GeriSevinç Yıldız Entelektüel Destek Paketi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Entelektüel Destek Paketi

Entelektüel Destek Paketi
Abone Olgoogle-news

"Sanat üretmek, sanatçının kendisi ve yaşadığımız dünya ile bağ kurmasının bir yolu. Banu Küçüksubaşı, yıllarca buna şahitlik ederek sanatçı ve sanatı arasındaki güçlü gözlemlerini topluluklara aktarıyor."

Sanat tarihçisi, sanat yöneticisi, sanat rehberi gibi etiketlerin ötesine geçerek, aktörleri sürekli değişen (eser-koleksiyoner, sanatçı-galeri, müze-koleksiyon-kurumsal yapı gibi) yüksek kültür dünyasındaki yolculuğunun, yaşamının bu evresinde, kendi içsel dünyasıyla kurduğu özel bağla çok daha anlam kazandığını ifade eden Banu Hanımefendi ile görüntülü sohbetimizi kayda aldım:

S: Nasıl gidiyor karantina günleri, köklü değişiklikler var mı yaşam akışınızda?

B: Ben evde olmayı, okumayı, yoga ve meditasyonu çok sevdiğim için kendimle ilgili şikayet edeceğim birşey yok. Teknolojiyle alıştım diyebilirim. Önceden çevremden gelen görüntülü
konuşma tekliflerini reddederdim. Telefonumun her daim sessizdedir. Kaçtığım şeyler karantinayla birlikte hayatımda şuan. Mesela evim benim sığınağımdır, özelimdir. Artık görüntülü konuşmalar sayesinde​ herkesi evimde ağırlıyorum:)

S: Bilginizi aktardığınız ​kişi ve kurumların sizden beklentilerini, sanatın ​evrensel değerlerine ters düşmeden karşılayabiliyor musunuz?

B: Kişisel veya kurumsal olsun, hepsinin sanat yoluyla insanlara ulaşma amacı farklı. Müzeye giden bir ev hanımı grubuyla bir öğrenci grubunun amacı farklı olduğu gibi, akşam orada davet verecek bir kurumun amacı da farklı. Dolayısıyla tüm bu farklı ihtiyaçlara cevap vermeye çalışırken birçok kültürel farklılığa tanıklık ediyorum. Bunun uzantısı olarak, sanatı hayatlarında farklı konumlandırdıklarından dolayı Türkler ve yabancılara anlatımlarım da farklı oluyor. Örneğin Türkiye’de sanat​ ​olaylarında çoğu zaman görünürlük ve prestij sanatın önüne geçer; önemli olan davettir, sanat kısmı olayın süsüdür, prestij kaynağıdır. Doğrusu sanatın merkezde olmasıdır, davetin onun etrafına çevrilmesidir. Tüm bu farkların bilincinde olarak, sanat ve insanlar arasında -sunulan imkanlar dahilinde- sağlam bağlar kurmaya çalışıyorum.

​S: Yaptığınız iş bir nevi insanlara entelektüel destek paketi sağlamak. Zengin bilgi birikimi gerektiren keyifli bir iş gibi gözüküyor ancak insanlar sizin ifadenizle sanatı algılayacakları için oldukça zor bir performans aynı zamanda…

B: Fikirler hakkında topluluk önünde konuşmayı çok sevdim. Bu bana düşünsel boyutta yepyeni farklı kapılar açtı. Bir çok sanatçı tanıma fırsatı buldum ki, onları tanıdıktan sonra sanatlarını değerlendirmenin bambaşka bir boyut olduğunu farkettim. Ben artık sanatçıları sanatıyla okuyorum. Kişilişini, iç dünyasını, gelişim sürecini sanatı vasıtasıyla görüyorum. Mesela Abramoviç’in 70'lerden 2000'lere doğru olan spiritüel gelişimini yaşından gelen bir olgunlukla sınırlayamayız. Başta içsel isyanından gelen şiddet çığlıkla açığa çıkarken, 2000’lerde kendi iradesini sadece durarak test ediyor. Tepkisel ve uçlarda olan ifade ediş, yıllarla birlikte kendi içini izleyen izleyici konumuna geçiyor adeta.

S: ​Türkiye’nin global sanat dünyasındaki yeri nasıl?

