Sert, keskin, öfkeli: Hakan Günday

Sert, keskin, öfkeli: Hakan Günday

Kendine özgü tarzıyla sevilen Hakan Günday, sekiz yıl aradan sonra gelen romanı ‘Zamir’de uluslararası insan kaçakçılığını konu edindiği ‘Daha’nın kaldığı yerden devam ediyor. Yine sert, keskin ve öfkeli bir üslupla kaleme aldığı ‘Zamir’de ‘büyük insanlık’ın hikâyesini anlatmış; köleleşmiş, boyun eğdirilmiş, aç, sefil, perişan insanların ve onların bu halde olmasından çıkar sağlayanların, açgözlülüğün ve vicdansızlığın hikâyesini... Anlatı zamanı 2000 yılının arifesi... Yani yakın geçmiş. Bir distopya anlatmıyor Günday. Bu dünyanın gerçeklerini biraz keskinleştirip speküle ederek bugünün aslında ne denli distopik olduğunu sergilemeye çalışıyor.

Haberin Devamı

1976 doğumlu Hakan Günday, 25 yaşındayken yazdığı ilk romanı ‘Kinyas ve Kayra’yla (2000) yazarlık kariyerine vaatkâr bir başlangıç yapmış, art arda yazdığı -’Zargana’ (2002), ‘Piç’ (2003), ‘Malafa’ (2005), ‘Azil’ (2007), ‘Ziyan’ (2009), ‘Az’ (2011), ‘Daha’ (2013)- romanlarıyla da beklentileri boşa çıkarmamıştı. Kendine özgü tarzıyla sadece Türkiye’de sevilmekle kalmadı, ‘Daha’yla Fransa’nın saygın edebiyat ödüllerinden Médicis’in 2015 en iyi yabancı roman ödülüne de layık görüldü. Sonra -romancılık kariyerinde- uzun bir sessizlik dönemine girdi Günday. Yaklaşık sekiz yıl. Ve nihayet ‘Zamir’le yeniden okuyucularla buluştu.
Çok güncel, çok boyutlu, çok aktörlü ve ne yazık ki çok utanç verici bir meseleyi, uluslararası insan kaçakçılığını konu edinen son romanı ‘Daha’, hiç kuşkusuz Günday’ın en iyi eseriydi. Yeni romanında kaldığı yerden devam ediyor. Yine sert, keskin ve öfkeli bir üslupla kaleme aldığı ‘Zamir’de ‘büyük insanlık’ın hikâyesini anlatmış; köleleşmiş, boyun eğdirilmiş, aç, sefil, perişan insanların ve onların bu halde olmasından çıkar sağlayanların, açgözlülüğün ve vicdansızlığın hikâyesini...

BARIŞ SATICISI
Anlatı zamanından 40 yıl önce Türkiye-Suriye sınırında kurulu El-Aman mülteci kampındaki bir patlamayla başlıyor Zamir’in hayat hikâyesi...
El-Aman kampı “İnsanların bir damla su için göç yollarında birbirini boğazladığı bir evrenden, insanların indirimde olan bir telefon için mağazalarda birbirini boğazladığı farklı bir evrene açılan, boyutlar arası bir kapı”. Bir umut kapısı. Zaten anne de bebeğini bu umuda bel bağlayıp bırakmış oraya. Ama “Umudun düşmanları” da varmış. Sonuçta altı günlük bir bebek şarapnel sağanağı altında kalmış, küçük yüzü paramparça olmuş. Kamp doktorunun çabaları bebeği hayatta tutmuş belki ama bebeğin yüzü yüze benzemiyormuş artık. İşte bu nedenle, “Sahip olduğu en kıymetli şeyin vicdanı olduğunu bilsin. Her şeyin bir niyet meselesi olduğunu anlasın! Niyeti daima iyi olsun! Adı her söylendiğinde bu çocuk doğru yoldan ayrılmaması gerektiğini hatırlasın” diye Arapçada vicdan ve gerçek niyet anlamlarını taşıyan Zamir koymuşlar adını.
Kampı yöneten vakfın himayesinde büyüyen Zamir zor bir çocukluk geçirecektir: “İlk kez 6 yaşımda utandım kendimden. Bir yüzüm olmadığı için. Bütün gücümle utandım. Sonrasında da yüzlerce farklı neden buldum, yeniden ve yeniden utanmak için.”
Hem insan hayatına değer veren hem de insandan nefret eden, öfkeli ve kavgacı kişiliğiyle Zamir, kendisini büyüten kuruluş için para toplama kampanyalarının yüzü olmuş ama vakfın ikiyüzlülüğünün farkına da varmıştır. Oradan ayrılıp bir başka STK’ya katılır. Birinci Dünya Barışı Vakfı’nın sunucularından biri olur.
Kendi deyişiyle ‘Barış Satıcısı’dır Zamir; “İnsanları, barışmanın ya da birbirlerini öldürmemenin kendileri için daha kârlı olacağına inandırmaya çalışıyordum. Bunun için de her yolu deniyordum. Tehdit, şantaj, hile, yalan, iftira, rüşvet, akla ne gelirse... Bu dünyada bir savaş çıkarmak için ne yapmak gerekiyorsa ben de aynısını barıştırmak için yapıyordum.”
Ne var ki savaş çıkartmak kolay, barıştırmak ise çok zordur. Üstelik barış için üretilen senaryoları üretenlerle savaşı çıkaranların aynı tarafta olduğunun farkındayken. İşte bu nedenle aklı cehennem gibi. Son bir yıldır yeni bir yüze kavuşmuş olsa da aradığı huzuru bulamamış. Yaşadığı bir dolu trajik, insanlık dışı olaydan, olayları kışkırtan ya da seyirci kalan insanlardan tiksinmiş bir haldeyken, tam da yeni binyılın arifesinde varoluşuna anlam kazandıracak bir eyleme girişmeye, dünyayı değiştirmeye karar verecektir:
“Herkesin şarapnel olduğu bu dünyada bir şarapnel olmayı reddediyorum!”

DÜNYA ZATEN CEHENNEM DEĞİL Mİ?
Günday, romanını iki bölümlü bir kurguyla anlatmış. Bir bölüm geçmişe dönüyor ve Zamir’in doğduğu zamanlara uzanıyor. Ardından gelen bölümde 40 yaşındaki Zamir’in son bir haftasına tanık oluyoruz. Geçmiş zamanı tanrı anlatıcının, şimdiki zamanı Zamir’in ağzından dinliyoruz. Böyle bir kurgu seçiminin hikâyeyle doğrudan bağlantılı olduğunu romanın sonunda göreceğiz.
Hikâyenin şimdiki zamanı önemli. Daha önce de belirttiğim üzere, dünya yeni binyıla girmek üzere. Üçüncü Dünya -Asya, Afrika, Ortadoğu- savaşlar, ayaklanmalar, katliamlar, bağnaz diktatörlüklerle boğuşurken Avrupa ve Amerika göçmenleri nasıl yok edeceğinin derdinde. Almanya Türkler için Veda Yasası hazırlamış, 5 milyon Türk kökenli Almanı sınır dışı etmeye, operasyon tamamlana kadar ise kamplara yollamaya hazırlanıyor. İngiltere, azınlıkları fayda endeksine göre fişlemiş, her azınlık için bir nüfus kotası belirlemiş ve faydasızları sınır dışı etmeyi planlamış. ABD’de ise iç savaş tezgâhı var. Türkiye’ye düşen ise “‘Tanrı var mı?’ plesibiti”...
Böyle bir tabloya baktığımızda yakın bir gelecekte olduğumuzu tahmin edebiliriz. Ne var ki hikâyenin anlatı zamanı 2000 yılının arifesi... Yani yakın geçmiş. Öyleyse bir distopya anlatmıyor Günday. Bu dünyanın gerçeklerini biraz keskinleştirip, biraz speküle ederek bugünün aslında ne denli distopik olduğunu sergilemeye çalışıyor:
“Kölelik diye tarihsel bir gerçek varken hangi distopyadan söz edilebilirdi? Üstelik bir zamanlar Ruanda ya da Bosna’da olanlar sırf Kuzey Amerika’da gerçekleşiyor diye nasıl olur da kıyamet sonrasına tarihlenebilirdi? Böylesine bariz bir ayrımcılık nasıl yapılabilirdi? Gerçekten de bütün bunları yok sayıp distopyaları geleceğe aitmiş gibi satmak sadece bir tezgâhtı! İzleyene, ‘Henüz durum o kadar kötü değil, korkmayın!’ diyen bir sahtekârlık. Oysa mevcut durum tam da korkulacak kadar kötüydü!..”
Her zamanki gibi meseleyi diri bir dil ve sert tespitlerle kuşatmış. Zaten ‘Zamir’ -genelde Günday romanlarına- çekicilik kazandıran tam da bu anlatım tarzıdır. Elbette hikâyesi de çarpıcı. Ancak bu kez tanrı anlatıcı konumundaki yorum ve değerlendirmelerin biraz uzadığını düşünüyorum. Hikâye bir yandan akmakla birlikte anlatıcının tespitleri daha çok öne çıkmış. Tespitten ziyada ırk, din, millet ayrımı gözetmeksizin sorunun parçası olan herkese ve her şeye yönelttiği keskin eleştiriler. Özellikle de sorunu çözmeye soyunup sorundan beslenen STK’lar boy hedefi. Biraz uzamış ama zaman zaman metne tat katan aforizmalarıyla üstesinden gelmeyi bilmiş. Mesela:
“Bu dünya öyle bir yer ki... Sizi barıştıran her kimse, savaştıran da odur!”
“Ve sizi her kim doyuruyorsa, bilin ki aç bırakan da odur!”
“Çünkü bir savaşta sivillere karşı düzenlenmiş hangi saldırının yargı konusu olacağı, savaş sonunda mahkemeyi kimin kurduğuna bağlıydı.”
“İstanbullu dediğin aslında bir bağımlı! Sırf İstanbul’da yaşayabilmek için her gün kendini satan bir zavallı!”
Hakan Günday romanlarının en büyük zaafı hikâyelerin birbirine benzer erkek kahramanlar üzerinden akması. Güçlü bir kadın karakter nerdeyse hiç katılmadı romanlarına. Buna rağmen hayatla kavgalı, yalnız, öfkeli, kendisini tüketen roman kahramanları -tıpkı Mehmet Eroğlu’nun kahramanları gibi- hikâyeyi sürükleyebiliyorlar.
‘Zamir’de insanlığın ortak iyisini, daha doğrusu ortak değerlerini yitirdiği yozlaşmış bir dünyayı tasvir ediyor Hakan Günday. Böyle bir dünyada Zamir’e düşen kendi iyisini, doğrusunu, ahlakını yaratmaktır. Bu bir davettir aslında; kapkara bir metin yazmış olsa bile Günday, insana dair umudunu yitirmemiş gibi görünüyor.

ZAMİR

Sert, keskin, öfkeli: Hakan Günday

Hakan Günday
Doğan Kitap, 2021
368 sayfa, 49 TL.

Haberle ilgili daha fazlası: