GeriÇağlayan Kent Yolcu Yolunda Gerek
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yolcu Yolunda Gerek

Yolcu Yolunda Gerek

"Güneşli bir Ekim günü. Tatlı sert bir sonbahar serinliği hakim Ankara’da. Havada tek bir bulut yok. Gökyüzünün mavisi, bozkırın sarısı yerli yerinde. Tıpkı 26 sene önce İstanbul’a taşınmadan bıraktığım gibi."

Yok, hiç girmeyelim “Ama Ankara da çok değişti” laf-ı güzafına. Şehirlerimiz de yurdum insanı gibi; yıllar içerisinde değişir, belki biraz hırpalanır ama nüvesinden pek de kolay kolay ödün vermez.

Bu satırları yazarken, kulağımda Nilüfer’in 1989 imzalı 'Esmer Günler' albümü çalıyor. Güncelle biraz olsun ilişiğimi kesip; doğup büyüdüğüm bu şehirde dostluğu, samimiyeti hangi koşullarda, nasıl öğrendiğimizi sizlere anlatmak istiyorum.

Türkiye’nin İstanbul ve Anadolu diye ikiye ayrıldığı 80’li yıllarda, başkent olmasına rağmen Ankara da imkanları sınırlı, küçük bir şehirdi. Herkesin adını bildiği üç beş pastane ve lokanta dışında sosyalleşebileceğiniz pek fazla mekan yoktu. Sinemanın adı Akün, tiyatronun adı Büyük ve Küçük Tiyatro’ydu. Kitap alışverişi Dost’tan yapılırdı. Cumartesi demek, Tunalı’yı bir başından öteki başına en az yirmi kere arşınlamak, aynı simaları defalarca görmek demekti. Pazar günleri sokakların in cin top oynamasıydı. Türkiye’nin kalbinin attığı koskoca bir başkenti bu kadar mütevazi tanımlamak çok inandırıcı gelmiyor kulağa öyle değil mi?  Ama bilinenin aksine Ankara’yı Ankara yapan alışkanlıklarına, birbirine bağlı kalender kent sakinleriydi.

Kafanıza esti mi kıyısında bir çay içebileceğiniz boğazı olmadığından mıdır, yoksa bir boğaza sahip olmamanın çaresizliğinden midir, insana iyi gelen yine insandı. Arkadaşlarımla bahçe duvarının üstünde oturup, sohbet etmek için evimize beş kilometre ötede bir başka mahalleye yürüdüğüm günleri hala gülümseyerek hatırlıyorum. Yapacak başka bir şey olmadığı gibi o yolları gidecek başka vesait de yoktu ki! Saatlerce aynı duvarın üstünde oturur, bolca konuşur, biraz susar gelen geçeni izlerdik. Maksat birlikte olmaktı. Birlikte olmak…

Benim anlattığım günlerden bugüne yıllar geçti. Yurdun dört bir yanı duble yollarla çevrili. Şehirlerde metrolar, tramvaylar vızır vızır işliyor. Otobüslerin girmediği mahalle kalmadı. Dolmuş, minibüs dersen, gani. Havada uçaklar, denizde vapurlar…

Yani uzun lafın kısası, yollar birbirine ulaşıyor ulaşmasına ama nasıl bir durum vuku bulduysa artık insan insana ulaşamıyor.

Nasıl bir durum vuku bulduysa insan insana ağır geliyor.

Ve nasıl bir durum vuku bulduysa insanın insana duyarlılığı zafiyet olarak takdir ediliyor.

Bugün olsa yine yürürüm o uzun yolları, yokuşları. Biz dost olmayı, samimiyeti duvar üstlerinde otururken öğrendik. İmkansızlıkları bahane edip,  dostluklarımıza duvar örmedik. Nerede olduğumuz, ne yaptığımız fark etmeksizin sadece yan yana durduk. Elbette arada birbirimizi kırdık, üzdük, üzüldük. Ama sonra ayağa kalkıp sözümüze, sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik. Çünkü insan insana lazımdı. İnsan insanın mayasıydı. Ve duyarlılık, samimiyet bir mahkumiyet değil, yaşamdan daha çok zevk almak için verilmiş bir hediye idi.

İşte doğdum şehirde geçirdiğim birkaç günün bana hatırlattıkları…  

Şimdi aynı albümden ‘Yolcu Yolunda Gerek’ çalarken, İstanbul bütün haşmetiyle bizi bekler.