GeriSeyahat Latin dünyasının Avrupalısı
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Hürriyet Twitter
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi
Latin dünyasının Avrupalısı

Latin dünyasının Avrupalısı

Arjantin’in başkenti Buenos Aires size hiçbir zaman Latin dünyasından görüntü sunmaz. O zaten kendini Latin dünyasından saymaz, Avrupalı olmakla övünür. Onun için bu kenti gezerken kendinizi Güney Amerika’da değil de Avrupa’da sanabilirsiniz. Renkli semtleri, dünyanın en geniş caddeleri, meydanları ile Buenos Aires davetkar, başta çıkartıcı bir kenttir.

Aslında Buenos Aires’in adı bu kadar kısa değildi. Güney Amerika’ya "bir vatan" getiren İspanyol gemiciler bu kente, "St. Maria del Buen Aire - Güzel Hava Azizesi Maria" adını koymuştu. Gel zaman git zaman bu uzun isim kısalıp, "Buenos Aires - İyi Havalar" olmuştu. Sanıyorum buradaki "güzel" den, fırtınasız, dingin bir hava kastedilmekteydi. Çünkü kent, dünyanın en geniş nehri olan Rio De La Plata’nın ağzında kurulmuştu. Aslında ilk görenler bu suyu genellikle denize benzetiyordu. Çünkü görüntü asla bir nehir ağzını değil de, gerçek bir denizi andırıyordu. Zaten Arjantinliler de buraya "Tatlı Deniz" adını takmıştı. Fırtınalı okyanusu aştıktan sonra bu kıpırtısız suları gören İspanyol denizciler, buraya haklı olarak "İyi Havalar" adını takmıştı sanırım.

Issız Patagonya topraklarından sonra, Buenos Aires’in kalabalığı ve gürültüsü karşısında irkilip kalmıştım. Buraya ilk gelişim değildi. Kentin üçüncü kez kapısını çalıyordum. Aradan geçen yıllar, görüntülerin kimini silip çöpe atmış, kiminin de netliğini bozmuştu. Onun için kenti şöyle böyle anımsıyordum. Örneğin Buenos Aires’in, Santiago, Rio veya Meksiko City gibi, Latin görüntülerle donanmış bir kent olmadığını biliyordum. Çünkü bu kentte yaşayanlar kendilerini, Güney Amerikalı değil de Avrupalı olarak nitelendiriyordu. Eğer bir Buenos Airesli ile bu konuyu konuşacak olsanız, size şunları söyleyeceğinden emin olabilirsiniz: "Meksikalılar Azteklerden, Perulular İnkalardan, Arjantinliler ise gemilerle Avrupa’dan gelmiştir..."

PARİSLİ ÇAPKIN ARİSTOKRAT

Hangi Arjantinliye sorarsanız sorun, size atalarının İngiliz, İtalyan, İspanyol, Alman olmasıyla övünecektir. Daha sonra da Güney Amerika kıtasını paylaştıkları Brezilya, Şili, Bolivya, Paraguay, Venezüella ve diğer Latin ülkeleri gibi "melez, yoksul ve komünist" olmadıklarını söyleyecektir. Onun için de hep Avrupa’yı taklit etmiş, Avrupalı gibi yaşamaya gayret etmişler.

Buenos Aires’i hep Paris’e benzettim. Bana göre o, görmüş, geçirmiş, ileri yaşına rağmen hálá "mihrabı yerinde" duran, çapkın yaşlı bir aristokrat kadın gibiydi. Yani başına gelen onca şeye rağmen hálá baştan çıkarmayı beceriyordu.

Havaalanından kente gelirken belleğimin derinliklerine saklanmış görüntüleri hatırlamaya çalışıyordum. Yolun iki yanındaki teneke evlerin, gecekonduların çoğu yerlerini yeni binalara terk etmişti. Ama arada bir yoksulluk yine de kendini gösteriyordu; üst katlarında demir filizleriyle yarım binalar, ağaçlar arasına gerilmiş iplerde uçuşan çamaşırlar, kırık dökük otomobiller... Kentin içine girdikçe belleğimdeki görüntüler daha da netleşti. Dünyanın en geniş caddesi olan "9 Temmuz Bulvarı"nı görünce, tanıdık bir dosta rastlamış gibi sevindim. 140 metre genişliğindeki bu caddeyi geçmek için verdiğim çabayı hatırladım. Ben caddenin ortasına gelinceye kadar ışık yeşilden kırmızıya dönmüş, arabaların ortasında kalakalmıştım.

Terminalde beni otele götürecek "düzgün" bir taksi aramaya başladım. Buenos Aires’te taksi fiyatları ucuzdu ama doğru yoldan giden şoför bulmak zordu. Yabancı olduğunuzu anladıklarında en kısa mesafe için bile şehir turu attırıp, çuvalla para alıyorlardı. Neyse ki bu kez kazık yemedim.

CADDENİN GENİŞLİĞİ 140 METRE!

Otelde fazla vakit harcamadan kendimi caddelere attım. Niyetim, kaldığım sürece köşe bucak kenti tanımak ve hatırlamaktı. İşe Florida Caddesi’nden başladım. Trafiğe kapalı bir caddeydi. Binlerce kişi, bir o yana bir bu yana gidip geliyordu. Bu haliyle büyük bir ırmağı andırıyordu. İki yanına mağazalar sıralanmıştı. Kapılardaki satıcılar insanı neredeyse kollarından tutup içeri çekeceklerdi. Cadde şenlik yeri gibiydi; arya söyleyen tenor, Napoliten çalan gitarcı, tango yapan çift, gözleri görmeyen, ayakları olmayan dilenciler, striptiz kulüplerine müşteri çekmeye çalışan çığırtkanlar, dolara cazip fiyat veren karaborsacılar... Sadece bu caddede gezinerek Buenos Aires’i kavrayabilirdi insan.
/images/100/0x0/55ea6330f018fbb8f87ca5f5


Kent 47 bölgeden oluşuyordu ama tümünü görmeye gerek yoktu. Buenos Aires’in karakterini yansıtan birkaç bölgeyi tanımak yeterliydi. Palermo, Recoletto, Retiro, San Nicolas, Monserrat, San Telmo, La Boca kentin ruhunun saklandığı mahallelerdi. İşe bohem San Telmo’dan başladım. Önceki gelişlerimde zamanımın çoğunu burada geçirdiğim için sokakları hatırlıyordum. Sanatçıların atölyeleri, antikacıların sıralandığı pasajlar, küçük butikler, kahveler, barlar... San Telmo baştan aşağı Parisliydi. Evita Peron, Marilyn Monroe, Che, Beatles, Lorel Hardy, Marodona... Sahaflardaki eski posterler ve plaklar beni gençliğime götürüyordu hep. Belki de bu yüzden geçmişi yaşayan San Telmo’yu çok seviyordum.

Pasajlar bir anılar müzesini andırıyordu. Eski gazete koleksiyonları, cep saatleri, kılıçlar, düğmeler, rozetler, kim bilir kimin yakasını gururla süslemiş madalyalar, kime destek olduğu bilinmeyen bastonlar... Tezgahlarda sergilenenler eşya değil birer yaşam öyküsüydü.

Dorrego Meydanı’nda, bir şemsiyenin gölgesinde limonatamı yudumlarken, San Telmo’da zamanın ilerlemediğini hissedebiliyordum. Günü kentin bohem yüzünü seyrederek bitirdim.

KENTİN KALBİ MAYO’DA ATIYOR

Ertesi gün önce Plaza de Mayo’ya gittim. Palmiye ağaçları, çiçekler, heykeller ve koloniyel binalarla süslü olan bu meydan kentin kalbi kabul ediliyordu. Önemli olaylar, yıldönümleri burada kutlanıyor, protesto gösterileri burada yapılıyordu. Yani her an bir neşe veya öfke seline rastlamak mümkündü. Çocukları askeri yönetim döneminde kaybolan "Beyaz Başörtülü Anneler", uzun zamandan beri bu meydanın simgesi olmuştu.

Sonra diğer meydanlarda dolaştım. Buenos Aires’in her köşesinde bir meydan vardı ve hem insanlar hem de kent bu meydanlarda soluklanıyordu. Burada dev bir ağacın gölgesine sığınıp, biraz ötemdeki "köpek dolaştırıcısı" genç kızı izledim. Evlerden topladığı yaklaşık 20 köpekle nasıl başa çıktığını, onlarla konuştuğunu, kızdığını, oynadığını hayretle izledim. Topluluğun içinde her cinsten köpek vardı ve hiç biri genç kızın sözünden dışarı çıkmıyordu.