B: ​Gezi’de başlayan şiddet yansımalarından önce yurtdışından gelen sanat insanlarına gerek seyahat ajansları gerek onları misafir edenler vasıtasıyla özel sergi, müze veya sanatçı ziyaretleri hazırlıyordum. O zaman başlayan negatif imajımız bir çok çalkantılı süreçle devam edince, dünya çapında tanınmış sanat destekçileri can güvenliği bir yana, keyfinin kaçma ihtimalini hesaba katarak burayı seyahat rotasından çıkardı. Sanatçı veya küratör gelir elbette işeri bu, ama müze destekçisi, sermaye sahibi olan kişi gelmez. Bir bienal veya uluslararası sanat olayını meydana getirenlerin olağanüstü çabaları yadsınamaz ancak maalesef kötümser bir gerçek var ortada. Hepimiz bir şeyler yapmamıza rağmen; kişisel veya kurumsal çabalarla aşılacak bir sorun değil bu. Mikro çalışmalarımız, makro bir çalışma olmadıkça yetersiz kalacaktır. Türk Çağdaş Sanatını iyi tanımlayacak stratejiler oluşturulmalı, devletin bir kültür politikası olmalı. Aksi halde hep tıkanacak. Ülkemizde ekonomi ve eğitim sorunları öncelikli
gündem, yani sanata gelene kadar çok sorun var. Senin o keklerinin tam tepesindeki kirazdır sanat. Oraya gelene kadar unu bulacaksın, yumurtayı kıracaksın, çırpacaksın, tepsi ayrı dert fırını apayrı dert, hadi güzel pişti diyelim, kreması var. Onu da güzel kıvamında yaptıktan sonra o kirazı parlatırsın ve özenle tepeye yerleştirirsin.

S:​ O günleri görecek miyiz? Ben kültürel zenginliğimizin gücüne çok güveniyorum. Mustafa Koç’un dediği gibi bizi sanatın ve kültürün kurtaracağına inanıyorum.

B:​ Kesinlikle öyle olacak çünkü insanımızı düşünsel boyutta değiştirecek, bunu kendimden biliyorum. Sanat tarihi okudum ama işin derinlerine indikçe dönüştüm. Yıllar evvel sahip olduğum sanat görüşü şu anda bambaşka. Bir koleksiyoner de, başta sahiplendiği işleri beğenmiyor “Ben bunu neden almışım?” diyor, algısı değişiyor ve seçimleri gelişip evriliyor. Sanat tüm tarihleri içine alan insanlığa dair bir birikim olarak geliştikçe geliştiriyor. Çok heyecan verici bu gelişimi izlemek. Politikadan ekonomiye tüm alanlarla olan bağlarımı bile sanat üzerinden kurmaya başladım böylece hayatın diğer alanları da daha keyifli hal aldı.

S:​ ​Çağdaş sanatla bu bağları güncel tutmak mümkün oluyor büyük ölçüde galiba...

B:​ İnsanlar çağdaş müzelerde kaçtıkları şeylerle yüzleşiyor. Yüzleşmenin çok keyifli ve özgün bir yolu oraya vakit ayırmak. Çünkü orda aynı konuya on farklı sanatçının on farklı yaklaşımı var, hepsi bambaşka bakış açıları yaratmışlar. Bu da düşünsel boyutta insanın zenginleşmesine olanak sağlıyor. Mesela şu anda evlere kapandığımız gerçeği sabittir. Bu konuya doktorların veya ekonomistlerin yaklaşımları benzerdir ama sanatçıların birbirinden çok farklı yaklaşımları olacaktır, bu da çok besleyicidir. Dolayısıyla sanat düşündürür ve akabinde dönüştürür.

Seninle tanıştığım Contemporary İstanbul Fuarında beş dakika konuşmamız aklımdan gitmemiş. Hiç ilgi duymadığım o çantalara senin vasıtanla ilgi duydum ancak bambaşka bir düzeyde, senin bana aktardığın yoldan… Madde üzerinden ortaya koyduğun; kitlesel tüketimle insanların yine madde üzerinden tatmine ulaşma çabası fikri şimdi yıllar geçince, özellikle bu dönemde ne kadar da önem kazandı. Kendin dönüşmüşsün o çantayı eser diye ortaya koyarak ve insanları dönüştürmeye başlamışsın. Birileri imajlar üretiyor, ona hayranlık yaratıyor, senin aynen tatlılarınla ifade ettiğin gibi… Biz de açgözlülük ile istiyoruz o imajları, hızlıca tüketmek istiyoruz, ben istiyorum en azından... Tatlı da bir fetiş, bir zaaf yani.. Bilemiyorum doğru bir teşhis mi ama senin bu yönde ilerlediğini görüyorum ifadelerinde, doğru mu?

S:​ Çok doğru…

B:​ İşte bunların farkına varıldığında dualite ortadan kalkıyor zaten, satan ve satılan ortadan kalkıyor. Satın almak istediğin hazzı kendi içinde arar oluyorsun. Ama dışarıda asla yararı olmayan şey yararlıymış gibi paketleniyor, reklamı yapılıyor. Bana göre zaten ihtiyacımız olan yararlı şeylerin reklamı olmuyor. “Bak elma bu, ne güzel, bunu ye!” diye bir reklam görmedim ben hayatımda. Özellikle biz kadınlara dayatılan ihtiyaçların; çikolatadan kozmetiğe suni olduğunu fark etmek için ne kadar zaman harcıyoruz…

S:​ Sanat yönetimi üzerine master yapmışsınız, amacı nedir sanat yönetiminin? B: ​Sanatın bir akademik -felsefi- yanı var, bir de ticari sektör yanı var. Sanat yönetimi bu ikisi arasındaki dengeyi sağlayarak sanatı ekonomiye kazandırmak. Sanat bütün metalar gibi satılan birşey değil, bir ekspertiz gerekiyor. Sanatın felsefi tarafını çok iyi bilinebilir ancak bunu ekonomiye katmayı da bilmek lazım. Bunun direkt yolu alıp satmaktır ancak endirekt yolu; onu bir etki alanı yaratması için geniş bir iletişime çevirmektir. Türkiye’de sanatta tutunanların ekonomide iyi olduğunu gözlemliyorum. İş insanlarının bu işe el atmaları, doğrusuyla yanlışıyla edindikleri tecrübeleri sanatın ve sanatçıların hizmetine sunmaları çok güzel. Kurumlar bunu çeşitli şekillerde yapıyorlar. Ama bu ortamın sanat profesyonellerinin şekillendirdiği bir piyasaya evrilmesi gerekiyor. Eminim ki sen bile kendine bir yer bulamıyorsun çünkü Türkiye bu alanda emekleme döneminde.

S: ​Yoga ve meditasyon hakkında fikirlerinizi merak ediyorum. Bu pratiklerin sanat ile bağdaşan tarafları var mı?

B: ​Yoga içseldir ve ahlaksal, davranışsal tarafı vardır. Bunu dışardan bakan görmez, sen bilirsin aynı meditasyondaki nefes, konsantrasyon gibi… Güncel olaylara sanatçıların farklı açılardan bakmalarının sebebi de kendi içsel deneyimleri, yaşayıp gözlemlediklerini rafine ederek dışarıya çıkarıyor oluşlarıdır. Yogada da böyle, bir grup olarak bir araya gelinen meditasyondan herkes başka bir şekilde ayrılır. Bu da aynı sanatçının metoduna benzer, insan kendi kendisiyle iletişim kurup çeşitli açılımlar elde eder. Bu vasıtayla beden, ruh, zihin buluşmasında farklı kapılar açılır.

Düşünceleri itmek ve ötelemek yerine onlara seyirci olma halidir meditasyon; kendinle, özellikle kendi iç kavgalarınla yüzleşmektir ve bırakıp gitmek istersin. Ama pratiklerde kendinle kavga da etsen, içsel huzursuzluk da yaşasan orda kalman gerekir. Bu pratikleri devam ettirirken bir noktada o kavganın bitmiş olduğunu farkedip bir dinginliğe ulaşırsın. Ben bunu yaşadığım an şaşırdım, o kavgayı aradım, “nereye gitti” dedim… Bu aralar izlediğim filmlerin de etkisiyle bu hali roketle uzaya fırlatılmaya bezettim. Atmosferi aşana kadar sarsılıp duruyorsun ve müthiş bir sessizlik karşılıyor seni. Sonrasında da meditasyona bağımlı hale geliyorsun. Yoğun bir kaostan huzura kavuşmak gibi, uzayın sessizliği, sonsuzluğu, yıldızların görkemine tanıklık etmek diyebilirim. Bu benim kendi deneyimim, herkesinki farklıdır elbette.

S: ​Bütün bu pratiklerin özünde ne var?

B: ​Anda ve orada olmak. Yoga ve meditasyon doğuya ait pratikler. Batıya ait bir hayat içerisinde müthiş bir tezat aslında. Bir dengelenme noktası olarak bütün gün oturan hareket etmeye geliyor, stres yaşayan durmaya geliyor, konuşan susmaya geliyor. Ben boşluk hissediyordum ve bu boşluğu insanlarla doldurabileceğimi sanıyordum. İnsanın ancak kendi iç dünyasıyla temasa geçtiğinde bu boşluğu doldurabileceğini anladım. Bu teması çoğunlukla pratiklerimde soyut sanatla zenginleştiriyorum ve bunu gruplarıma aktarıyorum.

Bence sanatçı da bir çeşit spiritüel yolculuk içinde, farkında olarak veya olmadan. İçinde yaşadığımız sistemin dışındaki kişiler onlar… Bu sisteme bir şekilde dahil olmaya çalışan, sanatıyla yaşamını sürdürmek istediğinden onu bir şekilde ekonomiye katmak zorunda olup sistemin istediği gibi olamayan, olsa bir kaos, olmasa ayrı bir kaos yaşayan değerli insanlar onlar.

S:​ Sizi dinlemek çok keyifli, gerçekten bu iş için gelmişsiniz dünyaya... Bende bıraktığınız izlenim; işini kar amacı gütmeden yapıyor gibi, belki de işin satış yerine düşünsel kısmında olmak bunu gerektiriyor. Zaman zaman kazancı çok da bol olan bu sektörde sizin kendinizi konumlandırdığınız yer egolardan uzakta güvenli bir bölge gibi sanki...

B: ​İşin bu tarafında olmamın sebebi belki de gerçek ihtiyacın burada olması. O tarafta ego yönetimine ihtiyaç duyuluyor. Birinin egosunu besleyebilmek için kendi egonu besliyor olman gerekir. Benim kişisel yolum bunun tam tersi. Egonun da beslenmesi lazım elbet, ki bana danışıldığında bunu hissediyorum kendimde ama günün sonunda benim tek bildiğim birşey bilmediğim. Ben hep yeni şeyler öğrenmeye meyilliyim. Durum bu olunca da ego beslenmesi anlamını yitiriyor.

S: ​Peki sanat adına bir şeyler değişecekse ilk nereden başlamak lazım?

B:​ Toplumumuzun sanatçıyı anlaması lazım, anlamak da doğru soruları sormakla olur. Mesela amaç, senin o kaideye koyduğun çantanı, kendi sözlerinle anlatımındaki detayları yakalamak olmalı. Yoksa tarz olarak pop art, malzeme olarak sentetik bir şey, söylem olarak kitlesel tüketim ve markalarla ilişki vs... Yani bu başlılar üzerinden gidiyordu senin çantan. Ancak sen kişisel deneyimini bize aktarınca olayın ne kadar farklı bir boyutta olduğunu anlamış olduk.

​S: ​O yıl fuarda sergilenen işim geri dönüşüm serilerimin başlangıcına işaret ediyor. Beyaz bir kaide üzerinde sergilenen çantamın etrafına toplanan bir grup kadını görünce yanlarına gidip hikayemi paylaşmak istedim. Çünkü onların gördüğü sadece Chanel marka bir çanta üzerinde renkli abstrakt desenlerle tüketim dünyasının cazibesini ve markanın değerinden kendi sanatıma yüklediğim bir imaj transferiydi. Aslında durum çok farklıydı.

Entelektüel Destek Paketi


O çanta orjinalinin plastik bir taklidiydi ve burada mağazadaki orjinali ile aynı fiyatla satışa sunulmuştu. Gerçeği bir hayvan derisinden üretilmişti. Bense boyadığım bu plastik imitasyonu İstanbul’un derinliklerinde materyal arayışına çıktığım bir zaman tesadüf eseri bulmuştum. Çantanın orjinali kullanılıp doğaya karışacaktı ancak bu ucuz plastik replikası yüzyıllarca doğada kalacaktı. Birkaç yıl evvelinde, kendi kendime “başarımın lüksü”nü kutlamak uğruna gittiğim Paris’de, Saint Honore caddesindeki Chanel mağazasına bu çantayı almak gitmiştim. Üç kez girip çıktım mağazaya, çantayı bir türlü satın alma kararını veremedim. O çantanın bana katacak bir şeyi olmadığını farkettiğimi, kendi kendime “bu çanta senin neyine” dediğimi ve böylece kendi kendime yaşadığım büyük farkındalığı izleyiciyle paylaşmıştım aslında o kaide üzerinde.)

B: ​İşte o kişisel yolculuğunun seni getirdiği noktaya bizler tanıklık etmiş olduk. İlk hazır nesneyi sanatta kullanan Duchamp dı, sonra Andy Warhol onları çokladı, konserveleri ortaya koydu, kola şişelerini getirdi ve bugün de en son İstanbul Bienalinde gördüğümüz gibi insanlık bu atıklardan Pasifik’de kıta yarattı. Yani hazır üretim seri üretime geçti, seri üretimi de düşünmeden hızla tükettik, çöpünü de nereye atacağımızı bilemedik, okyanusta çöpten yeni bir kıta oluşturduk. Onları faydalı bir şeylere dönüştürmenin yollarını düşünmeye sevk ettirdiği için geri dönüşüm sanatı çok değerli. Hem atıkların geri dönüştürülmesi bakımından çok önemli hem de biz yüce insanlığın bu dünyadan gittikten sonra arkamızda ne bıraktığımızı göstermek için.

False