anlatırım artık...

Bu toplumda sokak köpekleri kadar değerimiz yok

KADIN KAPISI SOSYAL DANIŞMANI VE İSTANBUL LGBTT YÖNETİM KURULU BAŞKANI ŞEVVAL KILIÇ

Şevval, acayip cevval bir trans kadın. Okuyan, takip eden, dünyayı izleyen, bilgili ve esprili. Buna nasıl ironiyse, hepsinin ortak özelliği neşeli ve alaycı olmaları. “Mutluluk piliyle doğmuşum ben” diyor Şevval Kılıç, “Başıma ne gelirse gelsin, her sabah mutlu uyanıyorum” diyor. O, inkar etse de, bence yeni deyimle ‘trans kadın’ ve erkeklerin sözcüsü gibi...

*  Terminolojiyi bilmediğim için soruyorum. Sizleri nasıl tanımlamalıyım? /images/100/0x0/55eac4fff018fbb8f8958d28
- Artık “Trans” diyoruz. Genel adımız bu. Transeksüel ya da travesti yerine, “Trans kadın”, “Trans erkek”, “Trans birey.” Geçen kasım ayında trans aktivistlerin katıldığı bir toplantıda biz de tartıştık ve bu konuda bir deklarasyon, manifesto yayınladık.

*  Mesela siz transeksüelsiniz, cinsiyet değiştirdiniz...
- Yok işte öyle değil. Ben hep kadındım. Cinsiyet değiştirmedim. Sadece pipili doğmuş bir kız çocuğuydum. Gerekli operasyonu oldum ve kurtuldum.

*  Anladım...
- Ama yüzündeki ifade anlamış gibi durmuyor! Sen tek değilsin, cinsiyet değişimi tüm dünyada tartışılan kavramlardan biri. Biz de bu kavramları yeni yeni öğreniyoruz. Rahat rahat merak ettiğin ne varsa sor...

*  Tamam o zaman başlıyorum. Doğrusu transvesti mi travesti mi?
- “Transvesti.” Karşı cinsin kıyafetlerine özenen kişi manasında kullanılıyor. Kadın kılığına girip dolaşıyor. Ama bu sadece bir oyun, cinsel kimliğe öykünme filan yok. Dünyadaki anlamı bu. Bizde anlam kayması olmuş. Biz burada, ameliyat olmamış translara “Travesti” diyoruz. Oysa Türkiye’deki travesti nüfusunun neredeyse tamamı, hormon almış, göğüslerini yaptırmış, yani istemediği zaman erkek, istediği zaman kadın görünüme geçebilme şansları yok. 7X24 kadın görünümünde yaşıyorlar. İngilizce’de ‘Pre-Op Transexual’ ya da ‘Post-Op Transexual’  gibi ayrımlar var. “Operasyon öncesi transeksüeller” ve “Operasyon sonrası transeksüeller” gibi. Bizde henüz bu yok...

*  Ameliyat olmuş trans kadınlar, olmamış pipili kızları ciddiye almaz mı?
- 15-20 yıl evvel böyle bir hiyerarşi vardı, şimdilerde pek kalmadı. Çünkü bu da bir ayrımcılık, bir tür organ hiyerarşisi yani. Ama evet, ameliyatlılar kendilerini biraz daha havalı hisseder.

*  Neden?
- Çünkü ameliyatlıysan, muhtemelen kendine başka bir hayat kurmuşsun demektir. Seks işçisi değilsindir...

*  Yine neden diye soracağım...
- Sor, sor. Ameliyatlıysan, ‘sex business’ için artık ölüsün! Tabii 19’luk Ukraynalılarla baş edebilecek kadar güzel değilsen! Seks işinde, penisli arkadaşlar rağbet görüyor. Tüm dünyada öyle. İki cinsiyet aynı bedende çünkü, cazip geliyor. O yüzden seks işçiliği yapmak zorundaysan, ameliyat olmamak daha avantajlı.

GÜNDÜZ BİZİ TEKMELERLER GECE KOYUNLARINDA SEVERLER

*  Peki siz, hepiniz aslında eşcinsel misiniz?
- Hayıııır Ayşeeee! Elmalar ve armutlar! Eşcinsel, kendi cinsiyetinden hoşlanan. Oysa transeksüellerin, travestilerin ya da yeni deyimiyle, ‘trans’ların partnerleri de erkek. Daha da kafanı karıştırayım, ben mesela kendime, “Heteroseksüel trans kadın” diyorum.

*  Dağıldım gitti. O da nereden çıktı şimdi?
- “Cinsellik akışkandır, değişkendir, dönüşkendir” gibi teoriler türedi. Judith Butler ‘Queer theory’i attı ortaya. Kimsenin yüzde 100 heteroseksüel olamayacağı gibi, kimsenin yüzde 100 homoseksüel de olamayacağını anlatan bir kuramdan söz ediyor. Yani hiç kimseyi, “Odur, budur, şudur” diye etiketlememek gerekiyor. Bugün busundur, yarın başka bir şey olabilirsin.

*  Hepimiz biliyoruz ki bu ülkede gay’ler ve lezbiyenler ayrımcılığa uğruyor, peki trans bireyler...
- Kat kat fazla. Çünkü gay’ler ve lezbiyenler görünmezler, gizliler. O yüzden de topluma entegre olmaları, iş bulmaları daha kolay. Bakınca, “Bu bir gay!” demiyorsun. Ama trans bireyleri, gördüğünde hemen anlarsın. Türkiye’de transların uğradığı ayrımcılık ve maruz kaldıkları nefret suçları had safhada, her gün leblebi yer gibi öldürülüyorlar. Biz buna, “Cinskırım” diyoruz, soykırım gibi. Bu toplumda sokak köpeği kadar değerimiz yok.

*  Oooo bu çok ağır bir şey...
- Evet, ama gerçek. Trans bireyler, bu toplumda izole edilmiş durumdalar, tecritler. Kimse onlara iş vermek, ev vermek istemiyor. İnsanlar korkuyor, uzaklaşıyor, aralarına almıyor. E ne yapsınlar? Aç kalacak halleri yok, yüzde 99’u seks işçisi olarak çalışıyor. Bunu tercih ettikleri için değil. Onlara dayatılan bu. Başka çareleri yok.

*  İki yüzlülük yok mu bu işin içinde?
- Hem de nasıl. Şu laf hep vardır: “Gündüz bizi tekmelerler, gece koyunlarına alıp severler!” Bu deyişi oryantalist buluyorum ama tabii ki gerçeklik payı var.

*  İkiyüzlülüğün boyutu bu kadar mı?
- Olur mu? Bir de bitmez tükenmez aktif-pasif meselesi var. İki erkeğin cinsel ilişkisinde, bir tarafın ‘yapan’, bir tarafın ‘yapılan’ olması. Bugün bir trans öldürüldüğünde, katilin öyle bir şey olsun olmasın, “Bana ters ilişki teklif etti” deyip, bilmem kaç yıllık cezayı bilmem kaç yıla indirmesiyle son buluyor. Diğer potansiyel katiller de ellerini ovuşturuyor çünkü onlar için bu durum cinayet işleme hakkına dönüşüyor.

*  Orada nasıl bir psikoloji söz konusu? Katil, kendi cinsinden biriyle yattığı için kendisinden nefret ediyor da o yüzden mi agresifleşiyor...
- Psikolog değilim ama beraber çalıştığımız doktorlardan şöyle bir şey öğrendik: ‘Post ejakülasyon sendrom’ diye bir şey var. Boşaldıktan sonra erkeğin, partnerinden uzaklaşma arzusu. Erkekten erkeğe değişiyor ama biz, cinayetlerin büyük çoğunluğunun bu dönemde işlendiğine inanıyoruz. Cinsel ilişki bittikten sonra partnerine karşı bir soğuma yaşıyor. Çeşitli sebeplerden dolayı uzaklaşamamışsa da, bu bir saldırganlık patlamasına yol açabiliyor.

*  Bu tür cinayetlerde katilin üzerine ne kadar gidiliyor? Yoksa “N’olacak travesti işte” mi deniliyor...
- Davanın ne yöne gideceği tamamen hakimin inisiyatifinde. Bazı hakimler, “Bana ters ilişki teklif etti”yi “Vayyyy büyük iğrençlik!” diye algılarken, Bursa’da müdahil olduğumuz bir davada şahane bir hakim vardı ve bu numarayı yemedi. “Sen de” dedi katile, “Ters ilişki teklif ettiğinde ‘Hayır’ deseydin!” “Önümü kesti” dedi. “Niye eve bıçakla gittin?” dedi. “Travestiler tehlikelidir o yüzden” dedi. “Peki bu kadar tehlikeliyse niye yedi seferdir gidiyorsun?” dedi; çünkü kamera kayıtları vardı. Sonra da, “Peki evi talan etmenin sebebi neydi?” diye sordu. Katile kaçacak yer bırakmadı, yağmadan, gasptan, bilerek ve isteyerek adam öldürmekten yargılandı. Bu bir devrimdir, emsal davadır.

*  Yüzde 99’u seks işçisi olmak zorunda diyorsunuz, ya o yüzde 1?
- Aslında yüzde 1 lafın gelişi, ondan bile küçük bir oran. Ben mesela, özel yeteneklerim, becerilerim olduğu için değil, şanslı olduğum için yırttım. Hoşlanmadığım bir açıklama var, “Feminist ve sosyalist ideolojiyi tanıdıktan sonra seks işçiliği yapmaktan vazgeçtim!” Yok böyle bir şey. “Çok doluyum, donanımlıyım, entelektüel birikimim var, artık seks işçisi olmayacağım” Hadi ya! Ben şanslıydım, çünkü bir adam geldi beni çekti çıkardı bu hayatın içinden. Benim hikâyem budur...

Annem pipili bir kızı olduğunu hiçbir zaman kabul etmek istemedi

* Sizin hikayeniz nerede başlıyor. Şunu bir baştan anlatsanıza...
- Doğma büyüme İstanbulluyum. Uluslararası ilişkiler ikinci sınıftan terkim. Bir trans arkadaşım, “Benimle oturabilirsin ama kadın olmanın bir bedeli var. Hepimiz seks işçiliği yapıyoruz, bununla baş edebiliyor olman lazım” dediğinde, 20 yaşındaydım. “Amaaan bir sürü güzel erkek var, bir de üzerine para alacağım” dedim. O kadar genç ve salaktım ki, benim için seks işçiliği, güzel erkeklerle flört etmekti. Bir buçuk yıl böyle bir hayatım oldu. O kadar güzeldim ki, mini eteğimle İstiklal’de yürürken, yol ikiye ayrılırdı. Hopladım, zıpladım. Ne kadar zor, bela bir şey olduğunun sonradan farkına vardım.

* Ameliyata nasıl karar verdiniz?
- O bir buçuk senenin sonunda...

* Herhangi bir tereddüt?
- Yok, hayır. Deli gibi istiyordum. Hiçbir soru işareti yoktu kafamda.

* Annenizi, babanızı? Hangisini ikna etmek daha zor oldu?
- Çocukken psikoloğa filan götürdüler, bunun seçilebilecek bir şey olduğunu zannettiler. Seçmeyeyim diye direndiler. Ama doktorlar dedi ki, “Anneyle ilgili yapılması gereken şey var.” Çünkü ben kendimle barışıktım. Annemse bir türlü oğlunun, pipili bir kız çocuğu olduğunu kabul etmek istemiyordu. Sonra evden ayrıldım, biraz daha kadınsılaşmaya başladım. Annem, eşcinsel olarak, onlarla yaşayabileceğimi ama katiyen kadın kılığına girmemem gerektiğini söyledi. Ama bir süre sonra ona kadın kılığında dolaştığımı, göğüslerimin olduğunu, artık geri dönülemez bir yola girdiğimi anlattığımda, hemen ameliyat olmam ve evlenmem gerektiğini söyledi. Annelerin kafasındaki iffetli kadın-iffetsiz kadın ayrımı çok keskin.

* Ve siz, paraları biriktirdiniz ameliyat oldunuz öyle mi?
- Evet evet, bir kısmını da bir arkadaşımdan borç aldım.

* Çok acı çektiniz mi?
- Yok ya, işin o kısmı, karnaval gibi! Bir maraton koşmuşsun koşmuşsun, herkesi geride bırakmışsın, çizgiyi geçiyorsun, muhteşem bir duygu. Ben dikişlerimin ağrıdığını bile hissetmiyordum. Zaten aynı ameliyatta göğüslerimi de yaptırdım, adem elmamı da aldırdım. Yatmışken, “Hepsi olsun!” dedim.

* Aileniz?
- Onlar yanımda değildi, kızmıyorum, yargılamıyorum. Anlıyorum onları. Bana doktorum şöyle bir şey söyledi, “Bu ameliyatlar tıp fakültelerinde öğretilen ameliyatlar değil. Bunlar, doktorların kendilerini geliştire geliştire ustalaştıkları operasyonlar.” Ben doktorumdan çok memnun kaldım. Benim vajina fetişim vardı, pembe kimlik filan umurumda değildi, sonunda istediğim olmuştu. Gerçi doktoruma dedim ki, “Ben sizden kolumu çıkarıp, onun yerine bir bacak takmanızı istiyorum. O bacakla da koşmayı hayal ediyorum.” Güldü ama inanır mısın yaptı...

* Sizinki kadınlarınkiyle aynı mı?
- Görünüşü aynı. Ama mukoza olmadığı için ıslanma yok, kayganlaştırıcı kullanmak gerekiyor. Ama tamamı cildimden, özellikle de penis derimden yapıldığı için çok duyarlı ve hassas.

* Ameliyattan sonra mı sizi bu hayattan çekip alan adamla tanıştınız ve evlendiniz...
- Hayır, hayır. Ameliyattan sonra, seks işçiliğine bir süre daha devam ettim. Ama tuhaf bir şekilde benim için eğlence bitti, artık bu işi yapmak istemiyordum. İş de adamlar da çirkin geliyordu...

* Penisiniz varken ne fark vardı?
- Galiba şu: Hâlâ ‘pasif’ taraf olsam da, penisim varken benim de bir ‘iktidar’ım var diye düşünüyordum herhalde. Evet, cinsiyetçi bir bakış açısı ama ameliyattan sonra, “Başka bir iş alternatifi olabilir mi?”yi sorgulamaya başladım. Allah’tan ilk çığlık attığımda biri tuttu elimi: Orhan. Büyük aşk, evlendik.

* Eşiniz sizden daha mı cesurdu?
- Kesinlikle! İlk zamanlar anlamadım tabii, küçücük bir kızdım. Fakat zaman içinde Orhan’ın değerini ve farkını anladım. Birlikte 16-17 yıl geçirdik. Orhan, Zaza’ydı, eski devrimcilerden. Benden 10 yaş büyüktü, ultra ultra bir adam. Bir kadının karşısına ya bir kere çıkacak ya da hiç çıkmayacak biri.

* Heteroseksüel bir erkeğin, trans bir kadına ilgi duyması için, onda da mı eşcinsel bir eğilim olması lazım?
- Alakası yok. Penisli bir kadın olsaydım, bu söz konusu olabilirdi. Ama benim sonradan inşa edilmiş olsa da bir vajinam var. O yüzden kocama eşcinsel denilemez. O, beni gerçekten sevdi. 16 yılın sonunda, elimi tuttuğunda, hâlâ kulaklarına kadar kızarıyordu.

* Niye geçmiş zaman kullanıyorsunuz?
- Geçen yıl kaybettim. Bir kalp krizi.

* Aaa çok üzüldüm...
- Evet, toparlamaya çalışıyorum kendimi. Haklarım için mücadele etmeyi, ben ondan öğrendim. Onun anısına hayata asılmaya ve vazgeçmemeye çalışıyorum.

İçimizde şahane  görünenler de var çok acayip görünenler de

* Normal kabul edilmemenin altında Allah’ın verdiği cinsiyeti değiştirmek, buna cüret etmek, kalkışmak, gibi bir şey olabilir mi?
- Bilmiyorum. Translığı, din üzerinde açıklamaya kalkışmak yanlış. Çünkü ikisi, hiçbir yerde, uzayda bile bir araya gelmemesi gereken iki farklı konu. Ama Humeyni İslam Devrimi’nde, İran’da, “Aslolan ruhtur, beden ruhu takip eder” diyor ve İran’da transeksüel ameliyatları başlıyor. İzin veriyor. İran’ın transeksüel ameliyatların yasallaştırması bizden öncedir. Onlar, eşcinselliğin İslam’a başkaldırı olduğunu söyler, transeksüellere karşı değildir. Film festivaline ilginç bir İran filmi geldi, gay olduğu halde ameliyata zorlanan birinin trajik hikayesi. Halbuki o, erkek bedeninde kalmak istiyor, ama İran’da yaşayabilmek için transeksüel oluyor, sistem onu buna zorluyor...

* Bütün bu anlattığınız şeyler, çok çok zor. Kafadan dışlanmak demek. İnsan bunu nasıl tercih eder? Nasıl gider ameliyat olur? Toplum seni hiçbir zaman onaylamayacak!
- Böyle planlayamıyorsun ki. O duygu içinden taşıyor, kendine engel olamıyorsun. Transeksüellik inan böyle bir şey. O yüzden de içimizde şahane görünenler kadar çok acayip görünenler de var. Her çeşidimiz var. “İleride ne olur? Ben dışlanır mıyım? Toplum bana ayrımcılık uygular mı?” bunların hiçbirini düşünmüyorsun. Ruhunun peşinden gidiyorsun.

* Ruhu tamamen kadın olduğu halde, pipisi olanlar ne kadar acı çeker?
- Etrafındaki transeksüeller “Ameliyat ol” diye baskı yapmazlarsa, şahane mutlu bir hayat yaşayabilirler. Çok heteroseksüel görünen bir ülke olmamıza rağmen, Türk erkekleri penisli kızlardan hoşlanıyor.

* Aslında ruhu kadın ama pipisi var ve kadınlarla cinsel ilişkiye girebiliyor, bu nedir şimdi?
- Bazıları hem aktif hem pasif, kişiye, müşteriye ve talebe göre değişiyor.

* Neden biri kestiriyor, biri kestirmiyor. Birinin parası var, diğerinin yok. Bu mu?
- Ameliyatların prosedürleri çok uzadı ve arttı. Ayrıca da pahalı.                        Üstelik dediğim gibi, trend artık kestirmeme.

* Ali Nihat Mındıkoğlu’ndan bu yana neler değişti?
- Çok iyi bir doktordu aslında. Ama o yıllarda bu operasyonların sistemi hâlâ yerleşmemişti. Arkadaşlarımdan biri 17 yaşındayken, babasından para çalıyor ve soluğu Mındıkoğlu’nda alıyor. O da arkadaşımı ameliyat ediyor. O zamanın teknolojisinde ameliyattan sonra, içinde uzun bir süre protez taşıman gerekiyordu, kapanmasın diye. Baba durumu öğreniyor, müdahale ediyor, protezi çıkarıp camdan aşağı atıyor kapansın diye. Hırsını alamıyor, üstüne Mındıkoğlu’na dava da açıyor, işte o, son ameliyatı oluyor. Oysa ameliyat kalitesi açısından en iyilerinden biriydi.

* Siz bunca yıldır transların sözcüsü olmak için mi Kadın Kapısı Vakfı’nda çalışıyorsunuz?
- Hiç öyle iddialarım yok. Orhan’la birlikte olmaya başladıktan sonra önümde kocaman bomboş sayfalar açıldı. Bu vakfı buldum. Önceleri gönüllüydüm. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve AIDS’in önlenmesi konularında çalışıyordum, saha görevlisiydim. Sonra vakıf, benden sürekli çalışmamı istedi.

BİR TRANS İÇİN CENNET YOK

* Dünyada transların sorun yaşamadığı bir yer var mı? Hani şu ülkede çok iyi şartlarda yaşıyoruz gibi...
- Hayır, bir trans için cennet yok. Hindistan’da Tanrı’sınız, onu saymıyorum tabii, Hicra oluyorsunuz.

* Nasıl yani?
- Penisini felaket bir şekilde kesiyorlar. Seni resmen kastre ediyorlar, anestezi filan vermeden, sen de debeleniyorsun, kanıyorsun kanıyorsun... Bayılmayasın, kendinden geçmeyesin, ölmeyesin diye de seni sabaha kadar tokatlıyorlar. Eğer şanslıysan ve ölmemişsen, sabah güneşi doğduğunda yaranı kapatıyorlar ve sonra senin kadın kanıyla dolacağına inanıyorlar. Artık Tanrı’sın.

* Çok korkunçmuş...
- Bir de Fransız Polinezyası’nda bir bölgede, çok enteresan, aileler, kız gibi yetiştirecekleri erkek çocukları seçiyorlar. Çünkü biliyorlar. Oysa bizim ailelerimiz kör. Annem, en yakın arkadaşımı teşhis edebildi. Adı Mehmet’ti, ilkokul arkadaşım, “Bu çocuk çok kırmızı yanaklı, çok kibar bir çocuk” dedi durdu. Ama kendi çocuğuna katiyen konduramadı. Mehmet’in ailesi de beni teşhis etti. Ve yasak koydular, “Görüşmeyeceksiniz!” Ama kendi çocuklarından habersizdi iki aile de. İşte Fransız Polinezyası’nda sözünü ettiğim o bölgede, cinsel konuda önyargılı olmadıkları için, çok erken fark edip, bizim gibileri kız olarak yetiştiriyorlar. Onları değişmeye zorlamıyorlar.

İLLA SEKS İŞÇİLİĞİ YAPMAK ZORUNDALAR MI?

- Yeni yeni şöyle laflar duymaya başladım: “700 liraya maaşlı bir iş bulsam da, otelde temizlikçilik yapsam ya da kasiyer olsam ya da kahvelerde fal baksam, başıma ağrımasa polisten, iblisten şundan bundan...” Yeni jenerasyon değişiyor. Üniversitelerde ameliyat geçirmiş, kimliği Milli Eğitim’in izniyle gizlenen 5-6 kızımız var. Zaten seks işçiliği de, artık kendi tarihsel miyadını dolduruyor. İnsanların sekse para ödediği zamanları geride bırakıyoruz. Anadolu’da belki hâlâ, bir erkeğin ilk cinsel deneyimi genelevde yaşaması gerekiyor. Ama genel olarak ‘paralı seks’ azalıyor. Artık en asosyal adam bile internet sayesinde birilerini bulup cinsel birleşme yaşıyor...

Hürriyet’ te devam edecek

X

Kız çocuklarımızı tecavüz mağduru yapmayalım!

Biliyorsunuz, üç yıl önce gündeme getirilen “tecavüzcüye af” yasa tasarısı vardı. Bütün kadın örgütleri, sivil toplum örgütleri, gazeteciler ve halk olarak hepimiz kıyameti koparttık. Tasarı geri çekildi, yasalaşmadı. Üç yıl sonra yeniden hortladı, bu yeni yargı reformu paketi vesilesiyle. Nedir, ne değildir, TKDF Başkanı Canan Güllü’ye sordum...

Sosyal medyada bir şey dolanıyor. Arada 10 yaş fark varsa ve evlilik gerçekleşirse “tecavüzcüye af” deniyor... Nedir bu?

15 yaş ve altı “erken yaşta evlilik” yapmış kişiler hakkında -şikâyet olmasa dahi- kamu davası açılıyor biliyorsunuz. TCK’ya göre bu suç çünkü. İşte bu açılan davalarla, tutuklanan erkeklerle ilgili, çocuk istismarı hakkında açılan davanın affı sözü edilen. Bu konuyu içeren bir yasa taslağının TBMM’ye gelecek olan yargı paketinin içinde olacağı konuşuluyor ve üzerinde çalışılıyor TBMM milletvekillerince...

Bu affın şartları ne?

Dini nikâhla evlilik yapmış bu kişilerin arasında yaş farkının 10 yaş üstü olması gerekiyor ve evlilik birlikteliğinin 5 yıl devam etmiş olması isteniyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Çocuklarımıza tecavüz edenlere karşı işlenmiş suç için af kılıfı getirilmeye çalışılıyor... Anlamı bu! 2016’da TBMM’ye 286 kişi için verilen ve o zaman her görüşten vatandaş ve sivil toplum örgütleri tarafından reddedilen bu önergeyle, bugün 10 bin kişinin işlediği “suç”, cezasız bırakmaya çalışıyor. Felaket! Üstelik bu, çocuklar için 23 Nisan bayramını ilan etmiş bir ülkenin meclisinde konuşuluyor...

2015’te Anayasa Mahkemesi’nin “Resmi nikâh olmadan dini nikâh olmaz” diyen TCK maddesi iptal edilmişti değil mi?

Evet. Sonra 2016’da “tecavüz önergesi”yle tecavüzcüler aklanmaya çalışıldı. Şimdi ise aklamayı yasalaştırma çalışmalarına “merhamet adaleti” getirerek, duygusal sömürüyle tecavüzü aklayacak irade devrede...

Yazının Devamını Oku

Trafik kazası değil trafik cinayeti!

BAŞTAN anlaşalım...

Bu olaylar kaza filan değil, cinayet!

Trafik cinayeti... Sakın “trafik kazası” demeyin yani. Ağzınızı alıştırın. Trafik cinayeti. Trafik cinayeti. Literatüre böyle yerleşsin. İşleyen de “trafik cinayeti işlemiş bir katil” olarak. Ve bu suça insan hayatına kast etmiş, onu hayattan silmiş birine verilecek ceza verilmesi gerekiyor.

Artık yeter ya!

Binlerce insan bu ülkede yollarda öldürüldü; yaya geçitlerinde, karşıdan karşıya geçerken, otobüs duraklarında beklerken...

Günahsız insanlar zamansız bir şekilde can verdiler, hayattan silinip gittiler. Buna sebep olanlarsa özgür. Nasıl oluyor da trafikte can alanlar o ya da bu sebeple yırtabiliyor?  Akıllara ziyan bir durum.

‘TAKDİRİ İLAHİ’ YA DA ‘KADER’ DEĞİL BU! CİNAYET

İngiltere’de beni en çok çarpan yayaların üstünlüğü oldu. İnanılır gibi değil. Yaya geçinden geçerken kralsın, bütün araçlar duruyor. Durmak zorunda.

Yazının Devamını Oku

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı hepimize kutlu olsun!

BUGÜN, o gün.

Yaşasın 29 Ekim! Yaşasın Cumhuriyet! Bugün ülkemizin doğum günü. Ata’mızı bir kez daha saygı ve minnetle anma günü. Birbirinden güzel Cumhuriyet Bayramı ve Atatürk videoları yapılmış sosyal medyada. Bayılıyorum izlemeye. Her yerde bayrağımızı görmeye de bayılıyorum. Dibine kadar, bütün ülkede, her şehirde, her semtte kutlanmalı. Yer gök Atatürk ve Türk bayrağı olmalı. Sadece Türkiye’de değil, biz de burada Londra’da kutlayacağız. Çünkü en büyük bayram, bu bayram. Yaşasın Cumhuriyet! 

ANNEMİ BİZ, BİZİ UNUTTUĞU SABAH KAYBETTİK ASLINDA...

HAYATIMIN bu döneminde yaşlanmak, yaşlılık ve çevremizdeki yaşlılara kafayı takmış durumdayım. Ben de İclal Aydın gibi, yaşlılığın bize anlatıldığından farklı olduğuna inanıyorum. Çünkü pek çok şeye tanık oluyorum. Ve hayatın ileri dönemleri beni korkutuyor. O yüzden ne zaman İclal’le bir araya gelsek, romanlar, edebiyat, ilişkiler üzerine konuşuyoruz. Ama kızı kadar, Alzheimer hastası annesini de merak ediyorum. Onun annesiyle ilgilenmesine; annesini yanına, İzmir’e, alt katına almasına, bebekler gibi bakmasına içim titriyor. Biz yeni çıkan ‘Kalbimin Can Mayası’ romanı üzerine buluştuk, pazar başlayan söyleşinin devamı bugüne kaldı.

- Yaşlılık bizim bildiğimiz gibi bir şey mi?

Değil Ayşe.

- Annenin durumu nedir? En son röportajda bebek olmuştu, şimdi nasıl?

Çok zayıfladı, küçücük kaldı. Bir emanet can bize... Annem biliyorsun Alzheimer. Annemi biz, bizi unuttuğu sabah kaybettik aslında... Bazen çok mutsuz oluyorum. Durup dururken ağlamaya başlıyorum. “İnsanın dünya üzerindeki serüveni bu kadar hüzünlü olmamalı!” diyorum. Ne kadar güzel, becerikli, bilgili bir kadındı. Nasıl silindi her şey? Annem ne yaşadığının bilincinde bile olmadan nefes alıp veriyor... Kim neden gidiyor, kim neden kalıyor anlamaya çalışıyorum. Kim kimin öğretmeni, kim ne ile görevli? Zor sorular bunlar. Biz şimdi ondan emanet kalan o cana göz kulak oluyoruz. Bazen onu yıkarken, giydirirken, “Biz ne olacağız, nasıl olacağız?” diye düşünüyorum. Çok acı bütün bunlar..

Yazının Devamını Oku

Romanlarımdaki birbirine bağlı ve düşkün aile... Çoğumuzun hasreti!

Hep sevdim onu. Yaratıcılığını, çalışkanlığını, inişlerini-çıkışlarını, gamzelerini, kızıyla ilişkisini, annesiyle ilişkisini, yazarlık macerasını, oyunculuğunu... Cesur kararlar alan, hayatı korkmadan dibine kadar yaşayan, bedeli neyse de ödeyen bir kadın İclal Aydın. Şimdilerde, yeni kitabı ’Kalbimin Can Mayası’ çıktı. İmzadan imzaya, röportajdan röportaja koşuyor. 9 yaş küçük eşinden bu yaz ayrıldı, kızı ve alzheimer’lı annesiyle İzmir’de yeni bir hayata yelken açtı. Yaşadıklarını, İzmir’deki apartman hayatını, komşuluk ilişkilerini öyle güzel anlatıyor ki... İzmir’de aradığı mutluluğu bulmuş. “80’lerin Türkiye’sinde yaşıyor gibiyim” diyor. Romanlarının bu kadar çok satmasının sırrı ise, başlıkta gizli...

Yahu senin sırrın nedir? Bir önceki kitap 220 bin mi ne sattı...

- (Gülüyor) Aslında ciltli kapak, özel basımla beraber 230 bine ulaştı!

Oha yani! İnsanlar samimiyetine mi, hikâyenin kurgusuna mı, kalemine mi, sana mı bayılıyor, nedir?

- Belki söylediklerinin hepsinden bir parça vardır, bilmiyorum. Sürükleyici ve sıcak aile hikâyeleri anlattıklarım. Her kitapta, bir sonraki için düğümler atıp bırakıyorum. Sanıyorum o çözülmeleri merak etmeleri de bir etken...

Yeni kitabın, ‘Kalbimin Can Mayası’ da çıktı. Bir yapbozun parçaları misali, büyük bir resmi tamamlayan, diğer üç romanına eklenen yeni bir parça... Güzel olanı, bu dört romanı hangi parçadan okumaya başlarsan başla, eksiklik hissetmiyorsun. Bunu özellikle mi yaptın?

- Kesinlikle! Her kitap bitiminde bir sonrakinin kurgusu, öyküsü hazır oluyor kafamda. Hatta bazen yazdığım kimi bölümleri çıkarıp “Bunu, diğer kitaba saklayayım” diyorum. Kitapların bağımsız okunması benim için çok önemli. Hangisinden başlarsan başla, bir şekilde hikâyeye girersin. Altı kitapta bitecek bu seri inşallah. Geriye iki kitap kaldı...

BİR SÜREDİR KORE DİZİLERİNE SARDIRDIM

Yazının Devamını Oku

Yoksa siz Bahar’ın ilikli kemik suyu çorbalarını içmediniz mi?

O, Bahar Şamhili Tanju. İkimiz de yıllardır medyanın içindeyiz, hiç tanışmamıştık. Kuaförde yan yana saçlarımızı kestirirken tanıştık. Benim hafif soğuk algınlığım vardı, öksürüyordum, burnumu çekiyordum. “Dur!” dedi ve mutfağa gitti, bana nefis bir çorba hazırladı. Kendi ürettiği ilikli kemik suyu çorbası. İçine zencefil, limon, zerdeçal, karabiber filan da koymuş. Nasıl nefis olmuş anlatamam.Eskinin reklamcısı, şimdinin girişimcisi, ‘Gurvita’nın yaratıcısı Bahar. Nasıl mı giriyor bu işe? Hastalanıyor. Erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuluyor. Doktorlar ilaç tedavisinin yanında kemik suyu ve sakatat çorbalarını tüketmesini öneriyorlar. İnanılmaz faydasını görüyor, bağışıklık sistemi kuvvetleniyor, iyileşiyor. O da kendisine iyi gelen bu şeyi, insanların hizmetine sunmaya karar veriyor...

Seni tanıyalım...

Ben Bahar. İstanbul’da doğdum, büyüdüm. Çocukken televizyon reklamlarına bayılır, reklamcı olmak isterdim. İşletme okudum, sonra kendimi bir şekilde medya dünyasında buldum. Ve tüm profesyonel kariyerim boyunca, Türkiye’nin en büyük medya gruplarından birinde reklam ve pazarlamadan sorumlu genel müdür ve icra kurulu üyesi olarak çalıştım.

Şimdi peki?

Şimdi artık girişimciyim! İlikli kemik suyu ve sakatat çorbaları üretiyorum. Aslında sağlık veren sular da diyebiliriz. Müthiş bir tutkuyla yapıyorum. 50 yaşımda kendimi hiç aklımda yokken, girişimci olarak buldum. Şunu da öğrendim: İnsan “Ben girişimci olayım” diyerek girişimci olmuyormuş. Mutlaka bir derdine, ihtiyacına bulduğu çözümü hayata geçirmesiyle girişimci oluyormuş.

Senin derdin neydi?

Dört yıl önce erken yaşta kemik erimesi teşhisi konuldu bana. Doktorlarım ilaç tedavisinin yanında kemik ve bağ dokuyu güçlendirmek için kolajen, jelatin ve aminoasit zengini kemik suyu ve sakatat çorbalarını mutlaka tüketmemi önerdiler. Sürekli olarak kullandım ve inanılmaz faydasını gördüm. Gerçekten de bağışıklık sistemim kuvvetlendi. Dayanıklılığım arttı. Kendimi çok daha enerjik hissettim. Bunun yanında sağlıklı kilo verdim. Cildimde gözle görülür bir fark oluştu. Ama bir sorun vardı.

Nedir o?

Yazının Devamını Oku

THE BODRUM CUP

İşte budur!

Yılın ‘Bodrum zamanı’ budur!

Bu mevsimde Bodrum’u ve Bodrum ruhunu yaşamayan ne demek istediğimi anlayamaz, hissedemez.

İki gündür buradayım, o kadar sevdim ki gidesim yok.

Burada kalasım, kök salasım var.

Tek kelimeyle şa-ha-neee...

*

Yazın farklı bir Bodrum yaşıyoruz biz.

Hep derlerdi de anlamazdım.

Yazının Devamını Oku

Emine Bulut davasından çıkan kararı alkışlıyoruz!

BİLİYORSUNUZ, Emine Bulut davasında karar verildi.

İşte budur!!!

Kararı alkışlıyoruz.

Bu kararı verenleri de bütün yüreğimizle kutluyoruz. Hatta yanımızda olsalar, yemin ederim, boyunların atlayıp yanaklarından öpeceğim! Öyle mutlu oldum. Aslında olması gereken oldu, ama genellikle olması gereken olmadığı için bu kararla çok mutlu olduk.

TCK madde 82/1-a ve b bendinden ‘tasarlama ve canavarca hisle öldürme’den ceza verilmedi. Sadece 81. maddeye göre ceza kuruldu. Yani ‘haksız tahrik’ ve ‘takdiri indirim’ uygulanmadı.

Cani MÜEBBET hapis aldı!

Evet, o bir can aldı, günahsız bir kadının canını aldı, onu feci bir şekilde öldürdü.

Ama KENDİSİ DE YAŞARKEN ÖLECEK!

Son nefesini verinceye karar yaptığı şeyin bedelini çekecek, çeksin. Tabii ki hiçbir şey

Yazının Devamını Oku

İbrahim Çolak Sadece cimnastikte değil efendilikte de şampiyon!

Onlar iki kardeş. Cimnastik sporuna tutkuyla bağlı iki kardeş. İsmail ve Yılmaz Göktekin. İsmail Göktekin ayrıca milli cimnastikçi. Şu anda da federasyonda görevli. Dünya şampiyonumuz İbrahim Çolak’ı eğiten, yetiştiren onlar. İzmir’de Şavkar Cimnastik Kulubü efsane bir külüp. Aile kulübü gibi. İşte orada, kendileri gibi cimnastiğe gönül veren gençlerle harikalar yaratıyorlar.

İbrahim’in başarısında abi-kardeş inanılmaz emeğiniz var. Kaç sene oldu İbrahim Çolak’la bu yolculuğa çıkalı?

19! 2000’de tanıştık ve bu uzun ve zorlu yolculuğa çıktık. Müthiş bir sporcu ve yolculuk arkadaşıdır İbrahim. Antrenörü olmak ikimize de gurur veriyor...

Gerçekten onun ilkokula bile gitmeden önceki kısa pantolonlu halini hatırlıyor musunuz?

(Gülüyor) Elbette! Bize geldiğinde henüz 5 yaşında bir çocuktu. Ama yaşıtlarına göre inanılmaz güçlü bir çocuktu. Biz bütün minikleri bir testten geçiririz, cimnastiğin hangi dalına daha uygun olduklarını anlamak için. İbrahim’den şınav çekmesini istedik. Ve abimle ağzımız açık kaldı...

Gerçekten o bücür haliyle 40 şınav mı çekti?

Evet! Makine gibiydi, sürekli şınav çekiyordu. O yaşta bir çocuğun yapması gereken şınav, en fazla 10 olmalıydı. Oysa İbrahim 40 tane çekti, durdurmasak devam edecekti...

Onun gelecek vaat eden bir sporcu olacağını nasıl anladınız? Sadece çok güçlü olması mı?

Cimnastiğe gelen bütün çocuklar sağlık için spora başlarlar, sonrasında kontrol antrenmanlarımızda onları kuvvet ve esneklik testine sokarız. İbrahim geldiğinin ilk haftasında dikkatimizi çekti. Hızlı, kuvvetli, kararlı ve çok istekli bir çocuktu. Abim Yılmaz’la onu ilk gördüğümüzde, “Yaşasın! Gelecek vaat eden bir sporcu adayı” dedik, yanılmamışız...

Yazının Devamını Oku

Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak: Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU
◊ Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

Fizik kurallarına aykırı hareketler yapıyoruz

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

Jimnastik yapmasaydım mahallemden dışarı çıkamazdım!

Müthiş bir şey başardı. Hepimizi mest etti. Dünya çapında gururlandırdı. 24 yaşında pırıl pırıl bir genç. Mütevazı, sevimli, yakışıklı... Geçen hafta Dünya Artistik Jimnastik Şampiyonası’nda halka dalında altın madalya alan İbrahim Çolak’tan söz ediyorum. Beş yaşından itibaren bir adanmışlık onunki. Ve deli bir gibi emek. Röportajda da okuyacaksınız, 19 yıldır bu ana hazırlanıyor. Hiçbir başarı kolay elde edilmiyor yani. Tesadüf mesadüf yok. Üstelik tatil yapma hakkı da yok. Bir hafta sonra Olimpiyatlara hazırlanmaya başlayacak. Salı günü, onu beş yaşından bu yana çalıştıran antrenörlerle tanışacaksınız. Bu başarı onların da başarısı. Tebrik ediyorum.

Müthiş bir başarı elde ettin! Dünya Şampiyonu oldun. Gururumuzsun, genç sporculara rol modelsin. Neler hissediyorsun?

- Çok mutluyum. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar. Biraz şaşkınım da. Rüyada gibiyim sanki. Sporculuk kariyerimdeki üç hedef madalyadan biriydi, gerçekleşti.

Öbür ikisi ne peki?

- Biri Avrupa Şampiyonası’nda madalyaydı, 2018’de kazandım. Geriye Olimpiyatlar kaldı. İnşallah orada da madalya alacağım.

FİZİK KURALLARINA AYKIRI HAREKETLER YAPIYORUZ

İnsan Dünya Şampiyonu olduğunda nasıl bir duygu seline kapılıyor? Dans etmek mi istedin? Koşup antrenörüne sarılmak mı? Kız arkadaşını aramak mı? Sosyal medyaya post atmak mı?

- (Gülüyor) Ben ağlarım diye düşünüyordum ama ağlamadım. Sadece İstiklal Marşı okunurken biraz gözlerim doldu. İçimden hep “Şükürler olsun, emeğimin karşılığını aldım!” diyordum. Gerçekten çok çalıştım. Zaten başka türlü bu başarı elde edilemiyor. Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım! Sonuç açıklandıktan sonra bir fotoğrafım var; kollarım yanda açık, bağırıyorum. İşte orada bir mutluluk patlaması yaşıyorum. Türkiye ekibinden ilk gördüğüm kişiye koşup sarıldım. Aslında antrenörümü arıyordum, meğer tam arkamdaymış, sonra ona sarıldım. Çünkü tek başına elde ettiğim bir başarı değil bu, birlikte yaptık ne yaptıysak. Bende inanılmaz emeği var.

Yazının Devamını Oku

‘Fame’ müzikali aralıkta İstanbul’a geliyoooo

Her hafta bir müzikal izliyoruz Alya’yla. Bizimki ‘Londra Anlaşması’! Herkes buraya Ankara Anlaşması’yla geliyor ya, bizim de kendi aramızda yaptığımız böyle bir anlaşma var. İkimiz de müzikal izlemeyi çok seviyoruz. Hatta birazdan Fame müzikaline giriyoruz.Evet, popüler kültürün efsaneleri arasında yer alan o meşhur müzikalden söz ediyorum. Biz West End’de izleyeceğiz. Siz ise 10-15 Aralık tarihleri arasında Zorlu PSM’de.Sadece 8 performans için İstanbul’a geliyorlar. 75. yılını kutlayan Yapı Kredi ana sponsorluğunda Türk izleyicisiyle buluşacaklar. Ben 80’lerin ikonu olan bu müzikali izlemek için heyecanlıyım. Alya, “Artık yeter yazdığın, hadi içeri girip izleyelim!” diyor. Ben gidiyorum. Sizi bu müzikalle ilgili bilgi aldığım, Piu Entertainment’tan Cemil Demirok’la baş başa bırakıyorum. İzlenimleri sonra paylaşırım.

Fame’i kim getiriyor?

Piu Entertainment olarak biz! Çok da heyecanlıyız. Güzel bir iş. Türk izleyicisi de sevecek diye düşünüyoruz. Gerçekten keyif alacakları bir müzikal. Ana sponsorumuz Yapı Kredi. 75. yıl etkinlikleri kapsamında, 80’lerin ikonu bu müzikali İstanbul’a taşıyoruz.

Kaç kişilik bir ekip geliyor?

46.

Birebir aynı cast mı?

Evet, evet. West End’de şimdi sizin izleyeceğiniz cast’ın aynısı. Sadece Mika Paris yerine Josie Benson İstanbul’da sahneye çıkacak. Tek değişiklik bu.

OSCARLI KÜLT MÜZİKAL AYAĞIMIZA GELİYOR

Yazının Devamını Oku

İngiliz kraliyet ailesine beşik Pınar’dan

Yürünmeyen yollarda yürüyen girişimci kadınları yazmaya çalışıyorum denk düştükçe. Çünkü başarılarıyla hepimize ilham verdiklerine inanıyorum. Pınar Yar Gövsa onlardan biri. New York ve Milano’da eğitim almış bir tasarımcı. ‘LilGaea’ onun markası. Çocuklara ödüllü tasarımlar üretiyorlar. Pınar aynı zamanda üç kız çocuğu annesi. İngiltere kraliyet ailesinin son bebeği doğduğunda ‘Our Royal Baby’ isimli bir kitap hazırlandı. Bu kitaba girebilen tek Türk markası ve tek tasarımcı Pınar oldu. Birkaç hafta önce de Junior Design Awards’ta ‘en iyi beşik’ ödülünü aldı. Yakaladım, sordum...

- Heyyyoooo! Pınar seni tebrik ediyorum. 3 çocuk annesi bir mobilya tasarımcısısın. Veeeee çocuklara ödüllü tasarımlar yapıyorsun. Junior Design Awards’ta daha yeni “en iyi beşik kategorisi”nde ödül aldın! İngiliz firmaları arasında ödül alan tek Türk firmasının. Neler hissediyorsun?

Haber geldiğinde havalara uçtum! “İşte budur!” dedim. En şahanesi de İngiltere’de, dünya markaları arasında Türkiye’yi temsil etmek ve ödüle layık görülmek...

- Onaylanmış gibi hissediyor musun?

Kesinlikle! Doğru yolda olduğumun kanıtı oldu.

- İngiliz kraliyet ailesinin senin tasarımını seçmesi ne anlama geliyor? Senden daha iyi beşik yapan yok mu dünyada?

Tabii ki vardır, olmaz mı? Aynı soruyu ben de onlara sordum, “Neden ben?” diye. Çok araştırdıklarını, ürünlerimi özgün bulduklarını, tasarladığım tüm odaların iyi bir aile yaşantısına örnek teşkil ettiğini söylediler. 30 yıllık kraliyet muhabiri Robert Jobson, her şeyimizi araştırmıştı. Pek gururlandım.

Yazının Devamını Oku

Babası Tuğba’ya şiddet uygulamaya devam etsin mi istiyorsunuz?

Geçen hafta da yazdım. Sosyal medyaya yansımasaydı kimsenin ruhu bile duymayacaktı. Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba’dan söz ediyorum. Çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında. Bu hep böyle oluyor. Önce mağduriyet haberi/görüntüleri ortaya çıkıyor, herkes destek veriyor. Derken bir başka görüntü ortaya atılıyor ve bu sefer de arkasından küfür kıyamet...Tuğba’nın Hayko Cepkin’in konserine giderken bir fotoğrafını yayınlayıp kıza “satanist” dediler, “Uyuşturucu kullanıyor” dediler. Ben de açtım, avukatı Turgay Özcan’a sordum...

O görüntüler karşısında hepimiz dehşete düştük. Bir baba, kızına resmen girişiyordu, inanılmaz bir şiddet uyguluyordu. O kızın adı Tuğba’ydı. Sizin de müvekkiliniz... 

Evet.

Tuğba nerede, ne durumda şu anda?

Haluk Levent’in, Ahbap grubunun ve belediyenin katkılarıyla ona tutulan evde yaşıyor. Yüzde 87 engelli annesiyle birlikte. Tuğba gece gündüz ona bakıyor. Hakkında çıkan yalan yanlış haberlere çok üzüldü tabii. Ama güçlü bir kız.

Nasıl bir hikâye onunki? 19 yaşında gencecik bir kızdan söz ediyoruz değil mi?

Evet, omuzlarında çok ağır bir sorumluluk var. Biz aslında bir çocuktan söz ediyoruz. 19 nedir ki? Annesi 11 ay önce beyin kanaması geçiriyor. Tuğba o sırada çalışıyor, işinden ayrılmak zorunda kalıyor ve önce hastanede annesine bakıyor. Annesinin her türlü ihtiyacını o karşılıyor. Annesini yediriyor, içiriyor, altını temizliyor... Hem hastabakıcısı hem hemşiresi hem de her şeyi. Bizzat tanık olduğum bazı şeyler var. Annesiyle ifadesi alınırken birlikteydim. 25 dakika filan sürdü, bana 25 saat gibi geldi. Normal ağızdan beslenemiyor, aldığı her şeyi geri çıkarıyor. Sürekli birinin yardımına ihtiyaç duyuyor. Otururken, yürürken, konuşurken, beslenirken, hareket ederken... Gece gündüz birinin onunla ilgilenmesi gerekiyor. Bütün o yük, 19 yaşındaki o kızın omuzlarında.

‘SATANİST O... UYUŞTURUCU KULLANIYOR’ DİYE İĞRENÇ İFTİRALAR ATTILAR!

Yazının Devamını Oku

Şule Çet soruşturmasında bence eksikler var

PROFESÖR Sevil Atasoy çok yönlü bir hoca.

Bir sürü işin altından kalkıyor. Bu arada Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyanın çeşitli coğrafyalarında tecrübelerini paylaşıyor. Yeni çıkan kitabı ‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’ vesilesiyle buluştuk.

Pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

- Suçu aydınlatma konusunda biz ülke olarak ne vaziyetteyiz?

Her ülkenin polis teşkilatının yıldızlaşan soruşturmaları var. Ama herkes her suçu aydınlatamaz. Türkiye’nin de yıldızlaşan soruşturmaları var. Mucizeler kimi zaman otopsi salonunda, kimi zaman olay yerinde, kimi zaman da laboratuvarda yaşanır. Ayakkabıya takılıp kalmış bir cam parçası, kurbanın saçları arasındaki bir yaprak bile soruşturmayı başarıya götürebilir. İntihar süsü verilen cinayetleri, kaza sanılan intiharları, hatta cinayet sanılan intiharları... Kısacası, bazen fail tarafından sahnelenen, bazen olay yerini inceleyenlerin düştüğü tuzaklar ya da onaylama önyargısıyla hareket ettiği durumlarla karşılaşılabilir. Burada mesele, “olay yeri incelemesi”nin iyi yapılması...

- Bir türlü sonuçlanamayan Şule Çet davasında sizce sorun ne?

Bence soruşturmada eksikler var.

- Filmlerin, romanların ya da sosyal medyanın suç oranını arttırdığı, suça teşvik ettiğini iddiası için ne diyeceksiniz?

Suçu arttırdığını kesin olarak kanıtlayan bilimsel bir araştırma bulunmuyor. Ama bunların intiharı özendirdiği muhakkak! Romalı din bilgini Tertullianus, “Şu oyunları izlemeyin, toplumu şiddete ve kan dökmeye yöneltiyor!” demişti. Sözünü ettiği gladyatör dövüşleriydi. Demek ki 1800 yıldır aynı şey söyleniyor.

Yazının Devamını Oku

Profesör Sevil Atasoy, yeni kitabı ve televizyon programıyla huzurlarınızda... Dikkat! Mutfaktan katil çıkabilir! Canı isterse sizi baştan çıkarır, isterse başka bir âleme yolcu eder!

O, Profesör Sevil Atasoy. Adli tıp konusunda uzman. Hocaların hocası... Saygın, bilgili, donanımlı. Ve ölümüne çalışkan. Uykusunda bile çalışıyor! Düşünün bu (‘Çürük Elmalar ve Masum Mahkûmlar’) dokuzuncu kitabı. Aynı anda üniversitede bölüm kuruyor, ders veriyor, televizyon programı yapıyor ve işiyle ilgili dünyayı geziyor. Çünkü ülkeler onun uzmanlığına ihtiyaç duyuyor ve davet ediyor. Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyesi. Dünyada, Türkiye’den çok daha meşhur yani. Ben hep çok sevdim. Çünkü analitik, net, açık ve direkt. Dan dan dan, ne düşünüyorsa söylüyor. Yakaladım, sordum.

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Sizdeki enerji kimsede yok! Bir taraftan dünyanın dört bir yanına yaptığınız mesleki seyahatler, bir taraftan üniversitede hocalık, bir taraftan yeni kitap, bir taraftan da TLC’deki yeni program... Pek çok program yaptınız bugüne kadar, yakında başlayacak bu programın diğerlerinden farkı ne?

- ABD’de çözümü yıllar, hatta on yıllar almış, gazetelerde defalarca manşet olmuş, TV programlarında tartışılmış, kimi yakın zamanda sonuca ulaşmış, kimi hâlâ tartışılan vakalarla ilgili bir program bu. Cinayetler, intiharlar, kazalar... Her bir bölümün içine girerek yorum yapmamı istediler.

Delil avcısı, haksız mahkûmiyetleri önler

Sizi nasıl buldular?

- Sanırım dünyada, Türkiye’de olduğumdan daha meşhurum! Hele Amerikan ve Avrupa kriminalcileri arasında... Birçoğunu şahsen tanırım. 1980’lerden başlayarak profesyonel derneklere de üyeyim.

Siz, bir ‘delil avcısı’sınız. Bu tam olarak ne demek?

- ‘Delil Avcısı’, “Ben yaptım!”, “Ben gördüm” ya da “O yaptı” diyenlere itibar etmeyen, yani gördüğüne, duyduğuna inanmayan; bir suçu mutlaka delillendirmeye çalışan, haksız mahkûmiyetlerin ancak böyle önlenebileceğine inananları tanımlayan bir kavram. 2005-2010 arasındaki Hürriyet Pazar ekinde yazdığım sayfanın da adıydı bu. Kanat Atkaya’yla Ertuğrul Özkök’ün birlikte buldukları bir isim.

Yazının Devamını Oku

Olmaz olsun böyle babalar!

ALIN size bir iğrenç vaka daha!

Sosyal medyaya yansımasaydı, kimsenin ruhu bile duymayacaktı...

Babası tarafından şiddete uğrayan Tuğba...

“Yardım edin!” çığlıkları hâlâ hepimizin kulağında.

Bu babası kızın ya... Öz babası!

Var mı dünya üzerinde böyle bir adilik!

Resmen işkence ediyor kıza...

Ve biz bu görüntülere tesadüfen ulaşabildik. Engelli -belki de engelli dememek gerekiyor, yüzde 87- ve özel durumda olan annesi tarafından çekilen bu görüntülere...

Bunun üzerine Aile ve Sosyal Çalışma Bakanlığı,

Yazının Devamını Oku

Cinsellik eğitimi aslında ‘Bedenin senindir!’ eğitimi... Seksolog Rayka Kumru’dan kapsamlı cinsellik eğitimi kitabı: ‘Hoş Geldim'

RAYKA Kumru, yaptı yine yapacağını!

O şahane bir seksolog, danışman ve eğitmen. İnsan “seksolog” lafını duyunca önce bir “Bu ne ya!” oluyor di mi? Ben olmuştum. Karşımda inanılmaz donanımlı birini görünce de şaşırmıştım. Sıkı bir eğitimi var. Önce The University of British Columbia’da sosyoloji ve cinsellik bilimlerinde lisans eğitimi, ardından Curtin Üniversitesi’nde seksoloji yüksek lisansı ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde pazarlama iletişimi yüksek lisansı. tabukamu.com ve reglhikayeleri.com web sitelerinin de kurucusu. Dünyayı takip eden, açık beyinli biri. Avrupa Seksoloji Federasyonu Genç Komitesi üyesi ve araştırmacısı, Dünya Cinsel Sağlık Derneği, Cinsel Şiddetle Mücadele Derneği ve Amerikan Cinsel Eğitmenler, Danışmanlar ve Terapistler derneklerinin de üyesi.

Çok faydalı bir kitaba imza attı. Çocukları olduğu kadar yetişkinleri de aydınlatacak bir kitap: ‘Hoş Geldim’. Sadece bilgilendirici değil, eğlenceli de...

Ben Alya’dan biliyorum, sorduğu milyonlarca soru arasında en üst sıralarda yer alan soru, “Ben dünyaya nasıl geldim?”di. Ben hiç “Yavrum, seni leylekler getirdi!” demedim. Ama zorlandım, çünkü çok ayrıntıya girmek de istemedim. O zaman tabii Rayka’nın kitabı da yoktu. ‘Hoş Geldim’, benim gibi bocalamak istemeyen ebeveynlerin hayatını kolaylaştıracaktır. Rayka’yı yakaladım, sordum...

- Nerden çıktı bu kitap? Hangi amaca hizmet etmek için yazıldı?

Çocukların en sık sorduğu, ebeveynlerde da en çok panik yaratan soru: “Ben nereden geldim?”. Bu sorunun temelinde varoluşçu bir yaklaşım olsa da ebeveynler tamamen cinsellikten ibaret olduğunu ve çocuklarının yaşlarına uygun olmayan bir şey merak ettiğini düşünebiliyor. Yalan söylemekle kafa karıştırıcı bilgi vermek arasında gidip gelebiliyor. İşte bu kitabı, bu süreçte çocukların “Ben nereden geldim?” sorusunu cevaplamak isteyen tüm anne-babalar ve yetişkinler için hazırladık.

Piyasadakilerden farkı ne?

Hem dili hem de çizimleri farklı. Kitap, “Ben nereden geldim?” sorusunun cevabı arayan, kendine bugüne kadar anlatılan hikâyeleri sorgulayan bir çocuğun ağzından yazıldı.

- N’apıyor bu çocuk?

Yazının Devamını Oku

Haklılar, sesim bir süre sonra kulak tırmalıyor. Ameliyat gerekiyor NODÜL VARMIŞ

ON parmağında on marifet bir kadın Gupse Özay. Hem yazıyor, hem yönetiyor hem de oynuyor. Yakında yeni filmi ‘Eltiler Savaşı’ vizyona girecek. Çocuklar için de bir karakter yarattı, iki yeni çocuk kitabı yazdı. Konuşacak çok şey vardı, pazar başlayan röportaj bugün de devam ediyor...

‘Deliha’ları çok sevdim ben. Sen o seriyle erkek komedi dünyasına kafa mı tuttun?

Deliha’nın ilk filmi çok yadırgandı başta. Afişte tek başına bir kadın karakter o kadar az ki! Türkiye’de de dünyada da. Erkeğin kadın komedisine bilet alması zor. Hâlâ da zor. Bütün dünya kadınları olarak bu önyargıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden, erkek komedi dünyasına değil de seyircinin önyargısına kafa tuttum diyelim. 

Seni Recep İvedik mizahı yapmakla eleştirdiler, buna vereceğin cevap nedir?

Şahan’ın çok üstüne gidiyorlar, gittiler. Komedinin amacı güldürmek. Ve mizahın farklı çeşitleri var. Biri İngiliz komedisi sever, diğeri Amerikan. Biri diyalogdan hoşlanır, diğeri beden komedisinden. Benim o noktada eleştirildiğim için üzüldüğüm şey şuydu: Başka bir filmi taklit etmişim gibi lanse edildi. Oysa kendi küçüklüğümde de olduğu gibi, erkekler tarafından kabul görmek veya kendini savunmak ve korumak amacıyla hafif erkeksi hale girmek zorunda kalmış, sevimli ama kaba saba bir kız çocuğu hikâyesiydi o. Yeri gelmişken kendimi de eleştireyim...

Evet, dinliyorum...

İlk filmde cinsiyetçi birkaç şakam vardı. Uyardılar. O yüzden sonraki filmde hepsini yok ettim! Çünkü haklılardı. Artık Deliha’yı kıyafet alışverişi, kuaför, makyaj ve zayıflama çabaları olan “müzikli bir güzelleştirme fırtınası” içinde göremeyecekler. 

‘ELTİLERİN SAVAŞI’ GELİYOR

Yazının Devamını Oku

Şuh ve biri ölmüş gibi bakıp aynı anda seksi olması gereken bir poz veremem ben!

Fırlama, matrak, enerjik ama... En önemli özelliği bence zeki, meraklı ve gözlemci olması. Ve çok üretken. Gupse Özay’ı ‘Yalan Dünya’ ile tanıdık, sonra ‘Deliha’lar geldi. Hem yazdı hem oynadı hem yönetti. Kilolar alıp verdi. Kim ne derse desin, çok iyi işlere imza attı. Ülkenin en beğenilen erkek oyuncularından biriyle beraber. Şimdi de iki yaratıcı çocuk kitabı yazdı. Hoş fikirler var içinde: Komşunun ev terliği, sokak terliği olmak istiyor, asık suratlı birinin bıyığı, adamdan kurtulmak istiyor. Yarattığı Jüpi karakteriyle çocukların ilgisini fena halde çekecek gibi. Pek çok soru sordum, buraya bu kadarı sığdı. Devamı salıya...

Sen benim için bu ülkedeki en yetenekli kadınlardan birisin. Yazıyorsun, çiziyorsun, düşünüyorsun, gerçekleştiriyorsun... Hayal ettiğin rol için manyak kilolar alıp sağlığını tehlikeye atıyorsun. Senaryoyu yazıyor, oynuyor, bir de üstüne filmi yönetiyorsun...

- Çok teşekkür ederim. İnsanın hayran olduğu bir kadından övgü duyması çok güzel.

ÜRETMEK TÜM KADINLARA ÇOK YAKIŞIYOR

Şimdi de çok farklı iki çocuk kitabı yazdın. Harbi yaratıcı kitaplar. Bütün bunları niye yapıyorsun?

- Ya ben boş duramıyorum, üretmeyi seviyorum. Denemeyi seviyorum, denemekten de korkmuyorum. Neyi sevip neye dokunmam gerektiğini iyi biliyorum galiba. İlkokulda tahtaya çıkıp kendi yazdığım skeçleri oynayıp bütün sınıfı güldürürdüm. Bayramlarda da evde yapardım. Yani özünde insanları güldürmeyi ve ortamı yumuşatmayı seviyorum. Bu da seçtiğim alanlarda proje üretmemi sağlıyor. Üretmek insana iyi geliyor.

Sence insanlar seni anlıyorlar mı? Çabanı, kendini ne kadar paraladığını...

- Anlayan da oluyor, gıcık olan da! Ben anlayıp ilham alsınlar istiyorum. Özellikle kadınlar. Çünkü durmadan üretmek ve çabalamak hepimize çok yakışıyor.

Yazının Devamını Oku

Dezavantajlı gruplara can suyu veren sosyal girişim: ‘JOON’

Bugün o gün. Yürünmemiş yollardan yürüyen kadınları yazdığım gün. Onlar 4 kadın. ‘Tasarım’ı bir araç olarak kullanarak dezavantajlı grupların yaratıcı ve üretken hayatlar sürmesini sağlamak için ‘Joon’u kurdular. Ben Duygu Vatan’la röportaj yaptım. Ama Azra, İrem ve Cansu da var. Onlar sosyal girişimci. Temel amaçları kâr elde etmek değil, sosyal fayda yaratmak. Göç, çalışma hayatındaki cinsiyet ayrımcılığı, engelli bireylerin karşılaştığı fırsat eşitsizliği gibi sorunlara değiniyorlar. Bu koşulları kabul etmeyen ve herkes için eşit bir dünya yaratmaya çalışan koleksiyonlar yapıyorlar. Bence müthişler! Çok gençler, çok ileri görüşlüler, ben inanıyorum ki ülkemiz böyle gençler sayesinde ilerleyecek...

Seni tanıyalım...

Ben Duygu. 26 yaşındayım. ODTÜ İşletme mezunuyum. Okurken bölüme bir türlü ısınamadım, kendimi çok ait hissetmiyordum. Yaratıcılığıma engel olan, zihnimi baskılayan bir tarafı vardı. Bir şirketin hayallerinin peşinde koşturmak tüm topluma, en çok da kendime haksızlık etmek gibi geliyordu. Ben insana dokunan bir iş yapmak istiyordum. Yan dal olarak ürün tasarımı okumaya karar verdim. Bir ürünün tasarımı süreci insanlığa dair o kadar çok şey söylüyordu ki. Ben de hayatımın direksiyonunu buraya kırdım, yüksek lisansımı da gene bu bölümde, sosyal inovasyon için tasarım alanında geçtiğimiz ay tamamladım. Eşzamanlı olarak da hayatıma Azra ve “Joon” girdi.

‘Joon’ neyin nesidir? Kimin sesidir?

“Joon”, eşitsizlikleri ortadan kaldıran bir dünya yaratmak isteyen ve tüm gücünü kuvvetini buna vakfetmeye hazır iki kadının hayali aslında. Benim ve Azra’nın. Sonra İrem ve Cansu da eklendi bize. Dezavantajlı üreticilerin ekonomik olarak güçlenmelerini sağlayan, bunu da bunu tasarımın sihirli değneğiyle gerçekleştiren bir köprü kurmaya çalışıyoruz...

‘Joon’un anlamı ne? Uydurduğunuz bir kelime mi, bir anlamı var mı?

Farsça “Can, yaşam” demek.

Yanlış anlamıyorum dimi? Siz dezavantajlı grupların -kadınlar, engelliler ve mülteciler gibi- üretmesi için çabalıyorsunuz... Neden?

Yazının Devamını Oku