GeriKitap Sanat Yaşamayı sürdürdüğümüz öyküler...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yaşamayı sürdürdüğümüz öyküler...

Yaşamayı sürdürdüğümüz öyküler...
Abone Olgoogle-news

Neslihan Önderoğlu, hayata doğrudan nazar kılarak edebi ve sosyal gerçekliği yüksek öykülerle çıkıyor hep karşımıza. ‘Yakınlık Korkusu’nda da evvelki kitaplarında olduğu gibi, keskin gözlemciliği duyarlığın eleğinden geçerek kurgu ve dil doygunluğuna kavuşuyor.

Hikâyeyi etkili kılan, dili ve ondan kopmayan kurgusudur. Kurgu bize yazarın duyuş kadar yazma yöntemini de getirir. Bir de buna hayatla kurulan esaslı bağ eklenince yazılan ile okur arasında doğal bir uyuşum gerçekleşir. Okur yazardan öyküyü devralır, onun edebi gerçekliğini hayatla bağdaştırır. Neslihan Önderoğlu, hayata doğrudan nazar kılarak edebi ve sosyal gerçekliği yüksek öykülerle çıkıyor hep karşımıza. Keskin gözlemciliği duyarlığın eleğinden geçerek kurgu ve dil doygunluğuna kavuşuyor. Durakları çok iyi belirlenmiş, sanki yazılmış değil de yaşanmış öyküler bunlar. Hayır hayır, yaşanmış değil, yaşamayı sürdürdüğümüz öyküler.
“Sonra içinin çok kuytusunu göstermek gibi geldi bu. İki bacağını açıp rahimde yeni oluşmaya başlamış bir dölü göstermek gibi. Mahrem. Vazgeçti.” Sırf bu ve benzeri cümlelere eğildiğimizde Neslihan Önderoğlu’nun hayata sadece gündelik gerçeklik noktasından değil olgusal düzeyden nazar kıldığını da görürüz. Çözülen, yıkılan, kırılan, kuruyan, yiten, buruşan, bozulan sadece şimdinin geçiciliği değil sürüp gelenin ve sürüp gidecek olanın şiddetidir bu. Zaten, kitabın ismi de bu şiddete duyulan yakınlıktan gelir: ‘Yakınlık Korkusu’.

‘Mahrem’ adını taşıyan öyküde anne, baba ve oğul arasında, sıçan ve sandık sembolizmi arasında öyle bir gerilim kurar ki Önderoğlu, sıçan ayaklarınıza değmesin diye refleksle geri çekilir, sandıktaki parçalanmış cesedin kokusu burnunuzu sızlatmasın diye irkilirsiniz. Ama her şeye rağmen öykü, yazılmış olan, orada bütün canlılığıyla nefes alır. İnsanın daima iki gerçekliği vardır. Biri kendi dışında, toplumla birlikte akıp gider, diğeri ise içinde saklıdır. Saklı olan yine insanın kendisini ‘yakın’ bulduğudur. Bu yakınlık, Önderoğlu altını çizmese bile metafizik bir akışkanlık gösterir hep. Yer yer, yaşamanın ezik sızıntısına kaydırır bizi. Bu, ‘Belli bir saatten sonra, sanki diğer tüm seslerin uykuya dalmasını bekleyip ortaya çıkan uğultu’ gibidir. Bir oyuk açılmakta, bir canlı gövdeyi tehdit etmektedir zamanın kemirgen dişleri. Yaşam karşısında “Herkesin dayanma gücü aynı değildir”, bunun farkındadır. Ondan dolayı, dolaylı bir güç istenci önerir hep. Öykü sonuna doğru, isyan ve cesaretle birleşen bu akışkanlık, bu istenç saklı birer başkaldırışı imler. Bu imleyişleri ‘an’lardan çekip çıkarır yazar. “Kalıcı olan hiçbir şey yok, anlar vardır yalnızca...” Ve ‘her küçük şey büyük bir şeyin parçasıdır ve ister istemez onun çekimine kapılır’. Bu bağlamda çok ustaca geliştirilmiş an öyküleri diye de okunabilir ‘Yakınlık Korkusu’.
Bir şey daha var Neslihan Önderoğlu’nun öykülerinde; baskın, karakter niteliğinde bir özellik. ‘Kamera göz’ diyebileceğimiz bir teknikle hayattan çekilmiş ve yerli yerinde kişilerle soyutlanmış yaşam çeşitliliği. Birbirini tekrar etmeyen ve hayatın karmaşık olduğu kadar can yakan ama bir o kadar da kendine çeken hüznü. Her insana yer açabilmesi ise başka bir gücü.

Yaşamayı sürdürdüğümüz öyküler...YAKINLIK KORKUSU
Neslihan Önderoğlu
Can Yayınları, 2020
136 sayfa, 21 TL.

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle