Kız çocuklarını neden güçlendirmeliyiz?

Dün (11 Ekim) Dünya Kız Çocuklar Günü'ydü… 2011'de Birleşmiş Milletler'in tüm dünyada kız çocuklarının haklarına ve karşılaştıkları sorunlara dikkat çekmek için ilan ettiği günün bu yılki teması "Şiddet döngüsünü kırmak için kız çocukları güçlendirelim"di. Türkiye'de de dört sivil toplum kuruluşu ağı ve BM kuruluşları, bu nedenle bir panel düzenledi ve ortak bir bildiri yayınladı.

***

Melek Karaaslan’ı hatırlıyor musunuz? 16 yaşında evlendirilmişti, iki çocuğu vardı, üçüncüye hamileydi. Eşinin ailesi tarafından 3 ay tuvalete kapatıldı, aç susuz bırakıldı, işkence gördü. Hastaneye götürüldüğünde 30 kiloydu, öldü.

Ya Kader Erten’i? Kısa hayatının hikayesi de “12 yaşında evlendirildi, 13'ünde anne oldu, 14’ünde öldürüldü” kadar kısaydı. Tıpkı, Nuran Halitoğulları’nınki gibi. O da kaçırılarak tecavüze uğramış, Jandarma tarafından kurtarılmış, ailenin talimatıyla babası tarafından kabloyla boğularak öldürülmüştü.

Sadece 3 örnek, hiçbiri münferit değil. Türkiye’de her türlü şiddete maruz kalan ve öldürülen kadınlar, bu vahşeti yaşamaya daha çocukken başlıyorlar. Her 10 aileden 4’ünde yaşanan bu şiddet, yasalara ve alınan önlemlere karşın yetersiz uygulamalar nedeniyle azalmadan sürüyor, belki de artıyor. Bu konuda en fazla sorumluluğu üstlenen siyasiler ise çözüm yerine yangına körükle gidiyor: Gün geçmiyor ki, kız çocuklarının ve kadınların eteği ya da örtünmesi, kahkahası ya da doğurganlığı siyaset diline konu olmasın. En az konuşulanlar ise tecavüzcülere ve kadın katillerine uygulanan ceza indirimleri, cezasız kalan onca suç…

Bugün 11 Ekim Dünya Kız Çocuklar Günü… 2011’de Birleşmiş Milletler’in tüm dünyada kız çocuklarının haklarına ve karşılaştıkları sorunlara dikkat çekmek için ilan ettiği bu gün, kutlanacak bir şey olmadığından, bir bayram değil, mücadele günü. Kız çocuklarının şiddetten korunması, haklarının tanınması ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin her alanda sağlanması için erkeklerin de bu mücadelede rolünün çok önemli olduğuna işaret eden Birleşmiş Milletler, bu yıl günün temasını “Şiddet döngüsünü kırmak için kız çocukları güçlendirelim” olarak belirledi. Bu nedenle 150’den fazla kurumsal üyesiyle dört sivil toplum kuruluşu ağı ve Türkiye’deki BM kuruluşları, ortak bir bildiri yayınladı.

700 MİLYON ÇOCUK EVLİ

UNICEF verilerine göre dünyada her 10 kız çocuktan biri cinsel şiddete maruz kalıyor… Türkiye’de bu oran daha yüksek: Ergen kız çocukları ve genç kadınların yüzde 11’i, 15 yaşından önce tacize, tecavüze uğruyor. 15-24 yaş arasındaysa bu oran, yüzde 6… Yine UNICEF verileri gösteriyor ki, bugün dünya genelinde 18 yaşından önce evlilik yapmış 700 milyon kadın var; 250 milyonu 15 yaşından önce evlendirilmiş. TÜİK istatistikleri de 2013 yılında Türkiye’de evlenen kadınların yüzde 24’ünün 16-19 yaşları arasında olduğunu ortaya seriyor.

Kız çocuklarının yaşadığı sorunlar bir değil, beş değil; gelişmiş ülkeler de dahil tüm dünyada, cinsel sömürü ve istismara uğruyor, pornografinin nesnesi haline getiriliyor, insan ticaretine maruz bırakılıyorlar. Çocuk işçiliği de en az bunlar kadar yaygın. Başta cinsel, fiziksel, duygusal, ekonomik olmak üzere şiddetin her türü, evlerinde, okullarında, bakım kurumlarında, adli kurumlarda, sokakta, yaşadıkları her ortamda kız çocukların karşısına çıkıyor.

Hürriyet’in 2007’den bu yana sosyal sorumluluk projesi olarak işlettiği Acil Yardım Hattı’na gelen çağrılar arasında, kız çocuklarının fiziksel, duygusal, cinsel şiddet, zorla evlendirme baskısı ve aile içi cinsel istismar, okula göndermeme şikayetleri önemli bir yer tutuyor. 190 ülkeden toplanan verilerle oluşturulan “Açık Görüş Alanında Gizlenen” başlıklı UNICEF raporu, şiddetin kalıcı, çoğu durumda kuşaktan kuşağa aktarılan etkilerini vurguluyor.

Bütün bunlara, son zamanlarda Türkiye ve etrafında yaşananların eklediği sorunlar da var: Çatışmalı ortamlar şiddet görme riskini artırıyor. Savaş sona erse dahi şiddetin etkisi uzun yıllar devam ediyor. Kız çocukların maruz kaldığı şiddet çoğu zaman yasal, adeta devlet eliyle ve toplumun gözünde kabul görüyor. Kendi haklarını bilme hakkı engellendikçe kız çocukların adalet, bakım ve destek talebi görünmez hale geliyor.

ÇOCUKLAR GELECEĞİMİZSE…

Çocuğa Karşı Şiddeti Önlemek için Ortaklık Ağı, Çocuğa Yönelik Ticari Cinsel Sömürü ile Mücadele Ağı, Çocuk Gelinlere Hayır Ulusal Platformu, Çocuk Alanında Çalışan Avukatlar Ağı ve Birleşmiş Milletler Cinsiyet Eşitliği Tematik Grubu, yayınladığı ortak bildiride şöyle diyor:

“Erken/zorla evlendirilen kız çocuklarının, Suriyeli ve diğer mülteci ve sığınmacı kız çocuklarının, Roman kız çocuklarının, zihinsel ve fiziksel engelli kız çocuklarının, LGBTİ çocukların ve mevsimlik tarım göçünden etkilenen kız çocuklarının özel koruma önlemleriyle desteklenmesi gerektiğini hatırlatıyoruz. Kız çocuklarının kolluk kuvvetlerine başvurduklarında sorumluların cezalandırılmasıyla ilgili haklarının korunması gerektiğine dikkat çekiyoruz. Ensest gibi tabu sayılan istismar biçimlerinin önlenmesi için etkin ve gerçekçi sosyal politikalara ihtiyaç duyuyoruz. Çatışmalı ortamlarda kız çocuklarının taciz ve tecavüze karşı her zamankinden daha korunmasız olduklarını biliyoruz.”

Dün Ankara’da bu konuda bir panel düzenleyen sivil toplum örgütleri, özellikle ergenlik çağındaki kız çocuklarının gelişimine yatırım yaparak, sömürü, istismar ve ihmalden uzak, şiddetsiz bir ortam yaratarak, toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarıyla toplumun güçlendirilmesini talep ediyorlar. Çünkü “çocuklarını geleceği olarak gören” bir ülkenin, o gelecekte kız çocuklarını da hesaba katarak plan ve programlar geliştirmesi şart.

DERHAL YAPILMASI GEREKENLER

Anayasa, İstanbul Sözleşmesi, uluslararası çocuk ve kadın hakları sözleşmelerinin etkin bir şekilde uygulanmasının beklendiği ve izlemeye devam edileceği belirtilen bildiride, yapılması gerekenler şöyle sıralanıyor:

  • Ergen kız ve oğlan çocuklarına ve ailelerine toplumsal cinsiyet, cinsel sağlık, üreme sağlığı ve bu konulardaki hakların öğretilmesi,
  • Özellikle kız çocuklara şiddet suçuna karşı sıfır tolerans ve bu tür suç işleyenlerin cezasız kalmaması için mücadele,
  • Şiddet yaşamış ya da şiddete tanık olmuş çocukların korunması ve desteklenmesi,
  • Erken ve zorla yaptırılan evlilikler, cinsel taciz, cinsel şiddet, namus bahanesiyle işlenmiş suçlar için bireysel ve toplu şikayet mekanizmalarının kurulması,
  • Biri sadece çocuğa şiddet diğeri sadece kadına şiddet konularında olmak üzere iki yardım/destek hattının açılması, buralarda görevlendirilecek personelin STK’ların deneyim ve birikimlerinden de yararlanılarak eğitilmesi,
  • Çocuk ve yetişkin erkeklerin toplumsal cinsiyet ve şiddetsiz çatışma çözümü konusunda eğitilmesi…

X

Harry Lenas huzur içinde uyusun, Baylan Pastanesi yaşasın

Geçmişimizle aramızdaki bağlar tek tek kopmakta; çoğunlukla bilerek isteyerek kıyıyorlar, bazen hayat kendi yapıyor.

Efsane Baylan Pastanesi’nin kurucusu Mösyö Harry’nin (Harry Lenas) ölüm haberini dün gece geç saatlerde sosyal medyadan aldım. Hayatımda tanıdığım en zarif insanlardan biriydi. Daha önce onunla ve var ettiği Baylan efsanesiyle ilgili bir şeyler yazmıştım, biz 2000 yılında konuştuğumuzda Baylan’ın kendisinden sonra varisi olmadığını söylüyor, kara kara düşünüyordu. ‘Baylan yaşamalı’ dileğiyle paylaşıyorum.

Baylan o zaman 77 yaşındaydı

Üç çeyrek asırlık bir pastane geleneği. Pasta ve şekerlemede bir marka. Yazın asmalı bahçesi ve serin Kup Griye'si, kışın ahşap masaları ve kahve-pasta keyfiyle bir buluşma yeri. Eski bir pastane olan ve tıpkı eski pastaneler gibi görünüp, öyle kokan Baylan, 77 yaşına rağmen 2001 yılına ve binyılın son Şeker Bayramı'na dimdik ayakta giriyor. Girmekle kalmayıp geçmiş günlerin tadını yeni milenyuma taşıyor.

Sadece tatlıların tadını mı? Hayır! 1920'ler İstanbul'unun havasını; 1950'ler;entelektüellerinin doyumsuz sohbetlerini; 1970'ler düğün yemeklerinin zerafetini de yanında götürüyor.Tüm bu görmüş geçirmişliğiyle Baylan, Kadıköy Muvakkithane Sokak'ın 19. numaralı binasına anlam katıyor.

Tamam, vapura koşmadan önce Karaköy Baylan'a uğrayıp "gündüz barı"nda esspresso içme keyfinden mahrum kaldınız; Beyoğlu Baylan'daki Attila İlhan'lı, Salah Birsel'li sohbetlere yetişemediniz; bari Kadıköy'de son mohikan gibi parıldayan Baylan'ın önünden öyle anlamsız anlamsız geçip gitmeyin.

Arnavut asıllı Rum Philippe Lenas, Türkiye'ye göç ettiğinde henüz 15 yaşındadır ve iyi bir pastacı olmayı düşlemektedir. Birkaç yıl pastanelerde çalıştıktan sonra düşünü gerçekleştirir; 1923'te Beyoğlu Deva Çıkmazı'nda ilk pastanesini açar. Adını, Fransızca l'Orient (Şark) sözcüğünün okunuşu olan Loryan koyar. Ve çok kısa bir süre içinde adı, dönemin ünlü pastaneleri Markiz, Lebon ve Moskova ile birlikte anılmaya başlar. Çünkü 200 çeşit pasta ve şekerlemesi ile onlara rakip olacak kalitededir.

O dönem belirli birkaç lüks otel vardır; yabancı konukların, büyük devlet adamlarının gelip kaldığı: Pera Palas, Park Otel, Tokatlıyan gibi... Atatürk, bakanları ya da yabancı konukları İstanbul'a geldiğinde, Markiz, Lebon, Baylan el ele vererek yaparlar yemeklerini, tatlılarını. Evlerinde, yalılarında düğün, toplantı yapan seçkin İstanbullular'a da onlar hizmet verir.;İkinci pastane, ilkinden sadece iki yıl sonra, Karaköy'de daha meydan bile yokken, bugün olmayan bir binada açılacaktır. Birincisi ise 1933'te İstiklal Caddesi'ndeki Luvr Apartmanı'nın zemin katına taşındıktan bir yıl sonra adını değiştirmek zorunda kalacaktır. O zamanlar başlamıştır, dönemin ünlü edebiyatçılarının, şair, yazar, gazeteci ve diğer ünlülerinin uğrak yeri olmaya. Bunlardan biri de Profesör Burhan Toprak'tır. O yıl çıkarılan ve yabancı isimlerin Türkçeleştirilmesini öngören yasa uyarınca, Prof. Toprak'ın önerisiyle Baylan adını alır pastane.

Yazının Devamını Oku

Türkiye'nin 1 yıllık Özgecan Arslan karnesi

Henüz 20 yaşında bir üniversite öğrencisi olan Özgecan Arslan'ın, geçtiğimiz 11 Şubat'ta, daha önce kendi eşine yönelik saldırıları bilinmesine rağmen durdurulmayan bir minibüs şoförü tarafından feci şekilde öldürülmesinin üzerinden bir yıl geçti.

(Gazete sayfasına sığmayan haliyle, nasıl geçti?)

Bu, belki de Türkiye’nin neredeyse tamamını harekete geçiren ilk kadın cinayetiydi. Oysa ne ilkti, ne de son; Özgecan’ın katli her yerde yüksek sesle kınanırken kadınlar öldürülmeye devam etti. Bianet.org’un sadece medyaya yansıyan olaylardan derlediği ‘çetelesi’ne göre 2015 yılında Özgecan Arslan’ın da içinde olduğu 255 kadın öldürüldü. Bu rakam, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun raporuna göre 303’tü. Özgecan Arslan’a, bu cinayetlerin ‘sembol ismi’ olmak düştü.

BİR YILDA NE DEĞİŞTİ?

NE YAPABİLİRİZ DERSENİZ

Yakınının şiddetine uğrayan birine (komşunuz, arkadaşınız, iş arkadaşınız, akrabanız, öğrenciniz, veliniz) vereceğiniz destek çok değerli ve bu ‘aile meselesi’ değil suç olduğu için ihbar etmek vatandaşlık görevi. Polis ve jandarma karakollarını, 155, 156 no’lu telefonları arayabilirsiniz. “İlgilenmezler” demeyip ilgilenmelerini sağlayabilirsiniz. Başvurulabilecek yerler:

Yazının Devamını Oku

Kadın cinayetlerini gerçekten önlemek istiyor musunuz, buyurun!

Filmmor Kadın Kooperatifi'nin birçok kadın kuruluşunun katkısıyla başlattığı "Kadın Cinayetleri Önlenebilir" kampanyasının ilk adımı olan Kadın Cinayetlerine Karşı Acil Eylem Konferansı için 27-28 Kasım'da İTÜ Maçka Sosyal Tesisleri'ndeydik.

İlk günün tartışmalarını Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanması; ikinci günün tartışmalarını ise Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi’nin öldürülmesi ve iki polisin de ölmesine neden olan çatışmalar darmadağın etti ama konferans oldukça zorlanarak da olsa tamamlandı. Malum, bazen savaşlar, cinayetler, çatışmalar, her türlü özgürlüğe yönelik giderek artan baskılar arasında “kadın hakları” demek lüks gibi karşılanıyor; ama unutmamak gerekir ki hiçbiri kadınların öldürülmesini kesintiye uğratmıyor. Savaş-çatışma ortamında da -pek görmüyoruz ama- barış-huzur günlerinde de kadınlar öldürülmeye devam ediyor. O yüzden bu sözü söylemenin ertelenebileceği bir zaman yok. Dün, bugün, yarın, şu an, her zaman, hiç durmadan kadın cinayeti var.

Konferanstan çıkan en temel sonucu söyleyeyim önce. Adı gibi: Kadın cinayetleri önlenebilir! Tabii istenirse… Kim isterse, derseniz oldukça kalabalık bir liste söz konusu. Çünkü bu cinayetlerin asla tek bir sorumlusu yok; katil kadar, aileler, çevre, komşular, sorumlu kurumlar, karar vericiler, uygulayıcılar, medya… Hepsinin örtülü ya da açık onayıyla işlenen bu cinayetler, yine tüm bu kesimlerin sorumluluklarını yerine getirmesi durumunda önlenebilir. Yani, hep birlikte istemek gerekiyor.

PEMBE TELEFON, KIRMIZI ELBİSE CİNAYETLERİ

Konferansta Filmmor ekibinin açıkladığı Kadın Cinayetleri Eylem Araştırması’nın sonuçları da bunu gösterdi. 2009-2013 yıllarını kapsayan araştırmayı, Hülya Uğur Tanrıöver, İdil Engindeniz, Gülsün Güvenli ve Özlem Danacı Yüce anlattı. Ve işe kadın cinayetini tanımlamakla başladılar: Bir cinayette “Maktul erkek olsaydı öldürülür müydü?” sorusunu soruyorsunuz, cevap hayır ise işte o kadın cinayeti oluyor. Yani erkekler pembe telefon kullandıkları, kırmızı giysi giydikleri, yüksek sesle güldükleri, yolda bir erkeğe saat sordukları için öldürülmüyorlar.

Yazının Devamını Oku

Öldürmek hak, kitabına uygun savunma görev!

Bir kadın cinayeti davasında daha kopyala-yapıştır cümlelerle yapılan bir savunma dinlemiş bulunuyoruz. Balık hafızasıyla ünlü ülkemizde, katillere bol keseden ceza indirimi sağlayan 'sihirli' cümleler nesilden nesile kesintisiz aktarılıyor. Müzisyen Değer Deniz cinayeti davasında da dün, dersini çalışmış bir zanlı vardı. Bu davanın tek bir zanlısı olduğunu söylemek ise çok zordu.

Değer Deniz’i, bu toplumun canavara dönüştürdüğü bir çocuk öldürdü. Camına tırmanarak girdiği evinde, uykusundan uyandırıp ağır şiddet ve tecavüze maruz bırakarak…

Olay başlı başına kan dondurucuydu ama orada dahi kalmadı. Bir kısım yetkili ve medya devreye girdi. Katil Değer Deniz’in cep telefonunu ve 40 liralık klarnetini çaldığı için, “Hırsızlık cinayeti” dediler. Yetmedi, tecavüzcü-katil-hırsıza kol kanat gerdiler; “yalnız yaşayan bir kadındı”, “masaj da yapıyordu” gibi imalarla ‘su testisi’ yaratmaya çalıştılar. O da kesmedi; Sabetaycı olduğunu, hatta “ayin sırasında” öldürülmüş olabileceğini uydurdular.

Sonra olayın zanlısı yakalandı. Hayatı elinden alındığı gibi üstüne bir de değersizleştirilmeye çalışılan Değer Deniz’in kendi halinde, doğa, hayvan ve insan düşkünü genç bir müzisyen olduğu ortaya çıktı. Masaj dedikleri, bir tedavi yöntemi olan refleksoloji, ek işiydi. Kendi besteleri, MESAM’a kayıtlı şarkıları, bir albümü, bazı dizilerde jenerik müzikleri, hazırladığı bir çocuk kitabı, daha iyi bir dünya için umutları vardı. Sabetaycılıkla ise uzak yakın ilişkisi yoktu; babaannesi Üsküdar Fıstıkağacı’ndaki evinin baktığı yeşillikler içindeki Bülbül Deresi Mezarlığı’nı çok severdi, vasiyeti üzerine buraya gömülmüştü. Ailesi, mezarlıkla ilgili rivayetlerden habersiz, Değer Deniz’in de çok düşkün olduğu babaannesiyle koyun koyuna yatmasına karar vermişti sadece.

Katil Değer Deniz’in ellerini, başka şehirde yaşayan annesiyle dertleştiği telefonunun kablosuyla bağlayıp, omuzunda taşıdığı çantasının sapıyla boğdu ama onlar yalanlarında boğulamadılar. Yine de ailenin avukatı Hülya Gülbahar’ın başvurusu üzerine yalan haberleri inceleyen Basın Konseyi tarafından, 16 gazetecilik ahlak ve meslek ilkesinden 7'sinin ihlal ettikleri için kınandılar.

Yazının Devamını Oku

Mor Çatı'dan bir 'araştırmacı vakıfçılık' örneği daha: Şiddet Önleme Merkezleri ne durumda?

Gündem çok yoğun ateş altında evet. Türkiye yine zor bir dönemden geçiyor; vahim sorunları kapıda, pencerede yığıldı. Ama "hayat devam ediyor", mesela hiçbir şey kadınların şiddet görmesine, öldürülmesine engel olamıyor.

O yüzden, devletin kadınları ve çocukları bu şiddetten, cinayetlerden koruma iddiasıyla açtığı merkezlerin şu anki durumunu ortaya koyan bir araştırmanın da bu gündemde kendine bir yer açabilmesi gerek. Geçen yıl, bir “araştırmacı vakıfçılık” örneği sergileyerek yasal olmasına rağmen, dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “kürtaj cinayettir” demesinden itibaren İstanbul'da kamu hastanelerinin çoğunda kürtaj yapılmadığını ortaya çıkaran Mor Çatı, yeni bir araştırmaya imza attı. Bu araştırmayla da Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 22 şehirde açacağı yeni Şiddet Önleme Merkezleri’nin kuruluş esaslarına aykırı hazırlıklar içinde olduğu ortaya çıktı.

81 YERİNE 14 MERKEZ

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, şiddete maruz kalan kadın ve çocuklara hizmet verecek Şiddet Önleme ve İzleme Merkezleri (ŞÖNİM) açmaya 2012 yılında başlamış, mağdurlara 7/24 sığınak hizmeti, psiko-sosyal, hukuk, sağlık, istihdam, eğitim desteği verecek bu merkezlerin, 81 kente yaygınlaştırılacağı her fırsatta açıklanmıştı. Ancak aradan geçen üç yıla rağmen, şu an sadece 14 şehirde ŞÖNİM var ve hâlâ pilot uygulamadalar. Üç yıldır da pek çok sorun, şikayet ve eksikliklerle çalışıyorlar.

Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı geçen yıl, İstanbul'da 37 kamu hastanesinden 12’sinde "hiçbir şekilde kürtaj yapılmadığını", 17’sinde ise sadece tıbbi komplikasyon durumunda heyet kararıyla yapılabildiğini, sadece üç hastanede isteğe bağlı kürtaj yapılabildiğini ortaya çıkarmıştı. Şimdi de bakanlığın kurduğunu belirttiği yeni ŞÖNİM’lerin kuruluş esaslarına aykırı hazırlıklarını gözler önüne serdi.

Bunun için önce Bilgi Edinme hakkını kullanarak Bakanlığa Türkiye genelindeki ŞÖNİM’lere ilişkin sorular sordu. Soruların ‘bazılarına’ cevap veren Bakanlık, Haziran 2015 itibariyle 22 şehirde daha ŞÖNİM açılmasına onay verildiğini belirtti. Böylece, Türkiye genelindeki ŞÖNİM sayısı, 81 olmasa da 36’ya ulaşacaktı. Ancak nasıl? Mor Çatı’dan Açelya Uçan ve Hazal Günel, bu 22 şehirdeki Aile ve Sosyal Politikalar İl Müdürlüklerini tek tek arayarak bilgi topladı. Hazırladıkları rapora göre, 22 şehrin hiçbirinde ŞÖNİM’ler tam olarak faaliyete geçmemişti. Kimilerinde henüz yazışma ve planlar yapılırken, kimilerinde yetkililerin konuya ilişkin çok az bilgisi vardı.

Yazının Devamını Oku

Uğraştırma AKP'yi, git ötede dayak ye, tecavüze uğra, öl!

Öyle anlaşılıyor ki AKP'nin, metro gibi, bazen yer üstünde, bazen yer altında kendi yolundan kesintisiz ilerleyen "istediği kadını yaratma" politikasını, yaşadığımız hiçbir şey durduramıyor.

Denklemleri değiştiren seçim sonuçları, koalisyon görüşmeleri, IŞİD tehdidi, çözüm sürecinin çözümsüzlüğü, patlayan bombalar, karanlık suikastler de o politikanın inatla ilerleyişini bir an sekteye uğratmıyor. Kendi yaptığı yasalara, imzalamaktan gurur duyduğu uluslararası sözleşmelere aykırıymış, ne gam! İşte Adalet Bakanlığı’nın özetle şunları söyleyen son yasa taslağı:

Tecavüzcünüzle barış masasına oturun!

Sizi paramparça etmiş de olsa kocanızla uzlaşıp aynı eve dönün, abartmayın canım öldürmez!

Çocuğunuza cinsel istismarda bulunan kişiyle el sıkışın, isterseniz sonra elinizi yıkarsınız!

Peki neden? "E uzlaşmak güzeldir! Hem İş yükümüz çok, bizi uğraştırmayın!"

BİR PR MALZEMESİ OLARAK İSTANBUL SÖZLEŞMESİ

Yazının Devamını Oku

'Rabbim karını döv, deşarj ol dedi'ye suç duyurusu

'Hoca' lakaplı Nureddin Yıldız'ın öncekileri aratmayan "erkekler kadınları deşarj olmak için dövmeli" şeklindeki son fetvası üzerine, nihayet bir suç duyurusu yapıldı. Yıldız'ın yargılanması ve Anayasa, TCK'nın 214, 217, 218. maddeleri, 5271 sayılı CMK ve sair mevzuata göre cezalandırılması istendi.

Önce bir not: Twitter’da TRT Diyanet logosunun bulunduğu ekran görüntüleriyle yayılan ‘sohbet’, TRT Diyanet’in bile “Bu görüntüler bizde yayınlanmadı, logomuz montajlanmış” tweet’leri atmasına, hatta bu konuda bir soruşturma başlatmasına neden oldu. Yani ortada hem sohbette söylenenlerin oluşturduğu bir dizi suç var, hem de bu suçlara TRT Diyanet’i montajlayan bir bilişim suçu. Savcılar, hakimler, RTÜK ve bilişim suçlarıyla ilgili emniyet birimleri göreve… diyeceğim, yargının bu konuda nasıl kararlar verdiği ortada. RTÜK ekranda sadece sigara ve alkol avlıyor. Bilişim suçlarının ihbar edildiği İnternet Bilgi İhbar Merkezi’nin web sitesinde ise ihbar edilebilecekler arasında pek çok suç var, ama kadınları aşağılamak, ayrımcılık, suça teşvik yok.

***

Şimdi gelelim Nureddin Hoca’nın önlenemeyen uçuşuna…

Ona göre pantolon kâfir taklidi, kot pantolon giymek caiz değil. Keza kadın spikeri izlemek de öyle... Zaten çalışan kadın fuhuşa hazırlık yapıyor! Ayrıca, “7 yaşında bir kız çocuğu, 25 yaşında bir erkek çocuğuyla veya 7 yaşında bir erkek çocuğu 25 yaşında bir kızla nikâhlanabilir. Nikâhlanmalarında sakınca yoktur. Evlilik için bir yaş söz konusu değildir. 10 yaşında, 7 yaşında, 6 yaşında nikâha engel bir durum yoktur.”

6 yaşında bir çocukla evlilik lafını bir araya getirebilen saçı sakalı ağırmış adamların tıp ve hukuk literatürlerinde bir adı var ama O, birilerinin “Hocamız”ı. Uçuranı çok belli ki. “Bırakın saçmalasın” denebilecek biri de değil; sadece karşısına geçip birbirinden paçavra yorumlarını huşu içinde dinleyenlere anlatmıyor, teknolojinin her nimetinden sonuna kadar yararlanan bir şeriatçı olarak on binlerce kişiye ulaşıyor.

Sosyal Doku Vakfı diye bir kuruluşun Başkanı. Şu an Youtube’a adını yazınca, yaklaşık 30.800 sonuç çıkıyor. Videolarının HD’si var, “taze çıktı”sı var, “En çok izlenenler”i var ve müjde! Vakfın video kanalı sosyaldoku.tv açılmış…

Yazının Devamını Oku

Bir kadın size sırtını dönerse…

Türkiye'de siyaset, uzun süredir "Hiç aklımdan çıkmıyor ki!" kanalından akıyordu, ama sular hiç bu kadar bulanmamıştı.

“Hiç bu kadar…”la başlayan cümleler de epeydir lanetli ya, kurmamak lazım; nasıl tamamlasan, hep daha kötüsü geliyor ardından. İşte yine öyle bir noktadayız.

Af edersiniz, ‘kadın’ demeyi bile ne hikmetse ayıp sayan, yerine bayan, hanım gibi sözde ‘inceltmelerle’ nezaket gösterdiğini sanan, güya ‘mahrem’i savunan muhafazakar bir iktidar döneminde, hiç akıldan çıkmayanlar hep ağızlardan çıkıyor. Gece yatıyoruz kadınlar, sabah kalkıyoruz kadınlar.

Yine ne hikmetse, hep olumsuz cümleler içinde. Bir tür kendini tutamama hali. Şu, zıvanayı giderek kilometrelerce geride bırakan seçim günlerinde, oy’dan “Oy oy Emine” çıkmazsa iyidir. Kesin bir şey yapmıştır Emine!

Şu an “kadın ortalık yerde kahkaha atmamalıdır” cümlesini bile mumla arıyor olabiliriz, öyle çıktık zıvanadan. Zikrin sahibi Bülent Arınç’ın –Dikkatinizi çekerim, TBMM Genel Kurulu’nda- Aylin Nazlıaka’ya, “Zarif bir hanımefendinin ikide bir dönüp bana bakmasından, doğrusu, sıkılabilirim” demesi, masum çocukluk yıllarımız kadar uzakta… “Bir evli, bir ‘bayan’ milletvekili, çocuğu olan milletvekili, kendisiyle ilgili organını nasıl böyle açıkça konuşabilir” diye kızaran yüzünün toplumun, bilimin, çağın bu kadar gerisinde kalmaktan dolayı hiç renk değiştirmemesi de solda sıfır düzeyinde kalabilir.

“Hamile kadının sokakta dolaşması uygun değildir” diyen profesörü, “Bakanlık danışmanı kadınların hayat bilgileri sıfır, çay demleyemiyorlar, kompostoyla hoşafı ayıramıyorlar” buyuran müsteşarı, “Annen de olsa diz kapağının üstü tahrik eder” diyen vakıf başkanını da o akıllarından çıkmayanlarla katlayıp bir kenara kaldırabiliriz belki.

Ama bitmiyor ki. “Kürtaj ne, çocuk öleceğine kadın ölsün” diyenler gidiyor, her tecavüz suçunda dönüp dolaşıp mağdur kadını ya da çocuğu suçlamayı başaranlar geliyor, kız çocuklarına merdiveni yasaklayan kafalar yeni yasaklara yelken açma telaşını gizleyemiyor. Gün geçmiyor ki “Ama örtmenim, kaburgamı çaldı!” şikayeti içermeyen bir ‘er meydanı’ konuşması olmasın.

Hadi bakalım, bugünün dersi: Hep birlikte “kadının sırtını dönmesi” hangi edebe aykırı anlama gelir, onu sorup soruşturuyor, tartışıyoruz. Ülke olarak onca sorunla boğuşurken, muhteşem bir tartışma konusu. Seviye ölçülemiyor. Kanaldaki su iyice bulanık.

Olsun. Hayat ve toplum ileri gider, retro yapmaz. Bu bir inanış değil, bilgi. Türkiye’de bile aynı derede defalarca yıkanılamaz. Saati kurup 400 yıl geri gidemez, şehzadelere selfie çektiremezsiniz. İstediğiniz kadar çakma tarih kostümü giydirip ok attırın, oğlunuzun 2000’ler Amerikası’nda eğitim gördüğü gerçeği değişmez.

Yazının Devamını Oku

Ne altın, ne mutfak robotu, ne de pazar kahvaltısı... Annelere en güzel hediye: Kreş

Annelere, daha kolay bir şekilde de olsa sonuç olarak yine ev işi yaptıracak, 'senin yerin mutfağın, evin' demekten başka bir şey söylemeyen reklamlara değil, onu eve mahkum eden rakamlara bakın.

Birkaçını ard arda okuduğunuzda bile anlayabilirsiniz; annelere en iyi hediyelerden birinin, kaliteli, erişilebilir, düşük maliyetli ve yaygın kreş ve gündüz bakımevleri olduğunu… Üstelik uğraşmanıza da gerek yok; Bernard van Leer Vakfı’ndan Yiğit Aksakoğlu toparlamış hepsini.

Rakamların en başında, her yıl birinciliği kimselere kaptırmayan Dünya Ekonomik Forumu Toplumsal Cinsiyet Uçurumu Raporu’ndan düşenler var: 2014 raporuna göre toplumsal cinsiyet sıralamasında Türkiye 142 ülke arasında 125’inci sırada. Aynı raporda kadın istihdamı sıralamasında daha da geride Türkiye; 132’de. Aksakoğlu TÜİK verilerinin de bunu doğruladığını hatırlatıyor: Yüzde 27,1. Yani Türkiye’de çalışanların üçte biri bile kadın değil.

Bunun en önemli nedenlerinden biri çocuk bakımı. Doğal olarak, ancak çocuğunu güvenilir bir kreşe verebilen anne çalışma hayatını hedefleyebilir. Ama doğal olmayan şu ki son dönemde büyük PR’lar ve ‘müjdeler olsun’larla köpürtülen politikalar, kadınların evini hedeflemesine yönelik. Kimi köpürtmeye bile gerek duymadan açık açık niyetini dillendiriyor: “Hop nereye? İyiydik böyle sen evdeyken? Hem bak senin için en iyi kariyer annelik, daha ne istiyorsun!” Kimiyse tatlı dil, güler yüzle, arka yoldan dolanıyor, o yola ‘iyi niyet’ taşları döşüyor: Altınlar, izinler vaadediyor; bildiğin altın günü muhabbeti yapıyor. Bütün bunlar olurken, işe alımlar, kariyerde yükselmeler hızla devam ediyor. Daha çok erkekler arasında.

Tam bu noktada Yiğit Aksakoğlu’nun toparladığı rakamlara bakmak gerekiyor.

Hak-İş’in yaptığı bir araştırmaya katılan 2.514 kadının yüzde 61’i, çalışma hayatında yaşadığı en önemli sorunlardan birinin çocuk bakımı olduğunu belirterek kreşe ihtiyaç duyduğunu söylemiş. Bernard van Leer Vakfı’nın desteğiyle Boğaziçi Üniversitesi, Hümanist Büro ve Frekans Araştırma tarafından yürütülen 2014 araştırmasına göreyse Türkiye’de 0-8 yaş arası çocuğu olan ailelerin sadece yüzde 34’ü çocuklarını kreş ve benzeri yerlere gönderebiliyor. OECD verileri de 3-5 yaş arasındaki çocukların okula kayıt oranının yüzde 27’de kaldığını gösteriyor. Sıralama mı dediniz? Bu OECD ülkeleri arasındaki en düşük oran. Biliyorum, tahmin etmiştiniz.

Yazının Devamını Oku

Dilden dile geçen milli bir tekerleme olarak "Soruşturma açıldı, gereğini yapacağız!"

Devletin koruması altındaki çocuklara yapılan kötü muameleye, cinsel istismara medyaya yansıyınca el koyması bir tesadüf mü? "Soruşturma açıldı, gereği yapılacak" dilden dile geçen milli tekerlememiz mi?

Elazığ'da kaldıkları yurttan kaçan devlet korumasındaki dört kız çocuğu jandarma tarafından bulunduğunda ortaya çıktı: 6 yıl süren cinsel istismardan kaçıyorlardı. Sadece onları korumakla görevlendirilenler tarafından istismar edilmeleri değildi acıtan; yurdun, hatta bağlı olduğu il müdürlüğünün olaydan haberdar olması ve bir şey yapmamasıydı da aynı zamanda.

“Erkeklere emanet, emanete hıyanet” diyelim anlayın siz gerisini. Üstelik çığlık da atmışlardı!

Üçüncü halkada ise şehir halkının kahve muhabbetleri vardı. Meğer söylentileri epeydir aralarında konuşup ‘duruyorlar’dı. Şimdi de ilçelerinin böyle bir olayla anılmasından üzüntü duyuyorlardı, yazık!

Yazının Devamını Oku

Doktoru, öğretmeni, milli eğitimi, kocası değil O engelli öyle mi!

Gamze Elibol Devlet Tiyatrosu'nun desteklediği tek "engelliler tiyatro ekibi" TEKSEM'in sanat yönetmeni, oyuncusu. Engelli kelimesinin geçtiğine bakmayın bugüne kadar 40 şehirde 8 oyun sergileyen TEKSEM'in açılımı, Türkiye Engelsizler Kültür Sanat ve Eğitim Merkezi.

Türkiye’de engelli imajını değiştirmek için hiçbir şekilde bağış kabul etmeyen TEKSEM, tersine engelli kız çocuklarına yürüme cihazı kazandırıyor, burs veriyor. Yıllar önce, kazanmasına rağmen Güzel Sanatlar Tiyatro Bölümü’ne ‘engelli’ diye alınmayan Elibol da pek engel tanır biri değil. Yürüyebiliyor, sadece ‘normal’ insanlar gibi düz değil, biraz yan yatarak... Ve hayat hikayesi engelin asıl nerede olduğunu gözler önüne seriyor. Elibol, Hürriyet Aile İçi Şiddete Son! Kampanyası desteğiyle 9 Mart’ta oynayacakları “Cebimden Kocam Düştü” oyununda kel kafalı göbekli kocayı canlandırıyor. Yine gazete sayfasına sığdıramadığım haliyle, buyrun:

MUTLU EV Gamze Elibol, genç anne babası, sırdaş anneannesi ve dayılarının elinde, sevgiyle büyüyen mutlu bir çocuktu. 1982’de gayet sağlıklı doğmuştu; bir gün ateşlenip doktora götürülene kadar da öyleydi. Penisilin iğnesini test yapmadan uygulayan doktor, küçük Gamze’nin önce ayaklarındaki damarların, sonra da hayatının büzülmesine neden oldu.

Doktordan eve geldiklerinde yarı baygın olan Gamze uyuyakalmış, anne babası saatlerce başında onu seyretmişlerdi. Sabah kopacak kıyametten hiçbirinin haberi yoktu henüz. “Belki de aileme sorulsa o gecenin sessizliğinden ayrılmak istemezler.” Sabah kahvaltısını hazırlayan annesi, oyunlarıyla oynamadığını görünce, “Kedilerini görmek ister misin?” diye sordu, “Kedi mi? Hiç sanmıyorum, gelemem…”

Aldığı ekmekle eve doğru yürüyen babası sokağın başından duydu evdeki çığlıkları. Gamze’nin iki bacağı birden sallanıyordu. “Neden böyleyim diye defalarca sormuşum. Hiçbirine cevap alamadan uykuya dalmışım … “ Aile büyükleri toplandığında herkeste gözyaşı, şaşkınlık… Kimsede böyle engelli çocuk yok ki, fısıldamaları… Eee şimdi ne olacak konuşmaları. Günlerce ulaşılamayan doktorun sonunda bulunması, “Bunun adı çocuk felci, yapacağımız hiçbir şey yok” demesi... Ellerinde kanıt bile olmayan aile için zor, yorucu, yıpratıcı “hastane yılları”… “O günden tek hatırladığım babamın evde kırdığı vavienler… Karanlıkta kalmıştık.”

HASTANE

Yazının Devamını Oku

Yeni başlayanlar için Toplumsal Cinsiyet EŞİTLİĞİ 101

Bir kereliğine bırakın dedenizden dinlediğiniz ezberleri. "Elektrikler kesik filan değildi hocam!" İşinize gelene değil, olana bakın bir kez olsun.

Bir milletvekilinin, şu meşhur ve işlevsiz komisyonlardan birinde ilk duyduğunda, “Ne o eşcinsellik gibi bir şey mi?” diye sorduğu Toplumsal Cinsiyet Eşitliği, o kadar da kazık bir ders değil. Okumaya başladığınızda bir tanıdık gelecek ki o kadar olur.

CİNSİYET: İnsanın kadın ya da erkek olarak, genetik, fizyolojik ve biyolojik özellikleri. Doğduğumuz halimiz. Bir şeye fıtrat denecekse, o bu.

Niye tartıştık deliler gibi? Kimse erkeklerle kadınlar arasındaki biyolojik farklılığın birbirinden üstün ya da aşağıda, aynı ya da eşit olduğunu söylemedi. “Valla ben duymadım hocam!” Yalnız arkadaşlar onun adını “cinsiyet farkı” diye koymuş ki doğru olan bu. Dünyanın dönmesi, yer çekimi, saçımızın uzaması gibi, en doğal durumlardan biri. Ha belki, geçenlerde ortaya çıkıp dünyanın dönmediğini söyleyen Suudi imam söylemişse, onu bilemem.

EŞİTLİK: Hukuki bir terimdir. Tüm medeni ülkelerde olduğu gibi, Anayasa’nızı açın, 10’uncu maddesine bakın. Hadi üşenirsiniz şimdi siz: Herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep vb sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu söyler. Hatta ek bir fıkrası vardır ki AKP hükümeti döneminde konmuştur oraya; “Devlet bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür” der. Oo, bunun daha ne devamları var da şimdi hatmetmek işinize gelmez sizin, yeriniz dar.

TOPLUMSAL CİNSİYET (Gender):

Yazının Devamını Oku

Türkiye'de kadın hakları: 1 ileri 2 geri

2000'li yılların başlarında Avrupa Birliği'yle uyum yasalarını bir bir çıkarırken kadın haklarına ilişkin pek çok olumlu adım atan Türkiye, son zamanlarda tam tersini savunan bir politikaya sahne oluyor.

Anayasa’da yer alan “eşitlik” kavramının dahi tartışılır hale geldiği, kaç çocuğu hangi yöntemle doğuracağından nasıl edepli olacağına kadar geniş bir yelpazede kadınların ‘yapması gerekenler’in her gün sıralandığı bu yeni dönem, yıllardır bu alanda mücadele veren kadın kuruluşlarının tepkisini çekiyor. Daha önce “hedef” olan kadın istihdamının artırılması, şiddetin önlenmesi, eşit temsil gibi konular öncelikler listesinin daha da altlarına ötelenirken, var olan hakları sekteye uğratacak gelişmeler yaşandığı konusunda uyarıyorlar. İşte son dönemde kadınlar mevcut haklarını kaybediyor kaygılarına yol açan gelişmeler (yine gazete sayfasına sığmayan haliyle):

KADIN GİTTİ, AİLE GELDİ

Hükümet gözünü kulağını yıllardır kadın hakları için mücadele veren sivil topluma uzun süredir kapamış durumda. Bu politika değişikliğinin ilk göstergelerinden biri, daha önce ‘Kadın ve Aileden’ sorumlu olan devlet bakanlığının adının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı olarak değiştirilmesi oldu. Daha sonraki tüm söylem ve uygulamalarda, birey olarak kadının haklarından çok, ailenin önemi ve korunması öne çıktı. Ayşenur İslam’ın gelmesinden sonra, bakanlığın kapıları kadın örgütlerine tamamen kapandı ve hükümet, sivil toplum ve akademi alanında kendi örgütlerini oluşturmaya başladı.

EŞİTLİK GİTTİ ADALET GELDİ

Yazının Devamını Oku

Bizi bu bakanlığın uzmanlarına emanet etmeyiniz!

Kocası tarafından vurulan kadına psikolojik destek için mağdurun yaşadığı şehrin Aile ve Sosyal Politikalar Müdürlüğü'nü arayan Aile İçi Şiddete Son Acil Yardım Hattı psikoloğu "biz psikolojik desteği evlilik birliğini korumak için veriyoruz" cevabını aldı.

* * *

Her gün şiddet gördüğü için boşanmaya çalışan ve bu nedenle de ölümle cezalandırılmak istenen yüzlerce kadından biri S.F. (Adı bizde saklı)

Üç ay önce kocası üzerine kurşun yağdırmış; tam dört kurşun yarası almış, biri halen omuriliğinde duruyor.

Öldürmeye teşebbüs eden kocası şu anda tutuklu ama muhtemelen çeşitli indirimlerle salıverileceği günü bekliyor. S.F. ve iki çocuğu ise yaşadıklarının travmasıyla boğuşmakla meşgul. Bir yandan kocası tarafından vurulduğu iş yerinde çalışmaya devam eden S.F., bir yandan da psikolojik tedavi görüyor.

Ama belli ki yetmemiş, tek başına altından kalkamayacağını düşünmüş ki Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nu aramış; Federasyon Acil Yardım Hattımıza yönlendirdiği için 212 656 96 96 numaralı telefonumuzu çevirmiş.

* * *

Yazının Devamını Oku

Aile Bakanlığı şiddet araştırmasını neden açıklamıyor?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı tarafından, ilk ve son olarak 2008'de yapılan "Türkiye'de Kadına Yönelik Aile İçi Şiddet Araştırması", altı yıl aradan sonra tekrar gerçekleştirildi.

Bakanlık Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün yürütücülüğünde, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü tarafından yapılan araştırmanın sonuçları, 30 Aralık 2014’te Ankara’da açıklandı.

Ancak bu toplantıya gazeteciler alınmadı, Hacettepe Üniversitesi Rektörü Prof. Murat Tuncer, bakanlıkla ortak olarak aldıkları bu kararın nedenini “Çünkü soru almak istemiyoruz” şeklinde özetledi.

Her gün 1-3 kadının en yakınları tarafından öldürüldüğü Türkiye’de bu denli önem taşıyan bu araştırma, henüz Bakanlık web sitesinde de yayınlanmadı, geçtiğimiz günlerde CNN TÜRK’te canlı yayına çıkan Bakan Ayşenur İslam, orada da sözünü etmedi.

Dolayısıyla kafalarda soru işaretleri oluştu: Neden?

Araştırmanın, 2008’den bu yana kadına yönelik şiddet konusunda herhangi bir gelişme yaşanmadığını ortaya çıkarmasından mı?

Şiddeti önlemek için yapılan çalışmalarda uygulama sorunları yaşandığını göstermesinden mi?

Kadınları koruma kararlarını alan uygulayıcıların bile yasayı bilmediğini saptamasından mı?

Özet raporun içinde en az birkaç kez, hükümetin hoşlanmadığı “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramının geçmesinden, Türkiye’de kadına yönelik şiddet konusunun 1980’li yılların sonunda kadın hareketi tarafından gündeme getirildiğinin belirtilmesinden mi?

Yazının Devamını Oku

Eşitlik ve Adalet: Sophie'nin Seçimi değil!

Her şey, bir ay kadar önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, kızı Sümeyye Erdoğan'ın kurucusu olduğu Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM'in düzenlediği toplantıda, "Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü o fıtrata terstir" demesiyle başladı. Yağmurlu bir sonbahar günüydü…

Hayır tabii ki böyle başlamadı. Zaten geleceklerin ipuçları ne zamandır vardı ve o gün, uzun süredir yapılan hazırlıklardan sonra ana düğmeye basma günüydü sanki. Sonraki gelişmeler, bunun, son zamanların moda deyimiyle planlı bir algı operasyonu olduğunu gösterdi nitekim.

Ve biz birdenbire “eşitlik” kavramını sorgulamaya başladık. Anayasa’nın 10’uncu maddesi ve ilgili yasalar, imzalanan onca uluslararası sözleşme unutuluverdi ve “eşitlik” tukaka oldu birden. Eşitlik böyle “dar kavram”, “dayatılan yaklaşım” salvolarıyla hırpalanırken, yerine “adalet” gelip yerleşiverdi.

Sanki iki kavram birbirinin muadiliymiş, eşitlik diyenler adaletin karşısındaymış gibi…

KAFA KARIŞIKLIĞIYLA KAFA KARIŞTIRMA KARDEŞLİĞİ

Yazının Devamını Oku

Eşitlik ve Adalet: Sophie'nin Seçimi değil!

Her şey, bir ay kadar önce Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, kızı Sümeyye Erdoğan'ın kurucusu olduğu Kadın ve Demokrasi Derneği KADEM'in düzenlediği toplantıda, "Kadın ile erkeği eşit konuma getiremezsiniz çünkü o fıtrata terstir" demesiyle başladı. Yağmurlu bir sonbahar günüydü…

Hayır tabii ki böyle başlamadı. Zaten geleceklerin ipuçları ne zamandır vardı ve o gün, uzun süredir yapılan hazırlıklardan sonra ana düğmeye basma günüydü sanki. Sonraki gelişmeler, bunun, son zamanların moda deyimiyle planlı bir algı operasyonu olduğunu gösterdi nitekim.

Ve biz birdenbire “eşitlik” kavramını sorgulamaya başladık. Anayasa’nın 10’uncu maddesi ve ilgili yasalar, imzalanan onca uluslararası sözleşme unutuluverdi ve “eşitlik” tukaka oldu birden. Eşitlik böyle “dar kavram”, “dayatılan yaklaşım” salvolarıyla hırpalanırken, yerine “adalet” gelip yerleşiverdi.

Sanki iki kavram birbirinin muadiliymiş, eşitlik diyenler adaletin karşısındaymış gibi…

KAFA KARIŞIKLIĞIYLA KAFA KARIŞTIRMA KARDEŞLİĞİ

Yazının Devamını Oku

Aile Bakanlığı, aile içindeki kadını görebilecek mi?

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, kaşe, ıslak imzalı temsil belgesi, dernek kodu gibi bürokratik dayatmalarla kadın sivil toplum örgütlerini İstanbul Sözleşmesi çalışmalarından dışlamaya çalışıyor.

Türkiye ve 11 Avrupa ülkesinde bu yaz yürürlüğe giren "Kadınlara Yönelik Şiddet ve Ev İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi", kısa adıyla İstanbul Sözleşmesi, bu konuda bugüne kadar yapılmış en iyi sözleşme olarak tanımlanıyor. Türkiye de bu farklı ve kapsamlı sözleşmenin ‘ilk imzacısı’ olmakla her fırsatta gururlanıyor.

Ancak mesele imza atmak ve gururlanmakla bitmiyor elbette. Bunun iç hukuk kurallarının sözleşmeye uygun hale getirilmesi var, kamu personelinin eğitilmesi var, hepsinden önemlisi, uygulanabilmesi için ortaya irade konması var…

AYŞENUR İSLAM BAŞBAKAN'A İMZAYI ÇEKELİM DEDİ Mİ?

İstanbul Sözleşmesi şu anda bu sözleşmeyi hayata geçirmekle yükümlü olan yetkililer tarafından, gerçekten de sözleşmenin kapsam ve kurallarına uygun şekilde hayata geçirilmek isteniyor mu? Yoksa ‘kadın’ sözcüğünü adından çıkardığı andan itibaren kadınlarla ilgili konularda çalışmaya fazla da istekli görünmeyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, kucağına düşen bu ateş topunu nereye atacağını mı düşünmekle meşgul? Ankara’dan güvenilir bir kaynaktan duyduğum gibi, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Ayşenur İslam, Başbakan Ahmet Davutoğlu’nu telefonla arayarak bir-bir buçuk saat boyunca İstanbul Sözleşmesi’ne attığı imzayı çekmeye ikna etmeye çalıştı mı? Davudotlu ona ne gerekçeyle hayır dedi? Şu an Aile Bakanlığı yetkilileri, eski bakanlık müsteşarı gibi “Bu şiddeti de başımıza bela ettiler” diye dolanıyor mu koridorlarda? Ya da “of yine karı kız meseleleri” diye söylenenler var mı hala?

Yazının Devamını Oku

Vahdet'te bir Zaytung denemesi mi?

Vahdet gazetesi yayın hayatına girer girmez, kadın hakları ve kadın erkek ilişkileri konusunda ufukları zorlayan bir kanun teklifine imza attı. Bir kadının kaleminden, "kadınların kocalarının şiddetinden korunmasına" karşı çıkan yazı, önerdiği yeni yasaklar ve cezalarla Twitter fenomeni Zaytung'un tahtını sallayabilir.

Vahdet yazarı Sema Maraşlı Vahdet’teki ilk yazısına, şu an yürürlükte olan ve kadını, şiddete karşı korumada yetersiz kaldığı için sıkça eleştirilen "Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddeti Önleme Kanunu"nu eleştirmekle başlıyor, ama tam tersi taraftan: Nasıl yani, erkeğe sopa sallamak?

Birinin acilen Maraşlı’ya, devletin kadınlara şiddet uygulayan erkeğe sopa sallamak bir yana, sırt sıvazlama işlemi yaptığını anlatmalı.

Bu girişten sonra, kompozisyonunu geliştirmeye başlıyor yazar: “Kanun aileyi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı mı koruyor? Hayır. Kanun, aile bireylerini birbirinden korumak üzerine inşa edilmiş.”

E evet, aynen öyle, çünkü kanunun varlık nedeni bu! Maraşlı’ya yukarıdaki notu iletecek kimse, nota şu hayat gerçeğini de eklemeli: Çünkü tehlike asıl olarak evde! Günde 1-3 kadın en yakınları tarafından öldürülüyor; yüzde 40’ı her türlü şiddete maruz bırakılıyor. Çocuk istismarları, dışarıdan gelen yabancılardan kat kat fazla bir şekilde aile içinde yaşanıyor.

Ama hayır, Maraşlı kadını kocasından korumanın “başlı başına bir hata” olduğunu düşünüyor. “Aileyi koruma adına yapılacak olan her şey, şiddete karşı kadını korumak için erkeği cezalandırmak üzerine kurulmuş. Aile böyle mi korunur?” diye kızıyor. Ona göre aileyi korumada ilk görev erkeğin.

Yazının Devamını Oku

It's your Business: İş dünyası aile içi şiddetle yüzleşiyor

2008'de ilk kez Türkiye'nin içinden demiryolu geçen tüm şehirlerini Hürriyet Hakkımızdır Treni'yle ziyaret ettiğimizde, hangi şehrin valisiyle karşı karşıya oturup sorsak, "Gururla söylemeliyim ki, şehrimizde aile içi şiddetten eser yok" demişti. Biz de, şikayetin olmamasının şiddet olmadığı anlamına gelmediğini söyleyip, böyle bir şikayetin yapılabileceği bir mekanizma olup olmadığını sormuştuk; yoktu. İkinci tren yolculuğunda "Hımm evet, bazı başvurular oldu"...

diyorlardı, üçüncüsünde ise bu sorunun çözümüne dair yaptıklarını anlatıyorlardı. Bugün eğitim ya da araştırma için Anadolu şehirlerine giden sosyal çalışmacılara, yerel yöneticilerin “şehrin en önemli sorunları” arasında saydığı konulardan biri aile içi şiddet ve cinsel istismar. Devlet aile içi şiddetin dev boyutlarıyla henüz baş edemese de yüzleşti. Şimdi sıra iş dünyasında…

***

Sabancı Üniversitesi Kurumsal Yönetim Forumu, Hollanda Konsolosluğu ve UNFPA-Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu desteğiyle, İş Dünyası Aile İçi Şiddete Karşı (Business Against Domestic Violence -BADV) Projesi kapsamında çok çarpıcı sonuçlar ortaya koyan bir araştırma gerçekleştirdi. “Yakın İlişkide Şiddetin Beyaz Yakalı Kadın Çalışanlara ve İşletmeye Etkisi” araştırması, aralarında Hürriyet’in de olduğu 19 şirkette, kadın erkek 1715 kişiyle yapılan ankete dayanıyor. Kadın çalışanların ve şirketlerin aile içi şiddete dair farkındalıklarını, yakın ilişkide yaşanan şiddetin boyutlarını ve şirketlerin tutumlarını ortaya koyuyor.

BOZUN ŞU EZBERİ

Araştırmanın belki de en önemli sonucu; yakın ilişkilerde yaşanan şiddetin eğitimsiz, sosyoekonomik düzeyi düşük, “doğulu” ailelerde yaşandığı ezberini darmaduman etmesi. İstanbul ve yakın çevresindeki şirketlerin, çoğunluğu üniversite mezunu, beyaz yakalı ve yönetici pozisyondaki kadın çalışanlarının yüzde 75’inin hayatlarında en az bir kez şiddetin herhangi bir türüne maruz kaldıklarını ezberci zihinlerimize çarpıyor çünkü... Araştırma, çalışan kadınların yüzde 40’ının psikolojik-duygusal şiddete, yüzde 35’inin sosyal şiddete, yüzde 8’inin de fiziksel şiddete maruz kaldığını gösteriyor. Maruz kalınan şiddet türlerinden biri de yüzde 17’lik oranıyla ekonomik şiddet; evet, yönetici kadın da ekonomik şiddet mağduru! Daha önce Boğaziçi Üniversitesi’nden Yeşim Arat ve Ayşe Gül Altınay’ın yaptığı bir araştırma eşinden fazla kazanan kadınların daha çok şiddete uğradığını ortaya çıkarmıştı, hatırlayın.

Yazının Devamını Oku