Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Martin Luther King’den Obama’ya: 'Devrim kıvamında

“Elli üç yaşındaki adam sabaha karşı telefonda ağlıyordu” cümlesiyle başlayan Yasemin Çongar’ın Chris’le girdiği yazısı neydi öyle...

Chris’ten “11 Eylül’den hemen sonra doğup hayatının ilk altı yılını Bush Amerikası’nda geçirdikten sonra, şimdi İstanbul’da bir evde, kocaman gözlerini açarak izlediği yeni başkanın iki cümlede bir ‘Evet, yapabiliriz’ deyip, üstüne üstlük kızlarına da ‘Beyaz Ev’de yeni bir köpek yavrusu’ sözü vermesinden çok etkilenen küçük kızımın babasından söz ediyorum” diye Barack Obama’nın başkan seçilmesi üzerine “sabaha karşı telefonda ağlayan” Chris’ten söz ettiği yazısından söz ediyorum...

İstanbul’da sabaha karşı, Washington’da gece yarısına doğru ilerleyen saatler olmalı. Ben o sıralarda Chris’in telefonda ağladığı yere çok yakın bir noktadaydım. Beyaz Saray’ın güney yönünde, Independence Avenue’nün üzerinde, arkamıza Amerikan demokrasisinin simgesi, Washington’ın en büyük binası Capitol Hill’i almış, televizyon çekimi için çamurlanmış çimler üzerinde, giderek soğuyan ıslak bir havada bekliyordum.

Telefonum çaldı. Türkiye’de saatlerin sabaha karşıyı gösterdiği bir sırada. Telefonun öbür ucunda Tuba ağlıyordu. Karımdan söz ediyorum. Niye ağladığını sesini duyduğum anda anladım.

O 1967 yazında Cleveland ateşe verilmişken, şehrin varoşlarında siyahların bir kilisesinde gospellar, ilahiler arasında dinlediği Martin Luther King’in onda nasıl silinmez izler bıraktığını biliyordum. Lise öğrencisi iken AFS’nin değişim programıyla gidip Ohio eyaletinin Cleveland şehrinde kaldığı bir yılın en unutulmaz anısıydı alevler içindeki Cleveland’ın bir varoş kilisesinde Martin Luther King’i siyah spiritualları arasında dinlemek.

Yasemin’in, “Çocukluğu, eşit birer yurttaş olmak için mücadele veren siyahların Ku Klux mensuplarınca linç edildiği Mississippi, Alabama, Georgia gibi güney eyaletlerinde geçmiş, John F.Kennedy öldürüldüğünde sekiz, Malcolm X öldürüldüğünde 10, dışlanmış milyonlarca insan için Amerikan rüyasını tarif eden Martin Luther King Jr. vurulduğunda 13 yaşında bir Amerikalıdan söz ediyorum” diye söz ettiği Chris Washington’da niçin ağlıyorsa, Martin Luther King Jr.’u ölümünden çok kısa bir süre önce ilk genç kızlığında Cleveland yanarken dinlemiş olan Tuba, aynı saatte İstanbul’da onun için ağlıyordu.

Peki yine tam da o saatlerde, bana Roma’dan telefon eden Yavuz Baydar niçin ağladığını anlatıyordu?

 

***         ***       ***

 

1960’ların çocukları, gençleri için, bizler için; ister Amerikalı olsun, ister olmasın, ister siyah ister beyaz olsun, Obama’nın Amerikan başkanı seçilmesinin anlamı bambaşkadır.

O bizler, Martin Luther King Jr.’un Washington’daki Lincoln Anıtı önünde, yüz binlerce Afrikalı-Amerika’nın karşısında “I Have a Dream” (Bir Rüyam Var) diyerek Amerikan siyahlarını dalgalandırdığı, Joan Baez’in “We Shall Overcome”ının, Bob Dylan’ın “Blowing in the Wind”inin İngilizce bilelim bilmeyelim, ezberden ve hep bir ağızla söylendiği, 1968 Meksika Olimpiyatları’nda ortada 200 metre şampiyonu Tommie Smith üç Amerikalı siyah atletin, 400 metreyi kazanan rekortmen Lee Evans’ın madalya töreninde siyah eldivenli yumruklarını havaya kaldırmalarının asla unutulmayacağı, siyah Malcolm X’in, beyaz başkan adayı Robert Kennedy’nin kurşunlandığı Amerika görüntülerinin belleğimize yerleştiği özel bir iklimde büyüdük ya da erginleştik.

O günlerde ve o günden bugüne ırkçılığa ve ırk ayrımına karşı durmuş olan ya da en azından vicdan taşıyabilen hiçbir insanın, Barack Hussein Obama’nın başkan seçilmesine olağanüstü sevinmesinden doğal hiçbir şey olamaz. Gözlerinin dolması, yanaklarına göz yaşlarının süzülmesi engellenemez.

Barack Hussein Obama’nın 2008 yılında dünyanın en güçlü ülkesine, ABD’ye başkan seçilmesi; Martin Luther King’in 40 küsur yıl önce “I Have a Dream” diye seslendirdiği rüyanın ta kendisidir. Bob Dylan’ın “The Answer My Friend is Blowing in the Wind” (Cevabı Dostum, Cevabı Esen Rüzgârda Bunun) dediği “cevap”tır. Joan Baez’in “We Shall Overcome” (Başaracağız) diye haykırmasının, aradan geçen onca yılın ardından "Yes We Can” (Evet, yapabiliriz) ile tamamlanmasıdır.