Sonra gözüm Mate içenlere takıldı. Bu Paraguay’da yetişen bir ottu ve Arjantinlilerin en büyük tutkusuydu. Ağzı açık top gibi bir kabın içine bu ottan bir iki tutam konuyor, üstüne sıcak su dolduruluyordu. Bir süre demlendikten sonra bu içecek, ucu süzgeçli bir çubukla içiliyordu. Kabın cinsi, bağlı olunan sınıfa göre değişiyordu. Zenginler gümüşten, yoksullar ise küçük balkabağından yapılan kapta matelerini demlendiriyorlardı.

Meydanlar, parklar, sokaklar derken bir günün daha sonuna geldim. Buenos Airesliler bir telaş evlerine doğru giderken, ben hálá aylak aylak dolaşmanın keyfini çıkarıyordum.

TANGO BU SEMTTE DOĞMUŞTU

Son günümü de kentin en renkli semti La Boca’da geçirdim. Burası kentin en fakir semtiydi. İtalyanca "Ağız" demek olan La Boca, kentin ilk kurulduğu semtlerden biriydi. Başta İtalyanlar olmak üzere diğer göçmenler, gemilerden ilk kez burada inmişti. Caminito adlı mahallede kendilerine teneke evler yapmış, burada yaşama tutunmaya çalışmışlardı. Tango bu sokaklarda doğmuştu. Tango tarihinin ünlü kahramanları bu sokaklarda beste yapmış, kavga etmiş ve ölmüştü. Kabadayılar ve fahişeler de bu sokaklarda yoksulların olmayan paralarına göz dikmişler ve bir çok hayatı söndürmüşlerdi.

Zengin olma hayalleri ile geldikleri bu semtte diz boyu yoksulluğa batan İtalyan köylülerinin kaldıkları evler ve oteller, şimdi allanıp, pullanıp, rengarenk boyanıp turistik bir mahalleye dönüştürülmüştü. Bu evleri ilk kez Basito Quinquella Martin adlı bir ressam boyamıştı. Martin’in amacı, teneke evleri renklendirerek yoksul görüntüyü biraz olsun silebilmekti. Onu diğer ressamlar izledi. Ondan sonra da Caminito hep rengarenk oldu. Caminito’da yoksulluk hálá sürüyordu. Semt sakinlerinin kimi hediyelik eşya satarak, kimi tango yaparak nafakalarını çıkarmaya çalışıyordu. La Boca’da futbol her şeydi. "La Boca Junior"ın galibiyeti onlara her şeyi unutturuyordu.

La Boca’da yüzyıllık bir kahvede, Carlos Gardel’in tangolarını dinleyerek Buenos Aires’e veda ettim.

Tango ve Arjantin bonfileleri haftaya kaldı.

DARWIN KADINLARIN YÜRÜYÜŞÜNE HAYRAN KALMIŞ, ŞEHİRDEN PEK HOŞLANMAMIŞTI

Genç bilim adamı Charles Darwin, Beagle adlı gemiyle yaptığı yolculukta Buenos Aires’e de uğramıştı. Darwin gezi notlarında kentle ilgili ilginç gözlemlerine yer vermişti: "En büyük eğlencemiz, şehirde dolaşıp İspanyol hanımlara hayran hayran bakmaktı. Bu meleklerden birinin sokaktan süzülerek geçmesini seyrettikten sonra, ’İngiliz kadınlar ne kadar aptal; ne yürümesini ne de giyinmesini biliyorlar’ diye ister istemez söylenirdik..."

Notlardan anlaşıldığı kadarıyla Darwin Buenos Aires’i pek sevememişti. Her fırsatta kenti gezmeye çıkıyordu. Meydanlar ve geniş caddeler hoşuna gidiyordu. Bir de sık sık tiyatroya gidiyordu. Tiyatroda erkeklerin salonda, kadınların balkonda oturmalarını garipsiyordu...

Durmadan yağan yağmurlar içini karartıyordu. Buenos Aires halkını da gözü hiç tutmamıştı. Varlıklı Creole’lerden açıkça nefret ediyordu. Onlar bütün dinlerle alay eden, her türlü kötülüğe açık, hiçbir prensibe bağlı olmayan, şehvet düşkünü ahlaksızlardı. Baş yargıçtan başlayarak bütün görevliler rüşvete açıktı.

False