Bu böyle hissedilir veya hissedilmez. Oprah Winfrey o 4 Kasım gecesi Chicago’daki Grant Park’ta hiç tanımadığı birinin omzuna kafasını dayamış niçin ağlıyordu? Hadi o siyah. Televizyonda boğazına gelip bir şey oturduğu için devam edemeyen Colin Powell da siyah. Spike Lee de Whoopi Goldberg de. Bunların heyecanı, duygulanması tamam da dünya televizyonculuğunun dev ismi, beyaz Barbara Walters, o salı gecesi gözünden tek bir damla yaş gelmediğini söylemesine rağmen, ertesi sabah Martin Luther King’in “I Have a Dream” konuşması kulaklarında çınladığında birdenbire ağlamaya başladığını niye itiraf etti acaba?

Büyük, çok büyük bir olay yaşadık 4 Kasım 2008 Salı günü. Bir “Devrim” kıvamında.

Amerika, bunun böyle olduğunu hissediyor; tam ifade edemiyor. New York’un seçimden iki gün sonraki günlük ritmine şöyle bir “dışarı çıkıp” bakmayı denedim; genellikle hayvani bir enerjiyle devinen dünyanın en canlı şehri, akşamdan kalma, hafif kafa bulmuş, esrik bir haldeydi sanki.

Tüm dünya gibi...

Amerika kendi becerdiğine, kendi ürününe inanamıyor bir halde adeta. Ağzı kulaklarında gülümseyerek, şaşkın şaşkın eserine bakar “Bunu ben mi yaptım? İnanamıyorum” diye söyleniyormuş bir halde.

Amerika, Amerika’ya içeriden bakınca öyle görünüyor...

 

***        ***       ***

“Amerika bir mekân olmanın ötesindedir. En iyi haliyle, o aynı zamanda bir fikirdir” diye başlamıştı New York Times’taki köşe yazısında Nicholas D. Kristof. İkinci Dünya Savaşı’nda Doğu Avrupa’dan kaçan babasının önce Fransa’da yerleştiğini ama Fransa’nın yoksul düşmüş mültecilere herhangi bir fırsat sunmadığını görmesi üzerine Amerika’ya geldiğini anlatıyordu. Yeni bir hayata başlamak için Oregon eyaletine yerleşmiş ve bir İngilizce kursuna yazılmış New York Times’ın ünlü köşe yazarının babası.

Nicholas Kristof, “Babamı Amerika’ya çeken emlak değildi. Amerika fikri idi” diyor.

Yazısının sonu çok çarpıcı. Şöyle:

“Geçmişi belleğimizde canlandırırsak, Obama’nın seçim kazanmasına ilişkin en esaslı yorum aslında uzun süre önce yapıldı. Obama’nın Honolulu’da doğumundan iki yıl önce Hawaii Meclisi’ne 1959’da konuşan Martin Luther King Jr. medeni haklar hareketinin sadece siyahları değil, ‘Amerika’nın ruhunu özgürleştirme’yi amaçladığını söylemişti. King, Hawaii konuşmasını bir zamanlar köle olan bir vaizin okuduğu duayı tekrarlayarak bitirmişti, o dua bugünkü Amerika fikrinin uygun bir tanımıdır: "Tanrım, olmak istediğimiz değiliz; olmamız gereken de değiliz; olacak olduğumuz da değiliz ama Allah’a şükür ki olmuş olduğumuz da değiliz.”

İşte Obama’nın Amerika’ya başkan seçilmesinin derin anlamı burada yatıyor. Obama yönetiminin Amerika’yı ve dünyayı değiştirmesi arzu ediliyor.

Ancak, şunu unutamayız: Amerika aslında değiştiği için Obama’yı seçti. Değişen, değişebilen o koca süper kuvvet. 2008 yılında kendisine bir yarısı Kenyalı, Endonezya ve Hawaii’de büyümüş, orta adı Hüseyin, soyadı Obama olan bir “siyah”ı Beyaz Saray’a oturtan bir Amerika’dan söz ediyoruz. Seçimle. Demokrasiyle.

Zaten bu yüzden olan-biten “devrim kıvamı”nda.

Obama’yı başkan seçebilen bir Amerika’ya hepimizin ihtiyacı olduğunu itiraf etmelisiniz. Dünyanın 4 Kasım gecesinden beri daha yaşanılabilir bir yer olduğuna ilişkin pozitif radyoaktivite içinize nüfuz etmedi mi?

Güney Afrika’dan yazan Jessica adlı bir kızın “Yakın zamanda ilk kez sokaklarda 'Amerikalıyım ve şimdi bizi tanımlayan ilerleme, umut ve renkten gurur duyuyorum' diye bağırarak koşabilirim” şeklinde ifade ettiği duyguları anlayabiliyor musunuz?

Anlayabiliyorsanız, 4 Kasım 2008’in tarihin unutulmaz günlerinden biri olarak kalacağını da biliyorsunuzdur.

X